Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kilolar arttıkça özgüven zayıflıyor

Obezler küçük yaşlardan itibaren ayrımcılığa uğruyor. Bu ayrımcılık okul çağında başlayıp, iş dünyasına kadar uzanıyor. Bir kere iş görüşmelerine 1-0 yenik başlıyorsunuz. İş yerinde ise etrafınızda sürekli alaycı bakışlara, giydiklerinizin eleştirilmesine, yemekhanede yediklerinizin göz ucuyla süzülmesine, serviste, gezilerde yanınızdaki koltuğun boş kalmasına, sürekli tatsız espirilere maruz kalıyorsunuz. Bu da özgüven eksikliğine neden oluyor ve kişi kendini başarısız görmeye başlıyor.

Obezler küçük yaşlardan itibaren ayrımcılığa uğruyor. Bu ayrımcılık okul çağında başlayıp, iş dünyasına kadar uzanıyor. Bir kere iş görüşmelerine 1-0 yenik başlıyorsunuz. İş yerinde ise etrafınızda sürekli alaycı bakışlara, giydiklerinizin eleştirilmesine, yemekhanede yediklerinizin göz ucuyla süzülmesine, serviste, gezilerde yanınızdaki koltuğun boş kalmasına, sürekli tatsız espirilere maruz kalıyorsunuz. Bu da özgüven eksikliğine neden oluyor ve kişi kendini başarısız görmeye başlıyor.

Obezitenin bir çığ gibi büyüdüğü günümüzde hem çalışanlarının verimliliğini artırmak hem de uzayıp giden sağlık harcamalarından tasarruf etmek adına obeziteyle savaşta şirketlere de görevler düşüyor.

“Kiloluysanız herşey sizin için problemdir. Eğilip ayakkabınızı bağlamak, yürümek, kıyafet seçmek bile çok büyük problem. Farklı şeyler giymek istiyorsunuz ama bence kilolu bir insanın bir tarzı olmuyor, size uyabilecek kıyafeti almaya mahkumsunuz, seçme şansınız yok.

Bakkala bile arabayla gidiyorsunuz, üşendiğinizi düşünüyorsunuz ama aslında kilolarınızdan dolayı arabayla gitmeyi tercih ediyorsunuz.

Bir firmaya toplantıya gittiğinizde bir ürünü tanıtırken, bir sunum yaparken nefes nefese ve ter içinde kalıyorsunuz.

Arkadaşlarınız yemek zamanı size ’Abartma’ veya ’O sana yetmez’ gibi şakalar yapıyorlar. Ben normalde bu tür şakalara hiç alınmam ama benim bile kırıldığım zamanlar oluyordu. Keyfiniz olmadığında çok canınız sıkılıyor. Bir de sinirlenince, işler yoğunlaşınca aç olmadığınız halde yemek yiyebiliyorsunuz.

Sonra dış görünüşe herkes çok önem veriyor. Duygusal ilişkilerde de iş görüşmelerinde de çok önemli. Ben mağazacılık yapıyorum, açıkçası satış elemanı alacağım zaman adayın kilosuna da bakıyorum. Tabii ki diploma vs çok önemli ama dış görünüş de yadsınamaz.”

Bu sözler 136 kilodan 98’e düşen V.E.’ye ait. Kilolarla yaşamın verdiği zorluktan bıkıp bir diyetisyen eşliğinde kilo vermeye karar vermiş. Ve bunu başarmış. Şimdi özgüveninin daha da arttığını, duruşunun bile değiştiğini söylüyor.

Halk arasında şişmanlık olarak bilinen obezite her geçen gün tehlikeli boyutlara varıyor. Dünya nüfusunun 1.1 milyarı obez ve bu sayı hızla artıyor. Türkiye nüfusunun ise yüzde 47’sini obezler oluşturuyor. Ülkemizde erkekler arasında obezlik daha yaygın, erkeklerin yüzde 49’u, kadınların yüzde 45’i obez. Obezitenin başlıca nedenleri arasında genetik faktörlerin yanı sıra düzensiz beslenme, fast food tüketimi ve hareketsizlik geliyor.

Devamsızlık 2 katına çıkıyor
Çocukluk çağındaki obezite, yetişkin dönemde yüzde 30 ihtimalle o bireyin obez olacağının göstergesi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden ailelerin eğitimi, okullardaki programlar ve medyadaki doğru yönlendirme büyük önem taşıyor. Aynı şekilde şirketler de bu konuda üzerine düşeni yapmalı. Amerika’da The Centers for Disease Control’un yaptığı bir araştırmaya göre obezlerin işe devamsızlık oranı diğer çalışanlardan neredeyse 2 kat daha fazla, işverenlere yıllık maliyeti ise 4 milyar dolar (6 milyar TL), verimlilik kaybı da cabası.

Son yıllarda salgın bir hastalık gibi küresel olarak büyüyen obezitenin, diyabet, kan yağlarında artış, yüksek tansiyon, karaciğer yağlanması, kanser, sindirim ve dolaşım problemleri gibi birçok hastalığı da beraberinde getirdiğini söyleyen uzman diyetisyen Dilara Koçak, “Obezite oluştuktan sonra ortaya çıkan hastalıkların tedavi maliyeti çok yüksek. Bu sebeple şirketler obezite oluşmadan tüm çalışanlarını ve onların ailelerini bilgilendirici çalışmalar yapmalılar. Türkiye için kurumsal sağlık uygulamaları hálá çok yeni; yurt dışında 1960 yıllarından beri bu tür uygulamalar var” diyor.

İşe başlarken 1-0 yenikler
Kilo sorunu olanlar iş yaşantısında ayrımcılığa uğruyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nil Şahin Gürhan, “Bir kere işe başlarken bile negatif başlıyorlar; genelde uyku sorunları oluyor ve obezlerin performansı, çalışma verimleri çok daha düşük olabiliyor. Vücutlarını taşımaları, yaşamaları daha zor olduğu için işverenin bir obezden yüksek verim beklemesi çok zor. Normal kilolu bir insanla bir obezi karşılaştırdığınızda insanlar önce normal kiloluyu alıyor. Ayrıca bedenle yapılan işlerde kaza riski daha fazla oluyor obezlerde” diyor.

Psikolog Feyza Bayraktar, Amerika ve İngiltere’de yapılan son çalışmalara göre obezlere karşı ayrımcılığın henüz 6 yaşında, okula başlama çağında ortaya çıktığını söylüyor: “Araştırma, okullarda çocukların obez yaşıtlarını tembel, çirkin, aptal ve başarısız olarak tanımladıkları gösteriyor. Araştırmaya göre yetişkinler de obez çocukları daha az sevimli ve daha az sevilebilir bulmuşlar. Obez kişilere karşı olan bu toplumsal önyargı, yetişkinlik döneminde benzer şekillerde ortaya çıkıyor. Aşırı kilo alımının iradesizlik, kontrolsüzlük, tembellik, disiplinsizlikten meydana geldiği düşüncesi pek çok kişinin obez kişilere başarısız etiketini vurmasına sebep oluyor. Oysa ki obezite genetik, fizyolojik, duygusal, sosyo-ekonomik ve çevresel pek çok faktöre bağlı olabilir.”

İdeal kadının beden imajı
Bayraktar’ın verdiği bilgiye göre, Amerika ve Avrupa’da işe alımlarda benzer özelliklere sahip kişilerden zayıf olanı obez olanına tercih ediliyor: “İşverenlerin obez kişileri normal kiloda ve normal kilonun altında olan insanlara göre daha az çalışkan, daha az dikkatli, hırsı ve disiplini olmayan, yavaş düşünen ve kötü rol modeli olarak değerlendirebiliyorlar. Ayrıca müşterilerle yüz yüze görüşme gerektirecek işlerde, pazarlama ve reklam işlerinde obez kişilerin tercih edilme olasılığının daha düşük olduğu da saptanmış. Obez kişilere, diğer kişilerle yüz yüze iletişim kurma olanağının az olduğu, telefona bakma işleri gibi masabaşı işler veriliyor. Fazla kilonun kişiyi fiziksel olarak kısıtlama olasılığı ve sağlık problemleri yaratabileceği ihtimali ile iş performanslarının da düşük olabileceği yargısını geliştirilebilir ki bu faktör de işe alımlarda oldukça önemli bir rol oynar. Benzer sebeplerden dolayı obezite terfi ve maaşları da etkileyebiliyor. 20’nci yüzyılın son çeyreğinden itibaren ideal kadın beden imajının zayıflıkla bağdaştırılması, zayıflığın başarının ve mutluluğun temel taşları olarak işlenmesi sebebiyle, özellikle kadınlar iş dünyasında obez erkeklere göre daha fazla önyargı, etiketleme ve ayrımcılıkla baş etmek zorunda kalıyor.”

İş stresi tetikliyor
Yetişkenlerde obeziteyi en çok tetikleyen etkenlerden biri de iş stresi. Pek çok kişinin yoğun iş hayatına girdikten sonra kilo aldığı görülüyor ve strese bağlı yemek yeme, iş yerinde olduğu gibi akşam evde de devam ediyor. Çünkü yemek en etkili, en kolay ulaşılabilir duygusal anestezilerden biri olarak görülüyor ve kişinin stresini, sıkıntısını kısa süreli olarak donduruyor.

Diyetisyen Nil Şahin Gürhan, stres altında olanların hem daha çok yediklerini hem de stresin yağ yakımını engellediğini söylüyor: “Stres ve kilo birbirine bağlantılıdır. Normalde çok yoğun stresli ortamda çalışanların o dönemde kilo alması kolaylaşır. Masa başında çok çalışmak, akıllı binalar, klimalar, havasız oramlar da kilo alımını kolaylaştırıyor. Bana gelen hastalardan biliyorum, genelde masabaşı çalışanlar, bankacılar, muhasebeciler çok fazla. Hep masa başında oturan, çalışma saati çok yoğun olan insanların yemek yeme düzenleri çok bozuk olabiliyor.” Bu açıdan işyerlerinde verilmeye başlanan açık büfe kahvaltılar, öğle yemeklerinde sunulan diyet menü alternatifleri ve spor salonu gibi imkanlar obeziteyle savaşta çok önemli. Gürhan, obezite tedavisinin 3 ayağı olduğunu söylüyor: Sağlıklı beslenme, hareketli yaşam ve bu iki davranışın alışkanlık haline getirilmesi. “Yani siz yürüyüşü bir külfet olarak görmemelisiniz, hayatınızın bir parçası olarak görmelisiniz. Beslenme, kilo sorunu olarak değil de sağlıklı yaşamın bir parçası olarak görülmeli. Beslenme olayına pozitif bakmalı. Ne kadar az yersem, az enerji alırsam şeklinde değil de ne kadar kaliteli beslenirsem, diye bakmalı. O zaman başarı yüzde 100’dür.”

Özgüven problemi yaratıyor
Psikolog Feyza Bayraktar, obez bir kişinin kiloları yüzünden ailesi, sosyal ve iş çevresi tarafından durmadan eleştiriye maruz kalmasının, kilosu üzerine şakalar yapılmasının kişinin özgüven problemleri yaşamasına sebep olabildiğini söylüyor: “Çevresi tarafından tanımlanırken sadece fazla kilosu ile tanımlanmak, dalga geçilip alay edileceği endişesi ile kalabalık yerlere girmemeye özen göstermek, girse bile işini çabucak halledip çıkmak, kişide sosyalleşme problemleri yaratıyor. Özellikle iş yerinde kalabalık ortamlara girmemeye özen göstermek iş akışında aksaklıklara sebep olabileceği gibi sosyalleşmeyi etkileyebileceği için iş motivasyonu da düşürebilir. İş yerinde çok yediği zaman iş arkadaşları tarafından uyarılması, rejime girdiği zaman çevre tarafından izleniyormuş duygusuna kapılması, 2-3 kg fazlası olan iş arkadaşlarının çevresinde diyet sohbetleri yapmaları; yorulduğu, terlediği veya rahatsızlığında kilosunun gündeme getirilmesi de aşırı kilo problemi yaşayan kişinin işyerinde mutsuz olmasına sebep olabilir. Ayrıca karşı cinsle olan iletişimde nasıl olsa beni beğenmez diyerek en baştan vazgeçmesi, vücudu ile ilgili kaygılarının cinsel hayatını etkilemesi, özel hayatında da problemler yaşamasına sebep olabilir. Kişinin duygusal hayatında problemler yaşaması da iş performansını etkileyecek unsurlar arasında yer alıyor.”

Çalışanlara tavsiyeler
Obezitede genetik ve çevresel faktörler birlikte rol oynuyor. Genetik faktörleri değiştirmek mümkün değil ama çevresel faktörleri değiştirerek sağlıklı bir yaşama kavuşmak mümkün. Diyetisyen Dilara Koçak, sağlıklı beslenmenin ipuçlarını veriyor.

Sabah kahvaltısına önem verin: Çalışanların çoğu kahvaltıyı atlıyor. Sebep olarak da “sabah kahvaltı edince öğlene doğru çok acıkıyorum” diyor. Bunun sebebi çok açık; sabah sadece karbonhidrat içeren bir besin yenilirse yanında protein eklenmediği için öğlene doğru kişinin kan şekeri düşebilir ve bu da aşırı derece de yeme isteği doğurur. Oysa sabah peynir + ekmek veya tost veya bisküvi + süt veya tahıl gevreği + süt gibi karışımlar protein karbonhidrat açısından dengeli seçimlerdir. Bu tür kahvaltı gün boyu tok tutar.

Öğle yemeğinde ekmek de tüketin: Bu durum akşam üzeri yağ ve şeker içeren daha zararlı besinler yemeye sebep oluyor. Oysa öğle yemeğinde tam tahıl ekmeği veya bunun yerine 2 -3 kaşık bulgur pilavı tüketmek vücuda doğru karbonhidratı vermektir. Böylece kan şekeri seviyesi akşam üzeri düşmez. 16-17 saatlerine yenilecek küçük bir öğün ise akşam yemeğinde daha az acıkmayı dolayısıyla daha az yemeyi sağlar.

Tercihlerinizi yeniden gözden geçirin: Masum gibi görünen salata bile fazla kilonunuzun sebebi olabilir. Çünkü üzerine eklenen son salatanın kendisinden çok daha kalorili olabiliyor. 1 çorba kaşığı zeytinyağı 90 kalori 2 çorba kaşığı Sezar sos 150 – 200 kalori içinde mayonez bulunan tüm soslardan uzak durun. Yemek öncesi gelen zeytinyağı ve ekmek sepeti tüketiminizi hafife almayın. Yemek sonrası tatlıyı 1 porsiyon almak yerine paylaşmayı tercih edin. Ağır hamur tatlılarını haftada 1 – 2 ile sınırlayın daha çok sütlü tatlılar tercih edin. Her gün 200 – 250 kalori daha eksik yiyerek yılda 10-12 kg zayıflamak mümkün.

İş toplantılarında kurabiyelerden uzak durun: Toplantılarda yağ ve şeker içeren kurabiyeler ikram ediliyor. Toplantıda gerilimin yüksek olduğu anda duygusal açlığını kontrol edemeyenler hiç farkında olmadan çok fazla atıştırabiliyorlar. Bunun yerine kuru kayısı, ceviz, fındık, incir ikram edilebilir. Öğleden sonra tatlı kurabiye yerine simit ve peynir verilebilir.

Beyaz yaka çalışanlar kritik yaşlara dikkat: Çalışanın pozisyonuna ve yaşına göre risk değişiyor. Örneğin beyaz yaka genelde masa başı çalışan, uzun toplantılarda öğün atlayan, aşırı çay-kahve tüketen ve suyu az içen, sindirim problemleri yaşayan grup olarak ortaya çıkıyor. Bu grup eğer düzenli egzersiz yapmıyor ve doğru beslenmeyi henüz öğrenmemiş ise genelde hep kilo problemi yaşıyor. Özellikle iş yerinde sağlıklı ve düzenli bir yemek servisi yok ise dışarıdan sipariş verme bu eğilimi arttırıyor. Beyaz yaka kadında 35 -40 yaşları erkekte ise 45 -50 yaşları kilo almak için kritik dönemler olarak göze çarpıyor. Mavi yaka ise çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyor.

Çevrenizi değiştirin: Sağlık ve beslenme ilişkisinde genetik faktörleri göz ardı etmek mümkün değil ancak genetik faktör kadar önemli olan diğer konu çevresel faktördür. Seçtiğimiz besinler yaşam kalitemizi belirler. Restoran seçimi, market alışverişi, arkadaş sohbetleri, iş yemeği düzeni, meslek seçimi… Yaşam stilinizi gözden geçirin küçük değişiklikler ile sağlığınıza ve yaşam sürenize önemli katkılar yapabilirsiniz.

Sürekli oturanlar kabızlık problemine dikkat: Lifli besin ve su tüketimi arttırılmalı, mümkünse hareketli bir yaşam şekli tercih edilmelidir. Diyetin lif oranını arttırmak için özellikle rafine edilmemiş, tam buğday, tam çavdar ve kepekli ürünler ile sebze, kabuğu ile yenebilen meyve ve kuru baklagillere yer verilmelidir.

Mesaiye kalıyorsanız erken yeyin: Öğün atlamanız gece daha fazla acıkmanıza ve bir sonraki öğünde ihtiyacınızdan fazla yemenize sebep olur. Gece geç saatte yemek yediğinizde yağlanma olasılığı daha yüksektir üstelik sabah tok uyanırsanız kahvaltı ve tüm gün düzeniniz de bozulabilir.

Sürekli aynı pozisyonda oturmayın: Mümkün olduğunca esneme hareketleri yapın ve doğru oturuş pozisyonunu öğrenin. Dolaşım probleminiz için akşamları ayaklarınızı yükseğe kaldırmak veya masaj çözüm olabilir. Özellikle selülit sorunu olanlar, sürekli bacak bacak üstüne atmayın. Merdiven kullanın, arkadaşınıza telefon etmek yerine ofis yakın ise yürüyün. Egzersiz sırasında mutluluk hormonu olan endorfin salınımının olumlu etkilerini de unutmayın.

Şirketinizden destek isteyin: Şirket çalışanlarına sağlıklı beslenme ve egzersiz fırsatı vermek şirket politikasında sosyal bir sorumluluk projesi gibi yer almalı. Çünkü hastalık oluşmadan önlem almanın maliyeti sağlık harcamalarından çok daha ucuza geliyor.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Yabancı dil öğrenmenin yaşı olur mu?

yeni bir dil öğrenmek, yabancı dil, Manşet, kaç yaşına kadar dil öğrenilir, ileri yaşta yabancı dil öğrenme

Bilimsel yargılar insan yaşı ilerledikçe öğrenme yetilerinin azaldığını kabul eder. Fakat ileri yaşlarda yabancı dil öğrenmeye başlayanların daha avantajlı olabileceğini gösteren araştırmalar da var. Peki, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? İşte bbc.com yazarlarından Sophie Hardach’ın düşüncelerinizi berraklaştıracak yazısı…

Yabancı dil en iyi hangi yaşta öğrenilir?

Küçük çocukların yabancı dil öğrenmeye daha yatkın olduğu ve daha kolay öğrendikleri görüşü oldukça yaygın. Ama veriler böyle demiyor.

Bilimsel araştırmalar, insanın dil ile ilişkisinin ömür boyunca nasıl geliştiği konusunda karmaşık açıklamalar sunuyor. Veriler, daha ileri yaşlarda yabancı dil öğrenmeye başlayanların daha avantajlı olabileceğini gösteriyor.

Hayatın farklı dönemlerinde dil öğrenmenin farklı avantajları var. Bebekken kulaklarımız seslere karşı daha duyarlıdır. 1-3 yaş arası çocuklar farklı aksanları hızla öğrenip taklit eder. Yetişkinlerin ise konsantre olma süreleri daha uzun olduğu gibi, okuma yazma gibi becerilere sahip olmak sadece yabancı dilde değil anadilimizde de kelime haznesini sürekli genişletme olanağı verir.

Yaşın yanı sıra sosyal durum, öğrenme yöntemleri, hatta dostluk ve arkadaşlık gibi etkenler kaç yabancı dil konuştuğumuzu ve ne kadar iyi konuştuğumuzu etkiler.

Edinburgh Üniversitesi’nde İkidillilik Merkezi yöneticisi gelişimsel dilbilimi profesörü Antonella Sorace’a göre, “Yaşla birlikte her şey kötüye gitmiyor”.

Sınıfta bir öğretmenin kuralları açıkladığı “bariz öğrenme” yönteminde, konsantrasyon ve hafıza kapasitesi ile bilişsel kontrol becerileri sınırlı olduğundan küçük çocuklar dil öğrenmede başarı gösteremez.

“Bu konuda yetişkinler çok daha iyidir. Yani yaş ilerledikçe bu özellik de gelişir” diyor Sorace.

İsrail’de yapılan bir araştırmada, yapay bir dil kuralını anlama ve bunu laboratuvar ortamında yeni kelimelere uygulama bakımından farklı yaş gruplarının performansı gözlendi.

Genç yetişkinler olarak adlandırılan 14-21 yaş grubundakilerin, 12 yaşındakilerden oluşan gruptan çok daha iyi performans gösterdiği, 12 yaşındakilerin de 8 yaş grubundan daha yüksek puan aldığı görüldü.

İngilizce öğrenen 2000 Katalan-İspanyol öğrencisi ile yapılan araştırmada da benzer sonuca varılmış, yabancı dil öğrenmeye daha ileri yaşlarda başlayanların daha genç yaşta başlayanlara kıyasla daha hızlı öğrendiği görülmüştü.

Araştırmacılar, daha ileri yaşta olan öğrencilerin, olgunlaşma ile gelen daha ileri düzeyde problem çözme stratejileri gibi becerilerden ve dil konusunda daha yüksek düzeyde tecrübe sahibi olmanın getirdiği avantajlardan yararlandığı sonucuna vardı.

Yani daha ileri yaşta olanlar hem kendileri hem de dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğu için, yeni öğrendiklerini bu bilgiyle daha kolay işleme koyabilir, yerli yerine oturtabilir.

Küçük çocuklar ise “örtülü öğrenme” konusunda çok iyidir. Yani yabancı dili konuşan kişiyi dinleyip taklit ederek öğrenirler. Ama bu öğrenme tarzı o dili konuşan kişi ile çok zaman geçirmeyi gerektirir.

2016’da İkidillilik Merkezi, Çin’in kuzeyinde konuşulan Mandarin dilinin İskoçya’daki ilkokullarda öğretilmesi konusunda İskoç hükümetine bir iç rapor hazırlamıştı. Haftada bir saatlik bir dersin beş yaşındaki çocuklar için pek fark yaratmadığı ifade ediliyordu. Ama o dili konuşan bir öğretmenle iki saatlik dersler, çocukların Mandarin dilinin temel taşlarını kavramasına yardımcı olabiliyordu. Bunlar arasında, yetişkinlerin zorlandığı tonlama gibi unsurlar da vardı.

Hepimiz doğal bir dil uzmanı gibi başlarız hayata. Dünyada konuşulan dilleri meydana getiren 600 sessiz harfi ve 200 sesli harfi işitiriz bebeklikte. Birinci yaşımıza bastığımızda beynimiz en sık duyduğumuz sesler konusunda uzmanlaşmaya, anadilimizde bir şeyler mırıldanmaya başlarız. Yeni doğan bebekler bile belli bir aksanla ağlar, anne karnındayken duydukları sesleri taklit eder.

Dilde uzmanlaşma, ihtiyacımız olmayan becerileri terk etmemize de neden olur. Japon bebekler ‘l’ sesi ile ‘r’ sesini kolayca ayırabilir. Oysa yetişkin Japonlar bunda zorlanır.

Yaşamımızın ilk yılları anadili öğrenme bakımından büyük önem taşır. Terk edilmiş veya izole tutulmuş çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar, konuşmayı erken yaşta öğrenmediğimiz takdirde bu boşluğun ileri yaşlarda kolaylıkla doldurulamayacağını gösteriyor.

Ancak yabancı bir dil öğrenme bakımından aynı durum söz konusu değil.

York Üniversitesi’nden psiko-linguist Danijela Trenkic’e göre, “yaşın birçok başka etkenle birlikte etkili olduğunu anlamak gerekir”. Çocukların yaşamı yetişkinlerden tamamen farklıdır. Bu yüzden çocuklarla yetişkinlerin dil becerilerini kıyaslarken “iki aynı türü kıyaslamıyoruz aslında”.

Trenkic başka bir ülkeye taşınan aile örneği veriyor. Bu durumda çocuklar yeni dili ebeveynlerden çok daha hızlı öğrenir. Bunun nedeni, okulda sürekli bu dili dinliyor olmaları olabilir. Ayrıca çocuklar arkadaş edinme, toplulukta kabul görme yoluyla sosyal olarak varlıklarını sürdürme bakımından dil öğrenmeyi daha büyük bir öncelik olarak görür. Oysa ebeveynler kendileri ile aynı dili konuşan diğer göçmenlerle sosyalleşme ihtiyacını giderebilir.

Trenkic’e göre, “duygusal bağ oluşturmak dil öğrenmede önemlidir”.

Yetişkinler de duygusal bağ kurabilir ve bu yalnızca o ülkenin dilini anadili olarak konuşan birileriyle arkadaşlık etmek şeklinde olmayabilir. 2013’te İtalyanca öğrenmeye çalışan Britanyalı yetişkinleri inceleyen bir araştırmada, diğer öğrenciler ve öğretmenle bağ kurmanın öğrenmekte güçlük çekenler açısından yararlı olduğu görüldü.

“Sizin gibi düşünen insanlarla bağ kurduğunuzda dili öğrenmek için daha fazla çaba gösterirsiniz” diyor Trenkic. “Bu çok önemli. Dili öğrenmek için yıllar harcamanız gerekir. Bunu yaparken sosyal bir motivasyon yoksa, çabayı sürdürmek oldukça zordur.”

Massachusetts Teknoloji Enstitiüsü (MIT) bu yıl internet üzerinden 670 bin kişi ile bir anket yaptı. Bir İngiliz gibi İngilizce gramer bilgisine sahip olmak için İngilizce öğrenimine 10 yaş civarında başlamanın en iyi sonuç verdiği görüldü. Daha ileri bir yaşta bu beceri azalıyordu.

Ancak zaman içinde kendi dilimiz de dahil yabancı dillerde iyileşme halinin devam ettiği de görüldü. Örneğin, kendi anadilimizin dil bilgisi kurallarını ancak 30 yaş civarında tümüyle öğrenmiş oluruz. Başka bir araştırmada ise orta yaşa kadar anadilimizde her gün yeni bir kelime öğrendiğimiz görüldü.

“İnsanlar bazen yabancı dil öğrenmenin en büyük avantajı nedir diye soruyor. Daha fazla para mı kazanacağım? Daha zeki veya daha sağlıklı mı olacağım? Ama aslında yabancı dil bilmenin en büyük avantajı daha fazla insanla iletişim kurabilmektir” diyor Trenkic.

Trenkic aslen Sırbistanlı. İngilizceyi 20’li yaşlarda İngiltere’ye yerleştikten sonra akıcı halde konuşmaya başlamış. Özellikle yorgun ve stresli olduğu anlarda hala gramatik hatalar yaptığını söylüyor.

“Ama her şeye rağmen, önemli olan şu ki İngilizce ile muhteşem şeyler yapabiliyorum. En iyi edebi eserleri okumanın zevkine varabiliyor, yayınlanabilir nitelikte yazılar yazabiliyorum.”

MIT’in testinde Trenkic, anadili İngilizce olan biri olarak nitelendirilmişti.

Yazar:  Sophie Hardach 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Para insanı nasıl değiştiriyor?

para ve insan, para insanı değiştirir mi, para, Manşet, araştırmalar

Çok para insanı değiştirir mi? Zenginlerin daha cimri ve az güvenilir olduğunu gösteren araştırmalar ne kadar doğru? İşte konuyla ilgili yapılan bir araştırmanın tüm detayları…

Bilimsel olarak araştırıldı: Para insanı bozuyor mu?

Kişinin varlık seviyesi arttıkça merhamet ve empati duygularının azaldığı, kişisel çıkar düşüncesinin ise arttığı doğru mu?

Üniversitelerin popüler konuları inceleyerek sosyal yaşantımıza ışık tuttuklarını bilirsiniz. Hayatınızda en az bir kere duyduğunuz ya da sorduğunuz bir konu üzerine Univercity of California Berkeley Üniversitesi’nde de bir grup uzun süren bir araştırma yaptı. Üniversite zengin olmanın insan üzerindeki etkilerini araştırdı ve “Para karakteri bozar mı?” sorusu deneklerle test edildi. Peki, burada ‘bozmaktan’ kasıt nedir? Amerika’daki çalışmada, insanların çok para karşısında davranışlarının değişip değişmediği araştırıldı. Paranın kurallara uyma, nazik olma ya da saygılı davranma gibi davranışları etkileyip etkilemediği incelendi. Sonuçlara bakalım…

Çalışmada önce deneklere Monopoly oynatıldı. Emlakçılık konulu ve zarla oynanan bu oyunda, tıpkı gerçek hayattaki gibi çeşitli yerler satın alarak; kiralama, inşa etme gibi ticari faaliyetlerde bulunup ekonomik olarak güçlü olmaya çalışırsınız.

Oyun bittikten 15 dakika sonra…

Oyuncuların bir bölümü yazı tura atarak, yani tesadüfi biçimde seçilerek, diğer oyunculara göre bazı avantajlara sahip oldu. Oyuna yaklaşık iki kat daha fazla parayla başladılar. Zengin seçilen oyuncular iki zar atarken, diğerleri ise tek zarla kaldı. Ve doğal olarak oyunu zengin başlayanlar kazandı. Gelelim oyun süresince gözlemlenen davranışlara… Zengin oyuncular piyonlarını oyun

tahtasına adeta vurarak ilerletti. Masadaki tabaktan daha çok kraker yediler. Abartılı başarı tepkileri gösterdiler. Fakir oyuncuya kaba ve duyarsız davranmaya ve sürekli ne kadar iyi oynadıklarını ifade etmeye başladılar.

İşin daha da ilginci ise, oyunun başında tamamen rastgele olarak zengin seçilenler, bunu bilmelerine ve oyunun hileli olduğunun açık olmasına rağmen, oyun bittikten 15 dakika sonra; nasıl başarılı olduklarını, mülkleri nasıl aldıklarını, kazanma şekillerini uzun uzun anlattılar. Yani onları başarılı hale getiren çift zar atma durumunu tamamen gözardı ettiler.

“Tüm zenginler böyledir” demek doğru değil

Başka bir deneyde; deneklere 10 dolar verilerek, isterlerse bu parayı yabancılarla paylaşabilecekleri ve bu yabancıların bir daha karşılarına asla çıkmayacağı söylendi. Yıllık kazancı 25 bin dolar olan katılımcılardan paralarını başka bir kişiyle paylaşanların sayısı, yıllık kazancı 150 bin dolar ve üstü olan katılımcıların sayısına göre yüzde 44 oranında daha fazla oldu.

Ama benim favorim, arabalar üzerinde yapılan çalışma… Araştırmacılar sokağa çıktı ve araçlarının değerine göre insanların davranışlarını inceledi.

Amerika’da yaya geçidinde yayaların geçiş üstünlüğü vardır. Yapılan çalışmada bu kural kullanıldı. Bir yaya geçidinde karşıdan karşıya geçer gibi yapan bir yayaya kimlerin yol verip vermediği incelendi. Günlerce yapılan denemelerde ucuz aracı olan sürücülerinin yasayı çiğnemediği; pahalı araç sürülerinin yarısının ise yasayı çiğnediği görüldü.

Daha birçok çalışma ve deney yapan ekibin bulgularına göre, varlıklı bireyler müzakerelerde yalan söylemek, iş yerinde kasadan para çalmak gibi etik olmayan davranışları onaylamaya ve rüşvet almaya daha yatkın. Kişinin varlık seviyesi arttıkça merhamet ve empati duygularının azaldığı ve kişisel çıkar düşüncesinin arttığı da bir başka sonuç.  Ancak “Tüm zenginler böyledir” demek doğru değil. Paul Piff’e ait bu çalışmanın detaylarını kişisel web sitesinde detaylı inceleyebilirsiniz.

Kaynak: www.milliyet.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Uykuya dalarken düşme hissi yaşıyor musunuz?

uykuya dalarken düşme hissi, uyku, hipnik seğirme

Tam uykuya dalarken birden düşme hissine kapılıp vücudumuzun silkindiğini çok görmüşüzdür. Peki, bu his neden oluşur? Bu hissi yaşayanlar ne yapmalı? İşte yanıtı…

Uykuya dalarken düşme hissi neden oluşur?

Tam uykuya dalarken birden düşme hissine kapılıp vücudumuzun silkindiğini çok görmüşüzdür, ama neden?

Tam uykuya dalarken birden düşme hissine kapılıp vücudumuzun silkindiğini çok görmüşüzdür. Oldukça yaygın olan bu hisse beyindeki iki bölgenin kontrol çatışması neden oluyor.

Bunu bir rüyanın parçasıymış gibi algılıyorsak boşlukta düşüyormuş hissi oluşur; buna hipnik seğirme denir. Beynimiz uyku için çevreyle bağlantısını keserken ortaya çıkan bir çatışmanın göstergesidir bu.

Uykuda vücudumuz felç olmuş gibidir ve dış dünyadaki olaylara duyarsız hale geliriz. Ama kas kontrolümüz düğmeye basılmışçasına durmaz.

Beynimizde adlı bölge nefes alma gibi temel fonksiyonları kontrol eder ve tetikte olma duygusunu hissettirir bize.

Öte yandan görmeyle ilgili (optik sinir önündeki bölge) ise yorgunluğu düzenler.

Uykuya dalma sırasında retiküler aktivasyon sistemi vücudumuzun kontrolünü elden bırakırken ventrolateral çekirdek denetimi ele alır. Bu yavaşça kısılan bir lamba düğmesi gibidir, ama her zaman pürüzsüz işlemeyebilir.

Uyanıklığı sağlayan enerji kalıntıları ani yükselişe geçtiğinde seğirme hareketleri görülür. Fakat bunun nedeni tam olarak bilinmiyor. Hızlı göz hareketlerinin tersine bu seğirmelerin rüya gören beyinle bir ilgisi yoktur. Bundan ziyade günün son kalıntıları gibidir.

‘Patlayan kafa sendromu’ adı verilen ve insanın kafasının içinde bomba patlıyormuş gibi sesler duymasına neden olan tuhaf rahatsızlıkta da benzer belirtiler görülür. Beynin uyanık ve uykuya geçen kısmı arasında bir kontrol mücadelesi vardır ve bu şimşek çakması gibi ışıklar görmeye ve yüksek sesli patlamalar duymaya neden olur.

Bazı ileri vakalarda bu olgu aşırı uykusuzluğa ve hatta bedenin bilinmez güçler tarafından ele geçirilmesi iddialarına bile neden olmuştur.

Fakat genel olarak burada endişe edilecek bir durum yoktur. Uykuya dalma anında ortaya çıkan ilginç bir çatışma halinden ibarettir.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER6 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND