Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kariyer yapmak için en kötü alan medya!

İktidarın demir yumruğunu kimi zaman sansür, kimi zaman tehdit, kimi zaman işten çıkarmalar olarak hisseden Türk medyasında son dönem yaşananlar belgesel konusu oldu. Kendisi de “Persona Non Grata” ilan edilerek işinden olan gazeteci Tuluhan Tekelioğlu’nun hazırladığı belgesel Türkiye’de gazeteciliğin düzeyini göstermesi bakımından da ibret verici…

kişisel gelişim

İktidarın demir yumruğunu kimi zaman sansür, kimi zaman tehdit, kimi zaman işten çıkarmalar olarak hisseden Türk medyasında son dönem yaşananlar belgesel konusu oldu. Kendisi de “Persona Non Grata” ilan edilerek işinden olan gazeteci Tuluhan Tekelioğlu’nun hazırladığı belgesel Türkiye’de gazeteciliğin düzeyini göstermesi bakımından da ibret verici…

Persona Non Grata’nın sonuna dek arkasındayım!

Tuluhan Tekelioğlu suskunluğunu Medyaradar’a bozdu, tartışılan belgesel için konuştu: Persona Non Grata’nın sonuna dek arkasındayım!

Son günlerin en çok ses getiren ‘Persona Non Grata’ belgeselini hazırlayan Tuluhan Tekelioğlu, yönetmenliğini yaptığı belgeseli ilk kez Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e anlattı. Ünlü gazetecinin belgesele yönelik eleştirilere de çok çarpıcı yanıtları vardı.

‘Persona Non Grata’… “Yani İstenmeyen Adam”… İçinden geçtiğimiz şu dönemde ‘Persona Non Grata’lar git gide çoğaldı. Böyle giderse çoğalmaya da devam edecek… Birinin de çıkıp, bir önderlik yapıp bu istenmeyen adamları bize anlatması gerekiyordu ama kimsenin böyle bir gayreti yoktu. Bunun adına ister korku diyelim, ister oto sansür, ister gelecek kaygısı… Medya garip bir süreçten geçiyor ve bunu tarihe kalın harflerle düşmek gerekiyordu. Bayrağı eline gazeteci, yazar, televizyoncu ve önemli belgesellere imza atan Tuluhan Tekelioğlu aldı. Kendisi de kıyıma uğramış gazetecilerden biriydi, öyle ki bir tweet ile işten olmanın en acı örneğini yaşayanlardan biriydi. Yani o da aslında istenmeyenler listesindeydi. Birbirinden çok uçlarda olan; çok sayıda İstenmeyen adama ulaştı ve her biri ile bire bir konuştu, çok ses getiren bu belgesele imza attı.

Belgeseli izlemenizde fayda var. Yayınlanır yayınlamaz medya dünyasında kızılca kıyametin kopmasına neden oldu. Bırakın izleyenleri, belgeselde yer alanlar arasında bile tartışma yarattı.

Bu belgeselde bir zamanlar iktidara yakın olan gazetecilerin yüzleşmeleri de var;  3 kuruş maaşa çalışan da var, 700 bin dolara ev alan da.

Persona Non Grata’yı izlediğinizde şunu çok rahat görebiliyorsunuz: Bu ülkede gazeteciliğin önündeki en büyük engel, gazetecilik yapan/yaptığını zanneden kişilerin ta kendisi.

İşsiz bırakılan gazetecileri ele alan ‘Persona Non Grata’ (İstenmeyen Adam) adlı belgesel, Türkiye’de gazeteciliğin düzeyini göstermesi bakımından ibret verici bir örnek.

Görüşleri nedeniyle işsiz bırakılan gazetecileri ve bu bağlamda medyaya yapılan baskıları ele alan belgeselde anlatımlarıyla yer alan gazeteciler aslında sektörün geldiği noktayı gözler önüne seriyor.

Belgeselde aslında olması gereken ama olmayan daha birçok ‘Persona Non Grata’lar var. Tuluhan Tekelioğlu da bunu doğruluyor ve 40 dakikalık bir belgesele herkesi sığdırabilmek mümkün değildi diyor ama ekliyor: “İkinci de yolda”…

Tuluhan Tekelioğlu kendisi ile çalışma şansı yakaladığım işini en iyi yapan meslektaşlarımdan biri. Cesur, omurgalı ve gazeteciliği gazetecilik gibi gören ve bunun dışına çıkmayan bir isim. Röportajı insanın içini açan o güzel evinde yaptık. Misafirperverliğine doğrusu diyecek yoktu. Bizim için hazırladığı güzel kahvaltı masasını da anlatıp daha fazla sizleri kıskandırmak istemiyorum. 

Belgeseli çok tartışıldı, eleştiriler aldı. Eleştirilere “Belgeseli anlayamamışlar” diyerek cevap veriyor.
Ona göre bu belgesel, sektörün üç boyutlu selfiesi’,  bir yüzleşme filmi! “Biz gazeteciler içinde yüzdüğümüz suyun ne kadar kirli olduğunu zaten biliyoruz ama kamuoyu bizim kadar bilmiyor.” diyor ve ekliyor: Hiçbirimiz masum değiliz!

Persona Non Grata, medyanın üç katmanlı bir yüzleşmesi. Emekçi muhabirler, editörler, medyanın en tepesindeki yöneticiler ve patronun da olduğu bu belgesel son yılların en iyi işlerinden biri… Bence izlemenizde fayda var.

Herkes bir şeyler söyledi, eleştirdi ama o hep sustu, suskunluğunu ise bu gün bozuyor ve bakın belgeselle ilgili neler anlatıyor… İşte bu çarpıcı röportajla baş başa bırakıyorum sizleri ve güneşli güzel günler diliyorum ve ekliyorum: Onurluysan ‘Persona Non Grata’ olmak da mühim, herkes olamaz…

RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN
TWİTTER: gazetecialev
Mail: alevgursoy2008@gmail.com

Çok dikkat çeken, önemli bir işe imza attın öncelikle tebrik ederim. Bu belgesel fikri nereden çıktı?
Dördüncü belgeselim. Her çalışmamda aslında kendi hayatımdan bir kesit oldu. Bugün gazetecilerin aşina olduğu zor bir dönem yaşıyoruz. O da yeni sansür biçimi; İşsiz bırakılmak! 2013 yılında Gezi Hareketi sonrasında sadece görevini yaptığı için, işten çıkarılan arkadaşlarımızın sayısı binlere ulaştı. Ben de onlardan biriyim. Gezi olaylarının yaşandığı süreçte  Sabah Gazetesi’nde Pazar röportajları yapıyordum.  Dönemin Başbakanı  Tayyip Erdoğan’ın Fas ziyareti sırasında Fas Kralı 6. Muhammed ile görüşmeyi beklerken reddedildiğini yazan Fransız Haber Ajansı’ndan o haberi ilk öğrenen Türk gazeteci olarak bir tweet attım. Önce hükümet yanlısı gazetecilerden Twitter’da tepki aldım, bu olaydan üç hafta sonra  gazete bana, “Artık senin röportajlarını istemiyoruz” dedi. 

“SANSÜRÜN ADI İŞSİZ BIRAKMA OLDU”
Ne kadar vahim!
Aslında bir tweet attığı için 10 yılla yargılanan meslektaşım Sedef Kabaş’ın yanında benim maruz kaldığım olay, sıradan bir durum bugünün Türkiye’sinde. Neyse ki, gazetecilikte 21. yılına giren biri olarak sadece gazeteciliğe aidiyet duygum var. Kurumlara değil.

“HÜRRİYET’TEN KOVULMAM BENİ TELEVİZYON HABERCİSİ YAPTI”
Neden?
İlk işten atılma tecrübemden sonra aldığım bir karardır bu. İlk işim, ailem olarak gördüğüm Hürriyet Gazetesi’nde 7 yıllık muhabirken, bir gün kendimi kapının önünde buluverdim. 2001 yılıydı. 5 yılımı çoktan doldurduğum halde kıdem tazminatımı da alamadım. Çünkü iki buçuk sene Hürriyet’te sigortasız çalıştırıldım. Pek çok arkadaşım gibi. Mine Kırıkkanat Hürriyet’ten kovulmamdan  bir hafta önce, köşesinde benimle ilgili  bir övgü yazısı yazmıştı. Sanırım bu yazı yüzünden işten çıkarıldım!  Çünkü o yazıdan bir hafta sonra kendimi kapının önünde buldum. Dava açmaktan korktum. Çünkü bir kuruma dava açmak o zamanlar, sektörde bir daha asla iş bulamamak anlamına geliyordu. Ya da bizi öyle korkutmuşlardı. Oğlum 3 yaşındaydı. Zor günlerdi. Bundan böyle hiçbir kuruma aidiyet duygusu taşımayacağım dedim. Hürriyet’ten kovulmam beni televizyon habercisi yaptı. Aslında daha iyi oldu (Gülüyor) Birçok TV kanalında çalıştım. Her kurumla sözleşme yaparak ve serbest meslek makbuzu keserek çalıştım. Artık bağımsız gazeteciydim. Bu da bir bedel aslında. Bir ekibin parçası olmadan tek başınıza mesleğinizi sürdürüyorsunuz. Dolayısıyla Sabah Gazetesi ile ilişkim de sadece telif ilişkisiydi. Yazılarımı  istemediklerini söylediklerinde üzülmedim bile…

“BU BELGESELİ ÇEKTİM ÇÜNKÜ SUSAN HER GAZETECİ İLE GERÇEĞİN BİR PARÇASI DAHA KAYBOLUYOR”
Bu belgeseli neden çektin?
İktidarlar gelir geçer ama kamuoyunun doğru bilgilenmesi adına görev yapan gazete ve haber kanallarının kaybettiği güven geri gelir mi? Bilmiyorum. Medyanın içinde bulunduğu durumu kamuoyu bilsin istedim. Basın sektörü bir kıyıma uğradı. Bu kıyım devam ediyor. Her gün işsiz bırakılan gazetecilere bir meslektaşımız daha ekleniyor. Muhabir, kameraman, editör, sayfa sekreteri arkadaşımızın her biri birinin babası, birinin annesidir. Geçimlerini sağlamak zorunda oldukları çocukları, aileleri var. Bu kıyım binlerce aileyi etkiledi. Hayatını küçülterek başka şehirlere taşınanlar, evinin kirasını ödeyemediği için anne-babasının yanına taşınmak zorunda kalanlar oldu. Ne yazık ki bu kıyım şu an merkez medyada çalışan gazeteci arkadaşlarımızı haklı olarak korkutuyor, bu durum ister istemez oto sansüre yol açıyor. Ve susan her gazeteci ile gerçeğin bir parçası daha kayboluyor. İşte bu yüzden bu belgeseli yapmak istedim.

“HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLİZ!”
Peki bu belgesel çekilirken hangi kriterler baz alındı?
Basının bugünkü durumunu  üç boyutlu göstermek istedim.  Kamerayı kendimize çevirdim. Sektörün üç boyutlu selfiesi’dir bu film. Bir yüzleşme selfiesidir! Biz gazeteciler içinde yüzdüğümüz suyun ne kadar kirli olduğunu zaten biliyoruz ama kamuoyu bizim kadar bilmiyor.  Çağının tanığı olan gazetecilere bu kez izleyici tanık oluyor. Medyada büyük sansür var. Siyasi baskı ile yaşanan sansürün yeni şekli; işsiz bırakma oldu. Gücü eline alan diğerini yuttu. Ancak burada hiçbirimiz masum değiliz! Ve sonunda bir gün duvara tosladık.

“MEDYANIN ÜÇ KATMANLI BİR YÜZLEŞMESİ”
Nasıl bir belgesel bu?
Persona Non Grata, Medyanın üç katmanlı yüzleşmesi. Emekçi muhabirler, editörler zamanın ruhundan en kötü etkilenenler oldu. Bedeli sektörün emekçileri, dürüst gazeteciler çok çok ağır ödedi. Profesyonel yöneticiler kendilerine göre “mağduruz” diyebilirler ancak yaşam standartlarında hiçbir değişiklik olmadı. Çocuklarını okullarından almak zorunda kalmadılar, kira korkusu yaşamadılar, sınıf düşmediler. Persona Non Grata, kendi kendimize ağlamak yerine nerede hata yaptığımızı sorguluyor biraz. Bütün tezatlıklarıyla medyanın bugününü anlatıyor. Filmi youtube’dan günde ortalama 2 bin kişi izliyor. İzlenme yüksekliği ve tepkilere baktığımda Pandora’nın kutusunu açtık sanırım. Dayanışma için geç kalmış değiliz. Bu film basın özgürlüğüne yeniden sahip çıkmak için bir başlangıçtır.

“MESLEĞİN GELDİĞİ NOKTAYI ANLATIYOR”
Belgesele nasıl başlandı ve nasıl finans edildi?
P24 ile proje ortaklığı içinde bir çalışma oldu. İsveç Başkonsolosluğu, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde yapılacak Mehmet Ali Birand’ı anma etkinliğinde gösterilmesi için filme destek oldu. Bu etkinliği geçen yıl olduğu gibi bu yıl da P 24 düzenledi. Persona Non Grata, o etkinliğin filmi olarak önce İsveç Konsolosluğu’nda gösterildi. Yapımcı P24 oldu.
Film ruhuna uygun bir şekilde youtube’dan yayıldı. Etkisi bir anda Türkiye’yi sardı.Türkiye’de belgeseller bu kadar izlenmez, biliyorsunuz. Bir  tartışma ortamı açtı. En azından mesleğin geldiği noktayı tartışmaya açması iyi oldu. 

“SADECE ÇALIŞANLAR DEĞİL PATRON DA OLMALIYDI”
İsimleri belirlerken en çok neye dikkat ettin?
Hasan Cemal 46 yıllık bir gazeteci.  En kıdemli işsiz bırakılan gazeteciden yeni muhabire, foto muhabirinden köşe yazarına, editörden TV programcısına, bir dönem hükümet yanlısı gazetede çalışmış ve yazıları ve fikirleri iktidarı rahatsız ettiği için işten çıkarılmış insanlara, profesyonel yöneticilere ve patrona kadar her katman olmalıydı. Aydın Doğan’la neden aynı belgeseldeyiz diye eleştirdiler. Sektör sadece muhabirlerden oluşmuyor. Patronun da olması da gerekliydi. Ve profesyonel yöneticilerin de.

“SANSÜR DE, SANSÜR ZAAFI OLAN PATRONLAR VE YÖNETİCİLER DE VAR”
Belgesele itirazlar da vardı. Hem de belgeselde yer alan isimlerden geldi bu eleştiriler. Eşit değiliz diyordu Ahmet Şık da, Tuğçe Tatari de kendileri ile birlikte belgeselde yer alan bazı isimler için?
Tabii ki eşit değiliz. Ama hepimiz birbirimizin gözünde istenmeyeniz.  Gücü alan diğerini yuttu. En son da iktidar Aydın Doğan’ı vergi baskısıyla yutmak istedi. Herkes birbirinin gözünde Persona Non Grata! Bu sansür baskısı, baskıdan nasibini alan tüm patron ve yöneticilerin zayıf yanı. Mine Kırıkkanat geçen gün bana  “Bu çıbanı patlattığın için konuşuluyor film” dedi. Çünkü hiçbiri masum değildi ve bedeli dürüst gazeteciler ödedi. Bu filmdeki her bir kişi, bulunduğu  yeri temsil eden bir sembol. Her biri Persona Non Grata, bir başkasının gözünde ve tabii ki eşit değiller. Bir zamanlar iktidara yakın olan gazetecilerin de yüzleşmeleri var. Önünde 10 yıllık kredi borcu bulunan da,  700 bin dolarlık  evde yaşayan da.  Patronun kendisine  aldığı evde yaşayan bir yöneticinin sansüre karşı durması nasıl mümkün olabilir? Kimseyi zorla konuşturmadım. Bu resmi ben çizmedim. Var olan durumun fotoğrafını çektim. Medya kirlendi ve bu kirlilik bugün olmadı.  Bu kirlilik 90’lı yıllardan bugüne gelen bir kirliliktir.

“BELGESELİ SADECE GAZETECİLERE DEĞİL, KAMUOYUNA YAPTIM”
Ama medyayı kirleten isimler de var bu belgeselde?
Bu fotoğrafın tüm unsurları olmalıydı. Bu belgesel  bir dayanışma ruhunun eksikliğini anlatıyor.  Niye bunu tartışmıyoruz? En azından kadın meslektaşlarımız içinde bizler başlatalım bu dayanışmayı. Neden bunu başaramıyoruz?

“SUYUN NE KADAR KİRLİ OLDUĞUNU HEPİMİZ BİLİYORUZ”
Umarım bir gün başarırız. Ve o gün geç olmaz bizler için… Peki, bu eleştirileri bekliyor muydun?
Bekliyordum tabii, kayıkçı kavgasına dönüştü.  Biz birbirimizi iyi tanıyoruz; bu suyun ne kadar kirli olduğunu biliyoruz. Bu eleştirilerin gelmesi bence iyidir. Bu belgeselin üç haftadır tartışılması çok önemli. Geçtiğimiz günlerde Halk TV’de yayınlandı ve çok izlendi, giderek de yayılıyor.  Birtakım eleştirilerin geleceğini zaten tahmin ediyordum. Asıl halkın izlemesi önemli. Gençler çok izliyor.

“BU BELGESEL 12 EYLÜL’ÜN PERSONA NON GRATA’SI TEYZEMİN RUHUNU TAŞIYOR”
Kendinden de izler taşıyor mu belgesel?
Bir ülke düşünün siz ne kadar başarılı olursanız olun ya da işinizi ne kadar tutkuyla yaparsanız yapın, o ülke başarısızsa siz de başarısız ve mağdur oluyorsunuz.  Bu filmdeki ilk teşekkürüm teyzemedir. Teyzem Gülen Tunguz, 80’den sonra TKP’li olduğu için iki buçuk yıl Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldı. On iki, on üç yaşlarındaydım. Birbirimize gönderdiğimiz mektuplar mühürlenirdi. Teyzem her olaya mizahi açıdan bakardı. Cezaevinden Mamak pastası tarifi yazardı. Ailecek mizahı hayatımızın bir parçası olarak benimsedik. Yoksa o acıya dayanmak zordu. Emniyette gördüğü İşkenceyi yıllar sonra bana anlattı.Teyzemi cezaevinden çıktıktan yaklaşık 7yıl sonra karaciğer kanserinden kaybettik. Bu belgesel 80’li yıllarda Persona Non Grata ilan edilen teyzem Gülen Tunguz’un ruhuyla yayılıyor…

“BİR DALLAS FİLMİNE DÖNÜŞMESİNİ İSTEMEDİM”
Ne kadar sürdü çekimler?
Her bir kişiyle ortalama  25 dakika konuştum. Birçok insan birileriyle kapışmasını anlattı. Bu belgeseli biz kendimize, gazetecilere yapmadık. Bir Dallas filmine dönüşmesini istemedim.

“KİMSEYİ KAFASINA TABANCA DAYAYIP KONUŞTURMADIM”
Yer vermek istediğin ama kabul etmeyen isimler oldu mu?
Elbette oldu. İsim vermem doğru olmaz. Haklı da buluyorum konuşmak istememelerini. Çünkü birçoğumuz ciddi bir korku içinde. Baskı, sansür devam ediyor. Bugün bu  belgeselde yer almak, cesaret isteyen bir durum. Bu cesareti gösterdikleri ve kalpten konuştukları için herkese içtenlikle teşekkür ederim. Kimsenin kafasına tabanca da dayayıp konuşturmadım.  Herkes kendi öz iradesiyle konuştu.

“MAĞDURİYETİ ANLATAN BELGESELİN İKİNCİSİ YOLDA”
Peki, yer almak isteyen ama yer bulamayan isimler var mı? Mesela Nedim Şener’e galiba haksızlık etmişsin. Önce aramışsınız. Sonra aramamışsınız. Nedim Şener de ‘Bu belgeselin istenmeyen adamı ben oldum’ dedi.
Nedim Şener çok sevdiğim biri. Eğer kabul ederse ki çok sevinirim,  en mağdur olanlar aslında cezaevine giren gazetecilerdi. Sadece bunu anlatan bir belgesel yapma durumu söz konusu. 40 dakikalık belgesele sektörün tüm segmentlerinden insanlara yer vermek çok zordu. Nedim Şener yerine Ahmet Şık oldu.

“ASLINDA HERKES BU BELGESELDE OLMALIYDI”
Bu belgeselde olmayan ve olmamasıyla dikkat çeken isimler var. Mesela Mustafa Hoş, Abluka isimli bir kitap yazdı. Medyadaki en büyük mağduriyeti yaşayan kişilerin başında o geliyor. Kitabında da medyaya yönelik sansürü, baskıyı anlatıyor.  Neticede bir haber kanalından bir alt yazı yüzünden istifa etmek zorunda kaldı ve sonra istenmeyen adam ilan edildi. Olması “hoş” olmaz mıydı?
Herkes olmalıydı.  Bu belgeselde keşke ben de olsaydım diye tweet atan çok sayıda arkadaşım da oldu. Onlar benim yakın arkadaşlarımdı. Aslında çekimlere başlamadan önce bir tweet attım, ‘Arkadaşlar işsiz bırakılan gazeteciler konusunda bir belgesel hazırlıyorum. İçinde yer almak isteyenler bana ulaşsın’ dedim. Cevap gelmedi.

“AYDIN DOĞAN OLMALIYDI ÇÜNKÜ…”
Mesela Aydın Doğan var ama Yılmaz Özdil, sektörün duayeni Uğur Dündar yok. Onlar en büyük mağdurlar değil mi?
Persona Non Grata bir ilkti. İnşallah yeni filmler gelir arkasından. Ulusal kanattan Bekir Coşkun olsun istedim. Çünkü 10 yıldır ekrana çıkmıyor. Bu ilkeyi bu belgeselle bozmuş oldu. Çok ısrar ettim konuşması için. Sarı İnek hikâyesi müthiş renk kattı. Mizah kattı. Arkasından gazeteciliği bırakıp çoban olmaya karar veren Yekta Kılıç’a Urfa’ya gittiğimde çiftlikte sarı ineği görünce çok mutlu oldum. Biraz sarkastik bir film yaptık…

“POP STAR GAZETECİLİĞİ, ŞÖHRET GAZETECİLİĞİ HÂKİM”
Bu belgesel bize aslında gazeteciler arasındaki statü farkını da gösterdi değil mi?
Muhabirden tepe yöneticisine kadar herkes “gazeteci” ve sektörün bir parçası. Ne yazık ki 90’lı yıllarda Pop Star Gazeteciliğine geçiş, Uğur Mumcu tarzı gazeteciliği gölgede bıraktı. Haberin değil,  o haberi yapanın kimliği önemli oldu.

“EN AĞIR BEDELİ YİNE EN ALTTAKİLER ÖDEDİ”
Burada tam bir Pop Star Gazeteciliği havası var diyenler de oldu, onca mağdur muhabir, emekçi varken adeta yıldızlar geçidi havası var diyen de?
Sansür yüzünden artık gazetecilik yapamayacağını anlayıp alıp başını köye giden ve çobanlık yapan gazeteci  (Yekta Kılıç) de var, Amerika’da yaşasaydı Pulitzer Ödülü alabilecek ancak o haberi yaptığı için hayatı kaydırılan bir adliye muhabiri (Fatih Yağmur) de var,  Önünde 10 yıllık kredi borcu olan başarılı bir kültür sanat yazarı (Sevim Gözay) da var, gazetesinin önünde protesto yapanlardan biri arkadaşı çıktığı için ona “merhaba” demekten dolayı işinden atılan foto muhabiri (Uluç Özcü) de…Türkiye’nin en iyi belgeselcilerinden biri olan 30 yıllık gazeteci (Rıdvan Akar) de var, Hükümet yanlısı gazetesinden vicdan muhasebesi yaparak istifa eden bir yazı işleri müdürü de (Doğan Uluç)…

“BU BELGESELİ YENİ KUŞAĞA BIRAKIYORUM ÇÜNKÜ”
Belgesele dair en dikkat çeken yorum kimden geldi?
16 yaşındaki oğlum “Anne, sizin sektörün bu kadar acımasız olduğunu bilmiyordum” dedi. Belgeseli bizim sektördeki birçok insandan daha dikkatli izlemiş. Belgesel Ankara’da mezun olduğum Ankara Üniversitesi İLEF’te 50. kuruluş yıldönümünün filmi olarak gösterildi. Okulum filme sahip çıktı. Pek çok İletişim Fakültesi’nden davet geliyor. Yeni kuşak sektöre adım atmadan bu fotoğrafı görsün ona göre karar alsın. Her yıl ortalama 1000 öğrenci iletişim fakültelerinden mezun oluyor. İyimserim. Gerçekten gazeteci olmak isteyen gençler, her şeyi bilerek, Yeni medyayı onlar inşa edecek. Sosyal medyadaki etkinliklerini gördük. Zaten yeni medya, artık sosyal medyadır.

Sen de kıyıma uğramış gazetecilerdensin ama belgeselde yoksun, neden?
Benim belgeselin içinde olmam demek,  bir kişinin daha tanıklığının eksik olması demekti, buna da gerek yoktu. Nasılsa filmi çeken benim.

“BELGESELİMİN SONUNA DEK ARKASINDAYIM”
Hiç pişman olduğun konular var mı?
Hayır. 26 Şubat’ta çekimlere  başladık ve 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’ne yetiştirdik. TT Films olarak Balkan Tekelioğlu ile ikinci ortak belgeselimiz. Balkan erkek kardeşim. Fransa’da yaşıyor. Bir reklam ajansının Kreatif Direktörü. Usta bir kurgucudur. Filmin kurgusunu iki haftada tamamladık. Çekimler 1 ay sürdü.  Yedi yirmi dört çalıştık.  Kamerada Ethem Tosun, yapım sorumlumuz Neyran Günüçer, fotoğrafçımız Ferhat Züpçeviç, Julien Aksoy, Ege Kavaz, hukuk danışmanımız Özlem Bakırcı ve ayrıca annem, babam da var bu ekibin içinde. Annem lojistik destek verdi, babam görüntülerin ilk elemesinde destek! İmece usulüyle çalıştık.  P24’e de  teşekkür ederim. İsveç Konsolosluğu için çok komik şeyler söylediler. Bu M.Ali Birand’ı anma etkinlikleri için yapılmış o günün filmiydi. “Birand hayatta olsaydı yaşşa kız derdi” dedi, Cemre Birand. Filmi en çok beğenenlerden biri Cemre Hanım. Beni TV habercisi yapan kişidir Mehmet Ali Birand. “Soru sormaktan çekinme” derdi.  Açıkçası demediklerini bırakmadılar ama belgeselimin sonuna kadar arkasındayım.

“KEŞKE ONLAR DA AYDIN DOĞAN GİBİ OLSA”
Bu belgeselde benim en çok dikkatimi çeken kişi Aydın Doğan, Çünkü belgeselde yer alan herkes zaman zaman konuşuyor ama Aydın Doğan bunlardan değil. Sahi kendisini ikna etmek zor olmadı mı?
Konuşacağını  tahmin etmiyordum. Açıkçası çok içten bir mesaj bıraktım sekreteri Arzu Hanım’a. Ve bu mesajdan sonra Fransa’ya, montaja gittim. Biz montajda ilerlerken bir telefon geldi. Arzu hanım “sizi Aydın Doğan’a bağlıyorum’ dedi. Şaşırdım. Aydın Doğan  “Bir hanım bana mesaj bıraktığı için  nezaketen döndüm. Neden böyle bir film yapıyorsun? “ diye sordu. Çekim günü bu cümlesini şöyle açtı. “Dört kızım ve eşimle, beş kadınla, evde bir  hayat geçirirken  erkek olarak bana şunu öğrettiler” dedi: “Erkeğin görevi kadına nazik davranmaktır.” Çok şaşırdım. Aydın Doğan’la ilk kez karşılaşıyorum. Keşke Doğan grubundaki erkek yöneticiler de onun kadar kadınlara karşı nazik olsa…

“BELGESELE TAYYİP ERDOĞAN’IN DOĞUM GÜNÜNDE BAŞLADIK, AYDIN DOĞAN’IN DOĞUM GÜNÜNDE BİTİRDİK”
İki buçuk yıl Doğan Grubu’nda sigortasız çalıştırılmışsın. Bunu Aydın Doğan’a söyledin mi?
Tabii ki söyledim. Seni ben mi işten attım? diye sordu. Siz beni 2001’de işten attınız, dedim ve anlattım tabii. Çekim yaptığımız gün Aydın Doğan’ın doğum günüymüş.  Bu belgeselin hoş tesadüfleri var. Çekime başladığımız gün 26 Şubat’tı. Can Dündar’ın duruşmasını takip ederek başladık. O gün  Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın doğum günüymüş. Ve  15 Nisan’da bitirdik. O gün de  Aydın Doğan’ın doğum günüymüş.

“AYDIN DOĞAN O ÖZELEŞTİRİYİ YAPACAK OLGUNLUKTA”
Aydın Doğan’ın olması çok önemli. Merak ettiğin her soruyu tüm samimiyetinle sorabildin mi?
Evet, filmde olması gerçekten çok önemliydi. En merak ettiğim soruyu yönelttim kendisine. Yaşının verdiği olgunlukla konuştu, özeleştiri yaptı. “Benim de hatalarım oldu, sütten çıkmış ak kaşık değilim dedi “. Penguen belgeselini sordum.  Önemli bir toplumsal olay gerçekleşirken ülkenin önemli bir haber kanalında Penguen Belgeseli’nin yayınlanması utanç vericiydi. “O tamamen ‘şapşallık’ dedi. Bu büyük bir özeleştiridir. Bu özeleştiriyi yapacak olgunlukta ve doğallıktaydı Aydın Doğan.

“BU BELGESELDE HERKESİN YÜZLESMESİ VAR”
Sanki bu belgeselde sadece mağduriyet yok bir de yüzleşme var değil mi?
Bu herkesin yüzleşmesidir. Aydın Doğan’ın da yüzleşmesidir. Siyasi baskı yüzünden kimlerin işine son verdiniz diye sordum. Cevabını biliyorsunuz. “Siyasi baskıyla kimsenin işine son vermedim. Bize vergi baskısı yapıldı. Küçüldük ve bu yüzden işten çıkarmalar oldu” dedi. Bir tek insanın işine kendisinin son verdiğini söyledi. O da bu belgeselin konusu değil. Persona Non Grata’nın kitabını hazırlıyorum. Orada yer alacak. Aydın Doğan ilk kez konuştu, çok şey anlattı. Bu belgeselde kendisine sadece 3 dakika yer verdim.

“ BİR GÜN CNN TÜRK’TE YAYINLANACAĞINA İNANIYORUM”
CNN Türk belgeseli yayınlamayı kabul etmemiş. Bir haber kanalı kendi patronunun konuştuğu bir belgeseli neden yayınlamaz sence?
Evet doğru.  Aydın Doğan  kanalın onursal başkanı. Yönetime sunacağını iletti bana. Filmi izledi. Hatta sadece Derya Sazak’a değil 10 kişiye villa aldığını söyledi. Kanal yönetimi film için formatımıza uygun değil dedi. Onları da anlıyorum. Zor bir dönemden geçiyoruz. Bu filmi yayınlamak risk almak demek. Ancak belgeselin bir gün CNN TÜRK’te yayınlanacağına inanıyorum.

“YAYINLAMASALAR DA HALK İZLİYOR”
Yaptığın eserin haber kanallarında yayınlanmamasına üzülüyor musun peki?
Halk TV haber kanalı değil mi? Halk belgeseli takdir etti. İki kez daha yayınlamak istediler. Bunu her TV kanalı yayınlayabilme cesareti göstermeli.  Ne yazık ki Türkiye, 2015 yılında Küresel Basın Özgürlüğü haritasında Özgür Olmayan Ülkeler arasında yer aldı. Biz bu dönemi tanıklarıyla tarihe not düştük. İnşallah yeni filmler gelir..20 yıldır bu sektördeyim.  Merkez medyada yaşadıklarımın, acıların, sevinçlerin mutlaka bir etkisi oldu bu filme. Kırgınlık ve kızgınlıklarımla çoktan yüzleştiğim için objektif bir bakış açısıyla çektim bu filmi. Birlikte çalıştığım her insan aynalık yaptı bana. Belgeseli çekerken dejavu oldum. İşsiz bırakılmanın çocuk gözünde ne olduğunu biliyorum. Rıdvan Akar’ı, Murat Aksoy’u anlıyorum. Çünkü 80 darbesinden  sonra annem de işsiz bırakılmıştı.  Bir gün elinde kocaman bir çikolatayla eve geldi. Kardeşimle bana, bugün anneniz işten çıkarıldı, şu güzel çikolatayı afiyetle yiyelim dedi. Bu filmde çocuklara çok atıf var bu yüzden…

“POLİS ANKETİ DEĞİL, BİR BELGESEL BU”
Gazeteciliğin temeli soru sormaktır,‘Persona Non Grata’, çok soru sormamayı seçmiş. Neden?
Tam tersine çok soru sordum. 19 kişiyle konuştum. Filmin süresi 40 dakika. Bu bir belgesel, bir polis anketi değil. Bu soru cevap yapılan bir röportaj da değil. Konuşanların insanların en kalpten anlattıkları bölümü koydum filme.  

“İKTİDAR DEĞİL, TEK SUÇLU GAZETECİLER”
AK Parti karşıtlığı, bizatihi iyi gazetecilik olmadığı gibi, gerçeği karartabiliyor da.‘Persona Non Grata’daki herkes mağduriyetini iktidarla açıklıyor? Tek suçlu, iktidar mı?
Hayır, tam tersine bu belgeselin sonunda hatanın biz gazetecilerde olduğunu görüyoruz. Ne sadece iktidardan kaynaklanan siyasi baskı, ne de sadece korkan patronlar… Çünkü bu siyasi baskı ve sansür AK Parti döneminde olmadı sadece. Yani her dönemde bu böyleydi. Her gelen iktidar basını elinde tutmak ister. Buradaki en temel suçlu biz gazetecileriz. Filmin temel cümlesi budur. Kalemler biraraya gelse kırılamaz. Her bir kalem tek tek çok kolay kırılır. Haklarımıza sahip çıkmazsak başımıza gelecek olan budur. Sendikaya geri dönmeliyiz. Sendikalı olmalıyız.

“O GAZETECİ ŞU AN ÇOBANLIK YAPIYOR”
Hamza Aktan diyor ki o kadar gazeteci varken numunelikte olsa neden tek bir Kürt gazeteci yok?
Yekta Kılıç ‘ı tanıyor mu?  Kürt’tür. Her şeyi bırakıp Urfa’ya gitti. Artık gazeteciliğin yapılamayacağını anladım dedi ve gitti. Yekta, o kadar özlüyormuş ki İstanbul’u. Dört yıldır İstanbul ile ilgili işlerim oluyor ve gelemiyorum İstanbul’a diyor.
Ne hissettin onca gazeteci, onca meslektaşınla konuştuktan sonra?
Gandhi: ‘Dünyada görmeyi istediğiniz değişimin kendisi olun” demiş. Hangi siyasi görüşten olursak olalım, değişimi başlatalım. Mesleğimize ait olalım. Gazeteciliğe sahip çıkalım. Komik bir anekdot; Hürriyet Gazetesi’nde çalışırken bir gün gazetemde şu manşeti gördüm. “SSK’nın sigorta yolsuzluğu!” SSK bazı  çalışanlarını sigortasız çalıştırdığı için Hürriyet bunu manşetten vermişti. Oysa o sırada ben ve pek çok gazeteci Hürriyet’te sigortasız çalıştırılıyorduk! Trajikomik değil mi? 

Bu belgeseli yapmakla büyük bir risk aldın farkında mısın, belki iyi bir iş bulma, yine program sunma şansın vardı ama onu da bitirdin?
Gazetecilik her mecrada yapılabilir. Bunu kanıtladığımı düşünüyorum. Muhabirlik, editörlük, televizyon programı yapmak,  köşe yazısı yazmak değildir sadece. Gazeteciliği farklı mecralarda yapmanın tadını aldım. Bu dördüncü belgeselim. Mesela ‘Yeni Hayat’ı izleyen ( organ nakli konulu belgeselim) çok sayıda insan organ bağışladı.  Dolayısıyla gazetecilik sadece televizyon ya da gazetede, bir kurumda çalışmak değil benim için. Belgesel çekmek de mutlu ediyor beni.

“BEN ATATÜRK’ÜN KIZIYIM”
Cemaate yakın bir isim misin?
Atatürk kızıyım. İdealist, Mülkiyeli 68 kuşağından gelen bir babanın kızıyım. Sol gelenekten gelen Ankara Üniversitesi iletişim Fakültesi’nde okudum. Annem Selanikli. 12 Eylül Askeri darbesinin hafızamda ayrı bir yeri var. Her hafta görüş gününe gitmenin ne demek olduğunu, ağlamamak için ellerimi sıktığımı hatırlıyorum. Mamak Askeri Cezaevi, mühürlü mektuplar, haksız yere hapis yatan insanların gözleri hep gözümün önünde. Bu ülke; kadını ve erkeğiyle yan yana  yücelir. Kadınlardan korkan hükümetlerle değil. ’40’ında 40 Kadın” adlı ilk belgeselimle birçok kente davet edildim. Konuşmalar yaptım.  Kadınlara çağrıydı. ‘Sen neye hazırsan o senin için hazırdır’, diyordu. Basın özgürlüğü, öteki hürriyetlerin emniyet sübabı. Susan, susturulan her gazeteciyle, her bir bireyin haber alma özgürlüğü elinden alınıyor. Bu sadece gazetecilerin değil bu ülkede yaşayan herkesin meselesi artık. Bu mesleği seçenlerin kamuoyu sorumluluğu yok mu? O zaman  haber verme ve haber alma özgürlüğüne  sahip çıkmak için tek yol; örgütlenmek. 
Sana bu güzel röportaj ve bu güzel kahvaltı için çok teşekkür ediyorum… Dilerim daha nice güzel belgesellere imza atarsın…

Not: Belgeseli aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. 

Persona Non Grata: 
https://youtu.be/V2tj0o-Xa2c

 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Fark Yaratanların Fark Yaratan Hikayeleri

sabancı vakfı, Manşet, fark yaratanlar

Bazı insanlar hayata anlam katar. O insanların yaptıkları başka hayatlar için fark oluşturur. İşte Sabancı Vakfının fark yaratanları ve hikayeleri.

Türkiye’nin ‘Fark Yaratanlar’ını Arıyoruz!

Söz konusu fark yaratmak olduğunda illa milyonların hayatını değiştirmek gerekmiyor. Bazen bir insana verdiğimiz bir kitap, bazen iyi bir haber, kimi zaman da hastanedeki bir çocuğun yüzündeki tebessüm olabilmek. Küçük dokunuşlar, kocaman farklar yaratabilir.

Fark yaratmak için yola çıkan Sabancı Vakfı’nın ‘Fark Yaratanlar Programı’ ise bunun en güzel örneklerinden biri. 11 yılda seçilen 195 Fark Yaratan’ın ilham veren hikayesi, proje kapsamında insanlara ulaştı. Siz de onlardan biri olabilir ve insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Belki şu an bile bunu yapıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Fark Yaratanlar Programı’na başvurmak. Başvuruya dair detayları da paylaşacağımız bu yazıda, önce fark yaratan bazı insanların hikayelerine bir göz atalım.

Sadece yeteneğini değil, yüreğini de ortaya koyan fark yaratan

Fatih Küçük, çizgi film sanatının yurt dışı örneklerini inceledikten sonra Türkiye’nin ilk çizgi film okulunu kurmak istediğinde cebinde sadece 5 lirası vardı. Evrensel değerlere uygun bir çizgi film karakterinin bu topraklardan çıkması ve dünyaca tanınması için yola çıktı. Ardından zoru başararak bugün uluslararası boyutta festivallerin de düzenlendiği, dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarını ağırlayan çizgi film okulu ‘The Cartoon Mill’i Kaş’ta kurdu. 2021 yılında açılması planlanan ikinci çizgi film okulu ise Ürgüp yamaçlarında olacak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=AJi8Najd2Y8

‘Hayır’ demekten korkmayan fark yaratan

Hayvan hakları aktivisti Yağmur Özgür Güven’in öncülüğünde kurulan Deneye Hayır Derneği ise hayvan deneylerinin yerini bilimsel alternatif yöntemlerin almasını amaçlıyor. Dernek, deneylerde hayvan kullanımının son bulması ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için çalışmalar yapıyor. Tüm dünyada 100 milyondan fazla hayvan üzerinde deney yapılıyor, deneylerin yüzde 92’si insanlara uyarlanamıyor ve akademik çalışma sürecinde kalıyor. Ne yazık ki bu çok büyük ve ciddi bir rakam. Bu rakamın ortaya çıkmasının esas nedeni hayvanların biyolojik ve fizyolojik farklarının olması. Çok küçük farklılıklar bile deney sırasında yalnızca bir türü hastalıktan koruyabiliyor veya zarar verebiliyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=QEW-0ZDee2I

Herkes susarken ‘konuşmamız gerek’ diyen fark yaratan

Dezavantajlı bölgelerdeki kadınların menstrual ürünlere erişebilmeleri ve regl konusundaki tabunun yıkılması için çalışmalar yürüten, regl yoksulluğu ve adil vergilendirme konusunda hak savunuculuğu yapan ‘Konuşmamız Gerek’ platformu kurucusu: İlayda Eskitaşçıoğlu. 2016 yılında kurduğu platforma dahil olan akademisyen ortağı Bahar Aldanmaz ile köy okullarına giden genç kızlara, mevsimlik tarım işçilerine ve mülteci kadınlara yönelik cinsel sağlık, regl olma ve hijyen konularında eğitimler düzenliyorlar. Eğitimlerin yanı sıra genç kızlar ve kadınlara menstrual ürünleri temin eden ‘Konuşmamız Gerek’ platformu, bugüne kadar İstanbul, Ankara, Adana ve Sivas’ta 8 saha çalışması gerçekleştirerek 6 bin 500’den fazla insana ulaştı. Platform, regl yoksulluğunun çözümü için hijyenik ürünlerin vergi diliminin lüks ürünler kategorisinden çıkarılması için mücadele veriyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=fP4UF41OV9Q

Hayalleri gökyüzünü aşan fark yaratan

Zahit Mungan, küçük yaşlardan itibaren başlayan uçurtma sevdasını, farklı teknikler öğrenerek geliştiriyor ve ‘Uçurtmanın Peşinde’ projesi ile hayata geçiriyor. Mezopotamya’da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatmak için kolları sıvayan Zahit, Mardin’in kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmayı hedeflerken, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Zahit aynı zamanda henüz droneların yaygın olmadığı dönemlerde uçurtmasına telefon bağlayarak Mardin kalesinin kuşbakışı fotoğraflarını çekmiş ve 5 yılda çektiği bu fotoğraflardan yaptığı seçki ile ‘Uçurtmanın Gözünden Mardin’ isimli bir fotoğraf sergisi de açmış.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=tXR_p6SfDWw

Çocukların hayallerinde yepyeni sayfalar açan fark yaratan

Eğitimde fırsat eşitliği için ikinci el bir minibüsü gezici kütüphaneye dönüştüren iki sınıf öğretmeni Nusrettin Biçer ve Abdulkadir Korkmaz, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde köy köy gezerek, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırıyor. Gezici kütüphane ile düzenli olarak 8 köye ulaşan öğretmenlerimiz kitapların yanı sıra çocukları bilim, sanat ve müzik atölyeleri ile de buluşturuyorlar. Ziyaretlerini iki haftada bir tekrarlayarak çocukların gelişimlerini takip ediyorlar. Amaçları ilerleyen dönemlerde daha fazla sayıda gönüllü öğretmen ile Suruç’ta gezilmemiş köy ve ulaşılmamış çocuk bırakmamak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=SKf5IhSVWBM

Detaylı bilgi için tıklayınız!

Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et

MAKALE

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in ilham veren başarı hikayesi

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, Manşet, kişisel gelişim

Mesleğinde başarılı olmuş kişiler, büyük işler başarmak isteyen gençler için en iyi örneklerdir. Çoğumuzun çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olan Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in de ilham veren bir başarı hikayesi var. 

1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Gönül Tezcan Keleş, uzmanlığını 1997 yılında aynı üniversitede Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı’nda tamamladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2006 yılında doçentlik, 2011 yılında profesörlük unvanları aldı. 22 senedir bu üniversitede akademik kariyer yapıyor. Tıp fakültesinde öğretmenlik, hastanede hekimlik yaparak bu iki meslek duygusunu aynı anda yaşayan başarılı bir akademisyen ve hekim. Akademik yaşamı boyunca; ulusal ve uluslararası düzeyde birçok yayını bulunan, editörlüğünü yaptığı bir kitabı ve pek çok tıbbi bilimsel kitapta bölüm yazarlığı olan, Almanya Bonn Üniversitesi’nde bilimsel araştırma bursu kazanan, Avrupa Resüsitasyon Konseyi’nin “Hayata El Ver” sosyal sorumluluk projesinde gönüllü olarak eğitim veren ve birçok meslek kuruluşunda aktif olarak çalışan üretken bir bilim insanı.

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, sadece mesleki başarısı olan sıradan bir doktor değil. Aldığı koçluk ve mentorluk eğitimleriyle de sosyal hayatında pek çok başarılı işe imza atmış biri. Çoğu doktor zorlu yaşam yolculuklarında kişisel gelişimine zaman ayıramazken, o kendisi, öğrencileri ve hastaları için fark yaratacak çalışmalarda bulunuyor. Kazandığı güçlü iletişim yeteneğiyle, her öğrendiğini öğrencilerine, hastalarına aktarıp kullanıyor. Çünkü varoluş amacı; “yeni bir şey öğrenmek ve öğretmek”. Onun başarısının sloganı “Mum dibine ışık versin.”  Başarılı bir akademisyen ve doktor olmasının yanı sıra mütevazi bir kişiliğe sahip olan Gönül Hanım’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onun sözlerinin Kigem okurlarının yoluna da ışık olmasını diliyoruz.

-“Büyüyünce ne olmak istersin” sorusunu bir çocuğa sorduğunuzda, alacağınız ilk cevap genellikle “doktor” olur. Doktor olmak sizin de çocukluk hayaliniz miydi? Tıp Fakültesi’ni kendi iradenizle mi seçtiniz, yoksa ailenizin kararı mıydı? 

Ben lise eğitimime kadar öğretmen olmak istiyordum. Hatta bölüm bile belliydi. Matematik veya İngilizce öğretmeni olacaktım. Lisede okurken büyükbabamı çok ani olarak kalp krizinden kaybettim. Bu üzücü kayıptan sonra babam doktor olmamı çok istedi. Derslerimde başarılı bir öğrenciydim. Lise sınıfımda arkadaşlarımın yarısından çoğu doktor olmak istiyordu. Ben de o kervana katıldım. Üniversite tercihlerimde sadece tıp fakültesi yazdım. O zaman ülkede 18 tıp fakültesi vardı. Kural gereği ben listeme 14 tanesini yazabilmiştim. Tıp dışında bir tercih yapmadım.

-Anestezi ve reanimasyon uzman hekimi olarak çalışıyorsunuz. Ameliyathane ve yoğun bakımda zor görevleriniz var. Neden bu alanda kariyer yapmayı seçtiniz?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra spesifik bir bölüm seçmek ve uzmanlaşmak isterseniz TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) barajını aşmak zorundasınız. Tıp öğrencisiyken, çocuk doktoru olmak istemiştim fakat o yıllarda çocuk bölümü çok yüksek puanla aldığı için giremedim. Pratisyen hekimlik yaptığım dönemde girdiğim TUS ile yaptığım tercihler arasında anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlığı da vardı. Mecburi hizmetten ayrılıp, yeniden kendi mezun olduğum üniversitede ihtisasa başlamak çok hoşuma gitti.

Anestezi ve reanimasyon uzmanı; yenidoğan çocuktan başlayıp, çok ileri yaşlara kadar tüm yaş grubu hastayı en zor anlarında tedavi ediyor. Küçük bir dokunuşu ile ölüm-kalım arasındaki ince çizgiyi değiştirebiliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İlk tercih olarak girmemiştim bu bölüme ama çok sevdim. Çok farklı çalışma alanları var. Özellikle “yoğun bakım” çalışmaktan çok mutlu olduğum bir alan. Hasta ile minimal, gerekli iletişimi kuruyorsunuz ve çok görünür olmadan harika sonuçlar yaratıyorsunuz. Tam bana göre bir bölüm olduğuna karar verdim ve yoluma devam ettim. 5 Mart 1993 yılından beri anestezi ve reanimasyon hekimi olarak çok severek çalıyorum. Bir insanı yeniden hayata döndürmek, en zor zamanında onu tedavi etmek ve başka bölümlerin daha iyi hizmet vermesine olanak sağlamak bana inanılmaz bir manevi tatmin sağlıyor. Sessiz, çok göze batmayan, gürültü çıkarmayan ve ihtiyacı olanlara hayat bağışlayan süper bir kahramansınız. Bundan daha güzel ne olabilir ki…

-Dışarıdan hoş, güçlü bir dünyadasınız. İçeride yaşamak özellikle bu günlerde hiç de kolay olmasa gerek. Yoğun bakımda ağır korona hastalarını tedavi ediyorsunuz. Türkiye’nin ve dünyanın Covid-19 salgını ile mücadelesi devam ediyor. Sizce gidişat nasıl? Bu mücadele daha ne kadar sürecek?

Covid-19 bir pandemi, yani tüm dünyanın ortak sorunu olan bir hastalık. Kış aylarına girdiğimiz şu dönemde mevsimsel hastalıkların da eklenmesiyle yeniden artmaya başladı. Önümüzde en az bir yıl daha var. En iyimser bakış açışı ile böyle. Belki daha uzun bir süre olacak. Burada herkese çok iş düşüyor. İnsanların koruyucu önlemlerin hepsini hiç aksatmadan uygulaması gerekiyor. Çünkü bulaşıcı hastalıkların temel tedavisi, korunma tedavisidir. Korona hava yoluyla bulaşıyor. Yani yüz bölgemizden; ağız, burun ve gözden alıyoruz bu hastalığı. Bu nedenle ellerimiz her zaman temiz olmalı. Asla bu bölgeler pis ellerle ellenmemeli. Ayrıca mutlaka maske takılmalı. Hem kendimizi hasta kişiden, hem de eğer biz hasta isek ve farkında değilsek karşımızdaki kişiyi, en sevdiklerimizi korumak adına maske takmak zorundayız.  Kişilerarası mesafe de önemli. Kalabalık topluluklara girmemek, iki kişi arasına en az 1,5-2 metre mesafe koymak çok önemli ve etkili bir korunma yöntemidir. “Maske-mesafe-hijyen”. Bunlar asla unutulmamalı ve hayatımızın en önemli uygulaması olmalıdır. En önemli tedavi budur. Buna rağmen bulaş yine olacaktır ama en az oranda devam edecektir. Daha çok yolumuz var. Tedbirleri maksimal tutup, gücümüzü tüketmemeliyiz.

-Akademik kariyer ve hekimlik yolculuğunuzda hedefinize nasıl odaklandığınızı, çalışma disiplininizdeki başarınız için beslendiğiniz kaynakları anlatır mısınız? 

Meslek yolculuğumda felsefem her zaman şöyle olmuştur: Üniversitemi çok severek okudum ve başarılı bir öğrenciydim. Ben bir işi yaparken, hangi iş, hangi basamak olursa olsun en iyisini yapmak isterim. Sadece yapılmış olması için hiçbir işi veya çalışmayı yapmam. İyi bir hekim olmanın gerektirdiği tıbbi bilgi yanında, mesleğin anlamını dolduran insani özelliklerin de her zaman güçlü olması gerektiğine inananlardanım. Her gün daha iyisini yapmak, insanlara maksimum fayda sağlamak, tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, hiçbir karşılık beklemeden sağlık anlamında sana muhtaç insanlar için 7 gün 24 saat çalışmak üzerine kurgulanmış bir meslek inancım oldu. Bir işi başarmak istiyorsam, geçilmesi gereken yolları ve zor basamakları öğrenirim. Önüme çıkan hangi engel olursa olsun asla yapabilme inancımdan ve mesleki değerlerimden ödün vermeden yoluma devam ederim.

İnsan bazen duraklar, olsun varsın. O dönemde bile “Farklı konularda nasıl gelişebilirim.” diye düşünürüm. “Sonuca bir gün mutlaka ulaşacağım.” inancım hep vardır. En sorunlu durumlarda bile; farklı yollar düşünmeyi, sorgulamayı, o konu için çok daha fazla çalışmayı asla bırakmam.

Sadece kendi gücümden beslenirim. Başkalarının negatif eleştirilerine veya pozitif övgülerine hedefime ulaşana kadar hiç kulak vermem. Amacıma ulaştığım zaman da, kendi içimde ve çok yakın çevremin anlayabileceği şekilde gürültüsüz büyük bir mutluluk yaşarım. Bu, hedefe ulaşmanın sessiz büyük orkestrasıdır ve hazzı inanılmazdır. Mesleğe başladığım ilk günkü inancım ve idealim, meslekte 30. seneye yaklaşırken bile hiç değişmedi.

-Evlisiniz ve üniversiteye giden bir oğlunuz var. Akademik kariyer, doktorluk, eş ve anne olmak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız? 

Mümin Sekman, Her Şey Seninle Başlar eğitimlerinde şöyle der: “Hayatta alınacak 3 büyük karar: Yaşanacak şehir, yapılacak iş ve birlikte olunacak eştir.” Benim hayatım, bu sözün gerçek bir örneğidir.

Mesleğe atıldığım ilk yıllarda, “Akademik kariyerime hep İzmir’de devam edeceğim.” şeklinde bir karar almıştım. Sadece mecburi hizmet için Rize-Çayeli’nde görev yaptım. TUS’u  kazanarak Rize’den yine İzmir’e döndüm. Bu karar sanırım diğer işleri yapmamda bana çok kapı açtı. Doğduğum, büyüdüğüm ve ailemle beraber yaşadığım çok sevdiğim bir şehirdir İzmir. 

Akademik hayata, anestezi uzmanlığı eğitimine burada başlamam benim için en doğru karardı. En başta yapacağım işi ve yaşayacağım şehri doğru seçmiştim. Bunu yıllar sonra geriye dönüp bakınca anladım. Bu kararı verirken hep kalbimin sesini dinledim.

Tabii ki eş seçimim de buna paralel oldu. Benim gibi İzmir’de yaşamayı seçmiş ve mesleki anlamda beni destekleyen bir doktor eş seçmiş olmam; hem akademik hayatta başarılı olmama, hem de aynı zamanda aile hayatımın düzenli olmasına olanak sağladı. Tüm seçimlerimde kendime ve çevreme çok dürüst davrandım. Neyi niçin istediğimi, meslek olarak nasıl bir yol planladığımı hep ailemle paylaştım. Ailemin desteği her zaman sınırsızdı. Eşim genel cerrahi uzmanıdır. Kariyer yolculuğumda belirlediğim yolun tüm detaylarını, zorluklarını biliyordu ve hep yanımda oldu. Özellikle oğlumuzu büyütürken, aynı gece nöbet tutmamaya çok özen gösterirdik.

Mesleğini bu kadar çok seven 7/24 sınırsız hizmet için yemin etmiş iki ebeveyne sahip olmak en zoruydu. Bu nedenle fedakarlık, en çok oğlumuzdan geldi diyebilirim. Süre olarak az ama çok verimli zamanlar geçirmeye özen gösterdik. Çocuklara doğru ve yeterli açıklamalar yaparsanız, size destek oluyorlar. Oğlum bizi hep anlayışla karşıladı. Eşimin mutfak hobisi de çok işime yaradı. Çoğu zaman ben ders çalışırken yemeklerimizi yaptı. Çok güzel bir denge kurabildiğim için şanslıyım. Bunun için hep çok şükrederim.

-Öğrencilerinize bilimsel çalışmaları için mentorluk yaparken, sizi kendi ilgi alanınız mı yönlendiriyor, öğrencilerinizin doğal eğilimlerini önemsiyor musunuz? Onların çalışmalarını olumlu etkileyeceğini düşündüğünüz inovasyonlarınız var mı?

Bulunduğum konumum itibariyle ve işimin bir parçası olarak, üniversite öğrencilerine ve anestezi uzmanlığı eğitimi alan asistanlarıma mentorluk yapıyorum. Benim ilgi alanım dışında, önceliğim mentorluk isteyen öğrencimi çok iyi dinlemek. Karşımdaki ne istiyor? Hangi yetenekleri gelişmiş? Hangilerini geliştirmeye yatkın, en güçlü yanları nedir? Desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken özellikleri nelerdir? Bu bakış açısı ile onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında kendisini keşfetmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Benim inovasyonum, kişinin kendi ilgi alanını keşfetmesini sağlamak ve en iyi olduğu halini yakalamasına basamak olmak. Sonrası kendiliğinden geliyor. Başarılı, mutlu ve en önemlisi de çok istekli olarak yoluna devam ediyor. Kendi fikrimi dikte ettiğimde aynı verimi almam imkansızlaşıyor. Çoğu zaman onların göremediği ya da bilgi sahibi olmadığı ama sahip olduğu olanakları fark etmelerine yardımcı oluyorum. Burası muhteşem oluyor. Onlar kendilerinden sonra gelenlere mentorluk yapmaya başlıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu benim için. Dalga dalga genişleyen bir dayanışma ağı kurmuş oluyorlar kendi aralarında. İnanılmaz mutluluk verici.

-Hayat akışınızı değiştirmiş, size rol model olmuş bir mentorunuzu bizimle paylaşır mısınız?

Hayattaki ilk ve en büyük mentorum ilkokul öğretmenimdir. Beni ben yapan, içimdeki başarma, kendimi gösterebilme ve ifade edebilme yeteneğini kazandıran en değerli kişidir. “Gönül” olarak ilkokul öğretmenime çok şey borçluyum.

Ayrıca yine akademik kariyerime olanak sunmuş başka bir hocamı-mentorumu sizlerle paylaşmak isterim. Anestezi ihtisasımı bitirmeye yakın dönemlerde, 1997 yılında bir kongrede asistanlık tezimin sunumunu yaptım. Tez konum olduğu için konulara oldukça hakimdim. Kongrede beni dinleyen, o güne dek beni hiç tanımamış olan bir hocam yanıma geldi ve sunumumu değerlendirdi. Tezime ve sunumuma ait olumlu özellikleri paylaştı. “Bu konuyu daha iyi nasıl çalışabilirsin? Bundan sonra mesleki kariyerine nasıl devam edersin?” gibi bana yol gösteren ve bu konuda farkındalık oluşturan sorular sordu. Ben danıştıkça kendisi açıkladı. Bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra hocamın kliniğinde ve halen devam ettiğim yerde anestezi uzmanı olarak göreve başladım. Yıllar içerisinde profesör oldum. Hocamın bana çizdiği yolda devam ediyorum.

-Sizce doktorların diğer meslek mensuplarından üstün oldukları duygusunu pekiştiren nedir?

İnsan hayatına dokunmaları, ölümle kalım arasındaki ince çizgide yer alan yaşam alanı, gerçekten çok fedakarlık isteyen bir meslek olması, hiç tanımadığın bir kişiye bağışlanmış yeni bir hayat vermenin mutluluğu, eğitim süresinin çok uzun oluşu ve hep yeni şeylerin takip edilme gereksinimi, bir nevi hiç bitmeyişi, şifa dağıtıcı olma hali.

-Galen “En iyi doktor aynı zamanda filozoftur.” der. Eğitim sistemimize göre, sadece tıbbi bilgiyle hastalık tanımlanıyor. Bu mekanik dünya içerisinde çoğu doktor, baktıkları yerde sadece organı, işleyen sistemi görüyorlar ve ötesine geçemiyorlar. Siz hastalarınızla ve yakınlarıyla iletişim kurarken onları anlamak, idare edebilmek ve onların güvenini kazanmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Hastayı bir bütün olarak görüyorum. Organik bir hastalık var ama duyguları, ailesi, bu hastalıktan önceki hayatı ve sonrası, var olduğu işi gibi konuları da düşünüyorum. Empati yapıyorum aslında. Bunu mesleğimin ilk yılları daha çok yapar ve duygusal açıdan çok etkilenirdim. Artık dozunu ayarlayabiliyorum. Hastaya fayda sağlayacak etkin dozda empati yapabilmek sizi daha başarılı bir doktor yapıyor. Buna inanıyorum. Mesleği severek yapmak da çok önemli. Severek şifa dağıtmaktan daha değerli bir şey olamaz.

-Belki zorlu bir nöbet gecesi, belki bir ameliyat sonrası, belki de yoğun bakımda görevdeyken kaybettiğiniz hasta sonrası hiç pes etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Bu zamanlarda kaybettiğiniz motivasyonunuzu size geri kazandıran neydi?

Saydığınız durumlara yönelik o kadar çok anı var ki… Anneler gününde iki evladını bisiklet sürerken trafik kazası nedeniyle yoğun bakıma yatırmış ve kaybetmiş anne biliyorum. Yine bir beyin ameliyatı nedeniyle 23 saat ameliyathaneden çıkamadığım zamanlar oldu. Bebeğini doğurduktan sonra kan kaybından kendi canını kaybetme noktasına gelen genç insanlar gördüm… Bu gibi durumlar tabii ki beni de çok etkiliyor. Kurtarılmayı bekleyen hayatlar var. “Senin elinle şifa bulacaklara yardım etmeye devam et.” diyorum kendime. Kurtardığım hayatların ve ailelerinin gözlerindeki mutluluk, sevdiklerine kavuşmanın sevinçli anı her şeyin önüne geçiyor ve bu işi severek yapmaya devam ediyorum.

Dokunabildiğim her yaşam motivasyonumu daha çok arttırıyor. İşimi çok severek yaptığım için pes etmeyi hiç düşünmedim. Babası tarafından kurşunlanmış genç bir hastam vardı. Tam 3 ay yoğun bakımda tedavi ettim, iyileşti. Şimdi kendisi de baba oldu. Çocuğu ile beni ziyarete geliyor. Bunu görmek motivasyonun tek ilacı. Yola devam etmemi sağlayan en önemli etken, hayat bağışlamak. 

– Ömrünüzü bilime adarken, biliyoruz ki kişisel gelişiminiz için de ciddi çabalar harcayan bir doktorsunuz. Bu alandaki arayış ve uğraşılarınızdan bahseder misiniz?

İşimi çok severek yapmama karşın, yıllar içinde bazen tükenmişlik hali ve hep tek taraflı verişin getirdiği yorgunluklar oluyor. 2017 yılında yaşam koçluğu ile tanıştım. Önce kendime faydam olması amacıyla gittim. Mum dibine de ışık versin istedim. Sonra eğitimlerini çok beğendim ve hepsini tamamladım. Ayrıca yıllardır yaptığım iş olan mentorluk için de sertifikalı eğitim aldım. Böylece sadece hastalıklı hayatlara can veren bir hekim değil, kendi hayatım ve diğer normal hayatların daha iyi olması adına çok şey yapmaya başlayan biri oldum. İyi bir hekim olmak yanında, sertifikalı yaşam koçu ve mentor olmak da çok hoşuma gidiyor. 

-Aldığınız kişisel gelişim eğitimlerini mesleğinize ve yaşam akışınıza entegre ettiğinizi biliyoruz. Bu eğitimler hayatınızda ne tür kolaylıklar sağladı, neleri değiştirdi? 

İletişimimi çok etkiledi. Öğrenci ve asistanlarımla daha verimli çalışmalar yapıyorum. Diyaloglarımız kendimizi beslemek adına çok yapıcı hale geldi. Amatörce çevremdeki normal kişilere de koçluk yapıyorum. Hekim olarak hastalarıma, mentor olarak öğrenci ve asistanlarıma, koç olarak kendime ve sevdiklerime dokunabilmek çok mutluluk verici.

-Türkiye’de sağlık sektörünü nerede görüyorsunuz? Sizce başarılı mıyız?

Almanya’da 6 ay, Amerika’da 3 ay yaşamış ve hastanelerde görev almış biri olarak söylüyorum.  Türkiye’de hekimler, yani bizler aslında çok iyiyiz. Türk tıbbı gerçekten iyi. Olanaklar son yıllarda oldukça arttı. Bizde eksik olan; kalıcı düzen, kurallar ve sorumluluk alanlarının işini gerektiği gibi yapamıyor olması. Sadece sağlıkçıların bu işi yapması gerekiyor. Ülke bazında net kurallar, yasalar, standartlar olmalı ve uygulanmalı. Kişiye, zamana, mekana göre değişmeyen kurallar ve uygulamalar gerekiyor. En çok buna ihtiyacımız var.

-Sağlık Bakanlığı’nda yetkili biri olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz? Hekimliği hangi yöntemle, nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ve gelirlerini yeniden düzenlerdim. Düşünsenize, 7/24 ve 365 gün aynı kalitede, hiç durmadan hizmet veren kaç sektör var? Emeğinin ve özverisinin karşılığını almalı sağlıkçılar. İş koşulları ve standartları çok yüksek tutulmalı, iş güveni sağlanmalıdır. Tüm hekimler bu işi severek seçiyor.  Tıp fakültelerine girmek için ilk 50 bine girmeniz gerekir. Yani hiç kimse rastgele bu fakültelerde okumuyor. İsteyerek, çalışarak ve özveri ile geliyor. O zaman bu kişilerin aynı duygu ve çalışkanlıklarını, mesleklerini icra ederken de devam ettirmek bakanlığın görevidir. Aksayan yönleri bulmak ve hızlı düzeltmek çok önemli.

-Başarılı olmak isteyen ve akademisyenlik düşünen hekim adayları için tavsiyeleriniz neler?

Başarılı olmayı istemek çok önemli tabii ki. İstemek yapmanın yarısı ama diğer yarısı var ki çok çalışmak. Sadece geçer not almak için değil de öğrenmek ve yapmak üzerine kurulu bir çalışma düzeni yaratmak gerekir. Mesleğe ait gelişmeleri takip etmek, her geçen gün yenilenen eğitim araçlarını ve yeni bilgileri öğrenmek ve uygulamak gerekir. Mesleki sosyal çevre ile de iletişimde olmak, bilgi alışverişinde bulunmak gelişme ve akademik hayat için en gerekli basamaklardır. Yapılan her işin içi çok dolu olmalı. Tam sorumluluk alan ve işini iyi yapan çok başarılı oluyor, bu kesin. Yol alırken bilgisine ve desteğinin tam olacağına inandığın mentorlerden yardım almayı da unutmamak gerekir.

-Son olarak meslek seçimine dair sağlık çalışanlarına neler söylemek istersiniz?

Bu söyleşiyi yapma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tıp fakültesi okuyan, sağlık sektöründe çalışmayı tercih etmiş herkese çok büyük saygı ve sevgi duyuyorum. Sevmeden yapılacak bir iş sektörü değil. Çok özveri gerekiyor. Ömür boyu ve ailece özveri çok değerlidir. Doğru meslekler seçin. Size uygun, yapabileceğiniz, ömür geçirebileceğiniz. Sadece parası ve havası için meslek seçmeyin. Eğer kişi mesleğini çok severse, kararlarını alırken kendisine dürüst olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarının ana bileşeni de çalışmaktır.  Hiçbir başarı çalışmadan, alın teri olmadan ve emek verilmeden kazanılamaz.

Röportaj: Sevcan Yıldırım Eray

www.kigem.com

Okumaya devam et

MAKALE

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Ben para biriktirmeyeceğim, çocuk yetiştireceğim!”

Demiş Muharrem Bey! Ve öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil.

Adı Erkut Söğüt.

Muharrem Bey, 60’ların sonu, 70’lerin başında Almanya’ya eşiyle birlikte işçi olarak çalışmaya gidiyor.

Kendisi bir fabrika hattında, eşi Rengül ise temizlik işlerinde çalışıyor. 3 çocuğu var… iki oğlu ve bir de kızı.

Muharrem ve Rengül, eğitimli değiller. Çocuklarının hayatını kurtarıp onlara iyi bir gelecek verebilmenin yolunu, Nevşehir’den kalkıp Almanya’ya göçerek buluyorlar.

Onlar bedenleriyle para kazanmanın tüm zorluklarını yaşadıkları için, evlatlarının iyi eğitim almasını istiyor.

Dil bilmemenin ezikliğini ve okuyamamanın tüm zorluklarını fazlasıyla hisseden baba için eğitim en önemli şey.

Anne ise; üç kardeşi büyütürken dürüstlük ve mutlu olmanın, aileye sahip çıkmanın önemini aşılamış.

Bence aslında gerçek başarı ailenin.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

Ben size bu gün Erkut‘u anlatacağım. Çok içimizden biri.

Etrafımızdaki başarı öykülerinden biri…

Bu genç adamın hayata başarıya olan tutkusu etkiledi beni.

İşini anlatırken parlayan gözleri, iş tutkusu etkiledi.

Anne ve babasını anlatırken onlara duyduğu saygı, sevgi etkiledi.

Annesi onun hayat mentörü olmuş.

Onun gibi pozitif olmak istemiş. Yılmadan çalışarak, hedeflerine ulaşmak istemiş.

Annesini ilk kazandığı parayla emekli yapmayı hayal etmesi etkiledi beni.

Annesinin her sabah üç gibi kalkıp fabrikaya topallayan bacağıyla giderken hazırladığı kahvaltıları hiç unutmaması etkiledi.

Ailesine bu kadar sahip çıkması, kardeşini yanına alıp onunla çalışması, ona kol kanat olması etkiledi.

Para kazanıp eğlenceye dalmaması, “Harvard’da profesör olarak ders vereceğim” demesi etkiledi.

Pandemi döneminde futbolcularıyla birlikte gidip yoksullar için yemek dağıtması, imkansız çocuklar için okul yemekleri pişirmesi etkiledi.

Mesleğine olan tutkusu etkiledi. Kısacası hayata tutkusu etkiledi.

Erkut 40 yaşlarında, evli ve 3 yaşında bir oğlu var.

Ofisi Londra’nın en şık caddelerinden birinde. Harrods’un karşısında.

Ofisinin alt katında minik bir kafeteryası var. Kahve çekirdeği alıp kahve dükkanlarına da satıyor. Kafası zehir gibi ticarete de çalışıyor, belli.

Kız kardeşi de hukuk okumuş, birlikte çalışıyorlar.

Beni kafeteryada karşıladı, enerjisi çok yüksek ve pozitif.

Tam bir işkolik. Çalışmak onun kendini ifade etme şekli olmuş.

Kardeşi Gül diyor ki; “Ben dinlerken bilirdim onun başaracağını… O kendine inanır ve bunun için çok çalışırdı, başardı da”.

Erkut, konudan konuya heyecanla geçerken, “Hep çalıştım, zeki olmak yetmiyor, çalışmazsan olmuyor. Üstelik bunu sürekli yapman lazım” diyor.

“Mesela abim, benden daha zeki ama çok çalışmak istemedi. Rahat yaşamak istedi, öyle mutlu o. Herkesin yolu farklı. Benim yolum farklı, mutluluğun tek bir formülü yok.

“Ben öğrenmek ve öğrendiklerimi anlatmak istiyorum.

“Onun için Harvard’a konuk eğitmen olarak gittiğimde profesör olup burada ders vermeye söz verdim kendime. Hedef koymazsan yapamazsın” diyor.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Annem benim rol modelim!”

“Benim sözüm vardı kendime, ben öğretmen olacaktım. Bunu istedim hep!

“Etrafıma bildiklerimi anlatmak, anlatırken de öğrenmeye devam etmek… Ama babam doktor ya da avukat olmamı istiyordu. Sonunda hukuk okuyunca ikimizin de dediği oldu.

“Almanya’da hukuk okumak çok zor. Biz 400 kişi girdik okula, 40 kişi mezun olduk. Okulu kazanmak değil, bitirmek zordu Almanya’da.”

Avukat olduktan sonra master yapıyor, yetmiyor doktora, üstelik iki ülke hukukunu da öğreniyor. Türk olmanın ve Alman olmanın avantajını işe çeviriyor.

Spor hukuku ve pazarlama Erkut’un uzmanlık alanı. Family&Futbol adlı bir şirketi var.

Hukuk okuduğu için de, bu konuda kendini iyi geliştirmiş. Ünlü futbolcu Mesut Özil’in menajeri.

Yaklaşık 30 futbolcusu var. Futbolcularının çoğunluğu Almanya, Türkiye, Avusturya ve İngiltere’den. 4 farklı ülkede ofisi var. Yanında yetiştirdiği menajerlerle de Ürdün, İspanya, Almanya gibi farklı ülkelerden 15 kişilik takımla ağırlıklı Avrupa’ya yayılmış durumda.

Gelecek 3-5 yıl içinde çalıştığı futbolcu sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyor.

Bu işte en büyük ve kurumsallaşmış şirketler Amerika’da diyor. Onun şirketini de satın almak isteyenler olmuş ama “daha erken, yapacak çok şeyim var” diye reddetmiş.

“Peki senin bir futbol menajeri olarak diğerlerinden farkın ne” diye sordum. “Niye aileler ve futbolcular seni seçiyor?”

Şöyle bir örnekle cevapladı:

“Geçen gün Afrikalı bir aile geldi. Baba doktor. Anne ile birlikte bir otelde toplantı odası tutmuşlar. O gün peş peşe menajer şirketleri dinliyorlar.

“İçeriye genel müdürümle girdik. Ben onlara şunu söyledim. Önerim şu oldu. Oğlunuz için bir gelecek planı hazırlarım. Ola ki bir sakatlık yaşadı ya da bir nedenle futbol oynayamadı. Onu mesleksiz, eğitimsiz bırakmayız. Futbola paralel olarak eğitimini destekler, mentörlük yaparız.

“Kişisel gelişimi içinde destek veririz dedim. Çok yetenekli bir çocuk, çok genç yaşta milli takımda oynamaya başlamıştı. Onunla çalışmak bizim istediğimiz bir şeydi.

“Birkaç gün sonra aile bizi çağırıp işi verdi. Sebebini sorduğumda bir tek siz eğitimi önemsediniz, bizi bu etkiledi dediler. Eğitimci olmam yaptığım iş için çok önemli.

“Ben buna çok inanıyorum. Ayrıca genç yaşta gelen başarı ve stresi yönetebilmek için de mentöre ve psikolojik desteğe çok ihtiyaçları oluyor.

“Eğitim… Eğitim… Eğitim…

“Hedef koyuyoruz sporcu için, birlikte buna ulaşıyoruz.

“Hedefleri koyarken de de bütünsel yaklaşıyoruz. Pazarlama etkinliklerinin yanı sıra, sporcu lisans haklarından tutun, sosyal medyaya, basın ilişkilerine, ailesi ile ilişkilerine kadar işin içindeyiz.”

“Mesela İrlanda genç milli takımında oynayan bir sporcum var. Çok zeki, eğitiminde de çok başarılı. City of London’da okuyor. Onun Harvard’da master yapmasını hedef olarak koyduk. Oranın takımında oynamasını ve eğitimini de burslu olarak tamamlamasını sağlamaya çalışıyorum. Benim eğitmen olmamın böyle avantajları oluyor sporcularıma.”

Yanında çok genç bir ekibi var. Sporcularının her biri “fashion celebrity” gibi. Mesut Özil için harika işler yapmışlar. Dünyanın her yerine satılacak birbirinden güzel marka işbirlikleri.

Bayıldım gördüğüm spor ayakkabılara, hoodielere, şapkalara. Yakında lansmanını yapacaklarmış… İş modelleri çok genç. Dünyanın her yerine bağlantıları var.

Dil bilmenin büyük avantaj olduğunu söylüyor. Menajer olacakların mutlaka iyi İngilizce ve İspanyolca bilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Futbolcuların bu işleri güvendikleri insanlara bırakabilmeleri, onların üzerinden en azından büyük yük alıyordur sanırım. “Beyond The Names” adlı şirketiyle futbolcularına bu tip hizmetler veriyor.

Aynı zamanda onlara ‘Able’ diye kurduğu şirketiyle de konsiyaj hizmeti veriyor. Otelleri, uçakları, restoran rezervasyonları… Her şeyi bu kurduğu sistemin içinde çözmüş.

Dedim ya iyi bir iş adamı.

Yatırımları içinde servis veren departmanları var. Futbolcuları ile hangi iş kollarına yatırım yapılacaksa bu konuları araştırıp birlikte karar veriyorlar.

Bu arada meraklıları için bir de kitabı var: ‘How to become a football Agent’.

Merak edip sordum; “Türk aileler futbol yeteneği olan çocuklarına yeteri kadar vizyoner destek verebiliyor mu” diye!

Türk ailelerin çocuklarına, onların ekonomik geleceğinin güvencesi olarak baktıklarını, bunun da genç futbolcularda çok büyük bir baskı yarattığını söylüyor ve diyor ki:

“Çocukları zaten onlara bakar. Bu bizim kültürümüzde var. Onların vereceği en büyük destek mesleklerine ve eğitimlerine odaklanmalarını sağlamak olmalı. Ama maalesef çoğu para derdine düşüyor. Hatta bazı babalar işlerini bırakıp çocuğun kazandığı parayla yaşamaya başlıyor. Bunlar çok yanlış. Onları psikolojik olarak para baskısına sokuyor. Onların desteğe eğitime ihtiyacı var. Strese değil. Çocuklar kendilerini para kasası gibi görmeye başlıyor. Başarı o yüzden devamlı olamıyor.”

“Menajerlik işini meslek olarak seçeceklere tavsiyen ne” diye sorduğumda ise, “Para aklınızı çelmesin, kısa yoldan kazanmak için kirli işlere girmeyin. Dürüst olun zaten o paraları kazanacaksınız. Uzun soluklu çalışmayı ve güvenilir olmayı seçin” diyor.

“Yanında çalışanlarla, onlarla ilişkin nasıl” diye de sordum…

“Hepsi çok genç, onların kurum kültürünü almalarını ve gerekli eğitimleri tamamlamalarını önemsiyorum. Bizzat her biriyle kendim ilgileniyorum.

“Şirket anayasamızı birlikte yazıyoruz. Birlikte karar alıyoruz. Maaşlarının yanında başarı primleri var. Ben buna inanırım. İnsan hedef koymalı, yoksa çok motive olarak çalışmıyor. Maaşı yüksek olursa niye çalışsın ki?

“Hedefi bir başarıya bağlanırsa daha azimle çalışır. Zaten o zaman, onun üstünde kazanır diye düşünüyorum. Bir tek Genel Müdürüm Jason’ın maaşı yüksektir. O yönetir bütün işleri. Diğer menajerlerim ve ofis pazarlama takımım başarı primi alırlar.

“Okurken çok işte çalıştım… Tezgahtarlık, garsonluk, yapmadığım iş kalmadı. Gençken futbol oynardım, iyiydim de. Ama babam hiç istemedi oynamamı. Bir gün bile izlemeye gelmedi. Destek olup aklım çelinmesin diye sanırım.

“O yıllarda Almanya’nın en iyi menajerinin yanında staj yapmayı koydum kafama. Kafelerde çalışmak yerine… Çok uğraştım…

“‘Beni stajyer olarak kabul edersen, sana faydam olur, bilmediğin şeyleri yaparım, sen de kazanırsın’ dedim ama olmadı!

“‘Sahibi beni kabul etmedi. Prensip olarak stajyer almıyoruz’ dedi. Görüşmede ‘sana faydalı olurum’ dedim ikna edemedim. Beni geri yolladı.

“Gizli olan bilgileri duymamı istemedi sanırım. Fakat vazgeçmedim, 7 ay boyunca ayda bir defa ona sporcu davalarını inceleyen raporlar yazdım. Biliyordum ki, avukat olmadığı için işine yarayacak ve onları okuyacak. O okumasa bile ben onları yazarken bilgimi geliştirip öğrenmeye devam edecektim. Öyle de oldu. Yılmadım, her ay iki saat trene binip o ofise gittim. Sahibini hiç göremedim ama hazırladığım bülteni sekreterine bırakıp çıktım. Bunu 7 ay yaptım. Fakülteden arkadaşlarım dalga geçti. Vaktimi boşa geçirdiğimi düşündüler.

“Onlar hafta sonları dışarı çıkarken ben kütüphanede okuyup o bültenleri hazırladım. Bir gün beni aradı ve elinde federasyonla ilgili bir dava olduğunu söyledi ve bunu çözmemi istedi.

“O dava üstünde 3 ay çalıştım. Duruşmaya girdim ve kazandım. Bir yıl sonra o ofisin, maaşlı olmasa da, saatle çalıştırdığı elemanı oldum ve Türkiye’deki işlerini de takip ettim. Bu benim meslek hayatımın dönüm ve başlangıç noktası oldu.

“Gençlere en büyük tavsiyem, başarısızlıkları işinizin başarısı için kazanç görün. Bunlar gelişimin parçası. O şirket beni hiç bir zaman kadrosuna almadı, hep dışarıdan çalıştırdı. Üç yıl sonra gördüm ve anladım ki, almayacak da. Ve karar verdim, kendi şirketimi kurdum.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Şükür şirketi kurduktan 3 yıl sonra Mesut Özil’le çalışabilecek bir ajans olmayı başardık. Şimdi birbirinden kıymetli 30 sporcum var. 5 yıl sonra 100 futbolcumuz olacak, ben de Harvard’da profesör olup ders vereceğim.”

Eminim Erkut bu hedefini de gerçekleştirir. Dilerim Türkiye’de futbolcu olmak, menajer olmak isteyenler bu yolculukta eğitimi ve yabancı dil bilmeyi göz ardı etmezler.

Başarı için çok çalışmak ve sürekli çalışmak şart.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: t24
Yazar: Zuhal Şeker

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND