Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kendine inancı olan için, imkansız diye bir şey yoktur!

O Batman’ın bir köyünde, 20 kardeşten biri olarak doğmuş, ilkokulu bitirdikten sonra 14’ünde bir gardiyanla evlendirilmiş bir kadın. Evliliğinin ilk ayında kocasından dayak yemeye başlamış, kayınpederinin sürekli tacizine uğramış, kendi ailesi tarafından reddedilmiş bir kadın. Arka arkaya yedi çocuk doğurmuş, birini 14 günlükken kaybetmiş, herkes tarafından terk edildiğinde sesini duyurmak için beş kere intihara teşebbüs etmiş bir kadın. Sonra ne mi yapmış, inanılmaz bir azmin zaferi öyküsü…

Özgürlüğe koşan kadın Pembiye 6 Ocak 2008

O Batman’ın bir köyünde, 20 kardeşten biri olarak doğmuş, ilkokulu bitirdikten sonra 14’ünde bir gardiyanla evlendirilmiş bir kadın. Evliliğinin ilk ayında kocasından dayak yemeye başlamış, kayınpederinin sürekli tacizine uğramış, kendi ailesi tarafından reddedilmiş bir kadın. Arka arkaya yedi çocuk doğurmuş, birini 14 günlükken kaybetmiş, herkes tarafından terk edildiğinde sesini duyurmak için beş kere intihara teşebbüs etmiş bir kadın.

Pembiye Beğer (32) bugün Batman Beşiri Öğretmen Evi’nde çalışıyor, lise ikinci sınıf sınavlarına hazırlanıyor, resim yapıyor, “altın hayallerini” büyük defterlere yazıyor, konuşuyor, konuşuyor, durmadan özgürlükten söz ediyor. BBC onun hayatıyla ilgili çektiği belgeseli şubat ayında yayınlamayı planlıyor. Açtığı ikinci resim sergisinde Batman Valisi’nin eşiyle birlikte poz veriyor. Hayata en dipten başlamış bu kadın, şimdi yaptığı resimlerde kendini dev bir ağacın tepesinde gökyüzüne bakarak çiziyor. İşte Pembiye’nin hikayesi.

Pembiye, Batman’da Garzan Kampı Köyü’nde doğdu. Annesi, babasının ikinci eşiydi. Beşirili gardiyan M. Ş. D. ile evlendiğinde 14 yaşındaydı. Aslında gardiyan Pembiye’yle evlenmek istememişti. Zaten evliliğinin ilk ayında, dayak yemeye başladı ondan. İki görümcesi, kayınvalidesi ve kayınpederiyle aynı evde yaşıyorlardı. Pembiye evde hapisti. Yaşı küçüktü ama hiçbir zaman boyun eğen biri olmamıştı. Neden beni eve kapatıyorsunuz, diye sormaktan çekinmedi. Sen gelinsin, ayıptır, çıkma dışarıya, dediler. 16 yaşında ilk çocuğunu doğurdu. Bu da evdeki hapishane için yeni bir bahaneydi: Otur, çocuk bak!

Kocası sabahları 12 kilometre ötedeki Batman Kapalı Cezaevi’ndeki işine gidiyor, akşam döndüğünde annesiyle kızkardeşlerinden Pembiye ile ilgili rapor alıyordu önce. Sonra karısını odaya kilitleyip bir de onun ifadesini alıyordu. Bahane hazırdı: Anneme, ablalarıma terbiyesizlik ettin! Sonra da dünyanın dayağını atıyordu. Tekmeyle, yumrukla, sopayla. Çoğu zaman çocukların gözlerinin önünde.

Pembiye arka arkaya çocuk doğurur, dayak yer ve evde hapis yaşarken, bir de kayınpederiyle uğraşmak zorundaydı. Kayınpeder, yanından hiç ayrılmıyordu. “Bu iki keçiyi senin için aldım, canım sana kurban olsun” diyordu. Çocuklar bile zamanla anladılar olup biteni. Dedeleri Pembiye’nin yanına geldikçe gülüyorlardı. Pembiye de sinirinden eline ne geçerse duvarlara fırlatıyordu. Bir kere babasına anlattı derdini, o umursamadı “baksın, ne olacak!” dedi. Kocasının umurunda değildi, hayatında zaten Batman’da oturan başka bir kadın vardı.

ÖLÜMLE BURUN BURUNA

2002’de Pembiye’nin kayınvalidesi ve görümceleri İstanbul’a taşındılar. Kocası da iznini onların yanında İstanbul’da geçiriyor, Pembiye’yi kayınpederiyle evde yalnız bırakıyordu. Evde çıldıracak gibiydi genç kadın. Sonunda kendine bir çıkış yolu buldu. Bir gün, savcılığa başvurdu. “Kocam bize bakmıyor, dövüyor, hayatında biri var. Babası beni rahatsız ediyor. Gidecek yerim yok” diye şikayet etti.

Kocası bu şikayeti on gün sonra duydu. Duyar duymaz büyük bir öfkeyle, elinde zimmetli resmi tabancasıyla eve geldi. Küçük oğlu Müslüm, üç yaşındaydı. Karısını ve oğlunu aldı, Çöl Dağı’na götürdü. Aslında dört kişiydiler, çünkü Pembiye yine bir bebek bekliyordu. Gardiyan, oğlunu arabada bıraktı, karısını alıp dağda önden yürüttü. Pembiye dönüp arkasına baktığında kocasının iki elini kaldırdığını gördü, can havliyle hamile olduğunu söyledi. Kocası “Çok kişi var hamile kadın öldüren” dedi. Pembiye bir süre sonra tekrar arkasına döndü. “Tamam, beni öldür. Ama ne zaman yapacağını söyleme, ani olsun.” Kocası fikir değiştirdi: “Seni öldürmeyeceğim. Ama gideceğim, senden kurtulacağım.”

Birkaç gün sonra, Pembiye’ye İstanbul’a gideceğini, boşanma davası açacağını söyledi. Pembiye buna itiraz etmedi. Asıl korkusu, kayınpederiyle yalnız kalmaktı. Kendi ailesinin “dul” bir kızlarını geri almayacağını biliyordu. Gardiyan, babasına “İkinizi baş başa bırakıyorum, ne haliniz varsa görün” dedi, son söz olarak.

DÖNÜM NOKTASI ANKARA

İki katlı evde, Pembiye üst katta kalmıştı. Kayınpeder alt kattaydı ama sürekli gelininden su istiyor, çocuklarla yolladığı zaman “hayır anneniz getirecek” diye ısrar ediyordu. Sonunda kayınpederine ilk kez bir çift laf edecek cesareti buldu. “Gözüme görünme, bana hiç karışmayacaksın” dedi ama ısrarlı ilgisinden kurtulamadı.

Bu dönemde ailesinin yanına dönmek için çok uğraştı. Üstelik son çocuğu Rukiye’ye de hamileydi. Üvey annesine sığındı, kovuldu; annesine yalvardı, mahkemenin geçici olarak bağladığı 200 YTL yoksulluk nafakasını vermeyi teklif etti, yine geri çevrildi. Babası onu kabul etmek için bir sürü şart öne sürdü: Önce bebeği aldır, sonra seni evlendiririm ama itiraz etmeyeceksin.

Bu bardağı taşıran son damlaydı. Pembiye kalktı, Batman Valiliği’ne gitti. Dönemin Valisi Recep Kızılcık derdini dinledi. Pembiye’yi hemen Ankara Sosyal Hizmetler’e bağlı Sığınma Evi’ne gönderdi. Orada 19 gün kaldı Pembiye. Bu 19 gün, onun için bir dönüm noktasıydı. Okulu dışarıdan bitirebileceğini orada öğrendi. Çocuklarını, evini almak için harekete geçmesi gerektiğini düşündü. Ankara Valiliği’nden yol parası alarak Beşiri’ye döndü.

BEŞ KERE ÇATIYA ÇIKTI

Batman Valisi’ne gidip çocuklarıyla yaşamak istediğini söyledi. Polis gözetiminde evine geri döndü. Kocası o sırada evdeydi; polislere bir şey diyemedi, Pembiye’yi evden kovamadı ama çocukları alıp alt kata, babasının evine yerleşti. Bir süre sonra da İstanbul’a tayinini çıkarttı. Doğuma bir gün kala büyük kızı Sena, “Biz yarın İstanbul’a gidiyoruz” diye haber verdi annesine: “Çocuklar biraz şaşkın, biraz da neşeliydiler. İstanbul’a gidecekleri için olsa gerek…”

Pembiye, yine kayınpederiyle başbaşa kalmıştı. Onu görmemek için kendi sokak kapısının önüne duvar ördürdü; kayınpederi duvar henüz ıslakken tekmeyle, sopayla yıktı. Yeniden ördürdü, yeniden yıktı adam. Sonunda Pembiye çıldırdı. Komşunun kızını alarak karşı binanın çatısına çıktı. Savcılık onu Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yolladı. 20 gün sonra döndüğünde, bu sefer Batman’da bir binanın dördüncü katına çıktı; yine kurtarıldı, Dicle Üniversitesi Hastanesi’nde on gün yattı. Ardından üç kere daha çıktı çatılara. Bu intihar teşebbüsleri, Batman’da çok sık görülen diğer kadın intiharlarına benzemiyordu. Pembiye’nin bütün dünyaya duyurmaya çalıştığı, “Ben buradayım, beni görün” dediği birer imdat çağrısıydı. Sonunda evinin karşısındaki okulun çatısına kamera koydular. Ev 24 saat gözetleniyordu. Kayınpederi korkusundan bir daha bakmaya cesaret edemedi ona. Ondan kurtulmuştu. Zaten kayınpeder bir süre sonra öldü.

Artık Pembiye, evde yalnızdı. Hayatında ilk defa özgürdü. Beşiri Kaymakamı Arif Yalçın, onu Öğretmen Evi’nde 200 YTL. maaşla kat hizmetlisi olarak işe almıştı. Orada öğretmenlerle sohbet ediyor, Halk Eğitim’de kilim dokuyan kızlarla dostluk yapıyordu. Bir gün nakış için kartlara basılmış çocuk ve hayvan resimleri görerek aynısını yaptı. Kaymakam, bunun üzerine ona resim yapmasını tavsiye etti; şövale, kağıt, boya, büyük boy defterler aldı. İçinden geldiği gibi resim yapmaya, renkleri, çizgileri keşfetmeye başladı. Ortaokulu dışardan bitirdikten sonra, liseyi dışardan bitirmeye karar verdi. Evinde durmadan çiziyor, boyuyor, çalışıyor, okuyordu. Büyük boy defterlere içini döküyordu.

Her bir deftere bir başlık atmıştı. “Benim Hünerlerim ve Altın Fikirlerim” defterine, karanlıkta etrafı aydınlık gösteren gözlük… Güneş enerjisiyle ısınan halılar, yorganlar, diye yazmıştı. “Eleştiriler” defterinde, oklar erkeklere yönelmişti: Yaşlı erkeklerin genç kadınlara düşkünlüğü, kabalıkları en çok eleştirdiği şeylerdi. “Güneş ve Ay’ın Evliliği” adlı defter ise, fantastik bir hikayeydi.

İlk resim sergisini 17 Aralık 2006’da, ikincisini de 16 Aralık 2007’de açtı. Şimdi her gece üç resim yapıyor. Özgüvenini artıracak rehber kitaplar okuyor, lise 2. sınıf sınavlarına hazırlanıyor. “En büyük hayalim, liseyi bitirip Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim okumak, sonra da kolumda resimlerimle Avrupa’yı dolaşmak” diyor.

Pembiye, kocasından 2007 Haziran’ında resmen boşandı. Mahkeme, çocuklarının velayetini babalarına verdi, şimdi İstanbul’da yaşıyorlar.

HAYALLERİMİN İÇİNDE ÇOCUKLARIM YOK

İki aydır bankaya 50’şer milyon yatırıyorum. Üniversite masraflarım için. Bu hayallerimin içinde çocuklarım yok. Evlenmeyi de kesinlikle düşünmüyorum. Özgürlüğüm için her şeyi feda ederim. Özgür olmayınca öğrenemiyorsun, göremiyorsun, duyamıyorsun. Güzel ve terbiyeli kullandıktan sonra özgürlük bir nimettir. Kötü kullanmak, bataklık ve ölümdür. Ben akıllıyım, yetenekliyim, terbiyeliyim.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND