Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kişisel gelişim ve sağlıklı yaşam… ama nasıl?

Buğday Dergisi Türkiye’de, sağlıklı yaşam ve kişisel gelişim konularında doğu öğretilerine yönelişin nedenlerini tartışmak ve bu yöneliş doğrultusunda atılan adımları sorgulamak üzere, konunun uzmanlarını bir araya getirdi.

KİŞİSEL GELİŞİM VE SAĞLIKLI YAŞAM… AMA NASIL?

Oya Ayman
27/04/2004
—-
Buğday Dergisi olarak Türkiye’de, sağlıklı yaşam ve kişisel gelişim konularında doğu öğretilerine yönelişin nedenlerini tartışmak ve bu yöneliş doğrultusunda atılan adımları sorgulamak üzere, konunun uzmanlarını bir araya getirdik.

Yaşam bilimleri araştırmacısı, Tai Chi, Chi Gong, Şiatsu ve Zazen uzmanı Hakan Onum, Okyanus Yayınları’nın sahibi, yoga öğretmeni Lütfü Bozkurt, Reiki uzmanı Muhsin Doğrular, NLP uzmanı Dr. Şule Aytaç ve Tai Chi uzmanı Süha Ertekin, Buğday’ın sorularını yanıtlayarak Türkiye’de bu alana gösterilen yoğun ilginin nedenleri ve yaşanan süreç konusunda farklı yaklaşımlar getirdiler.

——————————————————————————–

SANAYİLEŞME ve kentleşmeyle birlikte doğadan olduğu kadar, kendi doğasından da giderek uzaklaşan insan, bu durumun yarattığı gerilimlerle baş etmenin yollarını arıyor. Bunun yanı sıra hava, su, toprak, besinlerdeki kirlilikle birlikte, her türlü ilişkide yaşanan sorunlar da sağlıklı yaşam ve kişisel gelişim konularında insanları yeni arayışlara yöneltiyor.

Bu arayışların sonucunda, Türkiye’de özellikle son yıllarda, ruh, beden ve zihin sağlığının bir bütün olarak düşünülüp uygulandığı Yoga, Tai Chi, Chi Gong, Reiki gibi doğu öğretilerine ilgi her geçen gün artıyor. Bu öğretilerin tümü de bütüncül (holistik) bir bakış açısından yola çıkıyor: Hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve bütünde meydana gelebilecek en küçük bir değişiklik bütün yapıyı etkiler; bizler de ruhumuz, bedenimiz ve zihnimizle bir bütünüz ve sağlıklı bir yaşama giden yolda adımlarımızı, bu bütünü göz önünde bulundurarak atmalıyız.

Türkiye’de doğu öğretilerine ilginin başlangıcı 1970’li yıllara dayanıyor. İlhan Güngören’in sahibi olduğu Yol Yayınları’ndan çıkan kitaplar, bugün bu konuda uzman pek çok kişiyi doğu öğretileriyle ilk tanıştıran araçlardan biri. 70’li yıllar, Türkiye’de özellikle öğrenci ve işçi kesiminde ideolojik arayışların, sorgulamaların ve çatışmaların da yaşandığı dönem aynı zamanda. O yıllarda özellikle İstanbul ve Ankara’da çok küçük bir kesim, elçiliklerde ya da liselerde görev yapan pek çok yabancı öğretmen ya da çalışanın verdiği kurslarda yoga ile tanışıyor. 70’li yılların sonlarına doğru Türkiye’nin ilk yoga öğretmenlerinden Müheyya İzer, Bodrum’daki tatilcilere yoga dersleri veriyor. O yıllarda henüz öğrenci olan yogi Lütfi Bozkurt kendi kişisel gelişim serüvenini şöyle aktarıyor:

“15-16 yaşındaydım… Ergenlik zordur bilirsiniz. Maddi dünyayı merak ediyordum ama kafamda sorular vardı: Maddiyatı elde etsek de varoluşu ne kadar gerçekleştirebiliriz, ne kadar mutlu oluruz, diye soruyordum kendime sürekli. Ve kaçınılmaz bir araştırma güdüsüyle, psikolojiyle ilgili kitaplar okumaya başladım. İlk bilgilerim, kitaplarında Taoculuk gibi doğu öğretilerini alıntılayan Erich Fromm’dandı. Ben de bu öğretileri merak ederek bu yola yöneldim.”

Sosyolog ve NLP uzmanı Dr. Şule Aytaç’ın ilgisi ise İngiltere’de kişisel gelişim seminerine katılan bir arkadaşındaki inanılmaz değişimi gördükten sonra başlamış. Dr. Aytaç, aynı seminere katıldıktan sonra kişisel gelişim yolunda daha bilinçli adımlar atmaya başlamış.

Dr. Şule Aytaç bu öğretilere ilgiyi sosyolojik açıdan değerlendiriyor: “Biz sanatta olduğu gibi bir çok şeyi batı kanalıyla keşfederiz. Kişisel gelişimde bütüncül yaklaşımları da, modernleşmenin bir parçası olarak aldık. Batının özelliği kavramlara biçim vermesidir. Bu bir tür ambalaj ve paketleme yeteneği. Anadolu insanı bir sıkıntısı olduğunda hocaya gider, okuyup üfletir. Hasta iyileşir ama siz ne olduğunu anlayamazsınız. Batı buna NLP dedi, Reiki dedi, enerji dedi. Kuralları ortaya çıkarıp bilgiyi sistematikleştirdi. Ve böylece etkinliğini kanıtladı. Biz de sanatı, kültürü keşfettiğimiz gibi doğu öğretilerini de batının paketlediği şekliyle aldık.”

Aytaç’a göre, sosyalizmin çöküşünün yarattığı boşluğun yerini New Age (Yeni Çağ) adı verilen bu öğretiler aldı ve insanlara mutlu olmak için yeni bir yol sundu: “Dünyayı değiştirmek için önce kendini değiştir… NLP’yi bir ölçüde bunların dışında tutmak gerekir. Çünkü NLP ‘nasıl’sorusuna cevap veren bir teknoloji ve metodoloji. Kendi beyninizi kullanarak hayatınızdan benzersiz sonuçlar elde etmek mümkün, diyen ve bunun yöntemini öğreten bir öğreti.”

Tai Chi uzmanı Süha Ertekin ise üniversitede sosyalizm yanlısı bir öğrenciyken doğu öğretileriyle ilgilenmeye başlamış. Sonra da sosyalizm ile doğu öğretilerinin birbiriyle çelişmediğini fark etmiş: “Sosyalizm de insanın iyi, hümanist yanını ortaya çıkardığı bir olgudur. Karl Marx’ın ‘Hayatınızı sadeleştirmeye bakın. Ne kadar sadeleştirirseniz, o kadar görkemli bir yaşama sahip olursunuz’ sözlerinin doğulu bilgelerin söylemlerinden hiçbir farkı yok.”

Reiki uzmanı Muhsin Doğrular, herkesin kendi iç yolculuğunda lisanının ve kültürünün belirleyici olduğu bir gerçeği olduğunu vurguluyor ve Türkiye’deki yeni arayışın nedenlerini sorgularken tarihsel süreçte yaşananlardan yola çıkıyor:

“İster Doğu’da, ister Anadolu topraklarında olsun kişisel gelişim ve sağlıklı yaşam konusundaki bütüncül öğretilerin hepsinde, bir farkındalık arayışı var. Tarihsel olarak geriye gittiğinizde çok uzun bir döngü ile karşılaşıyorsunuz. Orta Asya’dan gelen şamanik öğretiler, Anadolu’dan, İslamiyet’ten gelen öğretiler var. Fakat bütün bu öğretilerle ilgili gelişmeler, 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında değişmeye başlıyor. Daha önceleri bu öğretilerin kuşaktan kuşağa aktarımı, usta-çırak ilişkisiyle ve icazet alarak yürütülüyormuş. İcazet sistemi 19. yüzyılda ayağa düşmüş, parayla alınır hale gelmiş ve bozulma başlamış. Tekke ve zaviyelerin cumhuriyetle birlikte kapatılması, bu başı bozukluğa “dur” demiş ama aynı zamanda da büyük bir boşluk doğmuş. Bu boşluk uzun bir süre doldurulamamış. Sonra ilk kez ruhani akımlar ortaya çıkmış. Bizlerden önce Ruh ve Madde spiritüel bir akım olarak gelmiş. Onu new age ve flower akımları izlemiş.”

Muhsin Doğrular, Türkiye’ye kıyasla, dünyada daha erken bir farkına varışın söz konusu olduğunu söylüyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra doğu-batıyla içiçe girince insanların bu öğretilerin farkına vardığını ve böylece Doğu’nun Batı’yı yeniden keşfettiğini anlatıyor.Bu dalganın uzantıları yıllar sonra bize vurmaya başlıyor.

Yaşam bilimleri araştırmacısı Hakan Onum ise bu arayışlara yönelme sürecinin, Türkiye’deki sosyo-ekonomik gelişmelerden bağımsız düşünülemeyeceği görüşünde: “Sürekli bir kemer sıkma politikasıyla karşı karşıyayız. Ben kendimi bildim bileli Türkiye krizde. Bu krizlerin sonucu yaşanan belirsizlikler, insanları, para etrafında dönen düşüncelerin fani olduğunun, buna karşılık kişisel gelişimiyle mutluluğu yakalayabileceğinin farkına vardırdı. Bazıları, bu süreçte kendilerine yöneldi ve değişikliğe, kendi kişisel gelişimlerinden başlamaya karar verdi.”

Türkiye’de yaşananların dünyada yaşananların bir parçası olduğunu söyleyen Hakan Onum’a göre, bu bilinç değişimi, 19. yüzyıl mekanistik dünya görüşünden organizmatik (canlıcı) görüşe doğru yönelişin bir yansıması.

Doğadan kopuşun getirdiği yabancılaşma da, kişisel gelişim konusunda bütüncül yaklaşımlara yönelişin bir başka nedeni olarak gösteriliyor. Süha Ertekin, insanın kapitalizm gibi kaba bir sistem içinde doğanın parçası olduğunu unuttuğunu söylüyor: “Nesne bağlantılı bir mutluluk düşüncesinin olduğuna dair sürekli bir bombardıman içindeyiz. Bununla kodlanıp, yetiştiriliyoruz; çocuklar yarışa giriyor, biz de o yarışa ister istemez kapılıyoruz. Oysa, doğada paylaşım vardır. Bu bilgi, yani paylaşınca mutlu olma duygusu aslında bizim içimizde var. Kapitalizm, insanın elinden bunu alıyor. Doğadan kopuşla birlikte elimizden alınan mutluluklar ve bununla birlikte bir sahip olma yarışı içinde yaşanan mutsuzluklar… Sonunda içinizdeki ses sizi alternatifi aramaya itiyor ve doğanın parçası olduğunuzun yeniden farkına varabilmek için arayışa giriyorsunuz.”

Eksikliğin farkına varmak…

Lütfü Bozkurt, bugün yoga dersine gelenlerin büyük kısmının maddi sorunlarını halletmiş insanlar olduğuna dikkat çekiyor: “Bize okullarda kişisel gelişimle ilgili hiçbir şey öğretmiyorlar. ‘Oğlum mühendis ol’ deniyor ama, ‘kendini geliştir, gerçekleştir’ denmiyor. Belli bir geçim genişliğinden sonra insan kaçınılmaz bir biçimde kendi ruhsal serüveniyle ilgilenmeye başlıyor. ‘Evim, arabam, maddi olarak tüm isteklerim gerçekleşti ama, hala eksik ve yanlış bir şeyler var’ sorusuyla arayışa yöneliyorlar ve ‘Dışarıda bana atfedilen şeyleri elde ettiğim halde hala neden hoşnutsuzluk duyuyorum’ diyorlar. Bu da onları arayışa itiyor.”

Lütfü Bozkurt, yoga öğrenmek isteyenlerin öncelikle, hoşnutsuzluk duygusunun bedene ve zihne bir yansıması olan gerginliği gidermek için derslere geldiklerini anlatıyor. Bozkurt’a göre, derslere katılanlar, içsel süreçteki sorularının ve kişisel gelişimde atması gereken adımların farkına sonradan varıyor.

Gelir seviyesi orta ve ortanın üstünde olan insanların kişisel gelişim ve sağlıklı yaşamda bütüncül yaklaşımlara yönelişi konusunda, Dr. Şule Aytaç farklı bir yaklaşım getiriyor: “Ekmek peşinde olan insan ‘ruhumu nasıl beslerim’ diye sormaz. Bu belli bir kültür gerektirir; okuyacak, izleyecek… Bunu da ancak maddi olanakları ölçüsünde sağlayabiliyor insanlar. Para, insanların hayata katılımını sağlayan araç aynı zamanda. Moda da bunun içinde. Bakın arkadaşlarınıza, genel olarak bir üst veya bir alt sosyal tabakadan insanlardır. Bu nedenle belli bir gelir grubunda yayılıyor bu öğretiler. Yoksul kesim genellikle de dindardır ve onların cevapları zaten vardır. Hadis okur, sureden örnek verir, böyle çözmeye çalışır sorununu.”

Gelir düzeyi ve kişisel gelişim arasında bir bağ bulunmadığını söyleyen Muhsin Doğrular ise, “Benim tezgah açtığım yer müşterimi belirler” diyor.

Kişisel gelişim ve ticaret

Bütün bu arayışların sonucunda yeniden keşfedilmeye başlanan binlerce yıllık öğretiler farklı biçimlerde, farklı yöntemlerle sunuluyor. Bu konudaki arayışlar yoğunlaştıkça eğitim veren yerlerin sayısı da giderek artıyor. Ancak, bu gelişmeler insanların arayışlarına cevap verebilmesinin yanı sıra bazı suistimalleri de beraberinde getiriyor. Hakan Onum, bu eğilimlerin bir yaşam biçimine dönüşebileceği gibi, ticarete de dökülebileceğine dikkat çekiyor: “Bazılarımız bu öğretileri benimsiyoruz, yaşıyoruz ve ardından da deneyimlerimizi paylaşmak üzere yola çıkıyoruz. Ancak, kimse kandırılmak, kendi dünyasına sokamadığı bir süreç yaşamak istemiyor. Bazıları da emek ve zaman harcamadan hemen para kazanma yoluna gidiyor. Bu öğretilerle 3-5 yıldır ilgilenenler meditasyon salonu açıyorlar. Açılan salonlar denetimsiz. ”

Hakan Onum, sağlıklı bir gelişim için, insanların kendi yaşamları için uygun bir öğretiyi seçerek, buna uzun bir zaman ve emek harcamaları gerektiğini vurguluyor ve “Şekil ve kılıf peşinde olanlar öğretilerin ruhunu yakalayamazlar” diyor.

Muhsin Doğrular ise, kişisel gelişim konusunda bazen merak, bazen de tesadüflerle ortaya çıkan öğrenme ve bilgi edinme talebinin, arzı doğurduğunu söylüyor. Ancak, çok kısa sürede artan ilginin bu işin ticaretini yapan yeni bir arz grubu oluşturduğuna dikkat çekiyor. Bugün Türkiye’de, söz konusu öğretiler konusunda en çok ilgiyi -dünyada da olduğu gibi- yoga ve meditasyon görüyor. Türkiye’de henüz bu konuda yapılmış bir araştırma yok ancak, ABD’de düzenli yoga çalışanların sayısının 15 milyona yükseldiği belirtiliyor. Son yıllarda ise en yoğun ilgi gören öğretilerden biri Reiki. İşte, yolda, arkadaş toplantılarında sıkıntısı olanlara reiki (evrensel enerji) verenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Reiki uzmanı Muhsin Doğrular, dünya genelinde Reiki yapanlarda kadın/erkek oranının 2/3 ya da yüzde 50 olduğunu, Türkiye’de ise kadınların erkeklere göre 1/5 ve 1/3 oranında Reiki’ye daha çok ilgi duyduklarını belirtiyor. Muhsin Doğrular’a göre bunun nedeni; erkeklerin ilgisizliğinden çok, kadınların toplumda yaygın olan inanç sistemi içinde özgürlüklerinin kısıtlandığını hissederek bu arayışa yönelmeleri.

Reiki’nin bu denli yayılmasının en önemli nedenlerinden biri de, herkese evrende varolan enerjiyle hem kendini, hem de çevresindekileri iyi edebilmesinin yolunu açması. 2002 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’de 3 bin 200 Reiki uzmanı bulunuyor. Ancak, bu kişilerden kaçının Reiki’yi gerçek anlamda uyguladığının sorgulanması gerektiğini söyleyen Süha Ertekin, “Türkiye’de 3 bin tane uzman sanatçı olsa ülkenin sanat yaşamı, uzman doktor olsa tıp sistemi,-örnekler çoğaltılabilir- yani ülkenin kaderi değişir. Reiki uzmanları için de aynı. Peki bu ülkede ne değişiyor?”diyor.

Süha Ertekin, masterlığın parayla satın alınıp öğretilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekiyor. Muhsin Doğrular ise bilginin kullanımının önemine dikkat çekiyor: “Bilgi nedir? Kimlerde vardır? Bilgiyi sen mi kullanırsın, yoksa bilgi mi seni kullanır? Doğru soruları sorduğunda doğru cevaplar da ortadadır. Bizler herkesin kendi içinde varolan bilgi ve şifanın farkına varmasına çalışıyoruz. Yoksa pazarlama yöntemleri çeşitli; Bunun sonu yok; pepsireiki, cocareiki diye gider…”

Muhsin Doğrular, bu öğretilere ilgi duyanlar arasında tam olarak ne istediğinin farkında olmayanlara yardımcı olmak gerektiğini söylüyor. Ona göre, herkes derse girmeden önce herkesin tam olarak ne istediğini kendisine sormalı. Süha Ertekin de derslerine katılanlar arasında bir eleme sistemi oluşturduğundan söz ediyor: “İlk grup çalışmasını öğrencilerle konuşarak geçiriyorum. Ve herkesin hangi niyetle geldiğini sezmeye çalışıyorum. Sadece bu konuşmayla bazıları ayrılıyor içimizden…”

Bir derste mutluluk!

Kişisel gelişimde bütüncül yaklaşımlar ve doğu öğretileri konusunda ders veren uzmanların hepsi de, insanların bu öğretileri kendi yaşam pratiklerine geçirmedikçe geçici mutluluk ve iyileşme sağlamaktan öteye gidemeyecekleri görüşünde birleşiyorlar. Lütfü Bozkurt, katılımcıların pek çoğunun bu öğretileri fazla çaba göstermeden hızlı bir şekilde öğrenmek istediklerini söylüyor: “Kapitalist sistemde her şeyi pazarlamak zorundasınız. İyi pazarlanmış, paketlenmiş temel öğretilerin yaklaşımları alınıp, ‘bir deste mutluluk’ gibi isimlerle sunuluyor. Ancak, asıl özü bozmadıkları sürece öğretinin ruhu da ölmüyor. Doğru soruyu sormadıkları, yanıtlanmasıyla ilgilenmedikleri veya kendi yaşamında çaba göstermediği sürece katılımcıların alacağı, sadece yansımalardır. Çok azı gerçekten kendi yaşamında bunu gerçekleştirecektir. Bunun için bir bilincin ötesinde, toplumla çatışmaya girmek gerekiyor bazen. Usta olmak sorumluluk ister, çok uzun süreçler gerektirir.”

Kişisel gelişim ve sağlıklı yaşam konusunda seminerlere ya da derslere katılanların ne kadarı öğrendiklerini kendi yaşamında uygulayabiliyor? Bu sorunun cevabını vermek güç. Ancak Dr. Şule Aytaç, soruyu çağımız insanının hastalıklarından yola çıkarak cevaplıyor:

“Hap gibi mutluluk istiyor çağımız insanı. Cinsellik bile böyle yaşanıyor. TV karşısında saatlerce vakit geçirenler, en mutlu olabilecekleri şeylere 10 dakika ancak ayırıyorlar. Bu nedenle böyle bir beklenti yaratılıyor. Öğretiler de hap gibi sunuluyor. Kim bekleyecek üç yıl? Kim emek verecek? İstediği hızda sonuç alamayanlar, başka bir yönde araştırmalarını sürdürüyorlar.”

Çağımızın hastalıklarından biri de edilgenlik. Bu hastalık her alanda kendini gösteriyor. Yoga, Tai Chi ya da Chi Gong derslerine katılanlar, sağlıklı ve mutlu bir yaşam için kendisinin çaba harcaması gerektiğini farkettiğinde, bu derslere devam etmekten vazgeçebiliyor. TV karşısında edilgen mutluluklara alışmış olan günümüz insanı, çaba göstermek yerine, yoga hocasından da kendisine büyülü reçeteler vermesini bekleyebiliyor.

Süha Ertekin bu konuda şunları söylüyor:

“Çoğunluk, fitness yaptım olmadı, Reiki olmadı, yoga olmadı, Tai Chi’yi bir deneyeyim bakayım, diyor. Biz burada kimseyi dönüştürmeye çalışmıyoruz. Dönüşümün gücünü herkes kendi içinde taşıyor. Yaptığımız, kendi yöntemlerimiz üzerinden onların kişisel gelişimleri için anahtarlar bırakmak. Ben öğrencilerime onların gurusu olmadığımı söylüyorum. Bu öğretileri, acıkmak, susamak, su içmek, doğallığında yaşayıp uygulamak gerek. Herkesin kendisi için, sonuca doğallıkla ulaşabilmesi gerekiyor. Ben bunu kırmaya çalışıyorum. Öğrencilerime kendileriyle uğraşmaya, baş başa kalmaya hazır olup olmadıklarını soruyorum. Son iki yıldır oranı az da olsa, çok güzel geri dönüşler alıyorum.”

Dr. Şule Aytaç ise guruların sözlerinden yola çıkarak, bireysel gelişimin aynı zamanda acı verici bir süreç olduğunu belirtiyor: “Gurular, her öğretide ilerledikçe, hayatın size iki kat azap vereceğini söyler. ‘Eskiden yapıyordunuz, şimdi yaptığınızı görüyor olacaksınız’ derler. Bu acı verici bir süreç. Bir konunun her şeyini harfiyen yerine getirmeye kalkarsan tarikat üyesi olursun ve hayattan vazgeçmek zorunda kalırsın. Ben hiçbir öğretinin sadık müridi değilim. Ve hepsinden bir şeyler taşıyorum. Herkes için uygun bir sentezi bireyin kendisinin bulmasının önemli olduğunu düşünüyorum.”

Şamanizm, Tasavvuf ya da Tai Chi…

Bütün bu tartışmaların ardından, akla gelen bir başka soru da; kendi topraklarımızdan doğmuş ve yayılmış öğretilerin neden kadim doğu öğretileri kadar popüler olmadığı? Hakan Onum, kültürlerin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğundan söz ediyor ve “Bizler kökü çok eski öğretilerden söz ediyoruz. Kültür çok renklilikten doğar. Ben öğretilerin, çıktığı topraklara bağlı olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, akapunkturun Uygurlar’dan çıkma olduğu söyleniyor. ” diyor. Muhsin Doğrular ise kültürümüzdeki öğretilerle doğu öğretilerinin temelde aynı yolu gösterdiğini söylüyor: “Ben öğrencilerime bizim kültürümüzü de araştırmalarını söylüyorum. Bizim kültürümüzde, sınava girildiğinde okunup üflenir, hasta ziyaretlerinde oraya gelen insanların (DNA’sı yakın olanların) ortak bir enerji oluşturdukları ve hastanın moralini yükselttikleri görülür. Ellerini bağlamanın, ayak ayak üstüne atmanın kısmet kapattığı görüşü doğu felsefesinde de var. Orada da bu davranışlar, enerjiyi bağlamak anlamına gelir.”

Muhsin Doğrular, “kendini bil” sözünü hatırlatıyor ve “Bu bütünle bir ilişkidir. Bu topraklarda şamanlık var, tasavvuf var. Batılıyız ama doğunun bilgisini taşıyoruz aynı zamanda. Bu topraklar doğu ile batıyı bileştirecek yerlerden biri. Biz böylesine önemli bir coğrafyada yaşamanın sorumluluğunu taşıyoruz.” diyor. İster Türkiye’de, ister dünyada olsun, bütün bu arayışlar sonucunda herkes, kişisel gelişim yolunda kendisine en uygun olan yolu bulacak. Bu yolda, belki defalarca deneyip yanılarak, belki acı çekerek, belki de hiç zorlanmadan huzur içinde alacağız derslerimizi…Bir bilgenin dediği gibi sonuçta “varlığa bakanlar yüzünü, yokluğa bakanlar özünü görmeye” devam edecek…

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND