Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

İşte o tartışma: köşe yazarları pozitif mi olmalı negatif mi?

Kentili, kariyerli ve otuzlu yaşlardaki kadınları anlatan “30 Mumlu Pasta” medyayı birbirine düşürdü. Radikal””in röportajcısı Ayça Şen, kitabın yazarı Banu Özdemir ile bir röportaj yaptı. Röportajdaki sivri üsluptan rahatsız olan Ayşe Arman “geçirme yazısı” diye bir yazsıda Ayça Şen””i haşladı. Perihan Mağden de Ayşe Arman””ı eleştiren bir yazı yazdı. Tartışma “gazeteciler ve köşe yazarları insanları yerin dibine geçirme hakkına sahip midir” diye başladı..

İŞTE O TARTIŞMA: KÖŞE YAZARLARI POZİTİF Mİ OLMALI NEGATİF Mİ?

Kentili, kariyerli ve otuzlu yaşlardaki kadınları anlatan “30 Mumlu Pasta” medyayı birbirine düşürdü. Radikal””in röportajcısı Ayça Şen, kitabın yazarı Banu Özdemir ile bir röportaj yaptı. Röportajdaki sivri üsluptan rahatsız olan Ayşe Arman “geçirme yazısı” diye bir yazsıda Ayça Şen””i haşladı. Perihan Mağden de Ayşe Arman””ı eleştiren bir yazı yazdı. Tartışma “gazeteciler ve köşe yazarları insanları yerin dibine geçirme hakkına sahip midir” diye başladı ama yavaş yavaş “tanga giyen kadınlar” ile giymeyen kadınlar eksenine doğru kayıyor!

Konuyla ilgili çıkan yazılar aşağıda…

OTUZ MUMUN IŞIĞI
AYÇA ŞEN /22. Ağustos

/Radikal
Banu Özdemir””inkinde en az 30 mum var. ””Dolu”” vakitlerinde yöneticilik yapan genç kadınla, 30””unu aşmış kentli kadınların hayatı ve beklentilerinden söz ettik

Sizin doğum günü pastanız kaç mumlu?

Banu Özdemir””in Otuz Mumlu Pasta kitabını radyoya geldiğim bir sabah masalardan birinin üzerinde buldum. Sanki bir sektör kitabı hissi vermişti bana; herhalde “reklam pastası” lafını çağrıştırmış olacağından…

Bu kitap, kentli, kariyer sahibi, bekâr kadınların otuzlu yaş hallerini anlatıyormuş. Açar açmaz “Bizler g-string giyeriz” lafını okuyunca, banka ve benzeri kurumlarda çalışan arkadaşların ve “Forvırd”la birbirine birbirinden klişe espri yollayan iyimser ve koca bulamadığı için feministimtrak görüşler edinmeye başlamış ama bu “feminist” lafını duyar duymaz şeytan görmüşe dönenlerin kitabı.

Hemen tüylerim tiken tiken oldu ve kitabı yanıma aldım. Çünkü çocukluğumdan beri beni çok gıcık eden şeylerden büyük zevk alırım. Zaten Nazo Gelin””in yeni versiyonu Sado-Mazo Gelin bendeniz için yazıldı.

En büyük derdi pazar gününü hangi brançta geçireceğini düşünmekmiş bu kentli, kariyerli kadınların. Ayrıyeten kitabın yazdığına göre otuzlu yaşlardaki kadınların hepsi beyaz dizi okuyarak büyümüş. Holivud filmlerinde Riçırd Ciyır””ın yaşadığı aşklara heves etmiş. Daha neler canım; anlat anlat bitmez.
Kitabı tahammül sınırlarım elverdiğince okuyabildiğim kadarıyla çıkardığım sonuç şuydu: Ya kabullenmek istemediğim gerçekler olup da bilinçaltımla kavga ettiğimden bu kitap ve röportajdan kaçıyordum ya da, hatta ya da””sı yok, muhakkak, bu kentli ve kariyer sahibi kadınlar için bir sivil toplum örgütü kurulmalıydı. Onların bu kültür yozlaşması yaşadıkları hayatlarında, bunalımları, isimlendiremedikleri, içinden çıkamadıkları ve üzerine toprak saçtıkları çocuklukları, üstünü örttükleri ve “Bricit Cons”vâri hayatla kimliklendirdikleri tacize uğramış kimlikleri için kadın sığınma evleri yapılmalıydı.

Banu Özdemir gayet güzel, uzun boylu, okyanus mavisi gözlü, spor ve abiye karışımı tarzı giyimli. Tütsülü evinde, ””yalnız yaşarım, kimseye ihtiyacım yoktur”” cinsi çalışıp da kazanıldığı belli olan tertemiz eşyalarıyla, kendine saygı duyan her insanın evinde bulunan o sessiz sedaya sahip güler yüzlü biri.
Evde yemek yapmıyormuş. Bu çok ayıpmış biliyormuş; eskiden yaparmış ama son yıllarda hep dışarıda yediği için yemek yapmayı unutmuş.

Annelerin ””örnek kız””ı Banu Özdemir, Saint Benoit””yı bitirmiş. Hiç öyle serserilerle arkadaşlık yapmamış. Uyuşturucu kullanan arkadaşları olmamış, geceleri o bar senin bu kulüp benim gezmemiş, hiç sigara içmemiş, her akşam iş çıkışı yogaya, aerobiğe, ahşap boyama kurslarına gitmiş, skuba dayving yapmış, geçenlerde kaptan ehliyetini almış ve üç bin parçalık bir pazıla başlamış.

“Erkek arkadaşınla kesin tangoya da gitmişsindir,” deyince “Hayır, salsaya gittik,” dedi. Ama erkek arkadaşı değilmiş. Âşık olduğu çocukmuş. Zaten büfenin üzerinde bir şarap şişesi vardı ve üzerinde âşık olduğu çocuğun ve kendisinin resmi vardı. “Ama o resimde çirkin çıkmış. Kendisi ona âşık olduğumu biliyor; kitapta okuyunca anladı ama çıkmıyoruz,” dedi.

“Otuzlu yaşlardan çok teenager gibisin,” deyince sevindi.

Aslında Banu, annelerin hep olmasını istediği kız. İ.Ü İktisat””ı bitirip Işık Üniversitesi””nde işletme mastırı yapmış. Altı yıldır Eczacıbaşı””nda orta düzeyde yöneticilik yapıyor ve ciddi bir işte çalışıp bu tip “zıpır” kitaplar yazmak hoşuna gidiyor. İş yerinde üst düzey yöneticilerden güvenlik görevlilerine kadar herkes “Banu Hanım, geçen sizi gastede, televizyonda gördük,” deyince çok hoşuna gitmiş.

Feng Şui, yoga, meditasyon yaptığında depresyondan çıkıyormuş. 18 yaşındayken annesi birdenbire beyin kanamasından ölünce bütün evin sorumluluğu üstüne kalmış. Babasına ve erkek kardeşine kısa da olsa bir dönem o bakmış. Sonra babası yeniden evlenmiş. “Anneme çok bağlıydım,” dediğinde “Ama ruhu rahattır; böyle temiz bir yaşantın var; hayatında uğurlu uğursuz kimse yok; brançlar mrançlar,” deyince “Evet, ben de öyle düşünüyorum; fakat annem çok genç öldü. 37 yaşındaydı, düşünsene benden sadece dört yaş daha büyükmüş; bunu düşününce bir fena oluyorum,” dedi.

Çocuk sahibi olmayı arzuluyor ama çıktığı çocuk yok. Belki bir gün evlenebilirmiş ama “doğru” insanı bulmalıymış!
Ofis kadın prototipi Banu Özdemir “ortaya karışık kültür” kumpanyasının gerçek prototipi.

Hatta Muhsin””e “Muhsin””ciğim bak, şu anda bir prototiple birlikteyiz,” dediğimde Banu samimi ve ışıklı bir gülümsemeyle “Evet, biz ofis kadınları hep böyleyiz,” dedi.

Ona kadınların sosyal durumu ve Türkiye””de kadın sorunlarıyla ilgili soru sorunca “O konu beni aşar. Ben kendi çevremden başladım. Belirli bir kariyer, yüksek tahsil ve master yapmış, birkaç dil bilen, hobi yapan, yalnız ve kentte yaşayan kadınların yaşadıklarını ve sorunlarını yazdım, belki ben örnek olurum ve herkes kendi çevresiyle ilgili yazarsa bir yerlere gidilebilinir,” dedi.

Bu arada tütsü burnuma tütüm tütüm tütüyor ve ben de ona kenarları geniş don giydiğimi söylüyorum, yüzünü buruşturuyor, uzun süre inanmıyor ve ikna olunca da hiç şansımın olmadığını söylüyor.

Banu, bir dönem radyo programı da yapmış. Şarap ve puro kültüründen, dalış kulüplerinden, yatçılıktan katçılıktan ve bilumum standart yükseltici durumlardan bahsetmiş. Gülse Birsel birçok kişinin örnek alması gereken biriymiş; çok beğenip takdir edermiş. Ve televizyon programı yapmayı da tabii, neden olmasın, kabul edebilirmiş.

Otuz mumlu dersler

1) Dün kemoterapi gören anne yarım sayılan Ruhan Teyzem: “Yahu, dedi, baksanıza 17 Ağustos depreminden bu yana beş yıl geçmiş. Hep aynı şeyleri yaptık. Ha beş yıl önce ha beş yıl sonra; onkoloji bölümleri iki yıl daha fazla yaşayayım diyenlerle dolup taşıyor. Halbuki bak işte beş yıl geçivermiş, değişen ne var? Beş yıl fazla yaşasan ne olacak ki!”

2) Banu, çok efendi bir kız. Tipik evlenmek istenilecek kız. Ama sonra kocasının kasetleri yakalanır mı bilemiyorum. Gerçi çok bakımlı, g-stringli, kendine saygılı, temiz ve hırslı bir kız ama… Ayrıyeten ölene kadar mutlu ve aşk dolu beraberliğe inanacak kadar da genç ve umut dolu.

3) Savulun! Banu Özdemir ikinci kitabına başlamış!

4) Ay ben şiştim; size iyi haftalar.

NASIL DA GEÇİRDİM YAZISI!
AYŞE ARMAN/ HÜRRİYET
23. Ağustos 2004
BANA ne aslında…

Değil mi?

Değil işte.

Beni ilgilendiriyor.
‘Dalga dediğin böyle geçilir, karşındaki insan da inceden inceye şöyle küçümsenir’ tarzı yazılar, portreler beni fena halde rahatsız ediyor.

Bir iki laf edesim geliyor.

Geldi…

Ediyorum.

*

Hayatta en kolay şey elinde kalem varsa, karşındaki insanı harcamak.

Lime lime doğramak.

Onu tiye almak.

Alay etmek.

Zekásını küçümsemek.

Hele varsa yazıyla bir aşinalığın, bileğin de oynaksa, zekan da ortalamadan fazlaysa, kendi tribünün de sana destek çıkıyorsa, el alemi itin münasip bir yerine sokmanı alkışlıyorsa, ona buna geçirdikten sonra, yelelerini okşayıp sana ‘Afferin be koçum! Ne güzel de geçirmişsin! Benim dilimin ucuna gelip söyleyemediklerimi söylemişsin’ diyorsa…

Bu artık senin üslubun olur.

Dilinden zehir damlar.

Kendini sarkastik zannedersin ama gittikçe kötülük kuyularından su çekersin.

Karşındakine bok atmadan yapamazsın.

‘Daha da fazla nasıl geçirebilirim, açığını yakalayabilirim, onu komik duruma düşürebilirim?’ diye kafa yormaya başlarsın.

Bu da bir trük neticede.

Senin de var olma biçimin budur.

Kim ne derse desin, kabul etsek de etmesek de hepimiz tribüne oynuyoruz, bir şekilde daha fazla okunmanın yollarını arıyoruz.

Bu da bir yol işte.

Kişilik-mişilik değil yani sadece.

Ama biliyor musunuz, sürekli birilerine kafa atarak yazı yazmak bana sevimsiz geliyor.

Demode geliyor.

Dahası ucuz geliyor.

*

Cumartesi günü Radikal 2’de Ayça Şen imzalı bir Banu Özdemir portresi okudum.

Üzüldüm.

Ayça adına.

Karşısındakini o kadar küçümseyen bir yazı yazmıştı ki, ben onun adına utandım.

O kadar tapon buluyorsan, yazma daha iyi kardeşim!

Özdemir’i ve yazdığı ‘Otuz Mumlu Pasta’ kitabını beğenmeyebilirsin ama nasıl olur da, senin karşına oturup sorularına cevap verme samimiyeti göstermiş biriyle, bu kadar açık alay edebilirsin?

Şu cümlelere bakar mısınız:

‘… Banu Özdemir, Saint Benoit’i bitirmiş. Hiç öyle serserilerle arkadaşlık yapmamış. Uyuşturucu kullanan arkadaşları olmamış, geceleri o bar senin bu kulüp benim gezmemiş, hiç sigara içmemiş, her akşam iş çıkışı yogaya, aerobiğe, ahşap boyama kurslarına gitmiş, skuba dayving yapmış, geçenlerde kaptan ehliyeti almış ve üç bin parçalık bir pazıla başlamış. ‘Erkek arkadaşınla kesin tangoya da gitmişsindir’ deyince, ‘Hayır, salsaya gittik!’ dedi…

… Aslında Banu, annelerin hep olmasını istediği kız, İÜ İktisat’ı bitirip Işık Üniversitesi’nde işletme master’ı yapmış. Altı yıldır Eczacıbaşı’nda orta düzeyde yöneticilik yapıyor ve ciddi bir işte çalışıp bu tür ‘zıpır’ kitaplar yazmak hoşuna gidiyor… Feng Şui, yoga, meditasyon yaptığında depresyondan çıkıyor…

… Banu Özdemir ‘ortaya karışık’ kumpanyasının gerçek prototipi. Hatta Muhsin’e (Şen’in fotoğrafçı arkadaşı) ‘Muhsinciğim bak şu anda bir prototiple birlikteyiz’ dediğimde, Banu samimi ve ışıltılı bir gülümsemeyle ‘Evet, biz ofis kadınları hep böyleyiz’ dedi.

… Bu arada tütsü burnuma tütüm tümüm tütüyor ve ben de ona kenarları geniş don giydiğimi söylüyorum, yüzünü buruşturuyor, uzun süre inanamıyor ve ikna olunca da hiç şansım olmadığını söylüyor.’

Biliyor musunuz…

Ben de Ayça Şen’in şansının olmadığını düşünüyorum ama g-string don giymediği için değil, hayata karşı bu kadar öfkeli olduğu, kendine benzemeyenleri küçümsediği ve kendini herkesten zeki zannettiği için!

HAMİŞ: Yetmemiş! Yazıdan çıkarılacak dersler olarak da Ayça Şen şöyle inciler sarf etmiş: ‘Banu çok efendi kız. Tipik evlenmek istenilecek kız. Ama sonra kocasının kasetleri yakalanır mı bilemiyorum. Gerçi çok bakımlı, g-stringli, kendine saygılı, temiz ve hırslı bir kız ama… Ayrıyeten ölene kadar mutlu ve ayak dolu beraberliğe inanacak kadar da genç ve umut dolu… Ay ben şiştim, size iyi haftalar!’

HAMİŞ 2: Birilerinin birilerini bu kadar acımasızca tiye alması karşında ben de şiştim!

2.GEÇİRME YAZISI!
AYŞE ARMAN/ HÜRRİYET
25.ağustos 2004
Bir yazı yazdım, insanların fikileri bu. Ben kalemimi bile oynatmıyorum, sizi gelen tepkilerle baş başa bırakıyorum.
Herkes kendine göre değerlendiriyor. Ve ortaya şöyle okuyucu kategorileri çıkıyor: 1) Kendisi gibi düşünen yazarları okumak isteyenler. 2) Kendisi gibi düşünmeyen yazarları -sadece küfretmek için- okumak isteyenler. 3) Hakaretin, küçümsemenin ve geçirmenin kötü bir şey olduğunu söylerken, kendileri hakaret edenler. 4) Yazı ve konu ne olursa olsun, bana kafa atmayı fırsat bilenler. 5) Hedef şaşırtmaya, dolduruşa getirmeye, kışkırtmaya uğraşanlar. 6) Hiç bir şekilde okuduğunu anlamayanlar!

Her yazara gelen mail””lerde bu çeşitliliği ve renkliliği görebilirsiniz. Bu tabii aynı zamanda dar görüşlülük anlamına da geliyor. Bu ülkede herkes her konuda uzman anasını satayım. Dikkat edin, aşağıda okuyacağınız bütün mail””ler işin doğrusunu biliyor, talimat yağdırıyor ve ne yapılması gerektiği açıklıyor. Ama aslında hiç kimsenin bir bok bildiği yok! Ben dahil. Ben sadece şunu söylüyorum kardeşim: Hiç kimsenin kimseyi aşağılamaya hakkı yok. Eğer yaparsan, birilerinin de o aşağıladığın kişi adına sana ses çıkarmaya hakkı doğar. Bu kadar.

AYÇA ŞEN SAÇMALIYOR

Banu Özdemir””in hayatının dalga geçilecek en ufak bir yanını göremiyorum. Hatta, hayatı bu ülkede milyonlarca insanın isteyip de sahip olamadığı bir hayat. Ayça Şen farklı olacağım derken tamamen saçmalıyor. Mutsuz, sıkıcı bir kadın velhasıl. (Esin)

KOLAYSA MAĞDEN””E BULAŞ

İyi niyetten söz edene bak! Senin yaptığın işin gazetecilik olduğu bile şüpheli! Oysa Ayça Şen, kafasının inandığı doğrultuda giden, geleneksel kurallara kulak asmayan, alaycı, ironik, ağzı laf yapan biri. Röportaj yaptığı insanı allayıp pullamak, senin defterinde yazıyor! Onunkinde değil şekerim. Dahası o sözünü ettiğin küçümseme meselesinde, bu işlerin primadonnası Perihan Mağden””dir. Her yazısında birilerini yerin dibine sokmazsa rahat edemez. Kolaysa ona bulaşsana! (Güneş.)

KOMPLEKSLİ İNSANLAR

Ama çok normal değil mi? Kompleksli insanlar böyle davranırlar. Belki saçma gelecek ama Ayçe Şen kilolu ve yıllardır kariyerinde istediği ilerlemeyi gösteremiyor. E haliyle birden bire parlayan ve kitabı çok satan bir kadına sinir oluyor. Bir de bu kadın kendisinden güzelse! Banu Özdemir””den neden hazetmediğini anlamak güç değil aslında. (Nurdan)

PEKİ YA EBRU ÇAPA

Yanılmıyorsam siz sadece Ayça Şen hakkında yazmamışsınız. Basında örneklerine sık sık rastladığımız ‘‘geçirme yazıları’’nı eleştirmişsiniz. Ama o kadar uzağa gitmeyin. Sizin gazetede de nefret saçan kalemler var. Bazen Ebru Çapa””nın kaleminden çıkan yazılar mesela. Tamam onun saldırdığı kişiler çoğunlukla bunu hak ediyor ama bir İzmir kızında bu nefret… Ona yazık! Eğer görürseniz, biraz yavaşlamasını, hatta durup nefes almasını söyler misiniz? (Patrick B.)

ALTAYLI, ÇÖLAŞAN

‘‘Geçirmek’’ deyince, senin yazar arkadaşların geliyor asıl insanın aklına: Altaylı, Çölaşan… (Şakir Y.)

KOCA POPOLU AYŞE

Ayça Hanım aslında sana söylenemeyen ama söylenmesi gereken bir çok şeyi bir yazıda özetlemiş. Ben sana acıyorum çünkü sen tam da Ayça Hanım””ın bahsettiği o zavallı modern kadın tipinin prototipisin. Ayça Hanım öyle güzel analizlerde bulunmuş ki, sana önemli bir fırsat tanımış: Kendini tanıma fırsatı. Koca ayaklarınla, koca poponla ve popondaki o g-string””le büyük modern evinde, parmak arası terliklerin ve modern kurnaz zekanla sana mutluluklar dilemeden, şu önemli hatırlatmayı yapayım: Ayça Hanım hayattan nefret etmiyor. Sadece senin gibi soytarılardan midesi bulandığı için ironi ile kusmaya karşı önlem alıyor. Tıpkı bizler gibi. (Berrak B.)

ZIPIR AMA TERBİYESİZ

Ayça komik, zıpır, sivridilli ve sistemdışı olabilir. Ama o yazıda terbiyesizlik vardı. Sorun ne biliyor musun: O yazdıklarını yazması için Banu Özdemir””in onun karşısına oturması gerekmiyordu. Ayça zaten bakımlı, g-string giyen, tango kursuna giden herkesi tapon buluyor, Banu özdemir””i dinlemesine bile gerek yok, onun nezdinde hepsine kusuyor. (Ebru G.)

BEN BANU ÖZDEMİR

Kayıt cihazı kullanmadan ve hatta not bile tutmadan yapılan bir röportajdı. Doğrusu ben de ‘‘Ortaya ne çıkacak?’’ diye merak ediyordum. Endişem yersiz değilmiş. Bir gazeteci olarak konuya göstermiş olduğunuz hassasiyet çok güzel. Benim için de Ayşe Arman””ın desteğini yanımda hissetmek çok güzel. Sonsuz teşekkür ve sevgilerimle. (Banu Özdemir)

ÇOK HAŞİNSİN, RİCA EDERİM!

Perihan Mağden/Radikal

26. ağustos 2004

Boş günlerimiz iki basın hadiselemesiyle, sarsıldı.
””Her şey algılama ve yorum,”” oldum ben bir kez daha. Belki de sadece algılama kifayet eder. Zira neyi nasıl algılamışsan, öyle yorumluyorsun. Yorumun, algılama kapını takip ediyor, ordan giriyor. Bu esnada kendini hazır hisseden algıcılara ””Doors”” dinlemelerini önerebiliriz. Hop diye.

Diyelim ””Doors”” dinleyebilenlerin Jim Morrison””un Paris””te mahv u perişan edilen sürekli mezarında bir sigara içip de gömmek gibi tuhaf ””Ben CHP””yi solcu sanırdım”” aile gelenekleri yoktur. Huxley okumak ve Morrison dinlemek, böyle bir ailenin gelenekçi solcu kızı sanrısını başından dışlayan tercihler diyelim. Geçelim.

Fakat tabii her şey birbirine bağlı. Çorap söküğü.

Bütün gazete ilavelemelerinden en çok okunacak şeyi Radikal Cumartesi””de bulan bir okur olaraktan, ben de mesela Ayça Şen””in her türlü mana ve ehemmiyetten azade bir hanım kızımızla yaptığı görüşme(me)yi okumuştum. Görüşmeden ziyade görüşmemeydi hakikaten; zira aşırı ayrı dünyaların insanları olarak ””30 Mumlu Pasta”” isimli g-stringli hanımların başucu kitabı olmuşmuş galiba, eseri yaratıklandıran bu hobici kişiyle görüşmeyi bir türlü başaramamış Ayça Şen: Öyle bir çakışamama haliydi.

Ama heyhat işte hiçbir şekilde saldırganca bulmadığım gibi, ””oğlunun doğumundan sonra Allah bu kızcağıza post-natal depresyon ve Hz. Eyüp sabrı ihsan etti,”” hissiyatıyla okumuştum. Hiçbir koca donunda sallamaca durumu algılamamıştım ve (bana kalırsa) yoktu hakikaten.

Ve fakat kakılan g-string””lilerin alabildiğine hassas koruyucu meleği mi ne kesilen Ayşe Arman, öylesine acımasız bir eleştiri döşeniverdi ki köşesinde Ayça Şen””e. ””Haydaaa, acımasızlık isnat etmenin bu denli acımasız olduğu vakvakalara ne demeli? Kuyruk acısı mı?”” demeden de edemez oldu insankızı. Nasıl haşin ve hakaretamiz bir şekilde yükleniyor tek kusuru Türkler için aşırı cool ve satirikon olmak olan (üstelik edinilmişden ziyade doğuştan) Ayça Şen””e.
Ben mesela, cumartesi günkü röportajda sıkıcılık ve sıkılmışlıktan başka hiçbir şeycikler algılayamamışken, Sn. Arman””ın ””Bayram değil seyran değil, yengemin bu intikamcılığını neye borçluyuz”” metninin haşinliği karşısında, epeyce sarsıldım. Kadın düşmanlığı sınırlarının yüzde yüz ihlal edilip muhtemelen Şen””in tüylerini diken diken edecek bir Entegre Sanayii Baskını””ydı söz konusu olan.

Bu piyasa (artık dank””lamış bulunuyorum) yüzde bin beş yüz bir kuyruk acısı piyasası ve de en iyi ihtimalle sıkıcı ve varolamayan bir mülakatımsıdan, Türkiye Cumhuriyeti mülakatçılarının en acımasızı (bu yüzden de en iyilerinden biri) bu haşırt huşurt, aşırı sesli ve gaddar sonuçları ansızın çıkarabiliyor ise-Zamanında Süreyya Ayhan””ın hayatını karartan, Sibel Can””a ””Sizin para karşılığı erkeklerle birlikte olduğunuz söyleniyor”” vari sorular sorabilen, röportajları esasında yaptığı bungee jumping””lerin yanında Ayça Şen””in ””Yaa abla, sıktın hani hijyen/salsanla yaaa””larının esamesi okunmayacak bir röportörden söz ediyoruz! Yani insan ””Tencere dibin kara, seninki ayrıyetten delik”” denmesinden, korkmaz mı?

Bu piyasada kardeşim, korkulmuyor.

Bugün Sn. Arman””ın mail köşesinde biri de ””Sıkıysa Mağden””e sataş. Kendisi saldırcanlığın primadonnasıdır”” filan buyurmuş. Ben de takılmayacaktım hakikaten mevzuya. Ama tabii hamilelik koşullarında Dubai””lerde filan Arman, süper bir polemik çıkartlıktırdık, köpürtelim üstadı olduğumuz üzre olmuş- anlaşılan.

Bu arada mailkâr okurlar tabii dingoların Türkiye şubelemesi kıvamında olduklarından ””Saldır Kurt! Ebru Çaba””ya! En ağırından, en kadın düşmanından geçir Ayşe Arman””a!”” tarzı nasıl atılacaklarını el âlemin mevzuuna bilememişler. Arada yurdumuz basınının namlı hitmenlerinden Altaylı ve Çölaşan””ın adını da cılızca geçiyorlar. Ama her zaman olması farz olduğu üzre kadın köşecilere saldırırken sapılan üslubun çirkinliği ve nefretgazlığının binde birini natürel olarak göremiyoruz ağbilerimizin hürmetler sizden isimleri söz konusu olduğunda.

Her zaman söylemişimdir: Bu topraklar kadın düşmanlığı toprakları. Kadınıyla erkeğiyle Türklerin kadınlara duyduğu kinin başı sonu yok. Ve her fırsatta bir töre cinayeti işleniyor. Öbür hadiseyle devam ederiz belki. ””Hıncal Sezen””i artık sevmiyoo””yla da yani.Boş günlerimiz iki basın hadiselemesiyle, sarsıldı.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

virüs, sağlık, ölümcül virüsler, Manşet, koronavirüs

Virüsler nelerden oluşur? Nasıl yayılır? Peki, son dönemde herkesi etkisi altına alan koronavirüs nedir? Ne kadar tehlikelidir? İşte tüm bu soruların yanıtı ve daha fazlası…

Virüsler Hakkında Uzmanlardan Merak Ettiğiniz Sorulara Cevaplar

Virüsler, Dünya’daki en yaygın biyolojik varlıklardır. Uzmanlar, sayılarının yaklaşık 10.1030 olduğunu tahmin ediyor. Uzmanlara göre eğer tüm virüsler yan yana dizilmiş olsaydı galaksinin bir tarafından diğerine tüm galaksiyi sararlardı.

Virüsleri doğanın nano-boyutlu teknolojik malzemesi olarak düşünebilirsiniz. Nanometre ölçeğinde boyutları olan, diğer organizmaların hücrelerini istila etmek ve kendilerini çoğaltmak için onları kullanma amacıyla donatılmış moleküler makineler. Büyük çoğunluk insanlar için zararsız olsa da, bazıları insanları hasta edebilir ve hatta bazıları insanlar üzerinde ölümcül olabilir.

Virüsler yaşayan varlıklar mı?

Virüsler hayatta kalmak ve üremek için diğer organizmaların hücrelerini kullanır, çünkü kendileri enerji üretemez ve depolayamazlar. Başka bir deyişle, konakçı organizmanın dışında işlev göremezler, bu yüzden cansız olarak kabul edilirler.

Bir hücrenin dışında virüs, virion adı verilen bağımsız bir partiküle sarılır. Virion, çevrede belirli bir süre “hayatta kalabilir”, bu da yapısal olarak sağlam kaldığı ve temas ettiği takdirde uygun bir organizmayı enfekte edebildiği anlamına gelir.

Bir viryon uygun bir konakçı hücreye bağlandığında – bu, viryonun ve hücrenin yüzeylerindeki protein moleküllerine bağlıdır – hücreye nüfuz edebilir. İçeri girdiğinde, virüs daha fazla virion üretmek için hücreyi kullanır – “hackler”. Virionlar genellikle süreç içerisinde hücreyi tahrip ederler ve daha fazla hücreyi enfekte etmek için uğraş verirler.

Bu “yaşam döngüsü” virüsleri canlandırıyor mu? Bu felsefi bir sorudur, ancak her iki şekilde de canlılar üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilecekleri doğrudur.

Virüsler nelerden oluşur?

Bir virüs parçacığının merkezinde, virüsü yeniden üretmek için genetik talimatları içeren DNA veya RNA’dan yapılmış uzun molekül genom bulunur. Bu genom, genetik materyali koruyan, kapsid adı verilen protein moleküllerinden yapılmış bir kat içine sarılır.

Bazı virüslerin yağlı organik moleküller olan lipitlerden yapılmış bir dış zarı vardır. COVID-19’a neden olan koronavirüs bu “örtülü” virüslerden biridir. Sabun, bu yağlı zarı çözerek tüm virüs parçacığının yok olmasına yol açabilir. Ellerinizi sabunla yıkamanın çok etkili olmasının bir nedeni budur!

Virüslere nelere saldırır?

Virüsler, tanıyabilecekleri ve saldırabilecekleri belirli bir avı olan yırtıcılar gibidir. Hücrelerimizi tanımayan virüsler zararsız olacak ve bazıları da bize bulaşacak, ancak sağlığımız için hiçbir sorun olmayacak.

Birçok hayvan ve bitki türünün kendi virüsleri vardır. Kedilerin kedi bağışıklık yetersizliği virüsü veya HIV’in kedi versiyonunda olan ve insanlarda AIDS’e neden olan FIV vardır. Yarasalar, biri COVID-19’a neden olan yeni koronavirüsün kaynağı olduğuna inanılan birçok farklı koronavirüs türüne ev sahipliği yapar.

Bakteriler ayrıca bazı durumlarda bakteriyel enfeksiyonlarla savaşmak için kullanılabilen bakteriyofaj adı verilen benzersiz virüslere sahiptir.

Virüsler değişebilir ve birbirleriyle birleşebilir. Bazen, COVID-19 örneğinde olduğu gibi tür değiştirebilecekleri anlamına gelir.

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

İnsanlar için en önemli olan virüsler bizi enfekte edenlerdir. Herpes virüsleri gibi bazı virüs aileleri, olumsuz etkilere neden olmadan vücutta uzun süre hareketsiz kalabilir.

Bir virüsün veya diğer patojenlerin ne kadar zarar verebileceği genellikle virülansı olarak tanımlanır. Bu sadece enfekte olmuş bir kişiye ne kadar zarar verdiğine değil, aynı zamanda virüsün vücudun savunmasını ne kadar iyi önleyebileceğine, çoğalacağına ve diğer taşıyıcılara yayılabileceğine de bağlıdır.

Evrimsel anlamda, çoğalmak ve konakçıya zarar vermek arasında bir virüsün değiş tokuşu vardır. Deli gibi çoğalan ve ev sahibini çok çabuk öldüren bir virüsün yeni bir ev sahibine yayılma fırsatı olmayabilir. Öte yandan, yavaşça çoğalan ve çok az zarara neden olan bir virüsün yayılması çok zaman alabilir.

Virüsler nasıl yayılır?

Bir kişiye bir virüs bulaştığında kişinin vücudu, öksürme ve hapşırma gibi, cilt dökülmesi veya bazı durumlarda yüzeylere dokunarak salınabilen bir virüs parçacığı deposu haline gelir.

Virüs parçacıkları daha sonra yeni bir potansiyel konakçı veya cansız bir cisim ile temasa geçer. Bu kontamine nesneler fomitler olarak bilinir ve hastalığın yayılmasında önemli bir rol oynayabilir.

Peki Koronavirüs nedir?

Koronavirüs COVID-19, coronaviridae virüs ailesinin bir üyesidir. Adı, virüs yüzeyindeki küçük protein çıkıntılarının taç benzeri bir yapı oluşturması nedeniyle “korona (taç)” dan gelir.

Diğer koronavirüs türleri, 2003 yılında Çin’de Akut Solunum Sendromu’nun (SARS) ve 2012’de Orta Doğu Solunum Sendromu’nun (MERS) ölümcül salgınlarından sorumluydu. Bu virüsler, insanlara bulaşacak şekilde sık mutasyona uğrarlar.

COVID-19 ve Grip Arasındaki Farklar için kısa bir video…

Yazar: Büşra Meral
Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne yapmalıyız?

sağlık, pandemi, Manşet, koronavirüs, bağışıklık sistemi nasıl güçlenir, bağışıklık sistemi

Son zamanlarda dünyayı saran koronavirüse karşı alınan tedbirler arasında, bağışıklık güçlendirmenin öneminden de bahsediliyor. Peki, bağışıklık nasıl güçlenir? Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne gibi önlemler almalıyız? İşte yanıtı…

Bağışıklık sistemi nedir? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolları nelerdir?

Vücudumuzun hastalıklarla mücadele ederek sağlıklı kalmasını sağlayan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ile ilgili her gün yeni bir öneri duyuyoruz. Peki bu tavsiyelerin bilimsel bir gerçekliği var mı? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolu nelerden geçiyor? Mucize şeklinde sunulan ürünler ve gıdalar gerçekten bizi iyileştiriyor mu? Memorial Şişli Hastanesi Doku Tipleme ve İmmünoloji Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Emel Demiralp ve Yardımcısı Dr. Onur Elbaşı bağışıklık sistemi ile ilgili doğru bilinen yanlışlar ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Bağışıklık sistemin sağlıklı çalışması için verilen beslenme önerileri, gıda takviyeleri ve çeşitli ürünler sık sık karşımıza çıkmaktadır. Kanserden, organ nakline, alerjiden, romatizmal hastalıklar olarak bilinen otoimmün rahatsızlıklara kadar geniş bir çalışma alanı olan, sağlıklı bir yaşamın şifresini barındıran bu mekanizmanın doğru çalışması için bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sisteminin önemi nedir?

Vücudumuzda, öğrenebilme, düşünebilme ve hafızada saklama kapasitesinde iki sistem bulunmaktadır. Bunlardan biri beyin, diğeri de bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi, genetik olarak var olan, atalarımızdan aktarılan bilgilerimizi kullanıp, bir mikroba karşı bu bilgiyi işleyip, daha sonra sadece mikrobun olduğu bölgeye odaklanarak savaşan, yok edinceye kadar yılmadan uğraşan ve bu deneyimini unutmayıp saklayan, her yeni durum için bu tecrübeyi de kullanarak yeni bir yanıt üretebilen bir sistemdir. Geçmişten gelen bilginin saklanmış hali olarak, bir takım refleks yanıtlarımız vardır. Bağışıklık sistemi de beyin gibi bu bilgiyi var olan durum karşısında değerlendirip, sentezleyip, mikroba özel ya da kansere, hastalığa, organ nakline özel yanıtlar üretir. Bu, beyin ve bağışıklık sistemi dışında hiçbir sistemde, hiçbir organda olmayan bir özelliktir.

Bağışıklık sisteminin görevi, bireyin özünü korumaktır. Bu nedenle öncelikle kendini bilmekte ve öze zarar vermemektedir. Bu bağlamda, bağışıklık sisteminin, en az düşmanla savaşmak için gereken emek kadar kendini bilmek için de emek harcadığı söylenebilir. Bu arada her mikrobu da önemsememektedir. Örneğin, vücudumuzun içinde bağışıklık sistemi hücrelerimizin toplam sayısının en az 30, kimi çalışmalara göre hatta 100 katı mikrop yaşamaktadır. Ama onlara cevap verilmemekte hatta onlar ile karşılıklı kazançlı olarak denge içinde birlikte yaşanmaktadır. Tıpkı beyin gibi bağışıklık sistemimiz de öğrenme yetisine sahiptir. Bu öğrendiklerinin bir kısmını bir deneyim olarak hafızasında saklar ve gerektiği zaman hatırlayarak kullanır. Yani sosyal bir varlık olan insanın kişisel deneyimlerini saklaması gibi, bağışıklık sistemi de kendi geçirdiği deneyimlerin bilgilerini saklar. Örneğin bağışıklık sisteminin hafıza özelliği aşılarda kullanılmaktadır. Ama sadece aşılarla da değil; bağışıklık sisteminin daha hücresel, daha moleküler hafıza mekanizmaları da bulunmaktadır. Yani çok boyutlu düşünme ve saklama kapasitesine sahip olduğu söylenebilmektedir. Bu da beyinle benzer olan bir diğer özelliğidir.
Tolerans ise hem kendine hem de bazı yabancılara hoşgörü anlamına gelmektedir. Örnek olarak kendi ailesindeki bireyler ne yaparlarsa yapsınlar kişinin bir parçanızdırlar ve onların birçok özelliği, davranışı makul sınırlara kadar hoş görülür. Bağışıklık sistemi de benzer şekilde kendisine ait olana yani öze karşı hoşgörülüdür. Bunun şöyle bir faydası vardır: Öze karşı hoşgörülü olması, sistemin kendi varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir. Aslında immünoloji, benlik bilimidir. O ‘ben’ bilgisi, kendimize ait hücrelerimize, içimizdeki herhangi bir organa savaşmamızı, kendimize zarar vermememizi sağlamaktadır. Bu sistemin amacı, zararlı yabancıya karşı savaşarak, kendini korumaktır. Bu savaşı verirken de kendine karşı tamamen zararsız veya en az zararla savaşı sonlandırmak üzere programlanmıştır.

Bu sistem ne zaman oluşuyor?

Bağışıklık sistemi vücuda tüm organlara yayılmış olan hücrelerden ve ek olarak dalak, karaciğer, timus, lenf bezi gibi organlardan ve kemik iliğinden oluşur. İlk bağışıklık sistemi hücrelerinin aort dediğimiz en büyük atardamarımızın içinde olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Yani kanın oluşmaya başlaması ile birlikte bağışıklık sistemimiz de oluşmaya başlıyor denilebilir. Daha sonra en erken öncülleri karaciğer içinde gösterilmiştir. Karaciğer öncesini göstermek, yöntemsel olarak çok kolay değildir. Burada en ilginç nokta, özü olan ve olmayanı ayırt etmek temeli üzerine kurulmuş bir sistemde yarı yabancı olan bebeğin, anne rahminde nasıl kalabildiği ve daha önemlisi bağışıklık sistemi tam olan annenin bu yarı yabancıyı nasıl reddetmeden dokuz ay saklayıp büyütebildiğidir. Bağışıklık biliminin en etkileyici, en gizemli ve yanıt bekleyen birçok sorusu olan konusudur. Yeni doğan bebekler bağışıklık açısından gelişmemiş olarak doğarlar. Rahim içi yaşam boyunca anneden koruyucu faktörler bebeğe geçer. Yenidoğanda bağışıklık sistemi ile ilgili hücre ve sıvısal bir takım mekanizmalar çok az bir şekilde var ama yeterli değildir. Bu dönemde anneden gelen bir takım bağışıklık bileşenleri bebeği korur.

İmmünglobulin adı verilen koruyucu antikorların tam olarak yapılabilmesi 3 yaşı bulur. İlginç olarak, 2 yaşa kadar anne sütü ile beslenen çocuklarda, anneden gelen immünglobulinlerin 3 yaşa, yani bebek bunları tam olarak yapabilene kadar bebeği koruduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Bağışıklık sisteminin hücreleri ile birlikte tam olgunlaşması ise 6-7 yaş civarında olur ve ondan sonra da hiç bitmez. Sürekli bilmek ve öğrenmek, yeni deneyimler kazanmak ister. Ama bazen de hatalar yapmaktadırlar.

Bağışıklık sistemi hata yaparsa sonucunda ne olur?

Örneğin bağışıklık sistemi bazen kendine karşı az hoşgörülü olabilir. Bu kendine katlanamama durumu, kişinin kendi hücrelerine zarar verebilir ve otoimmün hastalıklar ortaya çıkar. Basit anlatımla otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin özüne toleransının yıkılması şeklinde oluşur denilebilmektedir. Bazen de hoşgörünün dozunu ayarlayamaz ve fazla hoşgörülü olarak içimizde büyüyen kansere ya da tümöre karşı kendisiymiş gibi davranabilir. Yani bizi korumakla yükümlü bu mekanizma, maalesef bazen kendi zararımıza çalışabilir. Alerjik durumlar ortaya çıkabilir ya da organ naklinde takılan organı kabul etmeyebilir. Bunların hepsi de istenmeyen ve ‘herkes hata yapabilir’ denilemeyecek durumlardır.

Bu durumların ortaya çıkmasını tetikleyecek belirli sebepler var mıdır?

Genetik olarak sağlam bir bağışıklık sistemi arada hata yapsa da bunları tekrarlamaz. Ama genetik bir yatkınlık durumu var ise ki bu çok sayıda gen ve bunların karmaşık ilişkilerini içerir, çevresel etkenler hastalığın ortaya çıkmasına neden olabilir. ‘Normal’ sayılabilecek hatalara bir örnek vermek gerekir ise; çok gürültülü bir enfeksiyon hastalığının ardından, düşmana çok yönlü saldırıda bulunurken tüm hücrelerini, bileşenlerini aktifler. Öze zarar gelmemesi için, bu aktif saldırgan durumun bir süre sonra sönmesi gerekir. Hızını alamayıp savaşa uzun sure devam ederse otoimmün durumlar oluşabilir. Bağışıklık sistemi hatalarında, hatta her bir hastalık özelinde ayrı ayrı çok sebep vardır. Savunma ve korunma için bu kadar farklı mekanizmaya sahip bir sistem doğal olarak bozulabilecek çok fazla parçaya sahiptir. Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmaktadır.

Çocuklarda bağışıklık sistemi nelerden etkileniyor?

Çocuklarda bağışıklık sistemi konusunda bir beslenme ya da davranış önerisinin doğrudan olumlu ya da olumsuz etki edeceğini söylemek uygun değildir. Çocuklarda dikkat edilmesi gereken en önemli şey uyku süresi ve kalitesidir. Çünkü uykuda büyüme hormonu salgılanır. O büyüme hormonu gibi bir takım sıvısal vücut bileşenleri bağışıklık sisteminin iyi yanıt vermesini sağlar. Stres, (bu arada stresi sadece psikolojik stres olarak almamak gerekir. Bir enfeksiyon hastalığı, bağışıklık sisteminin stresidir) küçük yaşlarda sıkça geçirilmiş enfeksiyonlar, beslenme bozuklukları gibi etkenler bağışıklık sisteminin doğru çalışmasını etkiler ancak genetik kodda hiçbir hata yok ise o durum telafi edilebilir. Ama bir bozukluk zaten varsa, bir ya da birden fazla olumsuz çevre koşulu yan yana geldiğinde bağışıklık sistemini etkileyebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta özellikle bir gıdayı tüketmenin bağışıklık sistemini düzelteceği inancı doğru değildir. Bu kural sadece emme çağındaki bebekler için geçerli değildir. Anne sütü, bağışıklık sisteminin sağlam olarak gelişebilmesi için olmazsa olmaz bir noktadır. Eğer genetik olarak belirgin bir bozukluk, immün yetmezlik adı verilen bir durum yok ise sağlıklı bir bağışıklık sistemi için bebekler için anne sütü yeterlidir.

Komşunuzu değil, doktorunuzu dinleyin 

Bağışıklık sistemi çok değişkenli, çok sayıda farklı yolağı olan bir sistem olduğu için gerçek gücünün sayısal ölçümü kolay değildir. Bu da pek çok kişinin bu konuda dayanaksız ya da az dayanaklı kurgulamalar yapmasına yol açabilmektedir. Maalesef bu yöntemlerle ticari kazanç da sağlanabilmektedir ve bunların önüne geçilmesi son derece önemlidir. Ancak bilimsel olarak doğru olanı söyleyebilmek için, bir ürünün bağışıklık sistemini güçlendirdiğini iddia edebilmek için seçilmiş ve birbirine sayısal olarak denkleştirilmiş, ürünü kullanan ve kullanmayan insanda yani örnekte denenmesi, denek sayılarının yeterli olması ve bu etkinin iki grupta gerçekten anlamlı düzeyde farklılık yarattığının ispatlanması gerekmektedir.  Yoksa bu bilimsel bir söylem değil, ‘komşu’ önerisi olmaktan öteye geçmeyen bir durum olarak tanımlanabilir. Ticari kazanç kapısı olarak da görülebilir. Ayrıca bu tür ürünler ilaç olmadıkları, gıda takviyesi olarak izinlendirildikleri için Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde de değildir.

Bağışıklık sisteminde mikrobun hangi yoldan vücuda girdiği çok önemlidir. Mikrobun nereden girdiği bağışıklık sisteminin ona karşı nasıl yanıt vereceğini belirler. Yani, ciltten, kandan, solunum sisteminden girerse mikroplu şok oluşturabilecek kadar bağışıklık sistemini etkileyen bir bakteri, ağızdan alındığında hiç problem yaratmayabilir hatta onlara hoşgörülü bile olabilir. İşte bu tür bakterilerin bağışıklık sistemini etkileyecek bazı kısımlarını toz haline getirip kapsüllere koyup bağışıklık sistemini güçlendiriyor denilirse çok yanlış bir yönlendirme yapılmış olur. Çünkü o bakteri zarı ekstresi yutulduğunda ona hoşgörü kazanılır.

Örneğin yeni doğum yapan kadınlara önerilen, anne sütünü destekleyen tozlar piyasada satışa sunulmaktadır. Bebekler için de bazı ürünler bulunmaktadır. İmmün sistemi güçlendirdiği iddia edilmektedir ancak bunun gerçekliğine, bilimsel yanlarına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sistemini güçlendirdiği iddia edilen ürünler kimi zaman süregiden bir hastalığın tedavisi sırasında çok kötü sonuçlara sebep olabilir. Mesela böbrek hastası bir kişi, komşusuna iyi gelen bir otu içip, böbreğinin üstüne bir de karaciğerinin bozulmasına yol açabilir ve böbrek naklinin yapılamamasına yol açabilir. Hekimler de tabi ki bitkilerin hastalıklar üzerinde olan etkileri ile ilgili yapılan araştırmaları takip etmektedir. Ancak mucize diye tanıtılsa bile, asla doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Tam aksine burada mucize sözü daha da dikkatle sorgulanmalıdır.

Mesela belli kanser türlerinde yeşil çayın kesinlikle tüketilmemesi gerektiği kanıtlanmış bir gerçektir. Bu tip ürünler bazılarına çok iyi gelirken, bazılarında hücrelerin bölünmesini artıracak yönde etki ettiği söylenmektedir. Bu tip bilgilerin doğruluklarını bilimsel olarak da takip etmek gerekir. Bu ürünlerin denetlenmelerinin dışında, fayda sağlamıyorsa bile en azından zarar da vermemesi önemlidir

Bağışıklı sistemini güçlendiren 5 önemli faktör 

Her insanın havaya, suya, güneşe, uykuya, her türlü, dengeli olarak alınan besine ihtiyacı vardır ve stresten uzak durmak önemlidir.

Bağışıklık sistemi için en önemli gereksinim oksijendir. Hipoksi (dokularda oksijenin azalması) bütün sistemlerimiz için zararlıdır. Yani şehirde yaşamak immün sistemi bozan bir etkendir.  Oksijen konusunda önemli bir örnek de damar sertliği ile ilgilidir. Damar sertliği de bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Damar çeperinde mikropsuz bir iltihaplanma ile başlar. Oksijensiz ortam, kötü yağların hücre içine yanlış bir şekilde girip depolanmasına neden olur. Mümkün olduğu kadar oksijeni bol ortamlarda bulunmak hem mikroplarla karşılaşma sıklığınızı azaltır hem de sağlam bir bağışıklık sisteminiz oluşmasını sağlar.

Diğer önemli bir faktör de iyi bir uykudur. Çünkü uyurken serotonin salgılanır ve bu hormon T lenfositleri dediğimiz o özel hücrelerimizden bir grubunun daha iyi yanıt verir hale gelmesini sağlar. Bir yayın hızının iyi gerilmesi ile doğru orantılı olması gibi serotonin de bağışıklık sistemi için öyle bir etki yaratmaktadır, karşılaştığı bir enfeksiyona daha hızlı yanıt veriyor.

Güneş ışınları ve D vitamini de sağlıklı ve güçlü bir immün sistem için olmazsa olmazdır. Yani yeterli ve sağlıklı beslenme, oksijenli ve güneşli ortam ve güzel bir uyku… Tüm bunlar bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Egzersiz de bol oksijenli ortamda yapıldığı zaman bağışıklığa iyi gelmektedir.

Bağışıklık sistemi ile psikoloji ilişkisi nasıldır?

Stres döneminde salgılanan bir takım hormonlar ya da beyindeki sinyal iletimini sağlayan bütün sıvısal maddeler, bağışıklık sistemini de etkilemektedir. Stres durumunda immün sistem alarm halinde olur. Tam ve güçlü yanıt verebilir haldedir. Stres durumundaki davranışlar düşünüldüğünde; normal zamanda kaldıramayacağınız bir durumla karşılaştığınızda çok daha güçlüsünüzdür. Kişinin kendisi bile gücünüze şaşırabilir. Ama stres kaynağı ortadan kalktığı an geçici bir depresyon olabilir. Bağışıklık sistemi de aynı şekilde stres sonrası güçsüzleşir bir sure sonra kendini toparlar. İşte o dönem hastalanma dönemidir. O boşlukta bir mikropla karşılaşırsa enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkabilir. Örneğin sınavlarını bitiren birçok öğrenci bu süreçten sonra hastalanabilir hatta zatürre olabilir. Bu durum günlük hayatta görülebilmektedir.

‘Bütünlüğümüz çeşitliliğimizden geliyor’ 

Bir grup hücrenin diğerlerini hiçe sayarak sınırsız büyümesi= Aynılaşma= Kanserleşme 

İnsanoğlu kendisinin her zaman en doğru olduğunu zannetme ve herkesin kendisi gibi olmasını isteme eğilimindedir. Ama yaşam bir çeşitliliktir. Her şeyin aynı olması zaten yaşam ile bağdaşmaz. Biyolojik sistemlerde aynılık kanser anlamına gelir. Tüm biyolojik sistemler gibi bağışıklık sistemi de çeşitliliğin ve çeşitliliğin getirdiği karmaşanın düzenidir. Biyolojik yaşam ve bağışıklık sisteminin yaşamı kendi olan ve olmayanın dirsek dirseğe itişmeleri ile olur. Biraz biri haddini aşar, ileri gider. İleri gittiği zaman diğeri biraz iter bazen de taraflar yer değiştirir. Bir tür biyolojik tango da denilebilir. Denge, bir devinimdir. Durağan bir şey değildir. Ama bazı durumlarda, birinden biri haddini aşma kısmında fazla ileri gider ve o ana dengeyi bozmayı başarır ise hızla çoğalarak sistemi aynılaştırmaya çalışırsa kanserleşmiş demektir. Bağışıklık sisteminin bu denge bozukluğunu görmesi, maalesef çoğu durumda iş işten geçtikten sonra olur. Kanserleşen hücreler, bağışıklık sistemini ne kadar başarı ile kandırırlarsa kendilerini bağışık sistemine ne kadar başarı ile öz hücreler olarak tanıtırlarsa o kadar kötü huylu ve yayılmacı olurlar. Vücudumuzda her gün genetiği bozuk, kanser hücreleri oluşur ama bahsedilen konularda başarı gösteremezlerse bağışıklık sistemi hücreleri onları tanır ve yok eder. Ama açıkça da gördüğümüz üzere bağışıklık sistemimiz bu konuda o kadar da başarılı değildir. Bu anlatılan sebeplerle kanser araştırmaları iki koldan yürümektedir. Çünkü iki tarafı olan bir savaş söz konusudur. Birinci konu, nasıl olur da bir hücremiz, tüm kontrol noktalarının üstesinden gelmeyi başararak bir yandan çoğalıp bir yandan bağışıklık sistemine kendini öz hücre olarak gösterir hatta bağışıklık sistemini baskılayacak, hatta onu yok edecek hale gelebilir sorusudur. Maalesef bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Diğer konu da bağışıklık sistemi nasıl olur da bu uyku durumunda kalabilir? Bu soruların yanıtları da uzun yıllar boyunca araştırma yapılmasını gerektirebilir.

Yazar: Prof. Dr. Z. Emel DEMİRALP
Kaynak: www.memorial.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Hücrelerimiz yenileniyorsa biz neden yaşlanıyoruz?

Manşet, insan vücudu, hücre yenilenmesi, hücre, element, anatomi

İnsan vücudunda çok sayıda element bulunmaktadır. Peki, hücrelerimizin ömrü ne kadar? Ölen hücreler ne oluyor? İşte yanıtı…

Vücudumuz Hangi Elementlerden Oluşuyor?

İnsan vücudunda en az 25 element bulunuyor. Ancak vücut kütlemizin yüzde 99’a yakını 6 elementten oluşuyor. Bunlar: Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum ve fosfor.

Geri kalan kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşuyor.

Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunuyor.

Ne işe yarıyorlar derseniz…

Oksijen: Besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli rol oynar.

Karbon: Vücudun yapıtaşı olarak da adlandırılır.

Hidrojen: Besinlerin taşınmasına, atıkların uzaklaştırılmasına ve vücut sıcaklığının düzenlenmesine yardımcı olur. Enerji üretiminde de önemli rol oynar.

Azot: Proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitlerin yapısında bulunur, aynı zamanda DNA’yı oluşturan nükleik asitlerin de önemli bir parçasıdır.

Kalsiyum: Kemiklerin ve dişlerin güçlü ve sert olmasına katkıda bulunur, aynı zamanda sinirlerin ve kasların işlevlerini yerine getirmesinde, kanın pıhtılaşmasında önemli rolü vardır.

Fosfor: Kemik ve diş sağlığının sürekliliği için gereklidir. Hücrelerdeki kimyasal tepkimeler için gerekli olan enerjiyi sağlayan ATP molekülünde de bulunur.

Potasyum: Vücuttaki su dengesinin sürdürülmesi ve sinir hücrelerindeki elektriksel sinyal için gereklidir.

Kükürt: Kıkırdakta, insülinde (vücudun şekeri kullanabilmesini sağlayan hormon), anne sütünde, bağışıklık sisteminde rol oynayan proteinlerde, derinin, saçın ve tırnakların yapısında olan keratinde bulunur.

Klor: Sinir hücrelerinin uygun şekilde işlevini yapması için gereklidir, aynı zamanda mide özsuyunun üretimine yardımcı olur.

Sodyum: Sinir hücrelerindeki elektrik sinyallerinde önemli bir rol oynar, aynı zamanda vücuttaki su miktarını düzenler.

Magnezyum: İskelet ve kas yapısında önemli rol oynar, ayrıca hücrelerde gerçekleşen kimyasal tepkimelere enerji sağlayan ATP’yi kullanan enzimlere yardımcı olan moleküllerde bulunur.

İyot: Metabolizmayı düzenleyen ve tiroit bezi tarafından üretilen temel bir hormonun parçasıdır.

Demir: Kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobinin bir parçasıdır.

Çinko: Sindirimde görevli bazı enzimlerin bir bölümünü oluşturur.

***

Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60 kadarı su. Bu 42 litreye denk geliyor. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alıyor. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturuyor.

Vücudumuzdaki hücreler ortalama 7-10 yılda bir yenilenmekle birlikte, her hücrenin ömrü aynı uzunlukta değil.

Nötrofil hücrelerinin ömrü (kandaki bir tür akyuvar) sadece iki gün iken, göz lensinin ortasında yer alan hücreler ömür boyu bizimle mesela. Hatta beyin hücrelerinin ömrü bizimkinden çok daha uzun.

 Bazı hücrelerin ömrü:

  • Beyin hücresi: 200+ yıl
  • Göz lensi hücresi: Ömür boyu
  • Yumurta hücresi: 50 yıl
  • Kalp kası hücresi: 40 yıl
  • Bağırsak hücresi: 16 yıl
  • Kas hücresi: 15 yıl
  • Yağ hücresi: 8 yıl
  • Hematopoetik (kan yenileyici) kök hücre: 5 yıl
  • Karaciğer hücresi: 10-16 ay
  • Pankreas hücresi: 1 yıl

Vücudumuzun dışında veya sindirim sistemimizde yer alan hücreler öldüğünde vücuttan atılıyor. İçerideki kalanlar ise vücudumuzu hastalıklardan koruyan akyuvarlar tarafından tüketiliyor. Ölü hücrelerden sağlanan enerjinin bir kısmı yeni akyuvar hücrelerinin yapımında kullanılıyor.

Akla gelen soru hücrelerimiz yenileniyorsa neden yaşlanıyoruz?

Vücudumuzda akyuvar hücreleri gibi kimi hücreler sadece birkaç saat yaşarken, deri hücreleri birkaç hafta, beyin hücrelerinin çoğu da on yıllarca yaşıyor.

Ancak birçok hücre yenilense de, bunun gerçekleşmesini sağlayan süreçlerde zamanla aksamalar oluyor. Hücre üretimi için talimatları taşıyan DNA’lar zamanlar hasar görüyor ve hücre bölünmesi engelleniyor. İşte bu duruma da yaşlanma diyoruz.

Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND