Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kendini topluma adamış bir idealist ‘türkan saylan ‘

ÇYDD kurucusu ve başkanı Prof Türkan Saylan, hayatını sosyal sorumluluk projelerine ve eğitime adamış bir idealist. Başarısının anahtarını ise ısrarcılık, dürüstlük, kararlılık ve iyi bir hırs olarak özetliyor.

Hayatı bir an önce tanımak istediği için köy hekimi olmayı isteyen, öğrencilik yıllarında cüzzamla savaşmaya başlayan, ihtisasını kimsenin tercih etmediği deri ve zührevi hastalıklar üzerine yapan Türkan Saylan, bugün Türkiye’nin en güvenilir derneklerinden biri olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu ve başkanı.
Binlerce kişinin hayatına dokunan, özellikle kırsal alanda yaşayan kız çocuklarının eğitimi için durmadan çalışan Saylan, kendini yine de bir işkolik olarak görmüyor. “Ben işkolik değilim. Çok iyi bir takipçiyim, başladığım işi bitirmek isterim. Emek veriyorum tabii ama sinemaya, tiyatroya, gezmeye de giderim, arkadaşlarımla da buluşurum. Uygar bir insanın ihtiyaç duyduğu şeylerden alıkoymam kendimi.”

Hayatınız boyunca sivil toplum örgütleri için çalışmışsınız. Kariyerinize neden böyle bir yön verdiniz?
Ben hekim olmayı çocukluğumdan beri istedim. Hayatı bir an önce tanımak istediğim için köy hekimi olmayı istiyordum. Evlendim, 2 tane çocuğum oldu. Tıp eğitimim sırasında bir sürü hastalık geçirdim dolayısıyla İstanbul’da kalmam gerekti. İhtisasımı kimsenin tercih etmek istemediği deri ve zührevi hastalıklar konusunda yaptım. Bu bölüme fuhuş nedeniyle gelen kadınlar ve cüzam konusu beni çok ilgilendiriyordu. Cüzamla öğrenciliğimde tanışmıştım. İhtisasımı işçi sigortalarında yaptım, burada işçiyi tanıdım. Bir yandan fuhuş yapan kadınlar, bir yandan cüzamlı hastalar nedeniyle tüm Türkiye’yi dolaştığım için Türkiye’nin temel toplumsal sorunlarını yakından gördüm. Hepsinin eğitime bağlı olduğunu gördüm. İstanbul’da tesadüfen öğretim üyesi olmaya çağrıldım, hiçbir zaman akademisyen olmayı istemiyordum. 38 senedir çalıştığım halde bugün de bir cübbem olmamıştır. Ben pratisyenlikten hoşlanan biriyim. Hep mutfakta çalışmaktan, hep pozitif düşünerek sorunları çözmekten yanayım.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin bu noktada kuruluş amacı ne oldu?
1989’da aynı fikirde olan birçok insanın katılımıyla kuruldu. Biz Atatürkçüyüz, çağdaşız diyoruz ama Türkiye’de milyonlarca kadın 2. ve 3. sınıf muamele görüyor. Nazım’ın da dediği gibi “ineğinden sonra gelir masadaki yeri”. Bu uçurumu nasıl yok edebiliriz, Atatürk’ün çocukları olarak laik düzeni nasıl sağlamlaştırabiliriz, 1946’dan sonraki çok partili rejimde sürekli dincilere ödün verilerek Türkiye’nin üniter yapısını ve laikliğini bozmak isteyen insanların karşısına daha bilinçli insanları nasıl yetiştirebiliriz diye düşündük ve 1989 yılında derneğimizi kurduk.

Atatürk ilke ve devrimlerini korumak, geliştirmek, bunu da çağdaş eğitim yoluyla yapıp çağdaş insana ulaşmak ve onlardan da çağdaş topluma ulaşmak amacına yönelik, bu amaçtan hiç sapmadan 17 yıldan beri çalışıyoruz.

Hangi projelerle başladınız, devam eden projeler neler?

Önce yoksul üniversite öğrencilerine burs vermeye başladık. Milyonlarca gencimiz kırsal alanlarda, eksik öğretmenlerle liseleri bitiriyor, hiçbir kurs görmedikleri halde üniversiteyi kazanıyorlar. Bu insanı heyecanlandıran bir çelişki. O çocuklara destek vererek en azından düzeylerini yükseltmeyi amaçlıyoruz. O tarihten beri Bir Işık Da Siz Yakın projesiyle 20 bin çocuğumuza yüksek öğretim bursu verdik. Ama ben bunun 100 bine çıkmasını hayal ediyorum.
Türkiye’de 100 bin çocuğu destekleyecek kapital her zaman var. Herkes cebinden 100 lirayı ayırıp bir çocuk okutabilir. Bir de son yıllarda kız çocuklarının eğitimden çok geri kaldığını gördük. Avrupa Birliği’nin yaptığı araştırmalarla da ortaya çıktı ki biz 7 milyon okuma yazma bilmeyen insan üretmişiz, bunun 6 milyonu kadın. Bunun nedeni Cumhuriyetin 2. döneminde koruyucu aile planlamasının dışlanması ve bilinçsiz seçmenler üresin diye devlet ve hükümetler tarafından aile planlanmasının gerçek bir proje olarak kabul edilmemiş olması.
Bu durum içinde en mağduru kız çocukları. 1 milyona yakın kız çocuğu okula gidemiyor. 1 milyona yakın kız çocuğu 8. sınıfı bitirip liseye gidemiyor. Bizim projelerimiz burs bularak okula giden kız çocuklarının sayısını artırmak üzerine kurulu. Ayrıca her ilçede bir kız yurdu olması gerekiyor. Sanata ve kültüre destek vermek istiyoruz.
Mesela 51 tane güzel sanatlar lisesi var. Kurmuşlar, yetenekli çocukları da almışlar ama enstrümanları yok. Çeşitli projelerle gerekli araçları bulmaya çalışıyoruz. Okulların bahçelerine oyun parkları kuruyoruz. Van’da bir okula gitmiştik, çocuk hayatında ilk defa görüyordu bir salıncağı. Sponsorlar bularak ana sınıfları yapmaya çalışıyoruz. Çünkü okul öncesi eğitim, özellikle kırsal alanda dil sorunu olduğu için çok gerekli. Danone’la ana sınıfı projesiyle binlerce çocuğa okul öncesi eğitimi veriyoruz.

Günde kaç saat çalışıyorsunuz?

Herkes kadar çalışıyorum. Kafamı konsantre ediyorum bazı şeylere. Haftanın belli günleri derneğe geliyorum. Ama ben işkolik değilim. Çok iyi bir takipçiyim, başladığım işi bitirmek isterim. Arkadaşlarım bu konuda bana çok destek oluyor. Çok iyi bir ekibiz. Her zaman başladığımız işi sıkı takip ederiz. Emek veriyorum tabii ama sinemaya, tiyatroya, gezmeye giderim, arkadaşlarımla da buluşurum.
Uygar bir insanın ihtiyaç duyduğu şeylerden alıkoymam kendimi. Ama önceden haftada 2 kere sinemaya gidiyorsam şimdi 1 kere gidiyorum. Mavi turlara çok çıktım, artık çıkmıyorum. Cüzam kongreleri, Behçet hastalığı için dünyanın her yerini gezdim. Kedim, köpeğim var, hayvanlarla yaşıyorum. İki torunum var. Mutlu bir anne oldum, mutlu bir babaneyim. İnsan hayatta isterse her şeyi yapabilir. Ben olumsuz şeylere hiç yokmuş gibi bakarım. Hep olumlu şeyler üzerinde yaşadığım için olumsuzluklar beni etkileyemez. Metastazım var, kemoterapi oluyorum, arada bir saçım dökülüyor, kanım düşüyor. Biraz sonra iyileşiyorum. Hiç yatağa düşmedim, direncim şimdilik iyi. Doktorum ne derse onu yapıyorum, idare ediyorum. İştahım da fena değildir. Yani kendimle barışığım.

Kurumlarla hangi sosyal sorumluluk projelerini yürütüyorsunuz?

Turkcell’le 5000 kız okutuyoruz, 1900 mezunumuz var. Onlardan geçen sene 550’ü üniversiteye girdi. Mercedes, meslek liselerinde 400 kızımızı okutuyor. Ericcson, Schneider Electric’le projelerimiz var. Doğuş Çocuk Orkestrası’yla yaptığımız projede elde edilen gelirle güzel sanatlar okullarına ihtiyaç duydukları enstrümanları alıyoruz.
Boyner, Hakkari’deki kızlarımızın yaptığı kilimlerin satışını sağlıyor. Aras Kargo okullara göndereceğimiz herşeyi ücretsiz taşıyor. TNT bir kitap projesi yürütüyor, evlere gidip 2. el kitapları alıyorlar, binlerce okula götürüyorlar. HSBC, Metro kız öğrencilerine burs veriyor. Oriflame 500 kız okutuyor.

Toplumsal sorumluluk projesi gerçekleştirmek isteyen kurumlarla neye göre çalışıyorsunuz?

Önce kurumlar bizi araştırıyorlar, bizi buluyorlar. Sonra biz onları inceliyoruz. Atatürk ilkelerinden sapmadan, Türkiye’nin ileri gitmesini isteyen insanların desteğini almak istiyoruz.

“İNSAN HAYATTA İSTERSE HER ŞEYİ YAPABİLİR. BEN OLUMSUZ ŞEYLERE HİÇ YOKMUŞ GİBİ BAKARIM. HEP OLUMLU ŞEYLER ÜZERİNDE YAŞADIĞIM İÇİN OLUMSUZLUKLAR BENİ ETKİLEYEMEZ.”

Türkiye’de sivil toplum örgütlerine insanların ilgisi ne durumda?

Biz bir 12 Eylül yaşadık. İnsanlar örgüt sözcüğünden korktu, canları yandı. İnsanlar çocuklarının bir şeylere karışmasından korkuyorlar. Ben de o dönemde iki evlat yetiştirdim. Çocuklarımın arkadaşları da bizimle kalıyordu, akşam çocukları sayıyorduk, birinin başına bir şey geldi mi diye. Bu konuda önemli mesafe kat ettik. Kadın konusundaki çalışmalar hızlı gidiyor. Dünyaya uyum sağlama konusunda Türkiye müthiş ilerliyor.
Dikkat edin köylerde bile dernekler kuruldu. AB’nin de etkisiyle devlet karnesini iyi göstermek için, kadınları korumaya yönelik atılımlar yapıyor. Bunların hepsi birleşiyor ve Türkiye’de sivil toplum örgütleri gelişiyor. Bunun aksini söyleyenler bence yanılıyor. Ama sivil toplum örgütüyüm demek yeterli değil, eylem önemli. Pratikte ne yapıyorsun? Ülkene ne katıyorsun? Kimisi laf üretiyor, kimisi iş…

Gönüllüler size başvurduğunda nasıl bir yol izliyorlar?

95 şubemiz ve 15 bini aşkın üyemiz var. Evinize yakın bir şubeye başvuruyorsunuz, yaklaşık 6 ay gönüllü olarak çalışıyorsunuz, sizi inceliyorlar. Çok defa insanlar gönüllü geliyorlar ama bu kararlı oldukları anlamına gelmiyor. Bana küçük iş verdiler, benimle ilgilenmediler deyip gidenler oluyor. 10 kişi geliyorsa 1 kişi kalıyor ama o 1 kişi sağlam kalıyor. Bizim o gönüllülere ihtiyacımız var. Eğitim, kırsal alan, tanıtım, iletişim gibi komisyonlarımız var. Herkesin meslek ve eğitim durumlarına göre bu komisyonlarda görev veriyoruz. AB komisyonlarında dil bilen arkadaşlara ihtiyacımız oluyor.

Bugüne kadar yaptıklarını değerlendirdiğinizde nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?

Yaptığımız herşey için iyi ki yapmışız diyoruz ama hiç yeterli bulmuyoruz kendimizi. O kadar çok şeyi eksik yaptım ki. Yapmak istediğim bir sürü şey var. Bu işlere 30 yaşımda başladım, keşke 20 yaşımda başlasaydım, şimdi 10 yıl daha ilerde olurdum. Ben kendim için hiçbir şey istemedim hayatta, kendi yolumu kendim seçtim. Çocuklarım da kendi yollarını seçtiler. Oğlum doktor, gelsin burada profesör olsun demedim.
Hayatını istediği gibi yönlendirdi. Almanya’da uzman hekim olarak çalışıyor. Bütün hayalim benim yaşadığım durumu arkadaşlarımın da algılaması ve çözüm üretmeyi öğrenmesi. Israrcılık, dürüstlük, kararlılık, iyi bir hırs… İstiyorum ki kırsal alandaki insanların da zengin çocuklarıyla şartları eşit olsun. En ağırıma giden şey şu: niçin oraya mahrumiyet bölgesi diyoruz? Niçin oralara hekim, öğretmen göndermiyoruz da İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de öğretmenlik yapmak makbul oluyor? Bence asıl bölücülük bu. Oralara mahrumiyet bölgesi demişiz, bir damga basmışız.
Tüm bunlar benim çok ağırıma gidiyor. Neden Hakkari’yi ve Muş’u, en güzel toprakları öylece bırakmışız, ilgi göstermemişiz? Oraların koşulları da İstanbul, İzmir, Eskişehir gibi olsaydı, oradaki insanlar da başka şeylere ilgi göstermeyecekti. Bugün de yapılması gereken şey budur.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Müzik: İnsanı geçmişe götürebilen bir güç

popüler müzik makaleleri, müzik, Manşet, anılar

Bazen bir şarkı duyduğumuzda geçmiş zamanlar bir anda gözümüzde canlanır. Peki, bu neden olur? Tam olarak nasıl gerçekleşir? Bu durumun bilimsel bir açıklaması var mıdır? İşte yanıtı…

Müzik neden anıları canlandırır?

Herkesin başına gelmiştir: Eski bir şarkı işitirsiniz; sizi yıllar öncesine götürür. O şarkıyı dinlediğiniz anı yeniden yaşarsınız sanki. Müzikle hafıza arasındaki ilişki böylesine güçlüdür işte. Ve yeni araştırmalar bu anıların terapi amacıyla nasıl kullanılabileceğine dair yöntemler geliştirmeye çalışıyor.

Müziğin anımsatıcı etkisi binlerce yıldır biliniyor. İnsanın kendi hayat hikâyesine dair hafızası ve söylence geleneği alanında uzman olan David C Rubin, Homeros’un İlyada ve Odysseia destanları gibi eserlerin şiir diline ait araçlar yardımıyla sözel olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini anlatıyor. Yazılı hale gelmeden önce bu destanlar anlatılıyor ya da şarkı olarak söyleniyordu. Anlatı geleneği de hafızaya bağlıydı.

Beyinde hipokampus ve ön korteks adı verilen iki büyük alan hafızayla ilgilidir ve her an bilgi depolar. Depolanan bilgileri hatırlamak her zaman kolay değildir. Ritim, kafiye ve ses yinelemeleri yoluyla müzik bu bilgileri hatırlamada önemli ipuçları sağlar.

Nörologlar hafızayla ilgili mekanizmayı incelediğinde şarkı sözlerinin hatırlamayı kolaylaştırıcı özelliğini gördü. Müzik eşliğinde öğrenilen metinler, konuşma şeklinde değil de şarkı söylenerek öğrenildiğinde daha akılda kalıcı oluyor.

Hafıza türleri

Müzik ile hafıza arasındaki bağlantıyı biliyoruz da, belli bir şarkıyı dinlediğimizde neden şarkı sözlerini söylemek gelmez de aklımıza, kuvvetli duygulara kapılırız? Örneğin ben Rhythm Is a Dancer adlı parçayı dinlediğimde, tek başıma yaptığım ilk seyahat gelir aklıma hep. Şarkının sözlerini de bilirim ama onları söylemek gelmez aklıma.

Farklı hafıza türleri var: Aleni ve dolaylı hafıza bunlar arasındadır. Aleni hafıza geçmişin bilinçli olarak hatırlanmasıdır. ‘O sırada neredeydim? Kiminle seyahat ediyordum?’ gibi sorular eşliğinde hatırlanır. Dolaylı hafıza ise daha kasıtsızdır.

Alzheimer gibi hastalıklarda aleni hafıza sistemi hasara uğrar. Dolaylı hafıza ise daha sağlamdır. Uzmanlar bizleri bilinç dışından etkileyen şeylerin güçlü etkileri olduğuna inanıyor. Yani dolaylı hafıza daha duygusal ve daha dayanıklıdır denebilir.

Müzik tarafından uyarılan anılar hayatımızın özel noktalarına ilişkindir. Klasik hit şarkılar bizi genellikle gençlik yıllarımıza götürür. Psikologlar bunu ‘anımsama bombesi’ olarak adlandırır. Bunun nedeni gençlik yıllarımızın çoğu şeyi ilk kez denediğimiz, bağımsızlığı ilk tattığımız dönem olmasında yatabilir. Her şey yeni ve anlamlıdır. İleriki yıllarda hayat durağanlaşır. Müzik duyguları uyandırır, ama sizde uyandırdığı duygu onun melodisi değildir; sizin için acıklı bir şarkı mutlu bir anıyı, ya da sevinçli bir melodi üzüntüyü çağrıştırabilir.

Pop şarkılar da ortaya çıktıkları dönemi yansıttığı için ne zaman dinlesek o döneme götürür bizi.

Müziğin sosyal yanı

‘Proust Etkisi: Kayıp Anılara Açılan Kapılar Olarak Duyumlar’ adlı kitabın yazarı Cretien van Campen, Fransız yazar Marcel Proust’un bir dilim keki ısırdığında aldığı tadın ve kokunun kendisini nasıl çocukluğuna götürdüğünü anlatan ifadesinin kaynağını araştırıyor. Beyin üzerine araştırmalar yapan Campen, kokunun şahsi bir anı olduğunu, müziğinse daha sosyal bir yanı olduğunu vurguluyor. Müzikle ilgili anılar genellikle arkadaşları içerir, onlarla dinlenir, onlarla paylaşılır.

Travma sonucu beyin yaralanması geçiren kişilerde genellikle hafıza sorunları ortaya çıkar. Bu insanların yaşamlarındaki özel anılar müzik yardımıyla canlandırılabilir. Demans hastaları müzik dinleyerek gençlik dönemlerine dair anılarını hatırlayabilir.

Campen ayrıca müziğin depresyon tedavisinde kullanımına dikkat çekiyor. Müziğin bazı yaraların iyileşmesine yardımcı olacağına inanıyor.

Yazar: Tiffany Jenkins 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir

mizah, Manşet, gülmek, güldürmek, çatışma

Mizah hakkında ne düşüyorsunuz? Sizce bir soruna çatışmalarla mı yoksa mizahla mı yaklaşmak çözümü kolaylaştırır? İşte Temel Aksoy’un tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki ‘’Mizah Her Kapıyı Açar’’ başlıklı yazısı…

Mizah Her Kapıyı Açar

Nasıl ki güzellik karşı koyulamaz bir çekim yaratıyorsa mizah da en az güzellik kadar etki yapar. Sadece karşı cinslerin ilişkilerinde değil, bütün ilişkilerde mizahın her kapıyı açan bir işlevi vardır.

Ne kadar ciddi ne kadar öfkeli olursanız olun, zekice yapılmış iyi bir espri sizin içinizdeki güzel insanı ortaya çıkaran bir etki yapar. Egonuzun duvarları aniden yıkılır. Sizi güldüren kişi, ruhunuza ulaşır. Onunla bağ kurmaya hazır hale gelirsiniz.

Hepimiz ergenlik yıllarımızdan başlayarak kendi kimliğimizi oluştururken adına ego dediğimiz kaleler inşa edip içine varlığımızı gizliyoruz. Aradan yıllar geçtikçe varlığımıza kendimiz bile ulaşamaz oluyoruz. Çoğumuz tatsız, tuzsuz insanlar haline dönüşüyoruz. Hayat mücadelesi bizi bizden uzaklaştırıyor.

Nasıl masallar ve öyküler bizi çocukluğumuzun saflığına geri döndürüyorsa mizah da bizim içimizdeki çocuğu ortaya çıkarıyor. Ağız dolusu kahkaha atan, kendinden geçen (egosundan kurtulan)  insanlara bakın, onların içindeki çocuğun ortaya çıktığını görürsünüz.

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir, keskin bir zekâ gerektirir. Mizah yeteneği olan esprili insanlar, toplumsal değişime öncülük yapabilecek insanlardır. Bir siyasetçinin yıllar boyunca anlatamayacağı bir fikri, iyi bir mizahçı saniyeler içinde anlatma gücüne sahiptir.

Bir toplumun yeni fikirleri sahiplenmesinin en kısa yolu; yeni fikri, senaryo yazarlarının ya da mizahçıların anlatmasıdır. Bir ülkede dönüşümü siyasetçiler başlatır, ama yeni fikirleri topluma benimsetenler sanatçılardır.

Mizah yapanın ayrıcalığı vardır, ona krallar bile karşı gelemez. Krallara kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözleri söyleyenler hep soytarılar olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı soytarılar, en çok saygı duyulan kişilikler arasındadır.

Mizah, halkın iktidara başkaldırdığı durumlarda yeşermiştir. İnsanlar deviremedikleri iktidarla “alay eden”  mizah hikâyeleri yaratmışlardır. Ortaçağda kiliseyle ve krallarla  alay eden öykü anlatıcıları ve soytarılar, düzeni en sivri dille eleştiren insanlar olmuşlardır.

Eski Yunanda güldürünün babası Aristofanes’tir.  “Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar en iyi yerde otururlar.” sözünün sahibi Aristofanes’tir.  Bizde ise Nasrettin Hoca ve  Bektaşi fıkraları, Marco Paşa hikayeleri, Karagöz Hacivat anlatıları sadece güldürmekle kalmaz, en ciddi söylevlerin iletemeyeceği mesajları bir çırpıda iletir.

Freud, “Yaptığımız espriler sayesinde son derece önemli mesajlar kabul görür, ciddi bir ifadeyle söylenen sözler kabul edilmez.” der.

Mizah, sivri dilli bile olsa kin ve düşmanlık duyguları yaratmaz.

Sadece filozoflar değil psikologlar, sosyologlar, pazarlamacılar, doktorlar, eğitim bilimciler için de mizah başlı başına bir araştırma konusu ve çalışma alanı.  Her geçen gün mizah üzerinde yapılan çalışmalar, bilimsel kanıtlar çoğalıyor. Gülmenin insan bedenine ve ruhuna ne kadar iyi geldiği çok iyi biliniyor. (Ben bundan birkaç yıl önce mizahla ilgili onlarca kitap okudum. Mizahın -insanın bir ömür harcayacağı kadar- uçsuz bucaksız bir konu olduğunu anladım.)

Gülmenin birleştirici bir etkisi vardır. Tanımadığımız birisiyle ilk karşılaşmamızda ona gülümseriz; çünkü gülümseme, bizim karşımızdakini kabul etmemizin göstergesidir.

Yönetim denince ilk olarak akla “otorite ve kurallar” geliyor. Her ne kadar son yıllarda duygusal zeka ve empati gibi kavramlar yönetim pratiğinin parçası olsa da yönetim, mizah ya da gülmeyle ilişkilendirilmez. Aksine gülme ile yönetim kavramının yan yana gelmesi yadırganır ve yöneticinin mizah yapması onun otoritesini zedeleyecekmiş zannedilir. Hâlbuki mizah, hayatımızın her alanında ve her anında vardır.

İş hayatımıza mizahı ne kadar çok sokabilirsek o kadar yaratıcı oluruz. Ciddiyetle, sertlikle, zıtlaşmalarla, çatışmalarla, gerginliklerle çözemeyeceğimiz sorunlara  mizahla yaklaşmak, çözümü kolaylaştırır. Mizah yaşadığımız zorlukları hafifletir, yük olmaktan çıkarır.

Espri, savunma mekanizmalarını ortadan kaldırarak kabul etmeyi ve kabul edilmeyi kolaylaştırır. Daha da ötesi birlikte gülebilen, aynı espri anlayışını paylaşan insanlar arasında çok hızlı bir doğal bağ oluşur. Aynı esprilere gülen insanlar aynı takımın parçası olurlar.

Mizah sadece hayatı neşelendirmekle kalmaz, öğrenmeyi de kolaylaştırır. Gerginlikleri yumuşatır, insanları yakınlaştırır, en ciddi ortamlara insani bir boyut katar. Mizah en ağır durumları hafiflettiği için ruhumuzu dengeye getirir.

Bir insanın kendisiyle “alay edebilmesi”, bir olgunluk ve özgüven işaretidir; kendisiyle barışık olduğunun göstergesidir.

En zor konuları bile mizahla sevimli hale getirerek öğreten hocaların yaptıkları gibi hayatta pek çok işi mizahla birleştirmek mümkündür. İş hayatında da, eğlenerek yapıldığında en zor işler kolaylaşır.

Esprili reklamlardaki mesajların daha etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Daha önce de birçok kez değindiğim gibi, iletişimin dili duygusaldır; en iyi duygusal bağ kurma yollarından biri ise mizahtır.

İnsanların nelere güldükleri kültürel olarak değişse de genel anlamıyla mizahın evrensel bir ortak paydası vardır. İnsanları güldürmenin her külütür için geçerli olan bir yapısı ve mimarisi vardır. Bu anlamda mizah, kendi içinde şaşmaz bir matematiğe sahiptir.

Mizahın özü, mevcut duruma hiç beklenmedik bir anda, hiç akla gelmeyecek farklı bir bakış açısı getirmektir. Hazırlıklı olmadığımız bu ani bakış açısı değişikliği, sinir sistemimiz üzerinde boşaltıcı bir etki yaratır ve gülmeye başlarız.

Gülmeye başladığımızda egomuzun etrafına ördüğümüz duvarlar yıkılır, içimizdeki çocuk ortaya çıkar.

Gülmeye başladığımızda bağ kurmaya hazır hale geliriz; karşımızdaki de bizim içimizdeki insana ulaşma imkânı bulur.

Not:

Temel, uzun yıllar yönetici olarak çalıştıktan sonra danışman olmaya karar vermiştir.  Bir tavuk çiftliği sahibi Temel’i çağırır ve der ki “Bir derdim var, tavuklar hastalanıyor. Son günlerde epeyce bir kayıp verdik. Sizce ne yapmamız gerekir?”  Temel, “Kolayı var, size vereceğim şu ilacı kullanın, faydasını göreceksiniz.” der.  Çiftlik sahibi Temel’in dediğini yapar.

Ertesi hafta Temel tekrar çiftliğe geldiğinde durumu sorar. Adam der ki “Hiç düzelme olmadı. Aksine kayıplar arttı. Tavukların yarısını kaybettik. Zararımız büyük.”  Temel, kendine çok güvenli bir ses tonuyla, “Öyleyse geçen hafta verdiğim ilacı bırakın, size vereceğim bu yeni ilacı kullanın. Bu kesinlikle işe yarayacaktır.” der.

Bir sonraki hafta tekrar buluştuklarında durum daha da kötüleşmiştir. Çiftlik sahibi umutsuzluk içindedir. Temel müşterisini sakinleştirir, panik yapmamasını söyler ve yepyeni bir ilaç verir ve aynı zamanda tavukların yemini değiştirir. Bu yeni yöntemle kesin sonuca ulaşacaklarını söyler; çünkü Temel böyle durumlarla daha önce çok karşılaşmıştır ve hepsinde de çok başarılı olmuştur. Çaresiz çiftlik sahibi Temel’in önerdiği yöntemlerin hepsini uygulayacağını söyler.

Temel tekrar çiftliğe gittiğinde büyük bir heyecanla durumda ne kadar iyileşme olduğunu sorar.

Adam der ki “Bütün tavukları kaybettik. Mahvolduk.”

Ve perişan bir şekilde Temel’e “Şimdi ne yapacağız?” diye sorar.

Temel kafasını kaşır ve der ki,

“Bende daha çok strateji vardı; ama sende tavuk kalmadı.”

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Küçük istavritin öyküsü

umut etmek, umudunu kaybetme, küçük istavrit

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya

Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu

“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci

İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gökyüzünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu

İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye
“Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
Son ana kadar hep bir umudum olsun diye”

Sevgili Feraye ve okuyucum Ali Çetintür yollamış bu dizeleri..
Ne kadar güzel… Ne kadar anlamlı… Ne kadar dokunaklı…
Ama mesaj nasıl harika…
“Son ana kadar umudunu yitirmeyeceksin!..”
Bitince bitmez.. Umudunu yitirince biter!..

Yazan: Hıncal Uluç
Kaynak: www.sabah.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND