Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kariyer yapmak için en kötü alan medya!

İktidarın demir yumruğunu kimi zaman sansür, kimi zaman tehdit, kimi zaman işten çıkarmalar olarak hisseden Türk medyasında son dönem yaşananlar belgesel konusu oldu. Kendisi de “Persona Non Grata” ilan edilerek işinden olan gazeteci Tuluhan Tekelioğlu’nun hazırladığı belgesel Türkiye’de gazeteciliğin düzeyini göstermesi bakımından da ibret verici…

kişisel gelişim

İktidarın demir yumruğunu kimi zaman sansür, kimi zaman tehdit, kimi zaman işten çıkarmalar olarak hisseden Türk medyasında son dönem yaşananlar belgesel konusu oldu. Kendisi de “Persona Non Grata” ilan edilerek işinden olan gazeteci Tuluhan Tekelioğlu’nun hazırladığı belgesel Türkiye’de gazeteciliğin düzeyini göstermesi bakımından da ibret verici…

Persona Non Grata’nın sonuna dek arkasındayım!

Tuluhan Tekelioğlu suskunluğunu Medyaradar’a bozdu, tartışılan belgesel için konuştu: Persona Non Grata’nın sonuna dek arkasındayım!

Son günlerin en çok ses getiren ‘Persona Non Grata’ belgeselini hazırlayan Tuluhan Tekelioğlu, yönetmenliğini yaptığı belgeseli ilk kez Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e anlattı. Ünlü gazetecinin belgesele yönelik eleştirilere de çok çarpıcı yanıtları vardı.

‘Persona Non Grata’… “Yani İstenmeyen Adam”… İçinden geçtiğimiz şu dönemde ‘Persona Non Grata’lar git gide çoğaldı. Böyle giderse çoğalmaya da devam edecek… Birinin de çıkıp, bir önderlik yapıp bu istenmeyen adamları bize anlatması gerekiyordu ama kimsenin böyle bir gayreti yoktu. Bunun adına ister korku diyelim, ister oto sansür, ister gelecek kaygısı… Medya garip bir süreçten geçiyor ve bunu tarihe kalın harflerle düşmek gerekiyordu. Bayrağı eline gazeteci, yazar, televizyoncu ve önemli belgesellere imza atan Tuluhan Tekelioğlu aldı. Kendisi de kıyıma uğramış gazetecilerden biriydi, öyle ki bir tweet ile işten olmanın en acı örneğini yaşayanlardan biriydi. Yani o da aslında istenmeyenler listesindeydi. Birbirinden çok uçlarda olan; çok sayıda İstenmeyen adama ulaştı ve her biri ile bire bir konuştu, çok ses getiren bu belgesele imza attı.

Belgeseli izlemenizde fayda var. Yayınlanır yayınlamaz medya dünyasında kızılca kıyametin kopmasına neden oldu. Bırakın izleyenleri, belgeselde yer alanlar arasında bile tartışma yarattı.

Bu belgeselde bir zamanlar iktidara yakın olan gazetecilerin yüzleşmeleri de var;  3 kuruş maaşa çalışan da var, 700 bin dolara ev alan da.

Persona Non Grata’yı izlediğinizde şunu çok rahat görebiliyorsunuz: Bu ülkede gazeteciliğin önündeki en büyük engel, gazetecilik yapan/yaptığını zanneden kişilerin ta kendisi.

İşsiz bırakılan gazetecileri ele alan ‘Persona Non Grata’ (İstenmeyen Adam) adlı belgesel, Türkiye’de gazeteciliğin düzeyini göstermesi bakımından ibret verici bir örnek.

Görüşleri nedeniyle işsiz bırakılan gazetecileri ve bu bağlamda medyaya yapılan baskıları ele alan belgeselde anlatımlarıyla yer alan gazeteciler aslında sektörün geldiği noktayı gözler önüne seriyor.

Belgeselde aslında olması gereken ama olmayan daha birçok ‘Persona Non Grata’lar var. Tuluhan Tekelioğlu da bunu doğruluyor ve 40 dakikalık bir belgesele herkesi sığdırabilmek mümkün değildi diyor ama ekliyor: “İkinci de yolda”…

Tuluhan Tekelioğlu kendisi ile çalışma şansı yakaladığım işini en iyi yapan meslektaşlarımdan biri. Cesur, omurgalı ve gazeteciliği gazetecilik gibi gören ve bunun dışına çıkmayan bir isim. Röportajı insanın içini açan o güzel evinde yaptık. Misafirperverliğine doğrusu diyecek yoktu. Bizim için hazırladığı güzel kahvaltı masasını da anlatıp daha fazla sizleri kıskandırmak istemiyorum. 

Belgeseli çok tartışıldı, eleştiriler aldı. Eleştirilere “Belgeseli anlayamamışlar” diyerek cevap veriyor.
Ona göre bu belgesel, sektörün üç boyutlu selfiesi’,  bir yüzleşme filmi! “Biz gazeteciler içinde yüzdüğümüz suyun ne kadar kirli olduğunu zaten biliyoruz ama kamuoyu bizim kadar bilmiyor.” diyor ve ekliyor: Hiçbirimiz masum değiliz!

Persona Non Grata, medyanın üç katmanlı bir yüzleşmesi. Emekçi muhabirler, editörler, medyanın en tepesindeki yöneticiler ve patronun da olduğu bu belgesel son yılların en iyi işlerinden biri… Bence izlemenizde fayda var.

Herkes bir şeyler söyledi, eleştirdi ama o hep sustu, suskunluğunu ise bu gün bozuyor ve bakın belgeselle ilgili neler anlatıyor… İşte bu çarpıcı röportajla baş başa bırakıyorum sizleri ve güneşli güzel günler diliyorum ve ekliyorum: Onurluysan ‘Persona Non Grata’ olmak da mühim, herkes olamaz…

RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN
TWİTTER: gazetecialev
Mail: alevgursoy2008@gmail.com

Çok dikkat çeken, önemli bir işe imza attın öncelikle tebrik ederim. Bu belgesel fikri nereden çıktı?
Dördüncü belgeselim. Her çalışmamda aslında kendi hayatımdan bir kesit oldu. Bugün gazetecilerin aşina olduğu zor bir dönem yaşıyoruz. O da yeni sansür biçimi; İşsiz bırakılmak! 2013 yılında Gezi Hareketi sonrasında sadece görevini yaptığı için, işten çıkarılan arkadaşlarımızın sayısı binlere ulaştı. Ben de onlardan biriyim. Gezi olaylarının yaşandığı süreçte  Sabah Gazetesi’nde Pazar röportajları yapıyordum.  Dönemin Başbakanı  Tayyip Erdoğan’ın Fas ziyareti sırasında Fas Kralı 6. Muhammed ile görüşmeyi beklerken reddedildiğini yazan Fransız Haber Ajansı’ndan o haberi ilk öğrenen Türk gazeteci olarak bir tweet attım. Önce hükümet yanlısı gazetecilerden Twitter’da tepki aldım, bu olaydan üç hafta sonra  gazete bana, “Artık senin röportajlarını istemiyoruz” dedi. 

“SANSÜRÜN ADI İŞSİZ BIRAKMA OLDU”
Ne kadar vahim!
Aslında bir tweet attığı için 10 yılla yargılanan meslektaşım Sedef Kabaş’ın yanında benim maruz kaldığım olay, sıradan bir durum bugünün Türkiye’sinde. Neyse ki, gazetecilikte 21. yılına giren biri olarak sadece gazeteciliğe aidiyet duygum var. Kurumlara değil.

“HÜRRİYET’TEN KOVULMAM BENİ TELEVİZYON HABERCİSİ YAPTI”
Neden?
İlk işten atılma tecrübemden sonra aldığım bir karardır bu. İlk işim, ailem olarak gördüğüm Hürriyet Gazetesi’nde 7 yıllık muhabirken, bir gün kendimi kapının önünde buluverdim. 2001 yılıydı. 5 yılımı çoktan doldurduğum halde kıdem tazminatımı da alamadım. Çünkü iki buçuk sene Hürriyet’te sigortasız çalıştırıldım. Pek çok arkadaşım gibi. Mine Kırıkkanat Hürriyet’ten kovulmamdan  bir hafta önce, köşesinde benimle ilgili  bir övgü yazısı yazmıştı. Sanırım bu yazı yüzünden işten çıkarıldım!  Çünkü o yazıdan bir hafta sonra kendimi kapının önünde buldum. Dava açmaktan korktum. Çünkü bir kuruma dava açmak o zamanlar, sektörde bir daha asla iş bulamamak anlamına geliyordu. Ya da bizi öyle korkutmuşlardı. Oğlum 3 yaşındaydı. Zor günlerdi. Bundan böyle hiçbir kuruma aidiyet duygusu taşımayacağım dedim. Hürriyet’ten kovulmam beni televizyon habercisi yaptı. Aslında daha iyi oldu (Gülüyor) Birçok TV kanalında çalıştım. Her kurumla sözleşme yaparak ve serbest meslek makbuzu keserek çalıştım. Artık bağımsız gazeteciydim. Bu da bir bedel aslında. Bir ekibin parçası olmadan tek başınıza mesleğinizi sürdürüyorsunuz. Dolayısıyla Sabah Gazetesi ile ilişkim de sadece telif ilişkisiydi. Yazılarımı  istemediklerini söylediklerinde üzülmedim bile…

“BU BELGESELİ ÇEKTİM ÇÜNKÜ SUSAN HER GAZETECİ İLE GERÇEĞİN BİR PARÇASI DAHA KAYBOLUYOR”
Bu belgeseli neden çektin?
İktidarlar gelir geçer ama kamuoyunun doğru bilgilenmesi adına görev yapan gazete ve haber kanallarının kaybettiği güven geri gelir mi? Bilmiyorum. Medyanın içinde bulunduğu durumu kamuoyu bilsin istedim. Basın sektörü bir kıyıma uğradı. Bu kıyım devam ediyor. Her gün işsiz bırakılan gazetecilere bir meslektaşımız daha ekleniyor. Muhabir, kameraman, editör, sayfa sekreteri arkadaşımızın her biri birinin babası, birinin annesidir. Geçimlerini sağlamak zorunda oldukları çocukları, aileleri var. Bu kıyım binlerce aileyi etkiledi. Hayatını küçülterek başka şehirlere taşınanlar, evinin kirasını ödeyemediği için anne-babasının yanına taşınmak zorunda kalanlar oldu. Ne yazık ki bu kıyım şu an merkez medyada çalışan gazeteci arkadaşlarımızı haklı olarak korkutuyor, bu durum ister istemez oto sansüre yol açıyor. Ve susan her gazeteci ile gerçeğin bir parçası daha kayboluyor. İşte bu yüzden bu belgeseli yapmak istedim.

“HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLİZ!”
Peki bu belgesel çekilirken hangi kriterler baz alındı?
Basının bugünkü durumunu  üç boyutlu göstermek istedim.  Kamerayı kendimize çevirdim. Sektörün üç boyutlu selfiesi’dir bu film. Bir yüzleşme selfiesidir! Biz gazeteciler içinde yüzdüğümüz suyun ne kadar kirli olduğunu zaten biliyoruz ama kamuoyu bizim kadar bilmiyor.  Çağının tanığı olan gazetecilere bu kez izleyici tanık oluyor. Medyada büyük sansür var. Siyasi baskı ile yaşanan sansürün yeni şekli; işsiz bırakma oldu. Gücü eline alan diğerini yuttu. Ancak burada hiçbirimiz masum değiliz! Ve sonunda bir gün duvara tosladık.

“MEDYANIN ÜÇ KATMANLI BİR YÜZLEŞMESİ”
Nasıl bir belgesel bu?
Persona Non Grata, Medyanın üç katmanlı yüzleşmesi. Emekçi muhabirler, editörler zamanın ruhundan en kötü etkilenenler oldu. Bedeli sektörün emekçileri, dürüst gazeteciler çok çok ağır ödedi. Profesyonel yöneticiler kendilerine göre “mağduruz” diyebilirler ancak yaşam standartlarında hiçbir değişiklik olmadı. Çocuklarını okullarından almak zorunda kalmadılar, kira korkusu yaşamadılar, sınıf düşmediler. Persona Non Grata, kendi kendimize ağlamak yerine nerede hata yaptığımızı sorguluyor biraz. Bütün tezatlıklarıyla medyanın bugününü anlatıyor. Filmi youtube’dan günde ortalama 2 bin kişi izliyor. İzlenme yüksekliği ve tepkilere baktığımda Pandora’nın kutusunu açtık sanırım. Dayanışma için geç kalmış değiliz. Bu film basın özgürlüğüne yeniden sahip çıkmak için bir başlangıçtır.

“MESLEĞİN GELDİĞİ NOKTAYI ANLATIYOR”
Belgesele nasıl başlandı ve nasıl finans edildi?
P24 ile proje ortaklığı içinde bir çalışma oldu. İsveç Başkonsolosluğu, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde yapılacak Mehmet Ali Birand’ı anma etkinliğinde gösterilmesi için filme destek oldu. Bu etkinliği geçen yıl olduğu gibi bu yıl da P 24 düzenledi. Persona Non Grata, o etkinliğin filmi olarak önce İsveç Konsolosluğu’nda gösterildi. Yapımcı P24 oldu.
Film ruhuna uygun bir şekilde youtube’dan yayıldı. Etkisi bir anda Türkiye’yi sardı.Türkiye’de belgeseller bu kadar izlenmez, biliyorsunuz. Bir  tartışma ortamı açtı. En azından mesleğin geldiği noktayı tartışmaya açması iyi oldu. 

“SADECE ÇALIŞANLAR DEĞİL PATRON DA OLMALIYDI”
İsimleri belirlerken en çok neye dikkat ettin?
Hasan Cemal 46 yıllık bir gazeteci.  En kıdemli işsiz bırakılan gazeteciden yeni muhabire, foto muhabirinden köşe yazarına, editörden TV programcısına, bir dönem hükümet yanlısı gazetede çalışmış ve yazıları ve fikirleri iktidarı rahatsız ettiği için işten çıkarılmış insanlara, profesyonel yöneticilere ve patrona kadar her katman olmalıydı. Aydın Doğan’la neden aynı belgeseldeyiz diye eleştirdiler. Sektör sadece muhabirlerden oluşmuyor. Patronun da olması da gerekliydi. Ve profesyonel yöneticilerin de.

“SANSÜR DE, SANSÜR ZAAFI OLAN PATRONLAR VE YÖNETİCİLER DE VAR”
Belgesele itirazlar da vardı. Hem de belgeselde yer alan isimlerden geldi bu eleştiriler. Eşit değiliz diyordu Ahmet Şık da, Tuğçe Tatari de kendileri ile birlikte belgeselde yer alan bazı isimler için?
Tabii ki eşit değiliz. Ama hepimiz birbirimizin gözünde istenmeyeniz.  Gücü alan diğerini yuttu. En son da iktidar Aydın Doğan’ı vergi baskısıyla yutmak istedi. Herkes birbirinin gözünde Persona Non Grata! Bu sansür baskısı, baskıdan nasibini alan tüm patron ve yöneticilerin zayıf yanı. Mine Kırıkkanat geçen gün bana  “Bu çıbanı patlattığın için konuşuluyor film” dedi. Çünkü hiçbiri masum değildi ve bedeli dürüst gazeteciler ödedi. Bu filmdeki her bir kişi, bulunduğu  yeri temsil eden bir sembol. Her biri Persona Non Grata, bir başkasının gözünde ve tabii ki eşit değiller. Bir zamanlar iktidara yakın olan gazetecilerin de yüzleşmeleri var. Önünde 10 yıllık kredi borcu bulunan da,  700 bin dolarlık  evde yaşayan da.  Patronun kendisine  aldığı evde yaşayan bir yöneticinin sansüre karşı durması nasıl mümkün olabilir? Kimseyi zorla konuşturmadım. Bu resmi ben çizmedim. Var olan durumun fotoğrafını çektim. Medya kirlendi ve bu kirlilik bugün olmadı.  Bu kirlilik 90’lı yıllardan bugüne gelen bir kirliliktir.

“BELGESELİ SADECE GAZETECİLERE DEĞİL, KAMUOYUNA YAPTIM”
Ama medyayı kirleten isimler de var bu belgeselde?
Bu fotoğrafın tüm unsurları olmalıydı. Bu belgesel  bir dayanışma ruhunun eksikliğini anlatıyor.  Niye bunu tartışmıyoruz? En azından kadın meslektaşlarımız içinde bizler başlatalım bu dayanışmayı. Neden bunu başaramıyoruz?

“SUYUN NE KADAR KİRLİ OLDUĞUNU HEPİMİZ BİLİYORUZ”
Umarım bir gün başarırız. Ve o gün geç olmaz bizler için… Peki, bu eleştirileri bekliyor muydun?
Bekliyordum tabii, kayıkçı kavgasına dönüştü.  Biz birbirimizi iyi tanıyoruz; bu suyun ne kadar kirli olduğunu biliyoruz. Bu eleştirilerin gelmesi bence iyidir. Bu belgeselin üç haftadır tartışılması çok önemli. Geçtiğimiz günlerde Halk TV’de yayınlandı ve çok izlendi, giderek de yayılıyor.  Birtakım eleştirilerin geleceğini zaten tahmin ediyordum. Asıl halkın izlemesi önemli. Gençler çok izliyor.

“BU BELGESEL 12 EYLÜL’ÜN PERSONA NON GRATA’SI TEYZEMİN RUHUNU TAŞIYOR”
Kendinden de izler taşıyor mu belgesel?
Bir ülke düşünün siz ne kadar başarılı olursanız olun ya da işinizi ne kadar tutkuyla yaparsanız yapın, o ülke başarısızsa siz de başarısız ve mağdur oluyorsunuz.  Bu filmdeki ilk teşekkürüm teyzemedir. Teyzem Gülen Tunguz, 80’den sonra TKP’li olduğu için iki buçuk yıl Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldı. On iki, on üç yaşlarındaydım. Birbirimize gönderdiğimiz mektuplar mühürlenirdi. Teyzem her olaya mizahi açıdan bakardı. Cezaevinden Mamak pastası tarifi yazardı. Ailecek mizahı hayatımızın bir parçası olarak benimsedik. Yoksa o acıya dayanmak zordu. Emniyette gördüğü İşkenceyi yıllar sonra bana anlattı.Teyzemi cezaevinden çıktıktan yaklaşık 7yıl sonra karaciğer kanserinden kaybettik. Bu belgesel 80’li yıllarda Persona Non Grata ilan edilen teyzem Gülen Tunguz’un ruhuyla yayılıyor…

“BİR DALLAS FİLMİNE DÖNÜŞMESİNİ İSTEMEDİM”
Ne kadar sürdü çekimler?
Her bir kişiyle ortalama  25 dakika konuştum. Birçok insan birileriyle kapışmasını anlattı. Bu belgeseli biz kendimize, gazetecilere yapmadık. Bir Dallas filmine dönüşmesini istemedim.

“KİMSEYİ KAFASINA TABANCA DAYAYIP KONUŞTURMADIM”
Yer vermek istediğin ama kabul etmeyen isimler oldu mu?
Elbette oldu. İsim vermem doğru olmaz. Haklı da buluyorum konuşmak istememelerini. Çünkü birçoğumuz ciddi bir korku içinde. Baskı, sansür devam ediyor. Bugün bu  belgeselde yer almak, cesaret isteyen bir durum. Bu cesareti gösterdikleri ve kalpten konuştukları için herkese içtenlikle teşekkür ederim. Kimsenin kafasına tabanca da dayayıp konuşturmadım.  Herkes kendi öz iradesiyle konuştu.

“MAĞDURİYETİ ANLATAN BELGESELİN İKİNCİSİ YOLDA”
Peki, yer almak isteyen ama yer bulamayan isimler var mı? Mesela Nedim Şener’e galiba haksızlık etmişsin. Önce aramışsınız. Sonra aramamışsınız. Nedim Şener de ‘Bu belgeselin istenmeyen adamı ben oldum’ dedi.
Nedim Şener çok sevdiğim biri. Eğer kabul ederse ki çok sevinirim,  en mağdur olanlar aslında cezaevine giren gazetecilerdi. Sadece bunu anlatan bir belgesel yapma durumu söz konusu. 40 dakikalık belgesele sektörün tüm segmentlerinden insanlara yer vermek çok zordu. Nedim Şener yerine Ahmet Şık oldu.

“ASLINDA HERKES BU BELGESELDE OLMALIYDI”
Bu belgeselde olmayan ve olmamasıyla dikkat çeken isimler var. Mesela Mustafa Hoş, Abluka isimli bir kitap yazdı. Medyadaki en büyük mağduriyeti yaşayan kişilerin başında o geliyor. Kitabında da medyaya yönelik sansürü, baskıyı anlatıyor.  Neticede bir haber kanalından bir alt yazı yüzünden istifa etmek zorunda kaldı ve sonra istenmeyen adam ilan edildi. Olması “hoş” olmaz mıydı?
Herkes olmalıydı.  Bu belgeselde keşke ben de olsaydım diye tweet atan çok sayıda arkadaşım da oldu. Onlar benim yakın arkadaşlarımdı. Aslında çekimlere başlamadan önce bir tweet attım, ‘Arkadaşlar işsiz bırakılan gazeteciler konusunda bir belgesel hazırlıyorum. İçinde yer almak isteyenler bana ulaşsın’ dedim. Cevap gelmedi.

“AYDIN DOĞAN OLMALIYDI ÇÜNKÜ…”
Mesela Aydın Doğan var ama Yılmaz Özdil, sektörün duayeni Uğur Dündar yok. Onlar en büyük mağdurlar değil mi?
Persona Non Grata bir ilkti. İnşallah yeni filmler gelir arkasından. Ulusal kanattan Bekir Coşkun olsun istedim. Çünkü 10 yıldır ekrana çıkmıyor. Bu ilkeyi bu belgeselle bozmuş oldu. Çok ısrar ettim konuşması için. Sarı İnek hikâyesi müthiş renk kattı. Mizah kattı. Arkasından gazeteciliği bırakıp çoban olmaya karar veren Yekta Kılıç’a Urfa’ya gittiğimde çiftlikte sarı ineği görünce çok mutlu oldum. Biraz sarkastik bir film yaptık…

“POP STAR GAZETECİLİĞİ, ŞÖHRET GAZETECİLİĞİ HÂKİM”
Bu belgesel bize aslında gazeteciler arasındaki statü farkını da gösterdi değil mi?
Muhabirden tepe yöneticisine kadar herkes “gazeteci” ve sektörün bir parçası. Ne yazık ki 90’lı yıllarda Pop Star Gazeteciliğine geçiş, Uğur Mumcu tarzı gazeteciliği gölgede bıraktı. Haberin değil,  o haberi yapanın kimliği önemli oldu.

“EN AĞIR BEDELİ YİNE EN ALTTAKİLER ÖDEDİ”
Burada tam bir Pop Star Gazeteciliği havası var diyenler de oldu, onca mağdur muhabir, emekçi varken adeta yıldızlar geçidi havası var diyen de?
Sansür yüzünden artık gazetecilik yapamayacağını anlayıp alıp başını köye giden ve çobanlık yapan gazeteci  (Yekta Kılıç) de var, Amerika’da yaşasaydı Pulitzer Ödülü alabilecek ancak o haberi yaptığı için hayatı kaydırılan bir adliye muhabiri (Fatih Yağmur) de var,  Önünde 10 yıllık kredi borcu olan başarılı bir kültür sanat yazarı (Sevim Gözay) da var, gazetesinin önünde protesto yapanlardan biri arkadaşı çıktığı için ona “merhaba” demekten dolayı işinden atılan foto muhabiri (Uluç Özcü) de…Türkiye’nin en iyi belgeselcilerinden biri olan 30 yıllık gazeteci (Rıdvan Akar) de var, Hükümet yanlısı gazetesinden vicdan muhasebesi yaparak istifa eden bir yazı işleri müdürü de (Doğan Uluç)…

“BU BELGESELİ YENİ KUŞAĞA BIRAKIYORUM ÇÜNKÜ”
Belgesele dair en dikkat çeken yorum kimden geldi?
16 yaşındaki oğlum “Anne, sizin sektörün bu kadar acımasız olduğunu bilmiyordum” dedi. Belgeseli bizim sektördeki birçok insandan daha dikkatli izlemiş. Belgesel Ankara’da mezun olduğum Ankara Üniversitesi İLEF’te 50. kuruluş yıldönümünün filmi olarak gösterildi. Okulum filme sahip çıktı. Pek çok İletişim Fakültesi’nden davet geliyor. Yeni kuşak sektöre adım atmadan bu fotoğrafı görsün ona göre karar alsın. Her yıl ortalama 1000 öğrenci iletişim fakültelerinden mezun oluyor. İyimserim. Gerçekten gazeteci olmak isteyen gençler, her şeyi bilerek, Yeni medyayı onlar inşa edecek. Sosyal medyadaki etkinliklerini gördük. Zaten yeni medya, artık sosyal medyadır.

Sen de kıyıma uğramış gazetecilerdensin ama belgeselde yoksun, neden?
Benim belgeselin içinde olmam demek,  bir kişinin daha tanıklığının eksik olması demekti, buna da gerek yoktu. Nasılsa filmi çeken benim.

“BELGESELİMİN SONUNA DEK ARKASINDAYIM”
Hiç pişman olduğun konular var mı?
Hayır. 26 Şubat’ta çekimlere  başladık ve 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’ne yetiştirdik. TT Films olarak Balkan Tekelioğlu ile ikinci ortak belgeselimiz. Balkan erkek kardeşim. Fransa’da yaşıyor. Bir reklam ajansının Kreatif Direktörü. Usta bir kurgucudur. Filmin kurgusunu iki haftada tamamladık. Çekimler 1 ay sürdü.  Yedi yirmi dört çalıştık.  Kamerada Ethem Tosun, yapım sorumlumuz Neyran Günüçer, fotoğrafçımız Ferhat Züpçeviç, Julien Aksoy, Ege Kavaz, hukuk danışmanımız Özlem Bakırcı ve ayrıca annem, babam da var bu ekibin içinde. Annem lojistik destek verdi, babam görüntülerin ilk elemesinde destek! İmece usulüyle çalıştık.  P24’e de  teşekkür ederim. İsveç Konsolosluğu için çok komik şeyler söylediler. Bu M.Ali Birand’ı anma etkinlikleri için yapılmış o günün filmiydi. “Birand hayatta olsaydı yaşşa kız derdi” dedi, Cemre Birand. Filmi en çok beğenenlerden biri Cemre Hanım. Beni TV habercisi yapan kişidir Mehmet Ali Birand. “Soru sormaktan çekinme” derdi.  Açıkçası demediklerini bırakmadılar ama belgeselimin sonuna kadar arkasındayım.

“KEŞKE ONLAR DA AYDIN DOĞAN GİBİ OLSA”
Bu belgeselde benim en çok dikkatimi çeken kişi Aydın Doğan, Çünkü belgeselde yer alan herkes zaman zaman konuşuyor ama Aydın Doğan bunlardan değil. Sahi kendisini ikna etmek zor olmadı mı?
Konuşacağını  tahmin etmiyordum. Açıkçası çok içten bir mesaj bıraktım sekreteri Arzu Hanım’a. Ve bu mesajdan sonra Fransa’ya, montaja gittim. Biz montajda ilerlerken bir telefon geldi. Arzu hanım “sizi Aydın Doğan’a bağlıyorum’ dedi. Şaşırdım. Aydın Doğan  “Bir hanım bana mesaj bıraktığı için  nezaketen döndüm. Neden böyle bir film yapıyorsun? “ diye sordu. Çekim günü bu cümlesini şöyle açtı. “Dört kızım ve eşimle, beş kadınla, evde bir  hayat geçirirken  erkek olarak bana şunu öğrettiler” dedi: “Erkeğin görevi kadına nazik davranmaktır.” Çok şaşırdım. Aydın Doğan’la ilk kez karşılaşıyorum. Keşke Doğan grubundaki erkek yöneticiler de onun kadar kadınlara karşı nazik olsa…

“BELGESELE TAYYİP ERDOĞAN’IN DOĞUM GÜNÜNDE BAŞLADIK, AYDIN DOĞAN’IN DOĞUM GÜNÜNDE BİTİRDİK”
İki buçuk yıl Doğan Grubu’nda sigortasız çalıştırılmışsın. Bunu Aydın Doğan’a söyledin mi?
Tabii ki söyledim. Seni ben mi işten attım? diye sordu. Siz beni 2001’de işten attınız, dedim ve anlattım tabii. Çekim yaptığımız gün Aydın Doğan’ın doğum günüymüş.  Bu belgeselin hoş tesadüfleri var. Çekime başladığımız gün 26 Şubat’tı. Can Dündar’ın duruşmasını takip ederek başladık. O gün  Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın doğum günüymüş. Ve  15 Nisan’da bitirdik. O gün de  Aydın Doğan’ın doğum günüymüş.

“AYDIN DOĞAN O ÖZELEŞTİRİYİ YAPACAK OLGUNLUKTA”
Aydın Doğan’ın olması çok önemli. Merak ettiğin her soruyu tüm samimiyetinle sorabildin mi?
Evet, filmde olması gerçekten çok önemliydi. En merak ettiğim soruyu yönelttim kendisine. Yaşının verdiği olgunlukla konuştu, özeleştiri yaptı. “Benim de hatalarım oldu, sütten çıkmış ak kaşık değilim dedi “. Penguen belgeselini sordum.  Önemli bir toplumsal olay gerçekleşirken ülkenin önemli bir haber kanalında Penguen Belgeseli’nin yayınlanması utanç vericiydi. “O tamamen ‘şapşallık’ dedi. Bu büyük bir özeleştiridir. Bu özeleştiriyi yapacak olgunlukta ve doğallıktaydı Aydın Doğan.

“BU BELGESELDE HERKESİN YÜZLESMESİ VAR”
Sanki bu belgeselde sadece mağduriyet yok bir de yüzleşme var değil mi?
Bu herkesin yüzleşmesidir. Aydın Doğan’ın da yüzleşmesidir. Siyasi baskı yüzünden kimlerin işine son verdiniz diye sordum. Cevabını biliyorsunuz. “Siyasi baskıyla kimsenin işine son vermedim. Bize vergi baskısı yapıldı. Küçüldük ve bu yüzden işten çıkarmalar oldu” dedi. Bir tek insanın işine kendisinin son verdiğini söyledi. O da bu belgeselin konusu değil. Persona Non Grata’nın kitabını hazırlıyorum. Orada yer alacak. Aydın Doğan ilk kez konuştu, çok şey anlattı. Bu belgeselde kendisine sadece 3 dakika yer verdim.

“ BİR GÜN CNN TÜRK’TE YAYINLANACAĞINA İNANIYORUM”
CNN Türk belgeseli yayınlamayı kabul etmemiş. Bir haber kanalı kendi patronunun konuştuğu bir belgeseli neden yayınlamaz sence?
Evet doğru.  Aydın Doğan  kanalın onursal başkanı. Yönetime sunacağını iletti bana. Filmi izledi. Hatta sadece Derya Sazak’a değil 10 kişiye villa aldığını söyledi. Kanal yönetimi film için formatımıza uygun değil dedi. Onları da anlıyorum. Zor bir dönemden geçiyoruz. Bu filmi yayınlamak risk almak demek. Ancak belgeselin bir gün CNN TÜRK’te yayınlanacağına inanıyorum.

“YAYINLAMASALAR DA HALK İZLİYOR”
Yaptığın eserin haber kanallarında yayınlanmamasına üzülüyor musun peki?
Halk TV haber kanalı değil mi? Halk belgeseli takdir etti. İki kez daha yayınlamak istediler. Bunu her TV kanalı yayınlayabilme cesareti göstermeli.  Ne yazık ki Türkiye, 2015 yılında Küresel Basın Özgürlüğü haritasında Özgür Olmayan Ülkeler arasında yer aldı. Biz bu dönemi tanıklarıyla tarihe not düştük. İnşallah yeni filmler gelir..20 yıldır bu sektördeyim.  Merkez medyada yaşadıklarımın, acıların, sevinçlerin mutlaka bir etkisi oldu bu filme. Kırgınlık ve kızgınlıklarımla çoktan yüzleştiğim için objektif bir bakış açısıyla çektim bu filmi. Birlikte çalıştığım her insan aynalık yaptı bana. Belgeseli çekerken dejavu oldum. İşsiz bırakılmanın çocuk gözünde ne olduğunu biliyorum. Rıdvan Akar’ı, Murat Aksoy’u anlıyorum. Çünkü 80 darbesinden  sonra annem de işsiz bırakılmıştı.  Bir gün elinde kocaman bir çikolatayla eve geldi. Kardeşimle bana, bugün anneniz işten çıkarıldı, şu güzel çikolatayı afiyetle yiyelim dedi. Bu filmde çocuklara çok atıf var bu yüzden…

“POLİS ANKETİ DEĞİL, BİR BELGESEL BU”
Gazeteciliğin temeli soru sormaktır,‘Persona Non Grata’, çok soru sormamayı seçmiş. Neden?
Tam tersine çok soru sordum. 19 kişiyle konuştum. Filmin süresi 40 dakika. Bu bir belgesel, bir polis anketi değil. Bu soru cevap yapılan bir röportaj da değil. Konuşanların insanların en kalpten anlattıkları bölümü koydum filme.  

“İKTİDAR DEĞİL, TEK SUÇLU GAZETECİLER”
AK Parti karşıtlığı, bizatihi iyi gazetecilik olmadığı gibi, gerçeği karartabiliyor da.‘Persona Non Grata’daki herkes mağduriyetini iktidarla açıklıyor? Tek suçlu, iktidar mı?
Hayır, tam tersine bu belgeselin sonunda hatanın biz gazetecilerde olduğunu görüyoruz. Ne sadece iktidardan kaynaklanan siyasi baskı, ne de sadece korkan patronlar… Çünkü bu siyasi baskı ve sansür AK Parti döneminde olmadı sadece. Yani her dönemde bu böyleydi. Her gelen iktidar basını elinde tutmak ister. Buradaki en temel suçlu biz gazetecileriz. Filmin temel cümlesi budur. Kalemler biraraya gelse kırılamaz. Her bir kalem tek tek çok kolay kırılır. Haklarımıza sahip çıkmazsak başımıza gelecek olan budur. Sendikaya geri dönmeliyiz. Sendikalı olmalıyız.

“O GAZETECİ ŞU AN ÇOBANLIK YAPIYOR”
Hamza Aktan diyor ki o kadar gazeteci varken numunelikte olsa neden tek bir Kürt gazeteci yok?
Yekta Kılıç ‘ı tanıyor mu?  Kürt’tür. Her şeyi bırakıp Urfa’ya gitti. Artık gazeteciliğin yapılamayacağını anladım dedi ve gitti. Yekta, o kadar özlüyormuş ki İstanbul’u. Dört yıldır İstanbul ile ilgili işlerim oluyor ve gelemiyorum İstanbul’a diyor.
Ne hissettin onca gazeteci, onca meslektaşınla konuştuktan sonra?
Gandhi: ‘Dünyada görmeyi istediğiniz değişimin kendisi olun” demiş. Hangi siyasi görüşten olursak olalım, değişimi başlatalım. Mesleğimize ait olalım. Gazeteciliğe sahip çıkalım. Komik bir anekdot; Hürriyet Gazetesi’nde çalışırken bir gün gazetemde şu manşeti gördüm. “SSK’nın sigorta yolsuzluğu!” SSK bazı  çalışanlarını sigortasız çalıştırdığı için Hürriyet bunu manşetten vermişti. Oysa o sırada ben ve pek çok gazeteci Hürriyet’te sigortasız çalıştırılıyorduk! Trajikomik değil mi? 

Bu belgeseli yapmakla büyük bir risk aldın farkında mısın, belki iyi bir iş bulma, yine program sunma şansın vardı ama onu da bitirdin?
Gazetecilik her mecrada yapılabilir. Bunu kanıtladığımı düşünüyorum. Muhabirlik, editörlük, televizyon programı yapmak,  köşe yazısı yazmak değildir sadece. Gazeteciliği farklı mecralarda yapmanın tadını aldım. Bu dördüncü belgeselim. Mesela ‘Yeni Hayat’ı izleyen ( organ nakli konulu belgeselim) çok sayıda insan organ bağışladı.  Dolayısıyla gazetecilik sadece televizyon ya da gazetede, bir kurumda çalışmak değil benim için. Belgesel çekmek de mutlu ediyor beni.

“BEN ATATÜRK’ÜN KIZIYIM”
Cemaate yakın bir isim misin?
Atatürk kızıyım. İdealist, Mülkiyeli 68 kuşağından gelen bir babanın kızıyım. Sol gelenekten gelen Ankara Üniversitesi iletişim Fakültesi’nde okudum. Annem Selanikli. 12 Eylül Askeri darbesinin hafızamda ayrı bir yeri var. Her hafta görüş gününe gitmenin ne demek olduğunu, ağlamamak için ellerimi sıktığımı hatırlıyorum. Mamak Askeri Cezaevi, mühürlü mektuplar, haksız yere hapis yatan insanların gözleri hep gözümün önünde. Bu ülke; kadını ve erkeğiyle yan yana  yücelir. Kadınlardan korkan hükümetlerle değil. ’40’ında 40 Kadın” adlı ilk belgeselimle birçok kente davet edildim. Konuşmalar yaptım.  Kadınlara çağrıydı. ‘Sen neye hazırsan o senin için hazırdır’, diyordu. Basın özgürlüğü, öteki hürriyetlerin emniyet sübabı. Susan, susturulan her gazeteciyle, her bir bireyin haber alma özgürlüğü elinden alınıyor. Bu sadece gazetecilerin değil bu ülkede yaşayan herkesin meselesi artık. Bu mesleği seçenlerin kamuoyu sorumluluğu yok mu? O zaman  haber verme ve haber alma özgürlüğüne  sahip çıkmak için tek yol; örgütlenmek. 
Sana bu güzel röportaj ve bu güzel kahvaltı için çok teşekkür ediyorum… Dilerim daha nice güzel belgesellere imza atarsın…

Not: Belgeseli aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. 

Persona Non Grata: 
https://youtu.be/V2tj0o-Xa2c

 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Limit sizsiniz!

the walt dısney, mıcrosoft paınt, Marry Poppins Returns, Concha Garcia Zaera

Bazen yaşımızın ilerlediğini ve hayata geç kaldığımızı düşünürüz. 88 yaşındaki Zaera ise yaptıklarıyla bu düşünceyi yerle bir ediyor. Paint’te çizdiği resimlerle harikalar yaratan yaşlı kadın Disney’e afiş tasarlıyor. Siz hala geç kaldığınızı mı düşünüyorsunuz?

Paint’te yaptığı resimlerle fenomenleşen yaşlı kadın, Disney için afiş hazırladı

‘İspanyol babaanne’ lakabı takılan Zaera, The Walt Disney şirketi tarafından vizyona girecek olan Marry Poppins Returns isimli film için afiş tasarlamakla görevlendirildiğini açıkladı.

Microsoft Paint’te yaptığı resimlerle sosyal medyada fenomenleşen Concha Garcia Zaera, Walt Disney’in vizyona girecek olan filmi Marry Poppins Returns’ün dünya prömiyerinde kullanılacak olan afişi tasarladı. Instagram üzerinden açıklama yapan 88 yaşındaki İspanyol kadın, Disney’in bu işi kendisine vermesinden ötürü onur duyduğunu ifade etti.

Microsoft Paint programını kullanarak yaptığı resimlerimle Instagram fenomenine dönüşen 88 yaşındaki Concha Garcia Zaera, bu defa yeteneklerini Hollywood için sergiledi.

Yabancı basında kendisine ‘İspanyol babaanne’ lakabı takılan Zaera, The Walt Disney şirketi tarafından vizyona girecek olan Marry Poppins Returns (Marry Poppins Dönüyor) isimli film için afiş tasarlamakla görevlendirildiğini açıkladı.

Doğa üstü güçlere ve büyü yapabilme yeteneğine sahip bir dadı ve bakıcılık yaptığı ailenin çocuklarıyla yaşadığı maceraları konu alan ve 1964 yılında çekilen ilk Marry Poppins filminin devamı niteliğindeki Marry Poppins Returns, İspanya’da 21 Aralıkta vizyona girmişti.

Daha önceleri çizimlerini tuvale yağlı boya aracılığıyla resmeden Zaera’nın Microsof Paint ile tanışması, on yıldan fazla bir süre önce yağlı boya kokusundan rahatsız olan hasta kocasına baktığı döneme denk gelmekte.

1985’ten bu yana Windows bilgisayarlarla birlikte verilen ücretsiz bir program olan Paint üzerinden devam eden yaşlı kadının torunu, geçen ekim ayında babaannesinin çizimlerini Instagram aracılığıyla tüm dünya ile paylaşmaya karar vermesi sonrası Zaera’nın resimleri binlerce sosyal medya kullanıcısının ilgisini cezbetti.

Sosyal medyada çizimleri yoğun ilgiyle karşılanan Zaera başlarda ne olduğunu tam olarak anlamlandıramadığını belirterek, “Neler olduğunu anlamadım. Sürekli şekilde takipçilerim artıyordu ve ben neler olup bittiğini merak ediyordum.

Aralık 2018’de torunun teşviki ve yardımıyla sosyal medyaya adım atan Zaera, an itibariyle 185 bin takipçiye sahip.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Üstüme iyilik sağlık!

sağlıklı besinler, kış hastalıkları, hasta olmayı önleyen yiyecekler

Kış hastalıkları kapımızı bir bir çalıyor. Bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamız ve bunun içinde iyi beslenmemiz gerekiyor. İşte hastalıklardan korunmak için ilaç niyetine tüketilecek besinler…

Kışın hasta olmayı önleyen yiyecekler

Kışı güçlü geçirmek için mevsime uygun sofranızda bulundurmanız, yemeniz gereken başlıca yiyecekler neler? Diyetisyen Vildan Kabataş, kışın zindelik sağlayan,bağışıklığı güçlendiren yiyecekleri anlattı.

Maydanoz: C vitamini ve demir deposudur. Böbrekleri temizleyici, ödem atıcı ve kan şekerini dengeleyici etkisi vardır.

Lahana: İçeriğinde yaşlanmayı önleyici mineral olarak kabul edilen selenyumu barındırır. Mide ve yemek borusu kanseri tehlikesini azaltır. Sadece lahana çeşitlerinde bulunan U vitamini, mide ve bağırsakların iç yüzeyini korur, yaraların iyileşmesini sağlar. Cilt sağlığı için faydalıdır.

Bal kabağı: Yüksek lif, A vitamini, fosfor ve kalsiyum içerir. Ayrıca lifli yiyecekler kolon kanserine karşı koruyucudur.

Soğan/sarımsak: Yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini azaltır. Bağışıklık sistemini güçlendirmekte oldukça etkilidir.

Mandalina: Zengin C vitamini içeriğiyle, özellikle kış aylarında hastalıklara karşı savunma mekanizmamızı güçlendirir. Potasyum içeriğiyle yüksek tansiyonu düşürür.

Portakal: C vitamini ve folik asit kaynağı olan portakal bağışıklık sistemini güçlendirir ve kansızlığa iyi gelir.

Ispanak: Demir yönünden zengindir. Betakaroten içerdiği için yaşla birlikte ortaya çıkan göz hastalıklarına karşı da etkilidir. Bazı mide kanserlerini önlediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği bilinmektedir.

Armut: A, B1, B2, B3, B6 ve C vitamininden zengindir. Kabuklu olarak tüketilmesi, bağırsak sağlığı açısından çok faydalıdır. Kabızlığı tedavi etmek için sık sık tüketilebilir.

Rezene: Uçucu yağlar içerdiğinden kaynatılması yerine sıcak suda bekletilmesi tercih edilmelidir. Kalsiyum, potasyum gibi minerallerin yanı sıra B vitamini de içerir. Vücut direncini artırır. Düzenli kullanıldığında kolesterolü düşürür.

Brüksel lahanası: Kükürtlü sebzeler grubunda olduğu için güçlü bir kanser savaşçısıdır. Az pişirilmesi veya çiğ tüketilmesi gerekir. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Lif, C vitamini, folat ve A vitamini içerir. Cilt sağlığı için faydalıdır.

Zerdeçal: İçeriğindeki etken madde olan kurkumin sayesinde etkili bir antioksidan kaynağı, iltihapları önleyici, kansere karşı koruyucu ve bağışıklığı güçlendiricidir. Aynı zamanda zerdeçal hazımsızlığa iyi gelir. Kan sulandırıcılarla birlikte kullanılmamalıdır.

Greyfurt: C Vitamini açısından zengin olan greyfurt bağışıklık sistemi için yararlıdır. Kan sulandırıcılarla birlikte kullanılmamalıdır.

Pırasa: C, K ve B vitamini deposudur. Ayrıca, potasyum, kalsiyum, silisyum, manganez, kükürt, bakır yönünden oldukça zengindir. Aynı zamanda bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar, kabızlık şikâyeti olanlar faydalanabilir.

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Evli, iki çocuklu bir öğretmendi, 40 yaşından sonra pilot oldu!

Ne olursa olsun yılmadım.

Eğer kendinize meydan okumazsanız, kendi en iyi halinizi asla bilemezsiniz. Bazen “sıradan” bir insan, sıra dışı bir karar alır. Hayatı o andan itibaren, köklü bir şekilde değiştirir. Çoğunluk böyle şeyleri düşünür, ama sonra gider dizi izleyip uyur:) Kendi hayatını renklendirmek yerine, renkli hayatları beyaz camdan izlemekle yetinir.

Bu sayfada konumuz olan biteni seyredenler değil kendi hayalini gerçekleştirenler. Şimdi, bir kadın hayal edin. Evli ve  iki çocuklu bir öğretmen. Gündelik hayatın rutin akışında dönüp duruyor.

Çocukken anneannesi tarafından büyütülmüş. Hep kendisinden beklenenleri yaparak ilerlemiş. Bu kadın hayatının orta yaşlarına gelince, içinden “ben kimin ve gerçekten ne istiyorum?” sorusunu sormaya başlamış. “Hayatımda bir şeyler eksik”, diye tekrarlamış iç sesi “tam olmayan bir şey var!”

Bu dönemde bir kitap okumuş ve rutinlerle dolu hayatını baştan aşağı değiştirmeye karar vermiş. Önce kolay bir adım atıp, spor salona yazılmış. Sonra yabancı dil öğrenmiş. Hobileri yetmemeye başlayınca, daha köklü ve radikal bir karar almış:40 yaşından sonra pilot olmak!

Bir düşünün bakalım: Böyle bir şeyi yapabilir miydiniz? En iyi devlet okullarından birinde 20 yıllık öğretmenken, öğrencilerinize okumak üzere aldığınız “Her Şey Seninle Başlar” adlı kitabı okuyup, göklerde pilot olmayı hayal edip, bunu gerçekleştirmek için tüm gücünüzle mücadele edebilir miydiniz?

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Eski öğretmen yeni pilot Gamze Aster

Öyküsünü yayınladığımız insan, bunu yapabildi. Bir yanda öğretmenlik, bir yanda iki çocuk, bir yanda evlilik olduğu halde, azimli bir mücadeleyle pilot olmayı başardı.

Eski öğretmen yeni pilot Gamze Aster, Mümin Sekman’ın “Başarılı Okurlar Buluşması”na da davet edildi. Orada hikayesini diğer başarılı okurlarla paylaştı.  

Başarı hikayesinin tüm detaylarıyla ilk defa www.kigem.com sitesine anlattı.

Okuyun ve görün: Başka bir hayat mümkün!

Gamze Aster neyi nasıl yaptığını anlatıyor.

“Otuz beş yaşında, evli, mutlu ve çocuklu bir öğretmendim. Dışarıdan bakıldığında hayatıma dair her şey yolunda görünüyordu. Mutlu bir evliliğim, iki güzel çocuğum ve severek yaptığım bir işim vardı. Ancak içimde bir ses, bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyordu!  Hatta ve hatta o ses bana, “Hiçbir şey yolunda değil Gamze”, diye fısıldıyordu.

Hayatı boyunca pek çok zorluğun üstesinden gelmiş ve  kendi ayaklarının üzerinde durmayı başarmış biri olarak ilk kez yaptığım şeylerin işe yaramadığı bir durumdaydım.

Bir sorunum olduğunu hissediyordum, fakat o çözümünü bilmediğim bir sorunun üstüne gitme motivasyonunu kendimde bulamıyordum. Kitap okumayı, kendini geliştirmeyi her daim seven biri olarak, bir gün yine kitapçıda dolaşıyordum.

Tesadüfen gördüğüm bir kitap dikkatimi çekti. Kapağında yer alan ‘en çok satan başarı kitabı’ etiketi dikkatimi çekmişti. Kitabı elime aldığımda, ‘bu kadar insanın bir kitabı okuması tesadüf olamaz’, diye düşündüm.

Kitabın ismi de çok çarpıcıydı: ‘Her Şey Seninle Başlar’

Öğrencilerimi hayata hazırlamak için bir kitap aldım.

İlgimi çeken bu kitabı, hayatımda yeni bir dönemi başlatacağından habersiz bir şekilde aldım. Aslında amacım kitabın içinden bazı öykü ve fikirleri öğrencilerimle paylaşmak ve onlara faydalı olabilmekti.

Hiçbir zaman sadece dersini anlatan bir öğretmen olmadım. Ders konuları dışında da öğrencilerimi hayata hazırlamak için elimden gelen desteği sağlamaya çalıştım. Öğrencilerimin özgüvenlerini geliştirmek, motivasyonlarını yükseltmek için çeşitli yollar arayıp buluyordum. Çünkü ben zaten hayatta bazı şeyleri başarmıştım, sıra gençlerdeydi. Onların da hayallerini gerçekleştirmelerini istiyordum.

Benim için öğretmenlik, asla sadece bir meslek değildi. Bana göre öğretmenlik, gençleri hayata hazırlamanın, onlara bir hayat amacı vermenin en güzel yoluydu. Bu nedenle gençlik yıllarımda sahip olamadığım destek ve motivasyonu öğrencilerime sunmak için çabalıyordum.

Derslerde sık sık kendi hayatımdan örnekler vererek onları geliştirmeye çalışıyordum. Çünkü benim hayatım başlı başına bir hayatta kalma mücadelesiydi. Her Şey Seninle Başlar’ı alıp okumaya başladıktan sonra derslerde de kitaptan bazı bölümleri öğrencilerimle paylaşmaya başladım.

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Kırk yaşında pilot olmaya karar verdim!

Kırk yaşında pilot olmaya karar verdim!

Her Şey Seninle Başlar, pek çok öğrencimin kişisel gelişim kitaplarına bakışını değiştirmişti. Bunun olması da çok normaldi, çünkü zaten milyonları etkilemiş bir kitaptı. Ancak beklenmeyen, bu kitabın benim hayata bakışımı etkilemesi ve otuz beş yaşından sonra hayatımda yeni bir sayfa açmamı sağlamasıydı.

Üstelik bu yol, artık 40 yaşlarında, 18 yıllık öğretmenlik kariyeri olan, evli ve iki çocuklu bir kadının çıkmayı hayal bile edemeyeceği kadar çetin bir yoldu. Belki milyonlarca insan tıpkı benim gibi “orta yaş krizi” denilen bir durumla karşılaşıyor ve milyonlarcası bu durumu kabullenip mutsuz hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Hatta bu süreçte, evlilikleri bitirme noktasına getirecek olayların yaşandığı bile görülür.

Monoton hayatlarına hareket katmayı isteyen orta yaşlıların çoğu bu veya buna benzer olaylar yaşıyor. Ancak olumsuz koşullar içinde büyümüş biri olan ben, içine girdiğim orta yaş krizini, Her Şey Seninle Başlar sayesinde fırsata çevirdim.

Henüz 18 yaşındayken bir ömür boyu sizi mutlu edecek kariyeri seçme konusunda isabetli olmak elbette kolay değildir. Pek çoğumuz 40 yaşında ne yaparsak daha mutlu olacağımızı bilmeden bu kararları alıyoruz. Gelecekte nasıl biri olacağımıza dair sadece tahminler üzerinden önemli kararlar alıyoruz. Bazıları bu konuda şanslı olabilir, ama herkes için aynı şeyi söylemek ne yazık ki mümkün değil.

Sil baştan başlamaktan korkmadım!

Yıllarını öğretmenlik mesleğine vermiş, işini severek yapmış, milyonlarca güzel anı biriktirmiş bir öğretmendim. Anadolu öğretmen lisesinde çalışmaya hak kazanmış, geleceğin pırıl pırıl öğretmenlerini yetiştiriyordum. İki harika oğlum ve mutlu bir evliliğim vardı.

Ancak 35 yaşından sonra içten içe hayatımda bir şeyin eksik olduğunu hissetmeye başlamıştım. Bunun tam olarak ne olduğunu bilmiyordum, ama bu ‘olmamışlık duygusu’ içimi sürekli kemiriyordu.

Bir gün yine Her Şey Seninle Başlar’ı okurken hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ilgimi çekti. Pireler üzerinde yapılan davranış incelemesi, fillerin tutsaklık öyküleri gibi…  Bunlar bizim içine düştüğümüz öğrenilmiş çaresizlik sendromunu çok güzel açıklıyordu. Benim de aynı hisse kapılmış olduğumu ve bunu hiç farkında bile olmadan kabullendiğimi, o satırları okurken fark etmiştim.

Kitapta okuduğum her cümle sanki benim hücrelerime kazınmış ama kendimin bile farkında olmadığım fikirlerin dile gelmiş hali gibiydi. Her satırla birlikte içimde var olduğunu bile unutmuş olduğum motivasyonum harekete geçmişti.

Böyle durumlarda, benim gibi pek çok kişi, yeniden harekete geçen içsel motivasyonunu eşi ya da çocuklarına yönlendirmeyi seçmiştir. Ama sadece bunu yapmak sorunun çözümü olamayacaktı.

Bu yüzden kitaptan edindiğim yöntemlerle ben farklı bir şey daha yaptım. Her Şey Seninle Başlar sayesinde mutsuzluğumun kaynağını bulmuştum. Bu noktadan sonra hayatıma aynı şekilde devam etmeyecektim. Her zaman kendini geliştirmeyi ve değiştirmeyi seven biriydim, yine öyle yapacaktım.

Öğretmen olarak misyonumu tamamlamıştım ve etrafıma yaydığım hayat enerjisini bundan sonra kendim için kullanmaya karar verdim.

Tüm rutinlerimi yerle bir ettim!

Her Şey Seninle Başlar, bana kaybettiğim cesaretimi geri vermişti. Hayatımı değiştirmek üzere minik ama anlamlı adımlar atarak işe başladım. Uzun yıllar boyunca spora başlamak istememe rağmen bunu hep ertelemiştim. Çok zayıf olmam ve yaşam koşullarım, düzenli spor yapmama izin vermemişti.

İlk olarak haftanın beş günü spor yaparak üzerimdeki ataleti yendim. Hatta kilo alıp enerjimi yükselttim. Artık daha enerjik ve pozitiftim. Böylece yorgunluğumun mutsuzluktan kaynaklandığını gördüm.

Sürekli gülümseyen, etrafına neşe saçan biri olduğum için kimse benim aslında ne kadar mutsuz olduğumun farkında bile değildi. Oysa benim içimde sonsuz bir umut duygusu olsa da çözemediğim bir mutsuzluk vardı.

İngilizce öğrenmeye başladım

Hayatım boyunca uğraşmama rağmen İngilizce eğitimimi tamamlamayı başaramamıştım. Bunun için hemen İngilizce kursuna kayıt oldum, haftanın 4 günü pratik yapma imkânı buldum. Gece yarılarına kadar İngilizce çalıştım. Yeni bir dil ve kültür öğrenmek dünyaya bakışımı değiştirdi.

Bir diğer hayalim ise dansa başlamaktı. Bu da yeni hayatımın tarif edilemez bir eğlencesi olmuştu. İçimdeki çocuk giderek mutlu oluyordu. Çocukluk yıllarımda yaşıtlarımdan biraz farklıydım. Yaşıtlarım dışarıda oyunlar oynarken, ben kitap okumayı ya da klasik müzik dinlemeyi tercih ederdim.  

Büyük bir cesaretle birkaç günlük yurt dışı seyahatleri yaptım. Öğrendiğim kadar İngilizce ile kendime aldığım gece kıyafetini de giyip çok güzel bir salonda opera izledim. Dinlediğimiz müziklerin bile aslında düşünce biçimimizi, duygularımızı, onların da motivasyonumuzu nasıl etkilediğini gördüm. Müzik tarzıma yenilerini ekledim, genişlettim, değiştirdim. Hüzünlü melodilerin pozitif bir bakış açısı sağlamayacağı bir gerçekti, bu nedenle daha farklı müziklere yöneldim.

Hayatımın sorumluluğunu kimseye bırakamazdım!

Her Şey Seninle Başlar, beni sanki derin bir uykudan uyandırmıştı. Birden bire hızlı bir değişim ve gelişim sürecine girmiştim. Sanki artık elimde bir yapılacaklar listesi vardı ve ben adım adım hayallerimin peşinden ilerliyordum.

Bir yandan rutin yaşantım devam ederken, bir yandan da ‘daha farklı neler yapabilirim’ sorusuna cevap arıyordum. Beni mutlu edecek, hayatımı zenginleştirecek yeni bir hedefe ihtiyacım olduğunu görmüştüm.

 Her Şey Seninle Başlar, benim kendime bir yolculuk yapmamı sağlamıştı. Artık hayata başka gözlerle bakıyordum ve kendim için bir hobiden fazlasını bulmam, yeni bir iş yapmam gerekiyordu. 40 yaşıma girmeme birkaç ay kala ne aradığımı buldum!

Mesleğimi ve öğrencilerimi çok sevmeme rağmen öğretmenlik beni artık motive etmiyordu. Hayattaki birikimimi ve sahip olduğum enerjiyi, başka bir amaç için harekete geçirme zamanı gelmişti. Çünkü her geçen yıl kendimden veriyordum ve tükenen motivasyonumu yeniden güçlendiremiyordum.

Hayata bir kez geldiğimize göre, istediğimiz gibi bir hayat yaşamak bence hepimizin hakkı. Artık 18 yaşında, imkânları ve bilgisi sınırlı bir genç kız değildim. Şimdi 40 yaşına gelmiş, yıllar içinde kendinden yeni bir insan inşa etmiş bir yetişkindim.

Haliyle bu yeni insanın yapabilecekleri ve beklentileri 18 yaşındaki o genç kızdan çok farklıydı. Üstelik artık istediklerimi alacak cesarete de sahiptim.

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Hayattaki birikimimi ve sahip olduğum enerjiyi, başka bir amaç için harekete geçirme zamanı gelmişti.

Çocukluğum kitapların arasında geçti..

Ben boşanmış bir anne-babanın ilk çocuğuydum. Hayatımı ders çalışarak, kitap okuyarak kurmuştum. Benim hiç hayal kurma şansım olmadı gençliğimde. Hayatın bana sunduklarıyla en iyisini yapma mücadelesi içinde olduğumdan hayallerim ve hayal kırıklıklarım olmadı.

Hayattaki en büyük şansım, anneannemin bakmak için kardeşlerim arasından beni seçmesi oldu. Ben de anneannemi utandırmamak için sürekli çabaladım. İyi bir insan olmak ve kendi ayaklarımın üstünde durabilmek tek düşüncemdi.

Başarı benim yaşama tutunmam için önemli bir motivasyondu. Bir işi yapacaksam en iyi şekilde yapmalıydım. Anneannemin benim için kurduğu hayalleri takip ettim çoğu zaman.

Her Şey Seninle Başlar ile birlikte, hayat sanki bana ikinci bir şans vermişti. Şimdi ikinci kez ve kendi istediğim şekilde bir hayat inşa edecektim. Beni mutlu etmeyen, ancak güvenli bir liman olan hayatımdan tüm zorluklara rağmen kopmayı seçtim. Herkes hayatıma kaldığım yerden, aynı şekilde devam etmemi bekliyordu, ama ben bu kez kendimi de onları da şaşırtmayı seçtim. Ve hayatımın akışını değiştirecek büyük bir risk alarak pilot olmaya karar verdim! Elbette bunu söylemek başarmaktan çok daha kolaydı!

Mimar Sinan başardıysa ben de başarabilirim!

Aslında başlarda bende bu yolda nelerle karşılaşacağımın farkında değildim. Eşimin pilot olması bu kararı almamda etkili olmuştu. Eşim ve arkadaşlarıma sorular sorarak bu kararı almıştım, ama yine de bu gerçekten büyük bir meydan okumaydı.

Çok sevdiğim bir öğretmen arkadaşıma pilot olma hayalimi söylediğimde bana Mimar Sinan örneğini verdi. Her daim önemli insanların hayatları ve aldıkları kararlar beni etkilemiştir. Mimar Sinan’ın 40 yaşından sonra mimarlığa başladığını öğrenmek doğru yolda olduğumu görmemi sağladı. O yapabildiyse, ben de başarabilirdim!

Kendimden ve kararımdan emin oldukça çevremdekiler de beni destekledi.

Her adımı milim milim planladım!

Pilot olmaya karar verdikten sonra oturup kendime ayrıntılı bir yol haritası hazırladım. Emek, zaman, bütçe… Akla gelebilecek her şeyi düşünüp ayrıntılı bir plan hazırladım. Elbette plan yapmak, başarmak anlamına gelmiyordu. Büyük bir risk aldığımı biliyordum, ama vazgeçmedim. Bu benim olgunluk hayalimdi, kaderimin bu hayali gerçekleştirmek olduğuna emindim.

Çoğu gün sabahları 3’te kalkıp eğitim için yollara düştüm. Havacılık gibi erkek egemen bir dünyada, kadın pilot adayı olmanın yanı sıra, sorumlulukları çok olan bir anne olmanın da sayısız güçlüğüyle karşılaştım. Çoğu zaman günümün yarısı havaalanlarında geçiyordu. Okulda öğretmen olan ben artık eğitimlerde öğrenciydim.

Hayatımda hiçbir zaman bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum, tabii bu kadar mutlu olduğumu da! Çok çalışıyor, çok yoruluyordum ama bu durum sanki benim enerjimi dengede tutmamı sağlamıştı. Artık hayatımı daha iyi hissediyordum. Pilot olmaya karar vermemin daha fazla para kazanmayla bir ilgisi yoktu, pilot olmak benim için hayatımın geri kalanıydı.

Bu süreçte başarısızlıklar yaşamadım mı? Evet yaşadım! Hayal kırıklıklarım olmadı mı? Evet yaşadım! Yetemediğimi düşünmedim mi? Evet düşündüm! Günlerce ağlamadım mı? Evet ağladım! Haksızlıklara maruz kalmadım mı? Evet kaldım! Ancak şu da var ki, her anında dolu dolu yaşadığımı hissettim.

Oyunu kurallarına göre oynamayı öğrendim

Pilotluk eğitimi almaya başlamak bile dünyamı değiştirmişti. Yeni dünyama da kısa sürede alışmıştım. Süreç boyunca neler feda etmedim ki!

Belime kadar inen saçlarımı kestirdim mesela. Aracımı satmak zorunda kaldım. Hiçbir sosyal faaliyete katılamadım.  

Başarıya giden bu yolda, çocuklarla ilgilenmesi konusunda annemi bizimle yaşamaya ikna ettim. En önemlisi kafa yapımı değiştirdim. Artık öğretmen değil, bir öğrenciydim. Gençlerden, oyunun kurallarına dair ipuçları aldım. İhtiyaç duyan herkese yardımcı oldum. Yaşadığım her olayı avantaj olarak gördüm, her anının tadını çıkardım.

İnsan kendini zorladığı zaman, bilmediği kaynakları ortaya çıkar

Yaşamımı sil baştan dizayn ederken kendime ve insanlara yeni bir gözle bakmaya başladım. Bir zamanlar bir öğretmenim ‘sayısal zekâm olmadığını’ söylemişti. Oysa benim içimde keşfedilmeyi bekleyen bir sayısalcı olduğunu keşfettim!

Altı ay süren sınav döneminde mühendislikten başlayıp da tıbba kadar 15000 İngilizce soru çözdüm. Eğitimimi 97.10’luk bir ortalamayla tamamladım. Şimdi biri bana orsa “Zor muydu?” diye, “Kesinlikle hiçbiri zor değildi” derim.

Aldığım eğitimlerin hepsinden büyük keyif aldım. Onlar sayesinde geliştim ve değiştim. Uçmak ise tarif edilemez bir tutkuymuş, en önemlisi bunu öğrendim.

Bana kalırsa sadece sahne tozu yutanlar değil, göklerde süzülenler de işlerine aşık olup kopamazlar. Şimdi neden insanların mutlu olduklarında  ‘havalarda uçuyorum’ dediklerini çok iyi biliyorum. Bunu her zerremle hissediyorum!

En çok ‘Bu yaşta bu kadar sorumlulukla yapamazsın’ demeleri zorladı!

Pilotluk eğitimi almak her yaşta zor, ama beni en çok zorlayan şey, bana ve hayallerime inanmayan insanlarla mücadele etmekti. Hatta beni tek yoran şey bu oldu.

Orta yaşlarda, evli, çocuklu, kariyer sahibi bir kadının yeni bir mesleğe yönelmesine macera gözüyle bakanların negatif etkisini hiç hesaba katmamıştım. Elbette onları da anlayabiliyordum, ama zaman zaman onların olumsuz bakış açıları yüzünden motivasyonumu kaybediyordum.

Pek çok insanın günlük hayatın içinde kendinden ve gelecekten umudu kestiğini, çabalamayı bıraktığını biliyorum. Bunun için de herkesin kendine göre onlarca nedeni olabilir, ama kendileri gibi olmayanlara ön yargılı yaklaşmalarını kabul etmek mümkün değil.

Bu tür insanlar benim gibi ezberleri bozmak isteyen insanların önündeki en büyük engel. Kimseye, hiçbir konuda ‘Yapamazsın!’ denilmemelidir. Ben öğretmen olarak bunu çok iyi biliyorum. Başarısız öğrencilerin en büyük mimarı da yine onu motive etmesi gerekirken ‘Başaramazsın’ diyenlerdir.

Sınıflarımda başarısız görülen öğrencilerimin hayatta pek çok başarıya imza attıklarına şahit oldum. Bir kişinin denemeden neler başarabileceği bilinemez. Mesleğim sayesinde elde etmiş olduğum birikimim, pilotluk sürecimi de bu anlamda besledi. Beni destekleyen onlarca insan olduğu gibi bir de sürekli yargılayan, başaramayacağımı söyleyenler vardı.

Benim sıkıntım derslerden, uçuş eğitimlerinden yana değildi. Ön yargılı, sıra dışı azim dolu başarılara inanmayan, inançsız insanlardan çektim. Özgüvenimi kaybetmemek için bu tür negatif insanlardan uzaklaştım, bana inanan ve güvenen insanlarla vakit geçirdim.

Ne olursa olsun yılmadım. Önyargılı insanlara karşı motivasyonumu yükselttim. Artık biliyordum ki benim herkesten daha iyi olmaya ihtiyacım vardı. Defalarca önyargılı insanların yıpratma çabalarıyla karşı karşıya kaldım, elenmeyle yüz yüze kaldım, ama karşımdakileri her seferinde başarabileceğime ikna ederek yoluma devam ettim. Onca insanın arasındaki birkaç insan bana neleri yapabileceğimi gösterdi ve bu benim vazgeçmemem gerektiğini gösterdi.

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Ne olursa olsun yılmadım.

Başardıkça daha fazlasını istedim

Başarılı olduğum her sınavda kendime olan inancım arttı. Her uçuşta bu işi ne kadar çok istediğimi gördüm. Artık kulaklarımı negatif yorumlara kapayıp, gökyüzünde olmanın tadını çıkarttım. Motivasyonumu içimde sakladım.

Bu süreçte insanların kendileri gibi olmayana karşı ne kadar acımasız olabileceklerini, onun ayağını kaydırmak için yetki ve imkânlarını kötüye kullandıklarına çok kez şahit oldum. Benim gibi olgunluk yaşındaki birçok bayanın bu zorlu yolda vazgeçtiklerini, vazgeçirildiklerini gördüm. İnsanların başarısından ya da mutluluğundan mutsuz olan insanlarla karşılaştım. Ancak bu kadar olumsuzluğun arasında az da olsa profesyonel olan, iyi yürekli ve bize inanan kişiler bizlerin en büyük umudu oldu. O bir tek kişinin bile benim gibi binlerce insana umut olabileceğini gördüm.

Benim içimi umutla dolduran bu azınlıktaki insanlar sayesinde yoluma kararlılıkla devam edebildim. Hayatım boyunca elde ettiğim birikimim, bu yolculukta en büyük yardımcım oldu. Sanki bu bir seyahatti ve elimde deneyimlerimle dolu bir valiz vardı. Sevgi, saygı ve ihtiyacı olanlara yardım etmeye olan inancım, disiplinim beni ayakta tutuyordu.

Elimde başarıya giden yolu anlatan bir kılavuzla, tüm okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, biyografiler ve hayat mücadelemden öğrendiklerim bana yol gösterdi. Bana inanmayan insanlar tarafından üzüldüğüm zamanlar olsa bile onlardan da çok şey öğrendiğimi hiçbir zaman unutmadım! Onlar sayesinde vasatın üstünde bir pilot olmayı başardım ve hedefimi yükselttim.

Şunu asla unutmayın ki sizin bir işi başaracağınıza herkesin inanması gerekmez. Sizin inanmanız yeterlidir. Çünkü başarı sizin içindir; başkaları için değil!

Limitlerimi test etmekten pişman olmadım!

Yoğun, yorucu ve olumsuzluklarla ancak umutla ve kocaman bir gülümsemeyle dolu bu yolculuğun sonunda ne mi oldu? Hayal bile edemediğim bir başarı gerçeğim oldu. Artık daha donanımlı, daha mutlu, daha güçlü bir kadınım.

 ‘Her Şey Seninle Başlar’ sayesinde hayatım değişti. Bu kitap sayesinde kendi limitlerimi test ettim ve ‘olabileceğimin en iyisi olma’ yolunda önemli bir adım attım. Hayatın bana sunduklarıyla yetinmek yerine, istediğim gibi bir hayatı inşa etmek üzere harekete geçtim.

Bu yola ilk çıktığımda yoksul ve parçalanmış bir ortamda, imkânsızlıklarla büyümüş, çalışmayı ve iyi bir insan olmayı hedeflemiş küçük bir kızın, bir gün hayata karşı büyük bir zaferle kendini göstereceğini hayal ettim. Annem, eşim, dostlarım, geceleri benimle ders çalışırken uyuyup kalan çocuklarım ve beni idolleri olarak gören öğrencilerim en büyük destekçilerim oldu.

Keşke demek yerine hayalimin peşinden gittim. İki yılın sonunda pilot lisansımı aldım. Öğrencilerimle vedalaşıp 20 yıllık meslek hayatımdan ayrılıp kendi yolumu seçtim.

Hayatınızdan memnun değilseniz, çocuk değilsiniz, onu baştan aşağı değiştirebilirsiniz!

Pilotluk sadece bir lisans ya da üniforma olmayacak benim için. Bu belge ve üniforma bir hayalin gerçekleşmesi demek. Biliyorum ki pek çok kişi pilot olma hayali kuruyor. Bu hayali paylaşanlara, gecelerce okuduğum Mümin Sekman kitaplarından aldığım güçle, nasıl başardığımı anlatmaya devam edeceğim.

Son olarak, benim gibi orta yaş krizine giren milyonlarca insana artık çocuk olmadıklarını ve hayatlarının kontrolünün tamamen kendi ellerinde olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bu belki de hepimiz için bir uyarı, havaalanı deyişiyle ‘son çağrı.’

Henüz hayallerimizden ve kendimizden vazgeçmek zorunda değiliz. Kim bilir neleri başaracaksınız. Çocuk değilsiniz, hayatınızdan memnun değilseniz, onu baştan aşağı değiştirebilirsiniz. Umuyorum bir gün, bu satırları okuyan insanlarla, benim pilotu olduğum uçakta birlikte uçacağız…

Gamze Aster

Eski öğretmen, yeni pilot.



Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND