Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Kariyer çıkmazı: tamam mı, devam mı?

İş yaşamında çalışan memnuniyetini sağlamak kolay değil. Kimi zaman maaş, kimi zaman koşullar, kimi zaman çalışma arkadaşları çalışanların kariyer beklentilerinin yıkılmasına neden oluyor. Ancak tüm bunlara rağmen işi bırakma kararını vermek kolay değil…

meslek seçimi, kariyer çıkmazı, kariyer, iş yerinde mutsuzluk, insan kaynakları, görev tanımı

İşimizi sevmiyoruz!

Düşük maaşlar, zor çalışma şartları, uyumsuz iş arkadaşları, sevilmeyen bir meslek… Bunlar çalışanların mutsuzluk nedenleri. İş hayatındakiler ya mesleklerini ya da çalışma ortamını sevmediğinden mutsuz oluyor. İki türlü de sonuç aynı. Asık suratlar, verimsizlik, stres. Bu durum zaman zaman sağlığı da bozabiliyor. Halimizden memnun olmasak da iş/meslek değiştirmek riskli. Bu nedenle mutsuz şekilde çalışmaya devam ediyoruz. Bu durumun değişmesinde şirketlere, İK departmanlarına ve çalışanlara görev düşüyor.

 

34 yaşında bir erkek. İnşaat mühendisi. Üniversitede bu bölümü ailesi istediği için seçmiş. Mezun olunca da ilgili bir işte çalışmaya başlamış. İşe girme, kariyer yapma telaşında istediğinin gerçekten bu olup olmadığını anlayamamış bile. Hayatı düzene girince durup düşünme fırsatı bulmuş ve mesleğini sevmediğini fark etmiş. İş arkadaşlarını, çalışma ortamını sevse bile yaptığı artık ona zor gelmeye başlamış. Bir işe, projeye başladığında yapmamak için türlü bahaneler aramaya koyuluyormuş artık. Ofiste tek sevdiği anlar da öğle yemeğinde arkadaşlarıyla sohbet ettiği zamanlar olmuş. Bir yandan işini değiştirmek istiyor diğer yandan bunun için çok geç kaldığını düşünüyor ve risk almak istemiyor. Bunun gibi iki arada bir derede kalan insan çok.

İş hayatında mutsuz olmak için çok neden var. Düşük maaş, iyi olmayan çalışma şartları, sevilmeyen patron ve iş arkadaşları, yaptığımız meslek, hatta işe gidip gelirken maruz kaldığımız trafik! Çalışanlar işlerinden, iş ortamlarından ne kadar memnun? Araştırmalara bakıldığında farklı sonuçlar ortaya çıkıyor. Örneğin TÜİK’in 2011’deki Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarına bakılırsa çalışanların bulundukları işten memnuniyet oranları yüzde 70’i buluyor. Buna karşılık uluslararası ölçekte faaliyet gösteren Kelly Services adlı kuruluşun Global İşgücü Endeksi’ne göre Türkiye’deki her iki çalışandan biri, yani yüzde 50’si çalıştıkları iş yerinde kendini mutsuz hissediyor. Bu araştırmaya göre çalışanların kendini işyerinde mutsuz hissetme seviyeleri açısından Türkiye 28 ülke arasında üçüncü sırada yer alıyor. Çalışan mutsuz olunca yaptığı iş de verimli olmuyor. İşyerinde mutsuz çalışan demek, yüksek düzeyde hata, kaza, hastalık, iş saati kaybı, çalışan devir hızı maliyeti, dedikodu, çatışma demek. Ayrıca bu durum iş arkadaşlarını da etkiliyor. Bütün gün suratı asık dolaşan biri çevresindekileri de olumsuz etkiliyor.

Neden mutsuzuz?

Bizi mutsuz eden şeyler arasında ücret, takdir azlığı, adil olmayan değerlendirme biçimleri, fazla mesai, kararlara katılım azlığı, çatışmalı ilişki ortamı, mobbing, yeterince değer görmeme, şirket tarafından verilen sözlerin tutulmaması gibi faktörler yer alıyor. Çalışanların en çok ikna edilmeye çalışıldığı konuların başında ücret geldiğini belirten Uzman Psikolog Nazım Serin, bu konudaki beklentinin sanıldığı gibi yüksek ücret değil, kendi pozisyonunun piyasadaki emsali olan ücret olduğunu söylüyor. Bir diğer mutsuzluk nedeni de aynı pozisyondaki diğer arkadaşlarıyla kendisi arasına derin uçurum olması. Eğer bu iki husus yerine geliyorsa çalışan, ücret konusunda adil değerlendirildiğine inanıyor. Eğer gelmiyorsa çalışanın memnuniyetini yükseltemek zor.

Kariyer danışmanı Figen Küçükkoner Kırca’ya göre mutsuz olmanın bir başka nedeni uzun süre aynı işi yapmak. Eğer bir de terfi veya değişim şansı olmadığı biliniyorsa, bu tıkanmışlık hissine dönüşüyor. Belli bir yaş ve tecrübeden sonra kişinin sabır ve tahammül sınırlarının daraldığı görülüyor.

Sevilmeyen meslek mi yoksa iş yeri mi?

İşimi sevmiyorum dendiğinde ortaya iki olasılık çıkıyor. Sevilmeyen meslek mi yoksa iş yeri mi? İkisine de sık rastlanıyor. Çalışan mesleğini sevse de patronuyla, iş arkadaşlarıyla veya müşterileriyle sorun yaşayabiliyor. Yahut da tam tersi, patronu ve iş arkadaşlarıyla arası çok iyi olsa da mesleğini sevmeyebiliyor. İki türlü de mutsuzluk ve sonucunda verimsizlik söz konusu. Serin, bu konuda beyaz yaka içinde mesleğini sevmeyenlerin oranının işyerlerini veya pozisyonlarını sevmeyenlerin oranından daha düşük olduğunu görmüş. Diğer bir ifadeyle işyerlerini veya pozisyonlarını sevmeyenlere daha çok rastlıyor.

Mesleğini sevmeyenlerin büyük bir kısmı lise yıllarında üniversite tercihini çok bilinçli yap(a)madığı veya ailesinin, öğretmenlerinin yönlendirmesiyle okul/bölüm seçtiği için ileride sevmeyeceği mesleklerin eğitimini alıyor. Bu meslekler de gelecekte iş bulabilme ihtimali daha yüksek sanılan veya saygın olarak kabul edilen meslekler oluyor. Bu kadar okudum boşa gitmesin diyerek aynı alanda iş arayışlarına girip çalışmaya başlayınca dönüşü zor olan bir yola giriliyor. 

DORinsight’ın 2012’de 1.500 kişiyle yaptığı Çalışan Memnuniyeti ve Beklentileri araştırmasına göre çalışanların yüzde 31’i istedikleri eğitim alma veya çalışma şansı elde edememiş. Ancak bunların arasında hali hazırdaki işini sevmeyenlerin oranı ise yüzde 21. Serin, bu bulgunun, insanların iş hayatında istediklerini bulabildikleri takdirde mesleklerine olan bakışlarının değişebildiğine dair pratikteki gözlemleriyle örtüştüğünü söylüyor.

Tamam mı devam mı?

İş yerinde kendini mutsuz hissedenlerin işlerine devam edip etmeyeceklerini belirleyen bir süreçten bahseden Serin, kişinin önce kendisini mutsuz eden durumla baş etmeye ve durumu değiştirmek için bir şeyler yapmaya çalıştığını söylüyor. Eğer bu çabalarının sonuç vermediğini görürse hayal kırıklığı ve öfke dönemine giriyor. Bu aşamada da durumunu değerlendiriyor. Eğer işini değiştirebilmesinin koşulları varsa arayışa giriyor ve alternatifini bulur bulmaz gidiyor. Gidişinin kolay olmadığını, riskinin fazla olduğunu düşünürse, bu sefer mutsuz olduğu yerde işine katlanmaya çalışıyor. Böylesi bir durumun ruhsal açıdan örseleyici olduğunu belirten Serin, bu örselenme ile çalışmak zorunda kalma arasında sıkışan insanların önce tükenme, sonra da ağır depresyona kadar giden kötü bir yolculuğa çıkmasının olası olduğunu söylüyor.

İş ortamında çoğu kişinin mutsuz olduğu ortamı değiştirmek için mucize beklediğini düşünen Kırca, memnuniyetsizliği değiştirmek için ne yapabilirsin dendiğinde birçok kişinin dış şartların değişmesine odaklandığını söylüyor: “Araştıma yapmak, farklı sektörlerde, şirketlerde çalışanlarla konuşmak, fikir almak, düşünmek ve cesaret gösterip adım atmak gerekiyor. Devekuşu gibi başını gömüp çalışıp ondan sonra mutsuzum demeyi anlamlı bulmuyorum. İşin ekonomik tarafını da unutmamak lazım tabii. Günün sonunda para kazanmak temel hedeflerden biri ve kişi mutsuz da olsa; sorumlulukları sebebiyle çalıştığı işe katlanıyorum diyor.”

İK departmanlarına da görev düşüyor

Serin’e göre çalışan mutluluğunu sağlamanın iki ana boyutu var. Birincisi şirket düzeyinde, ikincisi birey düzeyinde yapılması gerekenler. Şirket düzeyinde yapılması gerekenler daha çok sistemler ve yönetim politikalarıyla ilgili. Örneğin, iş süreçlerini kurumsal bir yapı içinde standardize edin. Kariyer yönetim sistemi, ücret yönetim sistemi gibi uygulamalar sadece kağıt üzerinde kalmasın.

Bireye yönelik yapılması gerekenlerin başında ise insanın duygularına dokunan yaklaşımlar ortaya koymak geliyor. Gelecekte şirketlerin en çok karşısına çıkacak olan kavramın bağlılık olduğunu belirten Serin, bağlılık olmadan iş yerinde mutluluk olmayacağını hatırlatıyor: “Bu bağlamda iş psikologluğu ve çalışan destek sistemleri, çalışan mutluluğunu artırmada etkili araçlardan biri. Bu çalışma, iş yerinde kendisini mutsuz hisseden kişinin bu durumun kaynaklarını daha iyi tespit edebilmesine yardım ederek doğru karar almasına ciddi bir katkı sağlıyor.” İnsan kaynakları departmanlarının da çözüm aşamasında önemli bir rolde olduğunu belirten Kırca, çalışanın kariyer yolu isteklerinin ve yetkinlikleri ile paralel bir şekilde planlanabilmesi gerektiğini söylüyor: “Çalışanın hissettiği tıkanıklık ve sıkıntılar aslında yöneticileri ve dolayısıyla şirket tarafından da çoğunlukla biliniyor, ancak çözüm üretilemiyor. Süreçler, kurallar hepsi anlaşılabilir ama bir çalışan yaptığı bir şeyi farklı yapmak istiyorsa, başka bir bölüme geçmek istiyorsa bu fırsat yaratılabilmeli. İş dünyası artık bu kadar katı değil; olmamalı. Şirketler, departmanlar ve yöneticiler değişime kucak açar ve hızlı adapte olursa çalışanlara da bu yansıyacaktır.”

Kurban oldum

T.K (26): Telekom sektöründeyim. Şu an bulunduğum iş yerindeki onuncu ayım. Ben mesleğime benim için yanlış olduğunu bile bile başladım. İdealim ve hayalim olan işi mezun olmadan önce ve devamında 4-5 ay yapabildim. Hayatımın en mutlu günleriydi gerçekten. Hani Türk filmlerinde vardır ya bu mutluluğun bir gün bitmesinden çok korkuyorum der oyuncu. Tam anlamıyla böyle cümleler kurduğumu hatırlıyorum. Ama 5 kuruş para almadım yaptığım işlerden. Sigortam da yatırılmadı. Böyle olunca ailem de duruma üzülünce banka sınavlarına girdim. Kazandım. Yönetici adayı unvanıyla ticari bir şubeye yerleştirildim. Bu teklifi kabul ederken nasıl hüzünlü ve çaresiz olduğumu hatırlıyorum. Bankacılıkta 1 yıl kadar çalıştım. Bu süre zarfında insanın kendine ayırabildiği özel saat, tam anlamıyla sıfırdı. Bu yüzden ayrılmam gerektiğine inandım. Medya sektörüne geçmeye çalıştım. O da olmadı. En azından bir şirketin reklam, kurumsal iletişim departmanı olsun dedim. Ama üstünüze bir uzmanlık yapıştı mı sektör değiştirmek çok zor. Satışçı olarak başladığım kariyerimi telekom sektöründe satışçı olarak devam ettiriyorum. Satış dışındaki hangi işe başvursam bir tane bile dönüş olmuyor. Çalıştığım yerde yükselmem çok zor. Beni de benim bu işten mutlu ve tatmin olacağımı hiç düşünmeden almışlar. O dönem çok ihtiyaç varmış. Kurban olmuşum. Senaryo, şiir yazıyorum. Bundan 3-4 ay önce Cüneyt Özdemir’in Televizyonculuğun 5N1K’sı eğitim programına katıldım. Ben televizyon izlerken, kameranın çekiş açılarını düşünüyorum. O sırada yönetmen, reji odası, yapımcı, editör her şey geliyor aklıma. Bu işin içinde olmak en büyük hayalim gerçekten.

Asıl sorun mesleğim değil iş yerim

K.N (26): Makine sektöründeyim. Şirketteki altıncı ayım. Meslekte ise 5 yıl oldu. Mutsuz olma nedenlerim nezaket kurallarından bihaber yöneticilerim ve gündüz müzik dinleyip, dizi izleyip, her gece mesaiye kalan, bunu da kendilerini akşamları bile çok yoğun çalışıyormuş gibi göstermek için yapan iş arkadaşlarım. Ben sabah 08:30 akşam 18:30’a kadar tuvalete bile gitmeden çalışıyorm, ama akşam olunca kendime vakit ayırmak, gezmek, eğlenmek, evde kafa dinlemek için mesaiye kalmamam tembellik olarak algılanıyor. Aslında işimi çok seviyorum. Kurumsal iletişim uzmanıyım, çok keyifli, yaratıcılığımı ve estetik zevkimi kullanabildiğim bir işim var ama aynı paralelde olmadığınız kişilerle çalıştığınızda fikirleriniz yaratıcı veya farklı değil, saçmalık olarak değerlendiriliyor. Asıl sorun mesleğim değil iş yerim. İşimi seviyorum ve şu anda devam eden iş arayışımı yine aynı meslekte yapıyorum. Sorun şu ki ben işimi iş saatinde yapmak, akşam da özel hayatımı yaşamak istiyorum ama şirket çalışanlarının büyük çoğunluğu özel hayatı, arkadaşları, ailesi olmayan veya buna ihtiyaç duymayan insanlardan oluşuyor. Yöneticiler de ne kadar iş yaptığına değil, ne kadar mesaiye kaldığına bakıyor. İmkanım olsa kendi işimi kurmak, mutfak atölyesi açıp dünya mutfaklarından eğitimler vermek isterdim. Özel sektör hep aynı, birinde maaşını zamanında vermiyorlar, birinde gece gündüz çalışıyorsun, birinde evde kalmış manyak bir yöneticin oluyor. Ya kamuda çalışacaksın ya da kendi işini yapacaksın.

İş tanımım net değil

Ç.K (25): Bilişim sektöründe çalışıyorum. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum mesleği icra edemiyorum, ülke şartları nedeniyle. Ekmek parası deyip herhangi bir sektörde çalışmaya başlamak zaten oldukça sinir bozucu. Hayallerinizden ve emeklerinizden uzaktasınız. Nasıl mutlu olacaksınız ki? İş tanımının firma içinde net olarak yapılmaması ve iş verenin kendi iş alanındaki işleri aksatması nedeniyle, diğer birimlerdeki işlerin yürümemesi beni rahatsız ediyor. Sürekli olarak müşteri memnuniyetsizlikleri ve geciken işler söz konusu. İşi öğrendikten sonra yapılamayacak bir şey değil, ancak iş yerindeki işleyiş bozuklukları sorun üstüne sorun doğuruyor. Bu da sizi hem işten soğutuyor, hem iş yerinden. Ekonomik ihtiyaçlar nedeniyle iş değiştiremiyorum. İş değiştirmek bu ülkede kumar oynamak gibi! İmkanım olsaydı anaokulu öğretmeni olurdum!

İmkanım olsa tarımla uğraşırım

A.Y (25): İletişim sektöründe halkla ilişkiler uzmanı olarak çalışıyorum. Şirketin küçüklüğü ve size gelecek vaad etmiyor oluşu işimi sevmememin nedenleri arasında. Yanlış meslek seçmedim, istediğim mesleği yapıyorum, fakat şu anda çalıştığım yerden dolayı iş değiştirmeyi düşünüyorum. Doğru bilinen yanlışların çok olduğu bir sektörde çalışıyorum. Farklı eğitimler alıp, bu sektörde çalışan birçok insanın yanlış iş yapış biçimleri hem sektörü, hem işimizi zorlaştırıyor. Yani, yapılan işin kime göre doğru olduğu bilinmiyor. Her iletişimci farklı iş yapıyor. Şirketlerin ve kamuoyunun halkla ilişkiler mesleğini tanımıyor oluşu da bir diğer problem. Asıl problem iş yeri ve arkadaşlar. Bence iş yeri ve arkadaşlar, hangi meslek olursa olsun, size işinizi sevdirebilir veya nefret ettirebilir. İmkanım olsaydı, tarımla uğraşır, ceviz yetiştirir ve ihraç ederdim. Bu işte kalmamın nedeni henüz kısa bir süre olması. Mesleği en iyi şekilde öğrenmek. Başarılı işlere imza atmak. Daha sonra akademik kariyeri tamamlayıp, akademiye geçmek istiyorum.

Nereye gitsem aynı sorunlar olacak

D.Y (30): Reklam ve satış alanında çalışıyorum. İşimden değil de iş yerimden ve patronlarımın, çalışanların davranışlarından şikayetçiyim. Ödüllendirme ve övgüyü bırakın, hak edilen saygıyı dahi alamıyoruz. Çalışanlar arasında garip bir elektrik var ve sürekli tartışma çıkıyor; bu da ortamı geriyor. Patronlar arasında dahi sürekli sesler yükseliyor, patron sinirlendiği zaman çalışanlarına bağırarak hakaret edebiliyor. Buna benzer nedenlerden çalışanlar sürekli işi bırakıyorlar. Hem müdürlerimize yaranamıyoruz hem de iş tanımımız kesin değil. Dahası kadın çalışanların hepsine sekreter muamelesi yapılıyor. İşimi seviyorum ama iş ortamımı ve birlikte çalıştığım insanları bu şartlar altında sevmem mümkün değil. İmkanım olsa kendi yaratıcılığımı, üretkenliğimi ortaya koyan küçük bir dükkan açardım arkadaşlarımla beraber. Başka bir yere gittiğimde farklı da olsa yine başka sorunlarla karşılaşacağım. İşimi seviyorum ve maaşım her zaman zamanında yatıyor. Tek sorunumuz insanlar arası ilişkiler. Bir işe baş vurma sebepleriniz arasında maaşı ve mevkisi olabilir fakat iş yeri ortamı da çok önemli. Çalışanlarına değer vermeyen ve sözünü tutmayan, sürekli çalışanlarının arkasından iş çeviren ve çalışanlarına saygılı davranmayan iş verenler ne kadar maaş verirlerse versinler o iş yerinde huzur ve kazanç olmuyor pek.

Yazar: Zeynep Mengi
Kaynak:  www.memleket.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Adım adım koronavirüs

virüs, sağlık, Manşet, koronavirüs, covıd-19

Koronavirüs vücuda nasıl yerleşiyor? Nasıl saldırıyor? Neden bazı insanlar ölürken bazı insanlar kolayca atlatabiliyor? İşte tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Koronavirüs: Covid-19’un insan vücudu üzerindeki etkileri neler?

Aralık’ta Çin’in Vuhan kentinde başlayan koronavirüs salgını, tüm dünyada hızla yayılıyor. Hastalıkların çoğu hafif şiddette seyrediyor. Ancak dünya genelinde 6.500’e yakın insan yaşamını yitirdi.

Peki, virüs vücuda nasıl saldırıyor? Neden bazı insanlar ölürken, bazıları iyileşiyor.

Kuluçka dönemi

Bu, virüsün vücuda yerleştiği dönem. Virüs, önce hücrelere yerleşiyor ve ardından bunları ele geçiriyor.

Resmi adı Sars-CoV-2 olan koronavirüs, nefesle (yakınımızda bir kişinin öksürmesiyle) ya da virüs bulaşmış yüzey ya da yüzümüze temasla vücudumuza giriyor.

Virüs önce boğaza, solunum yollarına ve akciğerlere yerleşiyor. Bu bölgeler, uzmanların ifadesiyle kısa sürede “koronavirüs fabrikalarına” dönüşüyor. Buralardan yayılan çok sayıda yeni virüs diğer hücrelere sirayet ediyor.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51910851

Bu erken aşamada, insanlar hastalık belirtisi göstermiyor. Hatta bazı vakalarda hiçbir zaman belirti görülmüyor.

Enfekte olmakla ilk semptomların görüldüğü zaman arasındaki kuluçka dönemi, kişiden kişiye değişiklik göstermekle birlikte ortalama beş gün kabul ediliyor.

Hafif vakalar

Koronavirüs vakalarının çok büyük bölümü bu grupta.

10 kişiden sekizi hastalığı hafif geçiriyor. Ortak belirtiler ateş ve öksürük.

Vücutta kırıklık, boğaz ve baş ağrıları görülmesi de mümkün. Ama bunlar görülmeyebilir de.

Ateş, bağışıklık sisteminin enfeksiyona tepkisinden kaynaklanıyor. Bağışıklık sistemi, sitokin adlı kimyasallar salgılayarak vücudumuzun diğer bölümlerini uyarıyor. Bu sırada ağrı, acı ve ateş ortaya çıkıyor.

Koronavirüs öksürüğü, başlangıçta kuru oluyor. Bunun nedeni enfekte hücrelerin tahriş olması.

Bazı hastalar daha sonra içinde virüsün öldürdüğü akciğer hücreleri olan balgam çıkarmaya başlıyor.

Bu belirtiler, yatak istirahati, bol miktarda sıvı tüketimi ve parasetamol ile ortadan kalkabiliyor. Bunun için hastaneye gitmek gerekmiyor.

Bu aşama yaklaşık bir hafta sürüyor. Birçok kişi bağışıklık sistemi virüsü yendiği için bu aşamada iyileşiyor. Ama bazı kişilerde durum ağırlaşabiliyor.

Mevcut bilgilere göre, kuluçka aşaması bu belirtilerle tanımlanıyor. Fakat bazı yeni çalışmalar, bu dönemde burun akıntısı gibi soğuk algınlığı belirtilerinin de görülebildiğine işaret ediyor.

Ağır vakalar

Bağışıklık sistemi virüse aşırı tepki gösterirse hastalık ilerliyor.

Vücuda gönderilen kimyasal sinyaller inflamasyona yol açıyor. Bu sinyallerin hassas bir şekilde dengelenmesi gerekiyor. Aşırı inflamasyon tüm vücuda zarar veriyor.

Londra King’s College Üniversitesi’nden Dr. Nathalie MacDermott, “Virüs bağışıklık sisteminin tepkisinde dengesizliği tetikliyor, aşırı inflamasyon oluşuyor. Virüsün bunu nasıl yaptığını henüz bilmiyoruz” diyor.

Akciğerlerdeki inflamasyon zatürre olarak adlandırılıyor.

Ağızdan giren virüs soluk borusundan akciğerlere inince akciğerlerde küçük hava kesecikleri oluşuyor.

Kana oksijen karışınca dışarı karbondioksit çıkıyor. Ama zatürrede bu keseciklerin içi suyla dolmaya başlıyor ve bu da nefes alma güçlüğüne neden oluyor. Bazı insanların bu aşamada solunum cihazına bağlanması gerekiyor.

Çin’den gelen verilere göre hastalıkların yüzde 14’ü bu seviyede seyrediyor.

Kritik vakalar

Koronavirüste hastalıkların yüzde 6’sını kritik vakalar oluşturuyor.

Bu aşamada vücut, fonksiyonlarını yerine getirememeye başlıyor ve ciddi ölüm riski ortaya çıkıyor. Bu dönemde bağışıklık sistemi kontrolden çıkıyor ve tüm vücuda zarar vermeye başlıyor.

Kan basıncı tehlikeli derecede düşünce ya da organlar çalışmamaya başlayınca septik şok yaşanabiliyor.

Akciğerlerdeki aşırı inflamasyonun sonucu ortaya çıkan akut solunum sıkıntısı sendromunda vücut, hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu kadar oksijen alamıyor.

Bunun sonucu olarak böbrekler kanı temizleyemiyor, bağırsakların çeperleri zarar görüyor.

Dr. Bharat Pankhania “Virüs, karşı konulamayacak kadar bir inflamasyona yol açıyor ve çoklu organ yetmezliği ortaya çıkıyor” diyor.

Ve bağışıklık sistemi virüsü yenemezse, virüs vücudun her yerine yayılıyor ve çok daha fazla hasara yol açıyor.

Bu aşama büyük oranda invaziv tedavi gerektiriyor ve bu, ECMO’yu da (Ekstrakorporal membran oksijenizasyonu) içerebiiyor.

ECMO tedavisinde akciğerin görevini bir makine üstleniyor.

Makine, borular yardımıyla vücuttan kanı alıyor, oksijenizasyonunu sağlayıp vücuda geri gönderiyor.

Ama hastalığın çok ilerlediği durumlarda organlar vücudu canlı tutamıyor.

Yazar: James Gallagher
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

virüs, sağlık, ölümcül virüsler, Manşet, koronavirüs

Virüsler nelerden oluşur? Nasıl yayılır? Peki, son dönemde herkesi etkisi altına alan koronavirüs nedir? Ne kadar tehlikelidir? İşte tüm bu soruların yanıtı ve daha fazlası…

Virüsler Hakkında Uzmanlardan Merak Ettiğiniz Sorulara Cevaplar

Virüsler, Dünya’daki en yaygın biyolojik varlıklardır. Uzmanlar, sayılarının yaklaşık 10.1030 olduğunu tahmin ediyor. Uzmanlara göre eğer tüm virüsler yan yana dizilmiş olsaydı galaksinin bir tarafından diğerine tüm galaksiyi sararlardı.

Virüsleri doğanın nano-boyutlu teknolojik malzemesi olarak düşünebilirsiniz. Nanometre ölçeğinde boyutları olan, diğer organizmaların hücrelerini istila etmek ve kendilerini çoğaltmak için onları kullanma amacıyla donatılmış moleküler makineler. Büyük çoğunluk insanlar için zararsız olsa da, bazıları insanları hasta edebilir ve hatta bazıları insanlar üzerinde ölümcül olabilir.

Virüsler yaşayan varlıklar mı?

Virüsler hayatta kalmak ve üremek için diğer organizmaların hücrelerini kullanır, çünkü kendileri enerji üretemez ve depolayamazlar. Başka bir deyişle, konakçı organizmanın dışında işlev göremezler, bu yüzden cansız olarak kabul edilirler.

Bir hücrenin dışında virüs, virion adı verilen bağımsız bir partiküle sarılır. Virion, çevrede belirli bir süre “hayatta kalabilir”, bu da yapısal olarak sağlam kaldığı ve temas ettiği takdirde uygun bir organizmayı enfekte edebildiği anlamına gelir.

Bir viryon uygun bir konakçı hücreye bağlandığında – bu, viryonun ve hücrenin yüzeylerindeki protein moleküllerine bağlıdır – hücreye nüfuz edebilir. İçeri girdiğinde, virüs daha fazla virion üretmek için hücreyi kullanır – “hackler”. Virionlar genellikle süreç içerisinde hücreyi tahrip ederler ve daha fazla hücreyi enfekte etmek için uğraş verirler.

Bu “yaşam döngüsü” virüsleri canlandırıyor mu? Bu felsefi bir sorudur, ancak her iki şekilde de canlılar üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilecekleri doğrudur.

Virüsler nelerden oluşur?

Bir virüs parçacığının merkezinde, virüsü yeniden üretmek için genetik talimatları içeren DNA veya RNA’dan yapılmış uzun molekül genom bulunur. Bu genom, genetik materyali koruyan, kapsid adı verilen protein moleküllerinden yapılmış bir kat içine sarılır.

Bazı virüslerin yağlı organik moleküller olan lipitlerden yapılmış bir dış zarı vardır. COVID-19’a neden olan koronavirüs bu “örtülü” virüslerden biridir. Sabun, bu yağlı zarı çözerek tüm virüs parçacığının yok olmasına yol açabilir. Ellerinizi sabunla yıkamanın çok etkili olmasının bir nedeni budur!

Virüslere nelere saldırır?

Virüsler, tanıyabilecekleri ve saldırabilecekleri belirli bir avı olan yırtıcılar gibidir. Hücrelerimizi tanımayan virüsler zararsız olacak ve bazıları da bize bulaşacak, ancak sağlığımız için hiçbir sorun olmayacak.

Birçok hayvan ve bitki türünün kendi virüsleri vardır. Kedilerin kedi bağışıklık yetersizliği virüsü veya HIV’in kedi versiyonunda olan ve insanlarda AIDS’e neden olan FIV vardır. Yarasalar, biri COVID-19’a neden olan yeni koronavirüsün kaynağı olduğuna inanılan birçok farklı koronavirüs türüne ev sahipliği yapar.

Bakteriler ayrıca bazı durumlarda bakteriyel enfeksiyonlarla savaşmak için kullanılabilen bakteriyofaj adı verilen benzersiz virüslere sahiptir.

Virüsler değişebilir ve birbirleriyle birleşebilir. Bazen, COVID-19 örneğinde olduğu gibi tür değiştirebilecekleri anlamına gelir.

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

İnsanlar için en önemli olan virüsler bizi enfekte edenlerdir. Herpes virüsleri gibi bazı virüs aileleri, olumsuz etkilere neden olmadan vücutta uzun süre hareketsiz kalabilir.

Bir virüsün veya diğer patojenlerin ne kadar zarar verebileceği genellikle virülansı olarak tanımlanır. Bu sadece enfekte olmuş bir kişiye ne kadar zarar verdiğine değil, aynı zamanda virüsün vücudun savunmasını ne kadar iyi önleyebileceğine, çoğalacağına ve diğer taşıyıcılara yayılabileceğine de bağlıdır.

Evrimsel anlamda, çoğalmak ve konakçıya zarar vermek arasında bir virüsün değiş tokuşu vardır. Deli gibi çoğalan ve ev sahibini çok çabuk öldüren bir virüsün yeni bir ev sahibine yayılma fırsatı olmayabilir. Öte yandan, yavaşça çoğalan ve çok az zarara neden olan bir virüsün yayılması çok zaman alabilir.

Virüsler nasıl yayılır?

Bir kişiye bir virüs bulaştığında kişinin vücudu, öksürme ve hapşırma gibi, cilt dökülmesi veya bazı durumlarda yüzeylere dokunarak salınabilen bir virüs parçacığı deposu haline gelir.

Virüs parçacıkları daha sonra yeni bir potansiyel konakçı veya cansız bir cisim ile temasa geçer. Bu kontamine nesneler fomitler olarak bilinir ve hastalığın yayılmasında önemli bir rol oynayabilir.

Peki Koronavirüs nedir?

Koronavirüs COVID-19, coronaviridae virüs ailesinin bir üyesidir. Adı, virüs yüzeyindeki küçük protein çıkıntılarının taç benzeri bir yapı oluşturması nedeniyle “korona (taç)” dan gelir.

Diğer koronavirüs türleri, 2003 yılında Çin’de Akut Solunum Sendromu’nun (SARS) ve 2012’de Orta Doğu Solunum Sendromu’nun (MERS) ölümcül salgınlarından sorumluydu. Bu virüsler, insanlara bulaşacak şekilde sık mutasyona uğrarlar.

COVID-19 ve Grip Arasındaki Farklar için kısa bir video…

Yazar: Büşra Meral
Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne yapmalıyız?

sağlık, pandemi, Manşet, koronavirüs, bağışıklık sistemi nasıl güçlenir, bağışıklık sistemi

Son zamanlarda dünyayı saran koronavirüse karşı alınan tedbirler arasında, bağışıklık güçlendirmenin öneminden de bahsediliyor. Peki, bağışıklık nasıl güçlenir? Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne gibi önlemler almalıyız? İşte yanıtı…

Bağışıklık sistemi nedir? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolları nelerdir?

Vücudumuzun hastalıklarla mücadele ederek sağlıklı kalmasını sağlayan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ile ilgili her gün yeni bir öneri duyuyoruz. Peki bu tavsiyelerin bilimsel bir gerçekliği var mı? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolu nelerden geçiyor? Mucize şeklinde sunulan ürünler ve gıdalar gerçekten bizi iyileştiriyor mu? Memorial Şişli Hastanesi Doku Tipleme ve İmmünoloji Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Emel Demiralp ve Yardımcısı Dr. Onur Elbaşı bağışıklık sistemi ile ilgili doğru bilinen yanlışlar ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Bağışıklık sistemin sağlıklı çalışması için verilen beslenme önerileri, gıda takviyeleri ve çeşitli ürünler sık sık karşımıza çıkmaktadır. Kanserden, organ nakline, alerjiden, romatizmal hastalıklar olarak bilinen otoimmün rahatsızlıklara kadar geniş bir çalışma alanı olan, sağlıklı bir yaşamın şifresini barındıran bu mekanizmanın doğru çalışması için bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sisteminin önemi nedir?

Vücudumuzda, öğrenebilme, düşünebilme ve hafızada saklama kapasitesinde iki sistem bulunmaktadır. Bunlardan biri beyin, diğeri de bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi, genetik olarak var olan, atalarımızdan aktarılan bilgilerimizi kullanıp, bir mikroba karşı bu bilgiyi işleyip, daha sonra sadece mikrobun olduğu bölgeye odaklanarak savaşan, yok edinceye kadar yılmadan uğraşan ve bu deneyimini unutmayıp saklayan, her yeni durum için bu tecrübeyi de kullanarak yeni bir yanıt üretebilen bir sistemdir. Geçmişten gelen bilginin saklanmış hali olarak, bir takım refleks yanıtlarımız vardır. Bağışıklık sistemi de beyin gibi bu bilgiyi var olan durum karşısında değerlendirip, sentezleyip, mikroba özel ya da kansere, hastalığa, organ nakline özel yanıtlar üretir. Bu, beyin ve bağışıklık sistemi dışında hiçbir sistemde, hiçbir organda olmayan bir özelliktir.

Bağışıklık sisteminin görevi, bireyin özünü korumaktır. Bu nedenle öncelikle kendini bilmekte ve öze zarar vermemektedir. Bu bağlamda, bağışıklık sisteminin, en az düşmanla savaşmak için gereken emek kadar kendini bilmek için de emek harcadığı söylenebilir. Bu arada her mikrobu da önemsememektedir. Örneğin, vücudumuzun içinde bağışıklık sistemi hücrelerimizin toplam sayısının en az 30, kimi çalışmalara göre hatta 100 katı mikrop yaşamaktadır. Ama onlara cevap verilmemekte hatta onlar ile karşılıklı kazançlı olarak denge içinde birlikte yaşanmaktadır. Tıpkı beyin gibi bağışıklık sistemimiz de öğrenme yetisine sahiptir. Bu öğrendiklerinin bir kısmını bir deneyim olarak hafızasında saklar ve gerektiği zaman hatırlayarak kullanır. Yani sosyal bir varlık olan insanın kişisel deneyimlerini saklaması gibi, bağışıklık sistemi de kendi geçirdiği deneyimlerin bilgilerini saklar. Örneğin bağışıklık sisteminin hafıza özelliği aşılarda kullanılmaktadır. Ama sadece aşılarla da değil; bağışıklık sisteminin daha hücresel, daha moleküler hafıza mekanizmaları da bulunmaktadır. Yani çok boyutlu düşünme ve saklama kapasitesine sahip olduğu söylenebilmektedir. Bu da beyinle benzer olan bir diğer özelliğidir.
Tolerans ise hem kendine hem de bazı yabancılara hoşgörü anlamına gelmektedir. Örnek olarak kendi ailesindeki bireyler ne yaparlarsa yapsınlar kişinin bir parçanızdırlar ve onların birçok özelliği, davranışı makul sınırlara kadar hoş görülür. Bağışıklık sistemi de benzer şekilde kendisine ait olana yani öze karşı hoşgörülüdür. Bunun şöyle bir faydası vardır: Öze karşı hoşgörülü olması, sistemin kendi varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir. Aslında immünoloji, benlik bilimidir. O ‘ben’ bilgisi, kendimize ait hücrelerimize, içimizdeki herhangi bir organa savaşmamızı, kendimize zarar vermememizi sağlamaktadır. Bu sistemin amacı, zararlı yabancıya karşı savaşarak, kendini korumaktır. Bu savaşı verirken de kendine karşı tamamen zararsız veya en az zararla savaşı sonlandırmak üzere programlanmıştır.

Bu sistem ne zaman oluşuyor?

Bağışıklık sistemi vücuda tüm organlara yayılmış olan hücrelerden ve ek olarak dalak, karaciğer, timus, lenf bezi gibi organlardan ve kemik iliğinden oluşur. İlk bağışıklık sistemi hücrelerinin aort dediğimiz en büyük atardamarımızın içinde olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Yani kanın oluşmaya başlaması ile birlikte bağışıklık sistemimiz de oluşmaya başlıyor denilebilir. Daha sonra en erken öncülleri karaciğer içinde gösterilmiştir. Karaciğer öncesini göstermek, yöntemsel olarak çok kolay değildir. Burada en ilginç nokta, özü olan ve olmayanı ayırt etmek temeli üzerine kurulmuş bir sistemde yarı yabancı olan bebeğin, anne rahminde nasıl kalabildiği ve daha önemlisi bağışıklık sistemi tam olan annenin bu yarı yabancıyı nasıl reddetmeden dokuz ay saklayıp büyütebildiğidir. Bağışıklık biliminin en etkileyici, en gizemli ve yanıt bekleyen birçok sorusu olan konusudur. Yeni doğan bebekler bağışıklık açısından gelişmemiş olarak doğarlar. Rahim içi yaşam boyunca anneden koruyucu faktörler bebeğe geçer. Yenidoğanda bağışıklık sistemi ile ilgili hücre ve sıvısal bir takım mekanizmalar çok az bir şekilde var ama yeterli değildir. Bu dönemde anneden gelen bir takım bağışıklık bileşenleri bebeği korur.

İmmünglobulin adı verilen koruyucu antikorların tam olarak yapılabilmesi 3 yaşı bulur. İlginç olarak, 2 yaşa kadar anne sütü ile beslenen çocuklarda, anneden gelen immünglobulinlerin 3 yaşa, yani bebek bunları tam olarak yapabilene kadar bebeği koruduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Bağışıklık sisteminin hücreleri ile birlikte tam olgunlaşması ise 6-7 yaş civarında olur ve ondan sonra da hiç bitmez. Sürekli bilmek ve öğrenmek, yeni deneyimler kazanmak ister. Ama bazen de hatalar yapmaktadırlar.

Bağışıklık sistemi hata yaparsa sonucunda ne olur?

Örneğin bağışıklık sistemi bazen kendine karşı az hoşgörülü olabilir. Bu kendine katlanamama durumu, kişinin kendi hücrelerine zarar verebilir ve otoimmün hastalıklar ortaya çıkar. Basit anlatımla otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin özüne toleransının yıkılması şeklinde oluşur denilebilmektedir. Bazen de hoşgörünün dozunu ayarlayamaz ve fazla hoşgörülü olarak içimizde büyüyen kansere ya da tümöre karşı kendisiymiş gibi davranabilir. Yani bizi korumakla yükümlü bu mekanizma, maalesef bazen kendi zararımıza çalışabilir. Alerjik durumlar ortaya çıkabilir ya da organ naklinde takılan organı kabul etmeyebilir. Bunların hepsi de istenmeyen ve ‘herkes hata yapabilir’ denilemeyecek durumlardır.

Bu durumların ortaya çıkmasını tetikleyecek belirli sebepler var mıdır?

Genetik olarak sağlam bir bağışıklık sistemi arada hata yapsa da bunları tekrarlamaz. Ama genetik bir yatkınlık durumu var ise ki bu çok sayıda gen ve bunların karmaşık ilişkilerini içerir, çevresel etkenler hastalığın ortaya çıkmasına neden olabilir. ‘Normal’ sayılabilecek hatalara bir örnek vermek gerekir ise; çok gürültülü bir enfeksiyon hastalığının ardından, düşmana çok yönlü saldırıda bulunurken tüm hücrelerini, bileşenlerini aktifler. Öze zarar gelmemesi için, bu aktif saldırgan durumun bir süre sonra sönmesi gerekir. Hızını alamayıp savaşa uzun sure devam ederse otoimmün durumlar oluşabilir. Bağışıklık sistemi hatalarında, hatta her bir hastalık özelinde ayrı ayrı çok sebep vardır. Savunma ve korunma için bu kadar farklı mekanizmaya sahip bir sistem doğal olarak bozulabilecek çok fazla parçaya sahiptir. Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmaktadır.

Çocuklarda bağışıklık sistemi nelerden etkileniyor?

Çocuklarda bağışıklık sistemi konusunda bir beslenme ya da davranış önerisinin doğrudan olumlu ya da olumsuz etki edeceğini söylemek uygun değildir. Çocuklarda dikkat edilmesi gereken en önemli şey uyku süresi ve kalitesidir. Çünkü uykuda büyüme hormonu salgılanır. O büyüme hormonu gibi bir takım sıvısal vücut bileşenleri bağışıklık sisteminin iyi yanıt vermesini sağlar. Stres, (bu arada stresi sadece psikolojik stres olarak almamak gerekir. Bir enfeksiyon hastalığı, bağışıklık sisteminin stresidir) küçük yaşlarda sıkça geçirilmiş enfeksiyonlar, beslenme bozuklukları gibi etkenler bağışıklık sisteminin doğru çalışmasını etkiler ancak genetik kodda hiçbir hata yok ise o durum telafi edilebilir. Ama bir bozukluk zaten varsa, bir ya da birden fazla olumsuz çevre koşulu yan yana geldiğinde bağışıklık sistemini etkileyebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta özellikle bir gıdayı tüketmenin bağışıklık sistemini düzelteceği inancı doğru değildir. Bu kural sadece emme çağındaki bebekler için geçerli değildir. Anne sütü, bağışıklık sisteminin sağlam olarak gelişebilmesi için olmazsa olmaz bir noktadır. Eğer genetik olarak belirgin bir bozukluk, immün yetmezlik adı verilen bir durum yok ise sağlıklı bir bağışıklık sistemi için bebekler için anne sütü yeterlidir.

Komşunuzu değil, doktorunuzu dinleyin 

Bağışıklık sistemi çok değişkenli, çok sayıda farklı yolağı olan bir sistem olduğu için gerçek gücünün sayısal ölçümü kolay değildir. Bu da pek çok kişinin bu konuda dayanaksız ya da az dayanaklı kurgulamalar yapmasına yol açabilmektedir. Maalesef bu yöntemlerle ticari kazanç da sağlanabilmektedir ve bunların önüne geçilmesi son derece önemlidir. Ancak bilimsel olarak doğru olanı söyleyebilmek için, bir ürünün bağışıklık sistemini güçlendirdiğini iddia edebilmek için seçilmiş ve birbirine sayısal olarak denkleştirilmiş, ürünü kullanan ve kullanmayan insanda yani örnekte denenmesi, denek sayılarının yeterli olması ve bu etkinin iki grupta gerçekten anlamlı düzeyde farklılık yarattığının ispatlanması gerekmektedir.  Yoksa bu bilimsel bir söylem değil, ‘komşu’ önerisi olmaktan öteye geçmeyen bir durum olarak tanımlanabilir. Ticari kazanç kapısı olarak da görülebilir. Ayrıca bu tür ürünler ilaç olmadıkları, gıda takviyesi olarak izinlendirildikleri için Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde de değildir.

Bağışıklık sisteminde mikrobun hangi yoldan vücuda girdiği çok önemlidir. Mikrobun nereden girdiği bağışıklık sisteminin ona karşı nasıl yanıt vereceğini belirler. Yani, ciltten, kandan, solunum sisteminden girerse mikroplu şok oluşturabilecek kadar bağışıklık sistemini etkileyen bir bakteri, ağızdan alındığında hiç problem yaratmayabilir hatta onlara hoşgörülü bile olabilir. İşte bu tür bakterilerin bağışıklık sistemini etkileyecek bazı kısımlarını toz haline getirip kapsüllere koyup bağışıklık sistemini güçlendiriyor denilirse çok yanlış bir yönlendirme yapılmış olur. Çünkü o bakteri zarı ekstresi yutulduğunda ona hoşgörü kazanılır.

Örneğin yeni doğum yapan kadınlara önerilen, anne sütünü destekleyen tozlar piyasada satışa sunulmaktadır. Bebekler için de bazı ürünler bulunmaktadır. İmmün sistemi güçlendirdiği iddia edilmektedir ancak bunun gerçekliğine, bilimsel yanlarına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sistemini güçlendirdiği iddia edilen ürünler kimi zaman süregiden bir hastalığın tedavisi sırasında çok kötü sonuçlara sebep olabilir. Mesela böbrek hastası bir kişi, komşusuna iyi gelen bir otu içip, böbreğinin üstüne bir de karaciğerinin bozulmasına yol açabilir ve böbrek naklinin yapılamamasına yol açabilir. Hekimler de tabi ki bitkilerin hastalıklar üzerinde olan etkileri ile ilgili yapılan araştırmaları takip etmektedir. Ancak mucize diye tanıtılsa bile, asla doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Tam aksine burada mucize sözü daha da dikkatle sorgulanmalıdır.

Mesela belli kanser türlerinde yeşil çayın kesinlikle tüketilmemesi gerektiği kanıtlanmış bir gerçektir. Bu tip ürünler bazılarına çok iyi gelirken, bazılarında hücrelerin bölünmesini artıracak yönde etki ettiği söylenmektedir. Bu tip bilgilerin doğruluklarını bilimsel olarak da takip etmek gerekir. Bu ürünlerin denetlenmelerinin dışında, fayda sağlamıyorsa bile en azından zarar da vermemesi önemlidir

Bağışıklı sistemini güçlendiren 5 önemli faktör 

Her insanın havaya, suya, güneşe, uykuya, her türlü, dengeli olarak alınan besine ihtiyacı vardır ve stresten uzak durmak önemlidir.

Bağışıklık sistemi için en önemli gereksinim oksijendir. Hipoksi (dokularda oksijenin azalması) bütün sistemlerimiz için zararlıdır. Yani şehirde yaşamak immün sistemi bozan bir etkendir.  Oksijen konusunda önemli bir örnek de damar sertliği ile ilgilidir. Damar sertliği de bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Damar çeperinde mikropsuz bir iltihaplanma ile başlar. Oksijensiz ortam, kötü yağların hücre içine yanlış bir şekilde girip depolanmasına neden olur. Mümkün olduğu kadar oksijeni bol ortamlarda bulunmak hem mikroplarla karşılaşma sıklığınızı azaltır hem de sağlam bir bağışıklık sisteminiz oluşmasını sağlar.

Diğer önemli bir faktör de iyi bir uykudur. Çünkü uyurken serotonin salgılanır ve bu hormon T lenfositleri dediğimiz o özel hücrelerimizden bir grubunun daha iyi yanıt verir hale gelmesini sağlar. Bir yayın hızının iyi gerilmesi ile doğru orantılı olması gibi serotonin de bağışıklık sistemi için öyle bir etki yaratmaktadır, karşılaştığı bir enfeksiyona daha hızlı yanıt veriyor.

Güneş ışınları ve D vitamini de sağlıklı ve güçlü bir immün sistem için olmazsa olmazdır. Yani yeterli ve sağlıklı beslenme, oksijenli ve güneşli ortam ve güzel bir uyku… Tüm bunlar bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Egzersiz de bol oksijenli ortamda yapıldığı zaman bağışıklığa iyi gelmektedir.

Bağışıklık sistemi ile psikoloji ilişkisi nasıldır?

Stres döneminde salgılanan bir takım hormonlar ya da beyindeki sinyal iletimini sağlayan bütün sıvısal maddeler, bağışıklık sistemini de etkilemektedir. Stres durumunda immün sistem alarm halinde olur. Tam ve güçlü yanıt verebilir haldedir. Stres durumundaki davranışlar düşünüldüğünde; normal zamanda kaldıramayacağınız bir durumla karşılaştığınızda çok daha güçlüsünüzdür. Kişinin kendisi bile gücünüze şaşırabilir. Ama stres kaynağı ortadan kalktığı an geçici bir depresyon olabilir. Bağışıklık sistemi de aynı şekilde stres sonrası güçsüzleşir bir sure sonra kendini toparlar. İşte o dönem hastalanma dönemidir. O boşlukta bir mikropla karşılaşırsa enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkabilir. Örneğin sınavlarını bitiren birçok öğrenci bu süreçten sonra hastalanabilir hatta zatürre olabilir. Bu durum günlük hayatta görülebilmektedir.

‘Bütünlüğümüz çeşitliliğimizden geliyor’ 

Bir grup hücrenin diğerlerini hiçe sayarak sınırsız büyümesi= Aynılaşma= Kanserleşme 

İnsanoğlu kendisinin her zaman en doğru olduğunu zannetme ve herkesin kendisi gibi olmasını isteme eğilimindedir. Ama yaşam bir çeşitliliktir. Her şeyin aynı olması zaten yaşam ile bağdaşmaz. Biyolojik sistemlerde aynılık kanser anlamına gelir. Tüm biyolojik sistemler gibi bağışıklık sistemi de çeşitliliğin ve çeşitliliğin getirdiği karmaşanın düzenidir. Biyolojik yaşam ve bağışıklık sisteminin yaşamı kendi olan ve olmayanın dirsek dirseğe itişmeleri ile olur. Biraz biri haddini aşar, ileri gider. İleri gittiği zaman diğeri biraz iter bazen de taraflar yer değiştirir. Bir tür biyolojik tango da denilebilir. Denge, bir devinimdir. Durağan bir şey değildir. Ama bazı durumlarda, birinden biri haddini aşma kısmında fazla ileri gider ve o ana dengeyi bozmayı başarır ise hızla çoğalarak sistemi aynılaştırmaya çalışırsa kanserleşmiş demektir. Bağışıklık sisteminin bu denge bozukluğunu görmesi, maalesef çoğu durumda iş işten geçtikten sonra olur. Kanserleşen hücreler, bağışıklık sistemini ne kadar başarı ile kandırırlarsa kendilerini bağışık sistemine ne kadar başarı ile öz hücreler olarak tanıtırlarsa o kadar kötü huylu ve yayılmacı olurlar. Vücudumuzda her gün genetiği bozuk, kanser hücreleri oluşur ama bahsedilen konularda başarı gösteremezlerse bağışıklık sistemi hücreleri onları tanır ve yok eder. Ama açıkça da gördüğümüz üzere bağışıklık sistemimiz bu konuda o kadar da başarılı değildir. Bu anlatılan sebeplerle kanser araştırmaları iki koldan yürümektedir. Çünkü iki tarafı olan bir savaş söz konusudur. Birinci konu, nasıl olur da bir hücremiz, tüm kontrol noktalarının üstesinden gelmeyi başararak bir yandan çoğalıp bir yandan bağışıklık sistemine kendini öz hücre olarak gösterir hatta bağışıklık sistemini baskılayacak, hatta onu yok edecek hale gelebilir sorusudur. Maalesef bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Diğer konu da bağışıklık sistemi nasıl olur da bu uyku durumunda kalabilir? Bu soruların yanıtları da uzun yıllar boyunca araştırma yapılmasını gerektirebilir.

Yazar: Prof. Dr. Z. Emel DEMİRALP
Kaynak: www.memorial.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND