Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kaybolmazsan yolunu bulamazsın!

Her koşulda yolunu bulup hedefe ulaşmak ister misin? O zaman ’düşünce sporu’ olarak bilinen oryantiring tam sana göre olabilir. Ezberlenmiş hareket yok. Her hedef için ayrı bir stratejiye, ince hesaplara ihtiyaç var…

Arazide koşarak veya yürüyerek harita ve pusula yardımıyla oynanan oryantiring sporu, üniversitelerde çok sevildi. Şu an 30 üniversitede oryantiring dersi görülüyor. Çoğunda kampüs haritası çizildi. Harita ve yön bulma becerisini geliştirenler, artık kaybolmaktan korkmuyor…

HER türlü arazide koşarak veya yürüyerek katılımcıların kontrol noktalarını harita ve pusula yardımıyla en kısa zamanda ziyaret etmeye çalıştığı bir doğa sporu olan oryantiringe ilgi, giderek artıyor. Türkiye’de son 10 yıldır spor dalı haline gelen oryantiring, son yıllarda özellikle üniversitelerde büyük ilgi görüyor. Pek çok üniversitede kurulan kulüp ve topluluklar aracılığıyla oynanıyor. Yarışmalar, şampiyonalar düzenleniyor. Başta Bilkent, ODTÜ ve KTÜ olmak üzere 30 üniversite kampüsünün harita çizimi yapıldı. Üniversitelerin kredili dersleri arasına girdi. Artık oryantiring, kampüslerde de oynanıyor.

Beş yıl önce kurulan Türkiye Oryantiring Federasyonu Başkanı Mehmet Genç, Türkiye çapında askeri ya da sivil oryantiring kulüp sayısının 85’e ulaştığını söylüyor. “Sporcu sayımız her geçen gün artıyor. 3.500 lisanslı sporcumuz var ve bunların yarıdan fazlası aktif. 30’dan fazla üniversitede oryantiring, artık ders olarak okutuluyor” diyor. Hemen hemen bütün sporların salon ve tesislerde yapıldığını ancak oryantiringde arazide yarışıldığına dikkat çeken Genç, “Yarışma yapılacak her arazinin haritasının çizilmesi gerekiyor. Harita çizimi zaman alan ve maliyetli bir iş. Dolayısıyla harita, biz oryantrincilerin tesisidir” diyor. Genç, üniversitelerle yaptıkları görüşmelerin güzel sonuçlar verdiğini, bugün birçok üniversite kampüsünde harita çizimi yapıldığını ve çizimlerin halen devam ettiğini söylüyor.

Sınavsız gir, burstan faydalan

Türkiye’deki oryantiring sporu tarihçesine önemli katkıları bulunan Mehmet Genç, bu sporun Türkiye’de haritaların gizlilik nedeniyle kamuya pek açık olmaması nedeniyle 1979’dan itibaren öncelikle askeriyede başladığını, ancak 1991’den sonra oryantiringin sivil birimlerde de oynandığını anlatıyor. Türkiye Oryantiring Federasyonu’nun 2006’da kurulduğunu, ODTÜ bünyesindeki oryantiring topluluğunun Türkiye’deki en büyük üniversite topluluğu olduğunu belirtiyor. Sonrasında İzzet Baysal, Akdeniz Üniversitesi, Başkent Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nin oryantiringde epey yol aldığına dikkat çeken Genç, “19 Mayıs Üniversitesi, 2010 yılında oryantiring bilen, lisanslı 20 öğrenciyi yarıştırdı. Bunların 8’ini, sınavsız, direkt Beden Eğitimi bölümüne aldı. Ayrıca Kastamonu Üniversitesi de oriyantiringle öğrenci alıyor” diyor. Ayrıca Federasyon Başkanı Genç’in anlattığına göre, Oriyantiring Milli Takımı’na giren profesyonel sporcular, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun karşılıksız burslarından faydalanıyor.

Bilkent’te 26 öğrenci var

Oryantiring, Bilkent Üniversitesi’nde 5 yıldan bu yana kredili ders olarak veriliyor. Son 3 dönemdir üniversitenin oryantiring dersleri hocası olan Öğretim Görevlisi Nermin Fermen, ODTÜ mezunu ve bu doğa sporuyla ODTÜ Mezunları Derneği’ndeyken tanışmış. Aynı zamanda Türkiye Oryantiring Federasyonu Teknik Kurul Üyesi olan Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Nermin Fermen, Bilkent Üniversitesi’nde bu dönem 26 öğrencisi olduğunu belirterek şunları söylüyor.

“Oryanting, bir tutku haline geldi. Beden Eğitimi bölümü olsun olmasın gönüllüler ve bu sporun eğitimini almış öğretmenler sayesinde oryantiring Türkiye’deki üniversitelerde başta ODTÜ ve Cumhuriyet Üniversiteleri olmak üzere, son olarak da Kastamonu Üniversitesi’nde kredili dersler veriyor. Oryantig’e herkes katılabiliyor. Öğrenciler kardeşlerini, anne-babalarını bile getirip yarıştırabiliyor.”

Sosyal çevre

Şengül Üzen, Marmara Üniversitesi GATA Hemşirelik bölümünden geçen yıl mezun oldu. 8 yıldır oryantiringle uğraşıyor. Üniversite boyunca da yaptı. 6 yıldır Milli Takım’da profesyonel olarak oryantiring yapıyor. “Sana ne kazandırdı” deyince şunları söylüyor:

“Sosyal çevre, kendine güven, diğer insanları tanıma. Herkese mutlaka oryantingle tanışmasını tavsiye ediyorum. GATA’nın bana mesleğim dışında verdiği en büyük kazançlardan biri olarak görüyorum.” Oryantiring Topluluğu kurucularından, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi İdil Akdemir, “Bu sporu 5 yıl önce ilk yaptığımızda çok heyecanlandık, kendimizi bilgisayar oyununun içinde sandık bu sefer süper mario bizdik. 2 yıldır kulüp çalışmalarımız devam ediyor. Artık sadece Tıp Fakültesi öğrencilerini değil, Ege Üniversitesi’ndeki tüm ilgilileri oriyantiring yapmaya bekliyoruz” diyor.

Herkes oynayabilir

Oryantiringde yaş sınırı yok. “Bu sporu 10 yaşından 80 yaşına kadar herkes yapabiliyor” diyen Federasyon Başkanı Mehmet Genç, ilköğretim okullarında da yapılmaya başlamasıyla bu sporun geniş kitlelere yayıldığına dikkat çekiyor. Oryantiringin Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına girdiğini, izcilik, dağcılık gibi bu sporun da ilköğretim okullarında artık ders olarak görüldüğünü ve öğretmenlerin bu derslerle ek ders ücreti aldığını söylüyor. Bu sporda haritanın önemli olduğunu, ilköğretimde çocuklara kroki çizdirip yön bulmalarının sağlandığını belirtiyor. İstanbul’daki Özel Alev Okulları’nında oryantiring derslerine giren, Oryantiring Federasyonu Eğitim Kurulu Başkanı Ali Kılınç ise bu sporun çocukların kendilerine güvenlerini ve saygılarını artırdığını söylüyor. Kılınç, konuşmasını şöyle sürdürüyor:
“Hata yapmaktan korkmuyorlar. Bilgisayarın başından kalkıp, doğada zaman geçirmeye başlıyorlar. Yön bilgileri gelişiyor. Çevrelerine karşı farkındalık geliştiriyorlar. Kararlarını kendileri verebiliyorlar. Mücadele ederek kendi başlarına yön bularak kişiliklerini olumlu anlamda geliştiriyorlar.”

Çeşit çeşit kategori var

Bu sporu büyük küçük herkesin yapabilmesinin sırrı ise oyunda herkese göre bir zorluk derecesinin bulunması. “Büyük organizasyonlarda 40’a yakın kategori bulunuyor. 10 yaştan 80 yaşına kadar herkese uygun kategori var. Her yaşa göre de alt kategoriler olabiliyor. Örneğin 20-25 yaş arası bayanlar kategorisinde; kolay-orta-zor gibi alt gruplar oluyor. İstediğinde yarışmak mümkün.”

Federasyon Başkanı Mehmet Genç, “Oryantiring her yaştan insanın yapabileceği, kolay öğrenilen ve vazgeçilemeyen bir spor. Çabuk karar verebilme, hızlı düşünerek kısa yoldan hedefe ulaşma gibi günlük hayatta da karşılaşabilecek pek çok sorun, bu sporla aşılabilir hale gelir” diyor. Genç’e göre oryantiring, her mevsim rahatça yapılabilecek tehlikesiz bir spor:

30 üniversitede oryantiring yapılıyor

Muğla Üniversitesi, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Pamukkale Üniversitesi, Cumhuriyet Üniversitesi, Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, ODTÜ, Gazi Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, İnönü Üniversitesi, Kastamonu Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi, Dicle Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi, Mersin Üniversitesi, Mustafa Kemal Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Aksaray Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Balıkesir Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, İTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Aydın Üniversitesi.
“Oryantiringde kaybolma yoktur, geç kalma vardır. Çünkü insan doğayla baş başa kalınca, kuşların sesi, doğanın güzelliği ile karşılaşınca bu güzelliğe kapılır gider. Kaybolmaz ama gecikir. Ayrıca yalnızca ormanlık alanda değil, oryantiring her yerde yapılabilecek bir spor; parklarda, sokaklarda, kampüslerde, okul bahçelerinde, her yerde… Bu bir doğa sporu. Sizi günlük yaşamın stresinden, işten, dersten bilgisayardan alır doğaya götürür.”

Düşünce sporu

Oryantiring, bazıları tarafından “düşünce sporu” olarak da tanımlanıyor. Buna neden olarak ise “harita okuma ve hızlı karar verebilme gibi meziyetlerin atletik özelliklere ilave edilmesi gerekliliği” gösteriliyor. Hatta “ondalık sayıları” dahi devreye sokup ince hesaplamalar yapmak gerekiyor.

Ezberlenmiş hareket yok

Mehmet Genç, oryantingin her parkunda farklı bir heyecan yaşattığının altını çiziyor: “Hedef var ve hedefe nasıl gideceğiniz belli değil. Ezberlenmiş hareketler yok. Her hedef için ayrı bir stratejiye ihtiyaç var. Bir ritim içinde fiziksel ve zihinsel gücü ortak bir şekilde kullanmak gerekiyor. Çok hızlı koşmak veya haritayı çok iyi bilmeniz yeterli olmamaya bilir. Kondisyonu tüm parkura yayarak koşmak gerekiyor. Bu sporda sağınızda solunuzda kimse olmaz herkes bir anlamda kendisi ile yarışır.”

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND