Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kilolar arttıkça özgüven zayıflıyor

Obezler küçük yaşlardan itibaren ayrımcılığa uğruyor. Bu ayrımcılık okul çağında başlayıp, iş dünyasına kadar uzanıyor. Bir kere iş görüşmelerine 1-0 yenik başlıyorsunuz. İş yerinde ise etrafınızda sürekli alaycı bakışlara, giydiklerinizin eleştirilmesine, yemekhanede yediklerinizin göz ucuyla süzülmesine, serviste, gezilerde yanınızdaki koltuğun boş kalmasına, sürekli tatsız espirilere maruz kalıyorsunuz. Bu da özgüven eksikliğine neden oluyor ve kişi kendini başarısız görmeye başlıyor.

Obezler küçük yaşlardan itibaren ayrımcılığa uğruyor. Bu ayrımcılık okul çağında başlayıp, iş dünyasına kadar uzanıyor. Bir kere iş görüşmelerine 1-0 yenik başlıyorsunuz. İş yerinde ise etrafınızda sürekli alaycı bakışlara, giydiklerinizin eleştirilmesine, yemekhanede yediklerinizin göz ucuyla süzülmesine, serviste, gezilerde yanınızdaki koltuğun boş kalmasına, sürekli tatsız espirilere maruz kalıyorsunuz. Bu da özgüven eksikliğine neden oluyor ve kişi kendini başarısız görmeye başlıyor.

Obezitenin bir çığ gibi büyüdüğü günümüzde hem çalışanlarının verimliliğini artırmak hem de uzayıp giden sağlık harcamalarından tasarruf etmek adına obeziteyle savaşta şirketlere de görevler düşüyor.

“Kiloluysanız herşey sizin için problemdir. Eğilip ayakkabınızı bağlamak, yürümek, kıyafet seçmek bile çok büyük problem. Farklı şeyler giymek istiyorsunuz ama bence kilolu bir insanın bir tarzı olmuyor, size uyabilecek kıyafeti almaya mahkumsunuz, seçme şansınız yok.

Bakkala bile arabayla gidiyorsunuz, üşendiğinizi düşünüyorsunuz ama aslında kilolarınızdan dolayı arabayla gitmeyi tercih ediyorsunuz.

Bir firmaya toplantıya gittiğinizde bir ürünü tanıtırken, bir sunum yaparken nefes nefese ve ter içinde kalıyorsunuz.

Arkadaşlarınız yemek zamanı size ’Abartma’ veya ’O sana yetmez’ gibi şakalar yapıyorlar. Ben normalde bu tür şakalara hiç alınmam ama benim bile kırıldığım zamanlar oluyordu. Keyfiniz olmadığında çok canınız sıkılıyor. Bir de sinirlenince, işler yoğunlaşınca aç olmadığınız halde yemek yiyebiliyorsunuz.

Sonra dış görünüşe herkes çok önem veriyor. Duygusal ilişkilerde de iş görüşmelerinde de çok önemli. Ben mağazacılık yapıyorum, açıkçası satış elemanı alacağım zaman adayın kilosuna da bakıyorum. Tabii ki diploma vs çok önemli ama dış görünüş de yadsınamaz.”

Bu sözler 136 kilodan 98’e düşen V.E.’ye ait. Kilolarla yaşamın verdiği zorluktan bıkıp bir diyetisyen eşliğinde kilo vermeye karar vermiş. Ve bunu başarmış. Şimdi özgüveninin daha da arttığını, duruşunun bile değiştiğini söylüyor.

Halk arasında şişmanlık olarak bilinen obezite her geçen gün tehlikeli boyutlara varıyor. Dünya nüfusunun 1.1 milyarı obez ve bu sayı hızla artıyor. Türkiye nüfusunun ise yüzde 47’sini obezler oluşturuyor. Ülkemizde erkekler arasında obezlik daha yaygın, erkeklerin yüzde 49’u, kadınların yüzde 45’i obez. Obezitenin başlıca nedenleri arasında genetik faktörlerin yanı sıra düzensiz beslenme, fast food tüketimi ve hareketsizlik geliyor.

Devamsızlık 2 katına çıkıyor
Çocukluk çağındaki obezite, yetişkin dönemde yüzde 30 ihtimalle o bireyin obez olacağının göstergesi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden ailelerin eğitimi, okullardaki programlar ve medyadaki doğru yönlendirme büyük önem taşıyor. Aynı şekilde şirketler de bu konuda üzerine düşeni yapmalı. Amerika’da The Centers for Disease Control’un yaptığı bir araştırmaya göre obezlerin işe devamsızlık oranı diğer çalışanlardan neredeyse 2 kat daha fazla, işverenlere yıllık maliyeti ise 4 milyar dolar (6 milyar TL), verimlilik kaybı da cabası.

Son yıllarda salgın bir hastalık gibi küresel olarak büyüyen obezitenin, diyabet, kan yağlarında artış, yüksek tansiyon, karaciğer yağlanması, kanser, sindirim ve dolaşım problemleri gibi birçok hastalığı da beraberinde getirdiğini söyleyen uzman diyetisyen Dilara Koçak, “Obezite oluştuktan sonra ortaya çıkan hastalıkların tedavi maliyeti çok yüksek. Bu sebeple şirketler obezite oluşmadan tüm çalışanlarını ve onların ailelerini bilgilendirici çalışmalar yapmalılar. Türkiye için kurumsal sağlık uygulamaları hálá çok yeni; yurt dışında 1960 yıllarından beri bu tür uygulamalar var” diyor.

İşe başlarken 1-0 yenikler
Kilo sorunu olanlar iş yaşantısında ayrımcılığa uğruyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nil Şahin Gürhan, “Bir kere işe başlarken bile negatif başlıyorlar; genelde uyku sorunları oluyor ve obezlerin performansı, çalışma verimleri çok daha düşük olabiliyor. Vücutlarını taşımaları, yaşamaları daha zor olduğu için işverenin bir obezden yüksek verim beklemesi çok zor. Normal kilolu bir insanla bir obezi karşılaştırdığınızda insanlar önce normal kiloluyu alıyor. Ayrıca bedenle yapılan işlerde kaza riski daha fazla oluyor obezlerde” diyor.

Psikolog Feyza Bayraktar, Amerika ve İngiltere’de yapılan son çalışmalara göre obezlere karşı ayrımcılığın henüz 6 yaşında, okula başlama çağında ortaya çıktığını söylüyor: “Araştırma, okullarda çocukların obez yaşıtlarını tembel, çirkin, aptal ve başarısız olarak tanımladıkları gösteriyor. Araştırmaya göre yetişkinler de obez çocukları daha az sevimli ve daha az sevilebilir bulmuşlar. Obez kişilere karşı olan bu toplumsal önyargı, yetişkinlik döneminde benzer şekillerde ortaya çıkıyor. Aşırı kilo alımının iradesizlik, kontrolsüzlük, tembellik, disiplinsizlikten meydana geldiği düşüncesi pek çok kişinin obez kişilere başarısız etiketini vurmasına sebep oluyor. Oysa ki obezite genetik, fizyolojik, duygusal, sosyo-ekonomik ve çevresel pek çok faktöre bağlı olabilir.”

İdeal kadının beden imajı
Bayraktar’ın verdiği bilgiye göre, Amerika ve Avrupa’da işe alımlarda benzer özelliklere sahip kişilerden zayıf olanı obez olanına tercih ediliyor: “İşverenlerin obez kişileri normal kiloda ve normal kilonun altında olan insanlara göre daha az çalışkan, daha az dikkatli, hırsı ve disiplini olmayan, yavaş düşünen ve kötü rol modeli olarak değerlendirebiliyorlar. Ayrıca müşterilerle yüz yüze görüşme gerektirecek işlerde, pazarlama ve reklam işlerinde obez kişilerin tercih edilme olasılığının daha düşük olduğu da saptanmış. Obez kişilere, diğer kişilerle yüz yüze iletişim kurma olanağının az olduğu, telefona bakma işleri gibi masabaşı işler veriliyor. Fazla kilonun kişiyi fiziksel olarak kısıtlama olasılığı ve sağlık problemleri yaratabileceği ihtimali ile iş performanslarının da düşük olabileceği yargısını geliştirilebilir ki bu faktör de işe alımlarda oldukça önemli bir rol oynar. Benzer sebeplerden dolayı obezite terfi ve maaşları da etkileyebiliyor. 20’nci yüzyılın son çeyreğinden itibaren ideal kadın beden imajının zayıflıkla bağdaştırılması, zayıflığın başarının ve mutluluğun temel taşları olarak işlenmesi sebebiyle, özellikle kadınlar iş dünyasında obez erkeklere göre daha fazla önyargı, etiketleme ve ayrımcılıkla baş etmek zorunda kalıyor.”

İş stresi tetikliyor
Yetişkenlerde obeziteyi en çok tetikleyen etkenlerden biri de iş stresi. Pek çok kişinin yoğun iş hayatına girdikten sonra kilo aldığı görülüyor ve strese bağlı yemek yeme, iş yerinde olduğu gibi akşam evde de devam ediyor. Çünkü yemek en etkili, en kolay ulaşılabilir duygusal anestezilerden biri olarak görülüyor ve kişinin stresini, sıkıntısını kısa süreli olarak donduruyor.

Diyetisyen Nil Şahin Gürhan, stres altında olanların hem daha çok yediklerini hem de stresin yağ yakımını engellediğini söylüyor: “Stres ve kilo birbirine bağlantılıdır. Normalde çok yoğun stresli ortamda çalışanların o dönemde kilo alması kolaylaşır. Masa başında çok çalışmak, akıllı binalar, klimalar, havasız oramlar da kilo alımını kolaylaştırıyor. Bana gelen hastalardan biliyorum, genelde masabaşı çalışanlar, bankacılar, muhasebeciler çok fazla. Hep masa başında oturan, çalışma saati çok yoğun olan insanların yemek yeme düzenleri çok bozuk olabiliyor.” Bu açıdan işyerlerinde verilmeye başlanan açık büfe kahvaltılar, öğle yemeklerinde sunulan diyet menü alternatifleri ve spor salonu gibi imkanlar obeziteyle savaşta çok önemli. Gürhan, obezite tedavisinin 3 ayağı olduğunu söylüyor: Sağlıklı beslenme, hareketli yaşam ve bu iki davranışın alışkanlık haline getirilmesi. “Yani siz yürüyüşü bir külfet olarak görmemelisiniz, hayatınızın bir parçası olarak görmelisiniz. Beslenme, kilo sorunu olarak değil de sağlıklı yaşamın bir parçası olarak görülmeli. Beslenme olayına pozitif bakmalı. Ne kadar az yersem, az enerji alırsam şeklinde değil de ne kadar kaliteli beslenirsem, diye bakmalı. O zaman başarı yüzde 100’dür.”

Özgüven problemi yaratıyor
Psikolog Feyza Bayraktar, obez bir kişinin kiloları yüzünden ailesi, sosyal ve iş çevresi tarafından durmadan eleştiriye maruz kalmasının, kilosu üzerine şakalar yapılmasının kişinin özgüven problemleri yaşamasına sebep olabildiğini söylüyor: “Çevresi tarafından tanımlanırken sadece fazla kilosu ile tanımlanmak, dalga geçilip alay edileceği endişesi ile kalabalık yerlere girmemeye özen göstermek, girse bile işini çabucak halledip çıkmak, kişide sosyalleşme problemleri yaratıyor. Özellikle iş yerinde kalabalık ortamlara girmemeye özen göstermek iş akışında aksaklıklara sebep olabileceği gibi sosyalleşmeyi etkileyebileceği için iş motivasyonu da düşürebilir. İş yerinde çok yediği zaman iş arkadaşları tarafından uyarılması, rejime girdiği zaman çevre tarafından izleniyormuş duygusuna kapılması, 2-3 kg fazlası olan iş arkadaşlarının çevresinde diyet sohbetleri yapmaları; yorulduğu, terlediği veya rahatsızlığında kilosunun gündeme getirilmesi de aşırı kilo problemi yaşayan kişinin işyerinde mutsuz olmasına sebep olabilir. Ayrıca karşı cinsle olan iletişimde nasıl olsa beni beğenmez diyerek en baştan vazgeçmesi, vücudu ile ilgili kaygılarının cinsel hayatını etkilemesi, özel hayatında da problemler yaşamasına sebep olabilir. Kişinin duygusal hayatında problemler yaşaması da iş performansını etkileyecek unsurlar arasında yer alıyor.”

Çalışanlara tavsiyeler
Obezitede genetik ve çevresel faktörler birlikte rol oynuyor. Genetik faktörleri değiştirmek mümkün değil ama çevresel faktörleri değiştirerek sağlıklı bir yaşama kavuşmak mümkün. Diyetisyen Dilara Koçak, sağlıklı beslenmenin ipuçlarını veriyor.

Sabah kahvaltısına önem verin: Çalışanların çoğu kahvaltıyı atlıyor. Sebep olarak da “sabah kahvaltı edince öğlene doğru çok acıkıyorum” diyor. Bunun sebebi çok açık; sabah sadece karbonhidrat içeren bir besin yenilirse yanında protein eklenmediği için öğlene doğru kişinin kan şekeri düşebilir ve bu da aşırı derece de yeme isteği doğurur. Oysa sabah peynir + ekmek veya tost veya bisküvi + süt veya tahıl gevreği + süt gibi karışımlar protein karbonhidrat açısından dengeli seçimlerdir. Bu tür kahvaltı gün boyu tok tutar.

Öğle yemeğinde ekmek de tüketin: Bu durum akşam üzeri yağ ve şeker içeren daha zararlı besinler yemeye sebep oluyor. Oysa öğle yemeğinde tam tahıl ekmeği veya bunun yerine 2 -3 kaşık bulgur pilavı tüketmek vücuda doğru karbonhidratı vermektir. Böylece kan şekeri seviyesi akşam üzeri düşmez. 16-17 saatlerine yenilecek küçük bir öğün ise akşam yemeğinde daha az acıkmayı dolayısıyla daha az yemeyi sağlar.

Tercihlerinizi yeniden gözden geçirin: Masum gibi görünen salata bile fazla kilonunuzun sebebi olabilir. Çünkü üzerine eklenen son salatanın kendisinden çok daha kalorili olabiliyor. 1 çorba kaşığı zeytinyağı 90 kalori 2 çorba kaşığı Sezar sos 150 – 200 kalori içinde mayonez bulunan tüm soslardan uzak durun. Yemek öncesi gelen zeytinyağı ve ekmek sepeti tüketiminizi hafife almayın. Yemek sonrası tatlıyı 1 porsiyon almak yerine paylaşmayı tercih edin. Ağır hamur tatlılarını haftada 1 – 2 ile sınırlayın daha çok sütlü tatlılar tercih edin. Her gün 200 – 250 kalori daha eksik yiyerek yılda 10-12 kg zayıflamak mümkün.

İş toplantılarında kurabiyelerden uzak durun: Toplantılarda yağ ve şeker içeren kurabiyeler ikram ediliyor. Toplantıda gerilimin yüksek olduğu anda duygusal açlığını kontrol edemeyenler hiç farkında olmadan çok fazla atıştırabiliyorlar. Bunun yerine kuru kayısı, ceviz, fındık, incir ikram edilebilir. Öğleden sonra tatlı kurabiye yerine simit ve peynir verilebilir.

Beyaz yaka çalışanlar kritik yaşlara dikkat: Çalışanın pozisyonuna ve yaşına göre risk değişiyor. Örneğin beyaz yaka genelde masa başı çalışan, uzun toplantılarda öğün atlayan, aşırı çay-kahve tüketen ve suyu az içen, sindirim problemleri yaşayan grup olarak ortaya çıkıyor. Bu grup eğer düzenli egzersiz yapmıyor ve doğru beslenmeyi henüz öğrenmemiş ise genelde hep kilo problemi yaşıyor. Özellikle iş yerinde sağlıklı ve düzenli bir yemek servisi yok ise dışarıdan sipariş verme bu eğilimi arttırıyor. Beyaz yaka kadında 35 -40 yaşları erkekte ise 45 -50 yaşları kilo almak için kritik dönemler olarak göze çarpıyor. Mavi yaka ise çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyor.

Çevrenizi değiştirin: Sağlık ve beslenme ilişkisinde genetik faktörleri göz ardı etmek mümkün değil ancak genetik faktör kadar önemli olan diğer konu çevresel faktördür. Seçtiğimiz besinler yaşam kalitemizi belirler. Restoran seçimi, market alışverişi, arkadaş sohbetleri, iş yemeği düzeni, meslek seçimi… Yaşam stilinizi gözden geçirin küçük değişiklikler ile sağlığınıza ve yaşam sürenize önemli katkılar yapabilirsiniz.

Sürekli oturanlar kabızlık problemine dikkat: Lifli besin ve su tüketimi arttırılmalı, mümkünse hareketli bir yaşam şekli tercih edilmelidir. Diyetin lif oranını arttırmak için özellikle rafine edilmemiş, tam buğday, tam çavdar ve kepekli ürünler ile sebze, kabuğu ile yenebilen meyve ve kuru baklagillere yer verilmelidir.

Mesaiye kalıyorsanız erken yeyin: Öğün atlamanız gece daha fazla acıkmanıza ve bir sonraki öğünde ihtiyacınızdan fazla yemenize sebep olur. Gece geç saatte yemek yediğinizde yağlanma olasılığı daha yüksektir üstelik sabah tok uyanırsanız kahvaltı ve tüm gün düzeniniz de bozulabilir.

Sürekli aynı pozisyonda oturmayın: Mümkün olduğunca esneme hareketleri yapın ve doğru oturuş pozisyonunu öğrenin. Dolaşım probleminiz için akşamları ayaklarınızı yükseğe kaldırmak veya masaj çözüm olabilir. Özellikle selülit sorunu olanlar, sürekli bacak bacak üstüne atmayın. Merdiven kullanın, arkadaşınıza telefon etmek yerine ofis yakın ise yürüyün. Egzersiz sırasında mutluluk hormonu olan endorfin salınımının olumlu etkilerini de unutmayın.

Şirketinizden destek isteyin: Şirket çalışanlarına sağlıklı beslenme ve egzersiz fırsatı vermek şirket politikasında sosyal bir sorumluluk projesi gibi yer almalı. Çünkü hastalık oluşmadan önlem almanın maliyeti sağlık harcamalarından çok daha ucuza geliyor.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND