Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Karantina günlerinde medya okuryazarlığı

sevcan eray, medya okuryazarlığı, Manşet, karantina

Korona salgını nedeniyle televizyon ve sosyal medya kullanımında bir artış söz konusu. Peki bu içerikleri tüketirken ne kadar bilinçli seçim yapıyoruz? Çocukların medya kullanımından nelere dikkat etmek gerek? Sevcan Eray medya okuryazarlığının anlam ve önemini Kigem okurları için yazdı.

MEDYA OKURYAZARLIĞI NEDİR, NEDEN ÖNEMLİDİR?

“Güç bilgiden gelir.” der Francis Bacon. Bilgi de okuryazarlık gerektiriyor. Okuma yazmanın önemi anlaşıldığı için, son yüzyılda dünyada okullar mecburi hale getirildi. Zorunlu eğitim birçok sorunu çözdü, şimdi karşımızda daha gelişmiş bir sorun var. 

Modern zamanda “okur yazar” olmak ise, okuma yazmayı bilmenin ötesinde bir kavram. Okuma bilgisi sayesinde herhangi bir haberi, bilgiyi sadece okuyoruz. Peki okur olarak onu anlamlandırıyor, eleştirebiliyor muyuz? Yazma bilen her sosyal medya kullanıcısı yorum yaparken, yazar olarak mı içerik üretiyor? Ne kadar bilinçli ve sorumlu davranıyor? Yeni iletişim teknolojilerini böylesine etkin kullanırken, onların bizi yönetmesine engel olmak için bilinçli olmak zorundayız. 21. yüzyılın edinilmesi gereken en önemli becerilerinden biri olan Medya Okuryazarı olmak işte bu noktada önem kazanıyor.

Günümüzde iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve artan yeni medya kanallarıyla veri bombardımanına tutuluyoruz. Dijital ve geleneksel medyanın güçlü hegemonik yapısı karşısında sayısız mesaja maruz kalıyoruz. Görsel, işitsel, yazılı ve dijital medya ürünleri hepimizi kuşatmış durumda. Medya çeşitli yöntemlerle, değer yargılarımızı ve tavırlarımızı yeniden şekillendiriyor. Kurguladığı gerçekliği algılama biçimlerimizi etkiliyor, manipüle ediyor. Ekonomik, kültürel, psikolojik durumumuza göre medya mesajlarına verdiğimiz tepkiler de değişiyor.

Artık sadece televizyon izleyicisi değiliz. İnternete cep telefonuyla bağlanan ve sosyal medyayı etkin olarak kullanan bireyleriz. İnternette yer alan bilgilerin doğruluğunu kontrol etmiyoruz. Dahası kaynağını ve güvenilirliğini sorgulamadığımız şeyleri paylaşıyoruz. Bilgiye ulaşmanın çok kolay ve hızlı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sadece bilgilenmiyoruz, değişiyoruz, evriliyoruz. Eskiden bağlı olduğumuz bu dijital teknolojilere bağımlı hale geldik.  Marshall Mc Luhan’ın “küresel köy” kavramında bahsettiği gibi, insanları birbirinden ayıran kültür farkları yok oluyor. Sosyal medya kullanıcısı olarak toplumdaki bu etkileşimin birer üreticisi haline geldik.

                 Günlük yaşantımızı giderek dolduran, saatler boyunca etkisi altında kaldığımız medyanın hayatımızda kapladığı yer oldukça büyük. Dinlediğimiz müzikten, cep telefonuyla yazışmalarımıza, televizyondaki reklamdan, farklı sosyal medya ortamlarını takip etmemize kadar akan medya mesajlarından uzak kalmak mümkün değil. Bununla ilgili Global Digital Raporu’ndaki bazı istatistikler medyayla ne kadar iç içe olduğumuzu gösteriyor.

                 2019 Global Digital Raporu’nda Türkiye

                 We Are Social ve Hootsuite’in ortaklaşa düzenlediği 2019 Yılı Global Digital Raporu internet kullanımı ve sosyal medya kullanım alışkanlıkları ile ilgili detaylı bilgiler sunuyor. “82.44 milyon Türk nüfusunun yüzde 72’sini oluşturan 59.36 milyonu internet kullanıcısı. Nüfusun %63’ünü oluşturan 52 milyonu sosyal medya kullanıcısı ve bunların 44 milyonu mobil olarak sosyal medyaya erişebiliyor. Türkiye’de kullanıcıların internette harcadıkları günlük süre ortalama 7 saat 15 dakika. Sosyal medya platformlarında ise günde ortalama 2 saat 46 dakika geçiriyoruz. Türkiye’de en çok zaman geçirilen sosyal  medya platformları;  Youtube %92, İnstagram %84, WhatsApp %83, Facebook %82, Twitter %58.”

Geleneksel medya aracı TV kullanımında durum nasıl?

RTÜK tarafından yapılan Televizyon İzleme Eğilimleri Araştırması’nda, 2006 yılından 2018 yılına kadar geçen sürede, günlük ortalama televizyon izleme oranlarının her geçen yıl düştüğü ortaya çıktı. 2006’da yapılan araştırmada televizyonu günlük ortalama 5 saat 12 dakika izlerken, 2018’de ise bu sürenin günlük ortalama 3 saat 34 dakika olduğu belirlendi. İnsanlar TV’den en çok haber programları ve dizi seyretmeyi tercih ediyorlar. Bu da medya içerisinde yer alan televizyonun haber kaynağı ve eğlence amaçlı olarak en çok kullanıldığını gösteriyor.

Yaş arttıkça televizyon izleme oranı artarken, gençlerde ise televizyonun yerini akıllı telefonlar, tablet ve bilgisayarlar almış durumda. İnternet kullanımının artmasıyla Netflix, Youtube gibi platformlar genç kuşaklar arasında yaygınlaştı.  Televizyona olan ihtiyaç azaldı. Dijital gelişmelerle, yenilenen ve değişen medya araçları karşısında eğitimli ve bilinçli olmak zorunlu hale geldi. Manuel Castells’in de ifade ettiği gibi, “Artık dijitalleşmiş ve ağlarla örülmüş bir toplumda yaşadığımızı reddetmemiz imkânsız.”

Çözüm: Medya Okuryazarlığı

Medya Okuryazarlığı; yazılı, görsel, işitsel ve yeni dijital medya içeriklerine erişme, çözümleme, değerlendirme ve üretimde bulunmak olarak tanımlanıyor. Eskiden okur ve tüketici olarak medya mesajlarıyla karşı karşıya kalıyorduk. Pasif halde sadece haberdar oluyorduk. Günümüzde ise, yazar olarak kendi medya iletilerimizi oluşturuyoruz. Aktif birer üreticiyiz. Özellikle çevrimiçi ve sosyal medya ortamlarında artık herkes üretim yapıyor.

 Medya okuryazarı olmaktaki amaç; siyasi ve ekonomik gücün hegemonyasında değerleri kabul edip bunları aynen yeniden  üretmek değildir. Gerçekle kurguyu ayırt edebilen, bilgiyi sorgulayan, eleştirel düşünebilen ve içerik üretme yeteneğine sahip bireyler yetiştirebilmektir. Tessa Jols ve Elizabeth Thoman’a göre, Medya Okuryazarlığı “Sakın seyretme!” demek değildir. Medya Okuryazarlığı “Dikkatlice seyret, eleştirel düşün!” demektir. Eleştirel bakış açısıyla iletileri çözümleyip değerlendirebilmektir. Üretimde bulunurken yaşadığımız hayatı sorgulayabilmektir.

Medyanın bireyler üzerindeki etkileri hissedildikçe, bu konuda eğitim verilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Medya Okuryazarlığı Eğitimi Seferberliği 1920’lerde İngiltere’de başlatılmıştır. Bugün ABD, İngiltere, Kanada, Almanya, Finlandiya, Fransa gibi birçok ülkede müfredat içerisinde bir ders olarak okutulmaktadır. Ülkemizde ise Medya Okuryazarlığı dersi RTÜK ve MEB işbirliği ile 2007-2008 eğitim-öğretim yılında seçmeli ders olarak hayata geçirilmiştir. Hala ilköğretimde seçmeli ders olarak okutulmaktadır.

Çözüm İçin Neler Yapabiliriz?

Gereksiz bir bilgi yığınının içinde yolumuzu nasıl bulacağız? Maruz kalınan sayısız medya ürünüyle baş etmeyi nasıl öğreneceğiz? Neye göre seçimimizi yapacağız? Medyaya karşı nasıl bir duruş sergilemeliyiz?

Öncelikle bir vatandaş olarak hak ve sorumluluklarımızın bilincinde olmamız gerekiyor. Bu bilinci dijital ortamlara da yansıtmalıyız. Dijital mecralarda da haklarımızı kullanırken taşıdığımız sorumlulukların bilincinde olmalıyız. Etkin, saygılı ve duyarlı birer yurttaş olarak davranmalıyız. Medyadaki bilgi kaynağını ne olursa olsun değerlendirebilmeliyiz.  Eleştirel düşünerek, analiz yapabilmeliyiz. Bilginin ya da mesajın doğruluğunu sorgulayabilmeliyiz.  Onu yerinde kullanan bireyler olmalıyız.

Medya doğru olmayan bilgilerin ve davranışların içselleştirilmesini sağlayabilir. Medyanın kurgusal olduğunu kabul etmeliyiz. Söylem ve içeriklerini kendi ideolojilerine ve ticari kaygılarına göre oluşturduğunu bilmeliyiz. Realty Show’ların aslında ismi gibi gerçek olmadığını, önceden kurgulanmış olduğunu anlayabilmeli insanlar. Yayın organlarının sunduğu her şeyi aynen almak yerine düşünmeli, sorgulayabilmeli. Altta yatan nedenleri çözümleyip değerlendirebilmeli. Survivor’da yalnız olduğu izlenimi yaratılan yarışmacıların arkasında bir çekim ekibinin olduğunu bilerek izlemeli.

                 Artık imaj devrindeyiz. Her şeyi hızlıca öğrenmek istiyoruz. Gizem kalmadı. Bu hız içinde durup, düşünmeye ihtiyacımız var. Bir bilginin gerçek mi sahte mi olduğunu teyit edebilmeliyiz. Veri doğrulama platformlarını kullanmak bir çözüm önerisi olabilir. Fakat bu herkesin yapabileceği pratik bir yol değil. Teyit etmeyi düşünme, eleştirel bakış açısı kazanma öncelikle eğitimle olur.

                 Okullardaki klasik öğretme modeli değişmeli. Derste aktif öğretmen, pasif öğrenci konumlandırmasından çıkmalıyız. Öğretmen öğrencilerle, öğrenciler de kendi içlerinde etkileşim içinde olmalı. Dersin bir parçası olduğunu hissetmeli. Öğrenmeyi ve neden öğrendiğini sorgulayabilmeli. Böylece hayatın içindeki sorunlara gerçekçi çözümler sunulabilir. Bu kazanım da eleştirel medya okuryazarlığı eğitimi ile olur.

                 Medya okuryazarlığı dersi, birçok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da müfredat içerisinde okutuluyor. Bizde ise ilköğretimde seçmeli ders. Bu dersin anaokulundan başlayarak, 12 yıl boyunca zorunlu olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle çocuklar ekran karşısında savunmasızlar. Erken yaşlarda başlayacak bu eğitimle, geleceğin aktif, sorgulayan, düşünen gençlerini yetiştirebiliriz. Eskiden okullarda ebeveynler için okuma-yazma kursları olurdu. Ebeveynler için Medya okuryazarlığı kursları açılabilir. İstihdam edilmeyi bekleyen İletişim Fakültesi mezunu formasyon sahibi kişiler eğitim verebilir. Eğitimin üç sacayağı olan; aile, okul ve öğrenci bilinçli medya kullanıcılarına dönüştürülebilir.

           Teknoloji dünyayı değiştirirken, benliğimizi kaybetmeden bir karar vermeliyiz. Bize sunulanı düşünerek seçip, sorgulayacak mıyız? Medyanın yönettiği, sunulanı sorgusuz kabul eden bireyler mi olacağız? Yani medya okuryazarı mı olacağız, yoksa medyanın kölesi mi?

Yazan: Sevcan Eray
(İletişim danışmanı)

Not: Prof. Dr. Nilüfer Sezer ve Doç. Dr. Nuray Yılmaz Sert’in derlediği “Medya Okuryazarlığı Üzerine” kitabından ve Mutlu Binark – Mine Gencel’in “Eleştirel Medya Okuryazarlığı” kitabından faydalanılmıştır.

Advertisement

MAKALE

Uzaktan eğitim deneyimi

uzaktan eğitim, okul hayatı, öğrenme becerisi, Manşet

Uzaktan eğitimin faydaları nelerdir? Uzaktan eğitimden neler öğrenebiliriz ve okullar açıldığında sınıflarımıza neleri taşıyabiliriz? Daha fazla ve daha kolay öğrenim sağlıyor olabilir miyiz? İşte bir öğrencinin gözünden uzaktan eğitim deneyimi…

Bir Öğrenci Anlatıyor: Neden Uzaktan Eğitimde Daha İyi Öğreniyorum?

Sıra beklemeden konuşmak. Sınıf malzemelerine zarar vermek. Öğretmenlere saygısızlık yapmak. Sınav esnasında cevapları ağzından kaçırmak. Birbirini iten, tekmelemeyen, vuran ve hatta yerlerde yuvarlayan çocuklar. Bunlar okulumda her gün olan şeyler. 

Şaka yaptığımı düşünebilirsiniz, ama gerçekten şaka yapmıyorum. 

Akranlarımın davranışlarına göre ikinci ya da dördüncü sınıfta olduğumu düşünebilirsiniz. Ama aslında New York’ta liseye geçmek üzereyim ve ortaokul hayatım boyunca bu tür sorunlar hemen her derste defalarca yaşandı.

Bu yüzden, koronavirüs pandemisi sebebiyle New York eyaletinde başlatılan uzaktan eğitimi kesinlikle destekliyorum. Okullarımız bu deneyimi sınıftaki öğretmenleri daha iyi nasıl destekleyeceğini anlamak için kullanırsa, geri döndüğümüzde öğrenciler daha etkili bir şekilde öğrenme şansına sahip olurlar.

Nedenini açıklayayım.

23 Mart’tan bu yana uzaktan eğitim alıyorum ve normal sınıf derslerinden daha fazla ve daha kolay öğrendiğimi fark ediyorum. Dikkatimi dağıtan öğrenciler ve bu öğrencileri idare etmekte zorlanan öğretmenler olmadan kesintisiz bir şekilde kendi hızımda çalışabiliyorum. 

Kendilerini kontrol edemeyen veya kontrol etmek istemeyen öğrenciler nitelikli sınıf zamanından çalarlar ve genellikle sınıf arkadaşlarının testlere ve değerlendirmelere hazırlanmasını engellerler. Üzerinden geçemediğimiz ya da yeterince odaklanamadığımız için, hiç hakim olmadığımız konuları içeren testlere girdiğim zamanlar oldu.

Bir ortaokul öğretmeninin işi hiç kolay değil. 26 ergeni gözetmenin çok daha ötesinde bir iş bu. Ortaokul hayatımda, sınıflarına hakimiyeti güçlü olan, kuralları tutarlı bir şekilde uygulayan, öğrencilere adil davranan ve saygılarını kazanan sadece birkaç öğretmenle karşılaştım.

İşbirliğine dayalı öğrenmeye büyük önem veren bir okula gidiyorum. Yaptığımız çalışmaların yaklaşık yüzde 80’i, öğretmen tarafından belirlenmiş 3 ila 5 öğrenciden oluşan gruplar halinde yapılıyor. Bu durum, çalışmalarını tamamlamak isteyen öğrencileri, olumsuz davranışlar sergileyen akranlarını disipline etmek ve isteksiz öğrencileri katkıda bulunmaya ikna etmek zorunda bırakıyor.

Uzaktan eğitim, çalışmalarım üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmamı sağlıyor. Daha fazla çaba ve çalışma gerektiren konulara daha fazla zaman ayırabiliyorum. Yanıtları zaten bilinen soruların üzerinden geçildiği bir dersi sonuna kadar oturup izlemem gerekmiyor. Hala diğer öğrencilerle işbirliği yapabiliyorum ama çok daha etkili bir şekilde. Çalışmaya farklı bakış açıları getiren ve daha güçlü olmasını sağlayan arkadaşlarla online görüşmeler yapmaktan gerçekten keyif alıyorum; birbirimize meydan okuyoruz ve bu daha zengin bir öğrenme deneyimi sağlıyor. 

Ayrıca, öğretmenlerimin şahsen verdikleri dersler yerine Google Classroom’da yayınladığı kayıtlı dersleri tercih ettiğimi de fark ettim. Bu yıl matematikle ilgili sorunlar yaşadım. Öğretmen, dersin en az üçte birini düzeni sağlamak için harcadığı için soruları cevaplamaya sabrı kalmıyordu. Çoğu zaman, okuldan önce onunla görüşmek için randevu aldığımda, kapısında soruları için sıraya girmiş olan bir yığın öğrenci olurdu. 20 dakika süremiz olduğu için hepimize yardımcı olamazdı. Diğer zamanlarda ise onu göremezdik.

Uzaktan eğitim ile boşa harcanan zamanın tamamı ortadan kalkıyor. Gerektiğinde öğretmenin kaydını durduruyorum, başlatıyorum, hatta ihtiyacım olursa geri alıyorum. Bu sayede dersi derste anlayabiliyorum. Kafam karışırsa, öğretmenimin haftalık çevrimiçi görüşme saatlerine (60-90 dakika uzunluğunda) katılıyorum; hiçbir zaman iki ya da üçten fazla öğrenci olmuyor. 

Uzaktan eğitimde, sınıfta olduğundan çok daha iyi öğrenmem eğitim sistemimizde bir sorun olduğunu gösteriyor. İki hafta önce okulum, Google Meet’te canlı video dersi denemeye başladı. Sınıfta öğrencileri idare etmekte zorlanan aynı öğretmenler, ne yazık ki çevrimiçi derslerde de idare etmek zorlanıyorlar. 

Uzaktan eğitimden neler öğrenebiliriz ve okullar açıldığında sınıflarımıza neleri taşıyabiliriz? Birkaç önerim var. Birincisi, öğretmenler dersten sonra tüm öğrencilere kaydedilmiş dersleri video olarak göndermeliler (e-posta veya Google Classroom gibi çevrimiçi platformlar aracılığıyla). İkincisi, öğretmenler öğrencilere birebir veya küçük grup görüşmeleri için online haftalık çalışma saatleri sunmalılar. Üçüncü olarak, sınıf yönetimi konusunda son derece yetenekli olan öğretmenler, diğer öğretmenlere bu konuda ücret karşılığı eğitim vermeliler.

İlk iki öneri uzaktan eğitim döneminde zaten başladı ve şimdiden büyük bir başarı elde etti. Umarım okula döndüğümüzde de devam ederler ve okullar bu fırsatı tüm öğrencilerinin öğrenme deneyimlerini geliştirmek için kullanır.

Çeviri: Özlem Öztürk
Kaynak: www.egitimpedia.com

Okumaya devam et

MAKALE

Bebeklerin göz renkleri neden değişir?

Manşet, göz rengi, genetik, bilim, bebeklerin göz rengi neden değişir

Bebeklerin göz renginin doğumdan sonraki ilk 6-9 ay içinde değiştiğini ve 9-12. ayda tamamen sabitlendiğini biliyor muydunuz? Peki, bunun nedeni ne olabilir? İşte yanıtı…

Bebeklerin Gözlerinin Rengi Neden Zamanla Değişir?

Bebeklerin gözleri yeni doğduklarında genellikle gri-mavi renktedir. Ancak zamanla -genellikle bir yaşına kadar- göz renkleri değişir. Saç rengi de genellikle bebekler büyüdükçe koyulaşır.

Bir insanın gözünün rengi derken aslında gözbebeği etrafındaki iris yapısının renginden bahsederiz. İris, göz bebeğinin büyüklüğünü ve göze giren ışık miktarını kontrol eden yapıdır. Birçok farklı göz rengi olmasına rağmen irisin renginden sorumlu tek bir pigment türü vardır ve iris yapısının rengi saça ve deriye de rengini veren melanin pigmentinden kaynaklanır. Melanin, melanosit adı verilen hücreler tarafından üretilir. Bir insanın gözünün ne renk olduğu melanin pigmentinin miktarına ve niteliğine bağlıdır.

Göz rengi genetik bir özelliktir. Göze rengini veren pigmentlerin miktarı ve niteliği genlerdeki bilgilere göre sentezlenir. Genetik bir özellik olmasına rağmen göz renginin çocukluğun ilk dönemlerinde nasıl değişebildiği sorusu akla gelebilir. Bebekler doğduklarında sahip oldukları melanin miktarı çok az olduğu için gözleri genellikle gri-mavi renktedir. Bebekler doğduktan sonra ışık, melanosit hücrelerindeki melanin üretimini tetikler. Ancak melanin üretimi deri ve saçlarda olduğu gibi sürekli değildir. Genel olarak bir yıl içinde genetik olarak belirlenen melanin miktarına ulaşılır.

Yazar: Çağrı Mert Bakırcı
Kaynak: www.evrimagaci.org

Okumaya devam et

MAKALE

Evrensel gelir modeli işe yarıyor mu?

sosyoloji, Manşet, finlandiya, finans, evrensel gelir modeli, evrensel gelir deneyi

Finlandiya‘nın evrensel gelir deneyi 2017 yılında yapıldı. Deneyin temel amacı, temel gelirin hedef nüfusun istihdam, gelir ve sosyal güvenlik kullanımı üzerindeki etkileri hakkında bilgi sağlamaktı. Peki, işe yaradı mı dersiniz? İşte yanıtı…

Finlandiya’nın Evrensel Gelir Deneyi, İnsanları Daha Mutlu Yaptı

Finlandiya’nın binlerce insana koşulsuz şartsız para verdiği 2017 Temel Gelir deneyi, sonraki yıllarda sosyologların, psikologların, politikacıların ve iktisatçıların üzerinde çalışacağı önemli konulardan biri olacak.

Deneyin 2018 yılında sonlandırılmasının ardından yapılan birçok çalışmada, hemen hemen tutarlı sonuçlara varıldı. İnsanlar daha mutlu olmaya ve kendilerine daha çok güvenmeye eğilim gösteriyordu fakat iş arama konusunda her zaman istekli olmayabiliyorlardı.

Finlandiya Sağlık ve Sosyal İşler Bakanlığı’nın yayınlandığı bu son rapor, pek farklı iddialar sunmuyor. Fakat raporda varılan kanılar, dünyanın istihdam yoksulluğu çektiği bu zamanda, ekonomik güvenlik ağlarının faydalarını yeniden düşünmek gerektiğini hatırlatıyor.

Kısaca tekrarlamak gerekirse Finlandiya hükümeti, 2017 yılının başında rastgele seçilen 2.000 vatandaşa aylık 560 Euro vergisiz gelir garantisi sunan bir deneye başlamıştı. Eğer bu vatandaşlar iş bulursa, fazladan sağlanan bu gelir yine devam edecekti. Bu yüzden her şey kötüye gitse bile, en azından zorunlu faturaların ve masrafların bir kısmı hâlâ karşılanacaktı.

Garantili evrensel temel gelir kavramı (UBI), yeni bir şey değil. Fakat insanların servet ve mutluluğunda meydana gelen büyük sosyal bölünmelerin yıl sonunda kötü izlenimler sunması, son yıllarda dikkatleri bu kavramın üzerine çekti.

Uygulamayı savunanlar, taban seviyesinde yoksulluk korkusu olmadığında; insanların iş konusunda daha büyük riskler alacağını, daha düşük maaşlı işleri kabul edeceğini ve hatta daha girişimci olacaklarını öne sürüyor. Diğer taraftan ise muhalifler, uygulamanın iş bulmaya yönelik isteği hepten kaybettireceğini düşünüyor.

Finlandiya’nın deneyi, başladıktan sonra iki yıldan kısa bir süre içerisinde sona erdi. Deneyin etkilerine yönelik yapılan değerlendirmeler ise yavaş yavaş gelmeye devam ediyor.

Helsinki Üniversitesi’ndeki araştırmacıların yürüttüğü bu son araştırma, deneyde çeşitli açılardan toplanan bilgi birikiminin incelendiği birkaç alt projeyi kapsıyor; bunlar arasında refah, istihdam ve medyadaki haberlere yönelik etkiler de bulunuyor.

Genel mutluluk bağlamında, projede bireysel bildirime dayalı incelemelerden birinin sonuçları; eğer hepimizin ihtiyaç zamanlarında bel bağlayabileceği bir çeşit evrensel temel geliri olsaydı, ortalama refah algımızın iyileşeceğini söyleyen genel görüşü pekiştiriyor.

Geçirdiğimiz bunalımlar azalırdı ve algısal işlevlerimiz iyileştiğinden, muhtemelen daha berrak şekilde bile düşünebilirdik. Topluma ve sosyal düzenlere olan güven artardı ve geleceğimizi daha parlak görürdük.

Uygulamanın, çalışma isteğimizi baltalayıp baltalamayacağı veya sıradaki büyük mucit olma konusunda bize ilham verip vermeyeceği bakımından ise; sonuçlar her zamanki gibi karmaşık. Uygulamada olanlar, kontrol grubundakilere kıyasla; iki yılda ortalama altı gün fazla çalışmış. Söz konusu etki, deneyin ikinci yılında en belirgin şekilde görülmüş.

İş bulma konusunda risk almaya teşvik açısından dev bir etki görülmemiş. Fakat bu tür çalışmalarda her zaman olduğu gibi manşet istatistikleri, bir takım çetrefilli şeyleri gizleyebilir. Bu şeyler ise, sönük bir sonucun nasıl başarıya dönüştürüleceğini; ya da en azından başarısızlıktan nasıl kaçınılacağını gösterebilir.

Helsinki Üniversitesi’nde çalışan sosyal bilimci Helena Blomberg-Kroll, The Guardian gazetesine şöyle konuşuyor: “Bazı insanlar, eğitim gördükleri alanda halen hiçbir iş olmadığından; temel gelirin kendi üretkenlikleri üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını söyledi”

“Fakat diğerleri, temel gelir sayesinde; normalde kaçınacakları düşük maaşlı işlere girmeye hazır olduklarını söyledi.”

Pek çok insan, bu gelirin kendilerine bir tür özerklik düşüncesi sağladığını; saat dokuz-beş arası işe gömülmeleri gerekmeden önce, keyfini çıkarabilecekleri anlamlı faaliyetlere dönmelerine olanak sağladığını aktardı.

Sonuçta toplum için yapılan bütün ‘işler’, istihdam istatistiklerine kaydedilmiyor. Gelecekte yapılacak çalışmalarda bu ölçümün analiz edilmesi daha da önem taşıyabilir.

Evrensel gelirin bu detaylarının daha iyi incelenmesi için daha fazla araştırma gerekiyor; özellikle de dünya, yıkıcı bir salgının ortasında yeni sosyal yapılar ve istihdam yapıları bulmakta zorlanırken.

Bazıları, Finlandiya deneyinin başından beri kusurlu olduğunu; çünkü çok düşük ücretle çok az kişiye dayalı olduğunu söylemişti. Bu son araştırma bile, 2018’de meydana gelen işsizlik avantajlarının koşullarında potansiyel yönden şaşırtıcı bir değişim olduğunu saptıyor.

“Bu sebeple, deneyin ikinci yılında görülen olumlu istihdam etkisi; temel gelir deneyi ile işsizlik avantajı yasasında yapılan iyileştirmelerin ortak bir etkisi niteliği taşıyordu” diye yazıyor araştırmacılar.

Uygulamanın destekçileri, uygulama lehine desteğin yönünü değiştirecek güzel bir rapor bekliyorsa; bu rapor o değil.

Bununla beraber, elde edilen bulgularda hafif umut ışıkları mevcut; Finlerin uygulamaya yönelik tutumlarını ölçen bir ankette, katılımcıların hemen hemen yarısı uygulamayı desteklemiş. Kişisel hikayenin basında daha çok yer bulması, bu görüşlerin zamanla değişmesini teşvik edebilir.

Evrensel temel gelir uygulaması, muhtemelen önümüzdeki karanlık zamanlarda aradığımız kurtarıcı olmayacak. Fakat araştırmaların şimdiye kadarki toplamına bakılırsa; uygulamayı benimseyen ülkeler pişman olmayacaklar.

Rapor, Finlandiya Sağlık ve Sosyal İşler Bakanlığı tarafından yayınlandı.

Kaynak: www.popsci.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND