Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

İş yerinde aşk…

Günümüzün büyük kısmını ofiste geçiriyoruz. İş yeri arkadaşlarımızı ailemizden, yakın çevremizden çok görüyoruz. Birlikte bu kadar çok vakit geçirince iş arkadaşlıkları zaman zaman duygusal ilişkilere dönüşebiliyor. İşler bu aşamaya geldiğinde akıllara birçok soru takılıyor. Açıklasak mı gizlesek mi, duyulursa ne olur, patronum ne der, işten ayrılmam gerekir mi?.. Bu durum çalışanlar için de sıkıntılı patronlar için de. Ama gönül ferman dinlemiyor.

kişisel gelişim, aşk ve başarı, aşk bilimi, aşk başarı, aşk acısı nasıl geçer

Günümüzün büyük kısmını ofiste geçiriyoruz. İş yeri arkadaşlarımızı ailemizden, yakın çevremizden çok görüyoruz. Birlikte bu kadar çok vakit geçirince iş arkadaşlıkları zaman zaman duygusal ilişkilere dönüşebiliyor. İşler bu aşamaya geldiğinde akıllara birçok soru takılıyor. Açıklasak mı gizlesek mi, duyulursa ne olur, patronum ne der, işten ayrılmam gerekir mi?.. Bu durum çalışanlar için de sıkıntılı patronlar için de. Ama gönül ferman dinlemiyor. 

İş Arkadaşından Sevgili Olur Mu?

Günün büyük bir kısmını iş yerinde geçiriyoruz. Ofisteki arkadaşlarımızı ailemizden, arkadaşlarımızdan daha çok görüyoruz. Birlikte bu kadar çok vakit geçirdiğimiz için birbirimizi daha iyi tanıyoruz. Bunun sonucunda da arkadaşlık ilişkileri bazen daha ileri gidip duygusal boyuta geçebiliyor. Ofiste duygusal ilişkiyi kabul etmeyenlerin veya onaylamayanların söyleyeceği ilk şeylerden biri koskoca şehir, bulamadın mı başka birini? Çöpçatanlık hizmetleri, evlilik siteleri varken neden ofis arkadaşın? Bunun basit bir açıklaması var aslında. Bütün bu ilişkiye, evliliğe yönelik siteler, etkinlikler belli bir amaç için. Bu gibi araçlarla bir buluşma organize edildiğinde taraflar o kişiyle tanışabilmek umuduyla gidiyor. Bu da üzerlerinde bir baskı yaratıyor. Böyle durumlarda gerilenler, strese girenler kendilerini iyi anlatamıyor veya kendileri gibi olamıyorlar. Birçok kişi de iyi geçmeyen bir ilk buluşmadan sonra ikinci şansı vermek istemiyor. İş yerlerinde ise durum farklı. Kişiyi hiç tanımıyorsanız bile göz aşinalığınız var. Ortak arkadaşlarınız olabilir. Veya bir süredir tanışıyorsunuz. Hiçbir beklenti olmadan, iş gereği birlikte vakit geçirerek karşınızdakini daha iyi tanıyor, alışkanlıklarını, hobilerini, sosyal hayatını öğreniyorsunuz. Ne bir baskı ne de bir beklenti. İş ortamında tanışmak, konuşmak için fırsat ve bahane de bol. Karşı taraf da sizin gibi hissediyorsa ilişki hiçbir zorlama veya dış müdahale olmadan kendiliğinden gelişiyor. Uzmanlara göre de en doğrusu bu.

Büyük şirketler desteklemiyor

Şirket ortamında benzer eğitim düzeyinde, sosyo-ekonomik seviyede, birbiriyle uyumlu çalışan insanlar olduğu için iş arkadaşlarının arasında özel hayatta da duygusal ilişki yaşanacak kişilerin bulunması zor değil.

İnsan kaynakları danışmanlık firması Hugent’ın Satış Direktörü Çağlan Ünal Üzümcü, küçük ve orta ölçekli işletmelerde (KOBİ), özellikle yerli şirketlerde bu konunun problem olmayabildiğini, daha anlayışla yaklaşılabildiklerini söylüyor: “Özellikle evlilikle sonuçlanırsa destek görebiliyor ama büyük şirketlerde, özellikle yabancıysa sonucunda bir aksiyon almayı gerektiriyor. İlişki yaşayanlardan birinin işten ayrılması ya da şirketi değiştirmesi istenebiliyor.” 

Açıklamalı mı, saklamalı mı?

İş yerinde duygusal ilişkiler, genellikle ilişki ciddiye binmediği sürece, şirket içinde bolca dedikodusu yapılan ama resmi olarak kimsenin bilmediği ve konuşmadığı bir konu olarak kalıyor. İşe yansıyan bir sıkıntı da olmadığı sürece “kimsenin özel hayatı kimseyi ilgilendirmez” gibi bir bakış açısıyla yaklaşılıyor. Ama kişi sayısının az olduğu ofislerde ve birbirine bağlı çalışan departmanlarda işe yansımaması da güçleşiyor. Peki böyle durumlarda çalışanlar ilişkilerini açıklamalı mı, yoksa saklamalı mı?

Uzmanların bu konudaki ortak görüşü, ciddiye giden, resmileşecek bir ilişkiyse açıklanması gerekiyor. Yöneticiler açısından ise ofis aşkı pek istenmeyen bir durum. Genelde olabilecek kötü sonuçlar düşünülüyor. Ayrılık durumundaki motivasyon düşüklüğü, iş değişiklikleri, aynı departmandalarsa veya birbirlerini etkileyen bir işte çalışıyorlarsa kayırma ihtimali, torpil dedikoduları, bazı departmanlarda gizli kalması gereken bilgilerin açığa çıkması korkusu… Bu endişeler nedeniyle bazı yöneticiler çalışanların ofiste ilişki yaşamasına sıcak bakmayabiliyor.

İş ve özel hayatı ayırın

İş yerinizden biriyle bir ilişki yaşayacaksanız şirketinizin bu konudaki politikasını ve kurallarını iyi bilmeniz gerekiyor. Şapka Danışmanlık’ın kurucusu Müge Çevik, nelerin riske atılacağını önceden hesaplamak gerektiğinin, kariyerini nasıl etkileyeceğini düşünmenin, bireysel olarak bu durumla baş edilip edilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor: “Profesyonel ilişki ile özel ilişkileri ayırt edebilmek kolay değil. Aynı çalışma ortamında olmak, hem konuları profesyonel değerlendirmeyi sürdürmek hem duyguları yönetmek hem de ilişkinin sağlıklı olması çok zor ve yorucu bir denge, bu da hesaba katılmalı.”

Üzümcü, iş hayatı ve özel hayatı tamamen birbirinden ayırmak mümkün değilse bile, her ikisine harcanan vakit, enerji ve konsantrasyonun birbirinden farklı olması gerektiğini söylüyor. Ancak böyle olursa bir denge sağlanabiliyor. Yani iş, çiftlere düşüyor. İş saatlerindeki görüşme sıklığı, telefon konuşmaları, mesaj trafiği arttığı oranda işteki performans düşüyor. Bunlardan ne kadar uzak durulursa olumsuz etkilenme o kadar az oluyor. Ayrıca çiftler de gün boyu beraber olmanın getirdiği sıkıntıdan kaçınarak günün sonunda birbirlerini özlemiş oluyorlar. İş yerinde yaşanılan ilişkiler veya flörtler her ne kadar keyifli, macera dolu gibi görünse de, duygu seline kapılmamayı, üst düzey yönetime ve özellikle de yakın çevredeki iş yeri arkadaşlarına karşı her zaman dikkatli olmayı gerektirdiğini belirten Psikolog Selin Uçal, iş akışının aksamamasına ve işyeri düzeninin bozulmamasına dikkat etmenin önemine dikkat çekiyor: “Bazı işyerleri, çalışanlarının evliliğine hoşgörülü bakmayabilir ve taraflardan birinin başka bir iş yerine veya bölüme geçmeleri gerekebilir. Çiftlerin sorunlarını, iş saatlerine taşımamaları önemli. Aynı zamanda, kişisel problemleri mesai saatlerinde askıya almak ve tartışmalardan kaçınmaya özen göstermek gerek. Maalesef, iş hayatında rastlanılan bir durum da, işyerindeki rakiplerin ilişkiyi bahane ederek çift üzerinde psikolojik baskı oluşturup mobbing’e sebebiyet verebilmesidir.”

Sözleşme imzalatabiliyorlar

Şirketlerin bu ilişkilere bakış açısı farklı. Kimi ses çıkarmıyor kimi karşı çıkıyor. Bazılarında ise taraflardan birinin iş değiştirmesi istenebiliyor. Sözleşmelerinde bununla ilgili madde olan şirketler olduğunu belirten Üzümcü, birçok şirkette sözleşmede olmasa bile şirket prosedürlerinde duygusal ilişkilerle ilgili kurallar olduğunu söylüyor. Bununla ilgili yaptırım da genellikle evlilik olursa birinin işten ayrılması şeklinde. Bu konuda birçok şirkette birçok farklı uygulama olduğundan bahseden Üzümcü anlatıyor: “Şirketler çalışana standart bir iş sözleşmesi imzalatıyorsa bunun içinde yer almıyor. Ama yabancı şirketlerde sözleşme formatları farklı olabiliyor ya da sözleşmenin eki niteliğinde ek dokümanlar da imzalanabiliyor. Özellikle etik uygulamalara önem veren şirketlerde gizlilik sözleşmesi, etik kodu vb dokümanlar, işe girişte imzalanıyor. Kısaca şirket içinde bir evlilik olması durumunda derhal bilgi verilmesi gerektiği, konunun değerlendirileceği ancak çıkar çatışması doğurması olası olduğundan çalışan bir kişinin ayrılması gerektiği prosedürlere eklenir ve çalışanlar bu konuyla ilgili bilgilendirilir.”
Sevgili olma durumunda veya resmiyete dökülmeyen ilişkilerde ise bir yaptırım söz konusu değil. “Böyle durumların tespit edilmesi ve kanıtlanması güç” diyen Üzümcü, kağıt üzerinde olmasa da her şirketin kendine has bir kültürü ve yapısı olduğunu söylüyor. Çalışan bunu işe girdikten sonra yazılı olamayan birtakım kurallar ve görüşler hissetmeye başlıyor. Bu tip konulara sıcak bakmayan bir şirketse doğrudan bu konuyla ilgili olmasa da çalışana farklı konularla ilgili olumsuzluk yansıtabiliyor.

Ast-üst ilişkileri tehlikeli

Ofisteki aşk, iyi gittiği sürece beraberinde bol enerji, mutluluk hali, konsantrasyon bozukluğu, kötü gittiği zaman düşük enerji, mutsuzluk hali ve yine konsantrasyon bozukluğu getiriyor. Her şey iyi giderken hayat toz pembe görünebilir, ama ilişki biterse durum tam tersine dönüyor. Üzümcü, sorunlu bir ayrılıksa ve sonrasında yine şirket içi farklı başlangıçlar da yapılırsa şirketin bir anda “Yalan rüzgarı” kıvamına gelebileceğini ve çalışanların huzurunun kaçacağını söylüyor.

Ast-üst arasında yaşanan ilişkilerde ciddi sıkıntılar çıkabiliyor. En çok yaşanabilecek yasal sıkıntı, iftira ve dava açma şeklinde oluyor. Bir yönetici ve astının arasında bir ilişki varsa ve bu sorunlu bir şekilde sonlanırsa, çalışan yöneticisinin kendisine tacizde bulunduğunu ya da ilişkiye zorladığını iddia edip şikayet edebilir hatta dava açabilir. Yönetici de bunun karşılıklı bir ilişki olduğunu kanıtlamaya çalışır ama bu süreçte işler istenmeyen noktalara varabilir, yöneticinin itibarı zedelenir, haklı olduğunu kanıtlasa bile aynı firmada çalışmaya devam etmesi zordur. Ya da ilişkiyi bitiren çalışan olursa yönetici, çalışanın hayatını ciddi şekilde zorlaştırabilir, gerçekten her anlamda mobbing uygulayabilir, işten çıkarılmasını sağlayabilir, yine davalık olabilirler. Üzümcü, patron-sekreter aşkının yıllardan beri şirketlerde yaşandığını ve çalışanların hiçbir dönemde sıcak bakmadığı bir konu olduğunu söylüyor: “Çalışanlar otomatik olarak sekreterin patronla olan ilişkisi sayesinde belirli ayrıcalıklara ve haklara sahip olduğunu, sekreterin işinin garanti olduğunu düşünüyor. Patron bir de evliyse sekreter ek olarak yuva yıkıcı da oluyor. Dolayısıyla şirket içerisinde herkesin arkasından konuştuğu, kimse tarafından sevilmeyen ama korkudan yüzüne karşı bir şey söyleyemediği hatta patrona yakınlığı sebebiyle kullanılan biri haline geliyor. Sekreter için de vahim bir durum. İşinde başarılıysa bile kimse bunu görmüyor.”

İş hayatında, erkek yöneticinin kadın çalışan ile bir ilişki yaşamasının daha çok görüldüğünü ve çevre tarafından daha az ‘tepki’ ile karşılandığından bahseden Uçal, bunun aksi söz konusu olduğunda, yani kadın yöneticinin, erkek çalışan ile beraber olduğu anlaşıldığında, çiftin çevredekiler tarafından daha çok kınandığını söylüyor: “Her ne kadar ‘kadın erkek eşitliği’ gibi bir kavram olsa da, pratik hayatta, özellikle ülkemizde, ataerkil bir toplum olmanın getirdiği dezavantajlar yüzünden geçerliliği söz konusu değil.”

Dört şirketten birinde evli çalışanlarla ilgili yazılı prosedür var

Türkiye İnsan Yönetimi Derneği (PERYÖN), geçen sene şirketlerin işyerinde aşk konusuna bakışını gösteren bir anket yapmıştı. 30’a yakın sektörden, orta ve üst düzey yönetici 170 kişinin katıldığı anket sonuçlarına göre Türkiye’de yöneticilerin yüzde 73’ü işyerinde flörtü olağan karşılıyor. Şirketlerin yüzde 74’ünde eşlerin aynı şirkette çalışmasına da izin veriliyor. Her 4 şirketten yalnızca 1’inde evli çalışanların durumunu düzenleyen yazılı bir prosedür bulunuyor. Aynı şirkette çalışırken evlenmeye karar verenlerle ilgili şirketlerin yüzde 36’sında bu konuda bir prosedür yok. Her 10 şirketten 1’inde evlilik halinde eşlerden biri şirketten ayrılmak zorunda. Çalışırken evlenen çiftlerin aynı departmanda çalışmasına izin vermeyen şirketlerin oranı yüzde 35 iken, aynı departmanda çalışmalarına izin verip eşlerin ast-üst olmasını engelleyen şirketlerin oranı yüzde 11.

Eşlerden birinin rakip şirkette çalışması konusunda şirketler çalışanlarına güveniyor. Eşlerden birinin rakip şirkette çalışmasını yasaklamayan şirketlerin oranı yüzde 70. Şirketlerin yüzde 15’i eşlerden birinin rakip şirkette çalışmasını yasaklarken, yüzde 15’i yazılı olarak yasaklamasa da sıcak bakmıyor. Eşlerden birinin rakip şirkette çalışmasını yasaklamayan şirketlerin yüzde 34’ü çalışanlarıyla gizlilik sözleşmesi yaparak şirket bilgilerinin dışarı çıkmasını engellemeye çalışıyor. İşyerindeki kadın – erkek ilişkileri konusunda prosedürü olan firmaların yüzde 20’sinde, flört edenler bu durumu yöneticilerine ya da insan kaynakları birimine bildirmek zorunda. Bu zorunluluğun olmadığı şirket oranı ise yüzde 68. Araştırmaya katılanların yüzde 36’si ise flört edenlerin bunu yöneticilerine ya da insan kaynakları birimine söylemesi gerektiğini düşünüyor.

İş yeri aşkı yaşayanlar açısından durum nasıl?

İşe koşa koşa geliyorum

S.A.G (30): 3 yıldır medya sektöründe çalışıyorum. Erkek arkadaşımla farklı departmanlarda olsak da aynı binada görev yapıyoruz. Şirketteki ortak arkadaşlarımız sayesinde tanıştık. Sonrasında da bina içinde karşılaştığımızda birbirimize selam vermeye başladık. Arkadaşlıkla başlayan ilişkimiz birlikte daha çok zaman geçirdikçe aşka dönüştü. Aslında aynı iş yerinde çalışmak sıkıntı verici. Aman görüdüler, bize bakıyorlar, acaba anladılar mı derken dışarıda olduğumuzdan farklı, bambaşka kişiler oluyoruz. Birbirimize candan gülümseyemediğimiz, güzel sözler kullanamadığımız için kendi adıma çok kere erkek arkadaşım için acaba canı mı sıkkın, bana mı kızdı, bir şey mi yaptım gibi düşüncelere kapıldığım oldu. Bu nedenle şirket içinde sık görüşmemeye çalışıyoruz. Kimse bilsin istemiyoruz. İkimiz de sadece en yakın arkadaşlarımıza söyledik. Ekip arkadaşlarım ya da müdürüm durumdan habersiz. Ama aynı binada çalışmanın getirdiği artılar da yok değil. Mesela işinizden, patronunuzdan ne kadar hoşlanmasanız da, sevdiğinizi görmek için koşa koşa geliyorsunuz. Şirket sizin için daha keyif alabileceğiniz bir yere dönüşüyor. Çünkü biliyorsunuz ki yüzüne bayıldığınız insan ile aynı ortamdasınız, istediğiniz an görebileceğinizi bilmek güzel.

Merdiven boşluğunda kavga ediyoruz

U.A. (32): 6 yıldır insan kaynakları departmanında çalışıyorum. Sevgilim başka bir departmanda. Müdürüm ve birkaç arkadaşım durumdan haberdar. Hatta müdürüm bizi yakıştırdı bile. Uzun süredir arkadaştık ama iş yeri dışında görüştüğümüz pek söylenemezdi. Ancak ortak bir arkadaşımızın evinde karşılaşırsak ya da serviste yan yana gelirsek uzun süreli konuşmalar yapardık. Yine ortak arkadaşımızla yaptığımız bir planda, arkadaşımızın gelmemesi sonucunda baş başa kaldık. Hiç kimseyle gülemediğim kadar güldüğümü farkettim. İş saatleri içinde pek görüşmüyoruz ama kavga etmek için merdiven boşluğunda günde 2 kere buluşuyoruz. Nadir de olsa beraber çaya indiğimiz ya da öğle yemeği yediğimiz oluyor tabii ki. Başlarda fark edilmemek için özel çaba harcıyorduk ama şimdi sadece dikkatli olmakla yetiniyoruz. Aynı ofiste olsaydık bakışmaktan çalışamazdık herhalde. Her istediğin an onu görebileceğini bilmek ya da onun bölümünün yanından geçerken kaçamak bakışlar atmak büyük mutluluk. O da seni görüp bakarsa mest olma duygusunun başka tarifi yok. Kurumsal bir işyerinde olduğumuz için mesafeli duruşumuzu korumamız da gerekiyor. Bu da hapishanenin farklı bir versiyonu oluyor. Ayşen Gruda’nın bir filminde söylediği gibi şirket size sevdiğinizi gösteriyor ama elletmiyor. Motivasyon da sağlıyor. O gün sevgilinizi uzaktan göreceğinizi bilseniz bile işe gelmek bambaşka bir zevke dönüşüyor. İş açısından kötü geçen günlerde telefon açıp sadece sesini duyacağınıza, yanına inip yüzünü görebiliyorsunuz. Emin olun kötü geçen her şeyi unutmanızı sağlıyor.

Tavsiyeler

∆ Unutmayın, işinize ihtiyacınız var. Bunu düşünerek hareket edin.
∆ Çalıştığınız kurumun ilişkilerle ilgili yazılı ve yazısız kurallarını, politikasını, kültürünü iyi bilin.
∆ Evli olan bir çalışanla ilişkiye girmeyin. Her ne kadar birbirinizden hoşlansanız da.
∆ Ofisteyken profesyonelce davranmaya özen gösterin.
∆ İlişkinizi bilen kişi sayısını minimumda tutun.
∆ İş arkadaşlarınıza ilişkide olup bitenleri anlatmayın, malzeme konusu olmayın.
∆ İlişkinizde problemler olursa işinizi değiştirmeniz gerekebileceği aklınızın bir köşesinde olsun.
∆ Giyim kuşam tarzınızı aniden değiştirmeyin. Bu da dedikoduların çıkmasına neden olur.
∆ E-postalarınızın, telefon görüşmelerinizin özel olmadığınızı hatırlayın. Ofisteyken konuşacaksanız cep telefonunuzdan arayın, sessiz sakin bir yerde görüşün.
∆ İşiniz gereği birlikte çalışıyor ve aynı toplantılara katılıyorsanız profesyonel davranmaya daha çok özen gösterin.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Yoksa siz de mi helikopter ebeveynsiniz?

Manşet, helikopter ebeveynlik ölçeği, helikopter ebeveyn, ebeveynler çocukları nasıl etkiliyor, ebeveyn

Helikopter ebeveynler, çocukların etrafında pervane olan aşırı kontrolcü ebeveynlerdir. Peki helikopter ebeveyne sahip olan çocuklar, hayatta ne gibi sorunlarla karşılaşır? İşte yanıtı…

Yeni Nesil (Helikopter) Ebeveynlik: Çocuklar Bu Durumdan Nasıl Etkileniyor?

Ebeveynlerin çocuklarının hayatlarına dahil olması, onlarla vakit geçirmesi, kararlarında yanlarında olması, koruyucu ve kollayıcı olması – doğru seviyede kaldığı sürece – çocuklar için oldukça olumlu bir durum. Ancak yeni nesil ebeveynler arasında farklı bir ebeveynlik tarzı ortaya çıkıyor: helikopter ebeveynlik1. Adından da anlaşılacağı gibi bu ebeveynlik stilinde ebeveynler fazla çocuk odaklı ve korumacı bir tavırla tıpkı bir helikopter gibi sürekli çocuklarının tepesinde geziyorlar. Onlar adına her şeyi kontrol ediyorlar, kararlar alıyorlar ve problemleri çözüyorlar. Bir ebeveyn için sürekli çocuğuna odaklanmak, daima onu koruyup kollamak ve kontrol etmek hayat tatmini sağlayabilir. Peki bu durum çocukları nasıl etkiliyor? Sürekli yeni neslin artan kaygı düzeyinden, antidepresan ilaç kullanma sıklığından, karar alma konusundaki eksikliklerinden bahsediliyor. Acaba bu durum helikopter ebeveynlik ile ilgili olabilir mi?

Genel olarak ebeveynlik davranışlarına baktığımızda kontrolcü davranmanın zararlarını gösteren birçok bilimsel çalışma var2. Ancak bu kontrolcü davranışlar çoğu zaman çocuğun davranışlarını bilinçli bir şekilde kısıtlama, hayatına sınırlar koyarak sürekli müdahale etme, bağırarak, tehdit ederek, çocuğu sindirerek istediğini yaptırma gibi olumsuz ve çocuğun iyiliğini çok da ön plana koymayan bir şekilde ortaya çıkıyor. Helikopter ebeveynliği bu tarz kontrolcü ebeveynlikten ayıran belki de en önemli özellik amacının aslında tamamen iyi niyetli olması. Helikopter ebeveynler çocuklarını okula götürüyorlar ama sağlıklı bir şekilde oradan ayrılmak yerine, bahçede beklemeyi veya hatta sınıfa girip çocuklarının yanına oturmayı tercih ediyorlar. Üniversite yaşındaki çocukları oda arkadaşlarıyla sorun yaşadıklarında telefon açıp olaya müdahil oluyorlar. Hatta Amerika’da son yıllarda sıkça görüldüğü üzere çocukları üniversitedeki derslerinden düşük notlar aldıklarında hocalara ve hatta okul yönetimine telefon açmada bir sakınca görmüyorlar. Bu ebeveynler sıcak ve şefkatli. Çocuklarının hayatlarına dahil olmayı onlara yaptıkları bir iyilik olarak görüyorlar. Ancak bunu yaparken insan gelişiminde kendiliğinden oluşması gereken otonomi kazanma, kendi kararlarını kendi veren ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir birey olma yeteneğini çocuklarının ellerinden alıyorlar4. Çocuklarının hayatlarında fiziksel ve duygusal olarak yer edinmeyen ve bu şekilde çocuklarına zarar veren ebeveynlerin aksine helikopter ebeveynler bu konuda aşırıya kaçıyorlar ve çocuklarının bireyselleşme sürecini sekteye uğratıyorlar.

Peki çocukların hayatına müdahil olma sınırını belirleyen etkenler nelerdir? Öncelikle çocuğun yaşını ve yaşının getirdiği kabiliyetleri göz önünde bulundurmak çok önemli. Ama bunun yanı sıra durumları da iyi okumak gerekiyor. Çocuğun kişisel alanına müdahale etmeden sınırı koruyabilmek bu işin sırrı. Helikopter ebeveynler bu sınırı koruyamıyorlar. Çocuğun her anını kontrol etmeye çalışıyorlar, kendisine ait özel bir alan bırakmıyorlar. Bunun yanı sıra çocuğun kendini geliştirebileceği, kendi alanında mutlu ve özgür bir şekilde hareket edebileceği alanlar yaratmak onlara iyi gelirken, bu alanlara müdahale etmek çekingen ve çocukların kendini yetersiz görmesine yol açabiliyor4. Özellikle de geç ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerinde çocuklar tam da kendi kimliklerini bulma çabası içerisindeyken müdahaleci davranışlar çocukların gelişimine iyi gelmiyor5.

Bağlanma Stilleri” başlıklı yazımızda bahsettiğimiz üzere bağlanma teorisine göre erken çocukluk döneminde ebeveynlerimizle yaşadığımız deneyimler, gelecekteki deneyimlerimizi etkiliyor. Helikopter ebeveynlere sahip çocuklar genellikle güven problemi yaşıyorlar ve bu durum gelecekteki ilişkilerine zarar veriyor6. Bunun yanı sıra, hayata ne yazık ki hazırlıksız yakalanıyorlar. Kendi işlerini kendi başlarına halledemeyecekleri duygusuna kapılıyorlar. Bağımsız olmayı öğrenemediklerinden sıradan aktiviteleri yapabilme yeteneğine bile sahip olduklarını fark edemiyorlar.  Hayatlarında bir sorunla ya da tümsekle karşılaştıklarında, kendileri yerine o sorunu sihirli bir şekilde ortadan kaldıracak bir kişinin ya da varlığın olduğuna inanıyorlar. Savaşmaya ya da mücadele etmeye ihtiyaç duymuyorlar çünkü bu zamana kadar her şey ebeveynleri tarafından onlar için sağlanmış. Dünyayı ya da kendi dünyalarını değiştirme gereklilikleri yok çünkü hiçbir sorun sonsuza kadar sürmez. Sihirli bir güç (yani ebeveynleri) gelip sorunları onlar için kolayca yok edebilir. Bundandır ki bu şekilde büyüyen çocuklar, büyüyünce de hala ebeveynlerine bağımlı yetişkinlere dönüşüyorlar.

Üniversite öğrencileriyle yapılan bir araştırmaya göre helikopter ebeveynlere sahip olan çocuklarda daha yüksek anksiyete ve depresyon ve daha az hayat tatmini görülüyor7. Helikopter ebeveynlere sahip olan bu üniversite öğrencileri kendilerini yetersiz ve yeteneksiz görüyorlar. Başka bir araştırma ise yine üniversite öğrencilerinin kendi özgüvenlerini arttıracak aktiviteleri keyif verecek aktivitelere (seks yapmak, içki içmek, şeker tüketmek) dahi tercih ettiklerini gösteriyor. Bu çocukların ebeveynlerinden gördükleri şefkatin başarıya ve kendilerine çizilen yolu takip etmeye odaklı bir şefkat olduğu değerlendirildiğinde bu sonuç şaşırtıcı değil. Üstelik bu kadar koşullu gösterilen sevgi çocuklara uzun vadede zarar da veriyor. Ebeveynleri tarafından “matematikten 90 aldığı için”, “komşuların yanında düzgün davrandığı için”, “annesini üzmediği için” sevilen ve övülen çocuklar bunları sağlayamadıklarında sevgisiz ve ilgisiz kalmış gibi hissedebiliyorlar.

Bütün bu araştırmalardan çıkarılan sonuç ise şu: Bu şekilde yetiştirilen çocuklar belki akademik olarak daha başarılı olabilirler ama kendilerini hayatta daha çaresiz ve yetersiz hissediyorlar. Çocuklarımızın hayatlarındaki yerimizi sağlam bir şekilde korurken bunu sevecen ve sıcak bir şekilde ve doğru sınırlar içerisinde yapmaya özen gösterirsek, kendi benliklerini tam olarak oluşturabilen mutlu, başarılı, güçlü ve bağımsız bireyler yetiştirebiliriz.

Yazan: Ande Ömeroğlu & Gizem Sürenkök
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

yaşlanmayı durduran şeyler, yaşlanmak, yaşlanma korkusu, yaşlanma karşıtı, mikrobiyom, Manşet, insan ömrünü uzatma çalışmaları, hücre yenilenmesi

Bilim insanları yıllardır yaşlanmayı önleme konusunda birçok çalışma yapıyor. Peki yaşlanmayı önlemek gerçekten mümkün mü? Ömrümüzü uzatabilir miyiz? İşte tüm bu sorulara cevap niteliğinde yapılan araştırmalar…

Yaşlanma süreci nasıl önlenebilir?

Dünyanın her köşesinde bilim insanları yaşlanmaya çare arıyor. Bunun için üç boyutlu yazıcılarda organ üretiminden vücuttaki mikrobiyomu değiştirme yoluyla yaşlanmayı önlemeye kadar çeşitli çözümler üzerinde duruluyor. Peki insan ömrü ne kadar uzatılabilir?

Yaşlanma kaynaklı kanser, romatizma ve Alzheimer gibi hastalıklardan dünyada her gün 100 bin kişi ölüyor. Ancak pek çok bilim insanı bunun kader olmadığına inanıyor.

Yaşlanma tam olarak nedir? Hücre düzeyinde ele alacak olursak, zamanla azar azar oluşan hasarların hücre, doku ve organlarda yayılmasıdır diyebiliriz.

Hücrelerde hasar, onarımdan daha hızlı geliştiğinde yaşlanma baş gösterir. Danimarkalı doktor Kaare Christensen yıllar boyu hasta tedavisinin ardından, Yaşlanma Araştırmaları Merkezi’ni kurarak bu hastalıkların ortaya çıkmasının nasıl engellenebileceği üzerinde araştırmalara başladı.

Bu konuda bazı gelişmeler kaydedildiğini söylüyor Christensen. 1800’lerin ortalarında ortalama ömür 40 yaş iken bugün Kuzey Avrupa ülkelerinin birçoğunda 80 yıla yaklaşıyor, diğer ülkelerde de önemli gelişmeler gözleniyor.

Diş sağlığı gelişiyor

Aynı zamanda umut verici başka bir gelişme daha olduğunu söylüyor Christensen. “Her geçen yıl yaşlıların diş sağlığında iyileşme gözleniyor.”

Dişler genel sağlık açısından bir tür barometre işlevi görüyor. Onların sağlıklı olması düzgün beslenmeyi ve daha iyi besin emilimini sağlıyor. Ayrıca vücudun diğer kısımlarının da daha sağlıklı olduğunun göstergesi onlar.

Christensen, yaşlıların IQ testlerinde de eskiye kıyasla artık daha iyi sonuç alındığını, bunun ise dünya çapında daha iyi yaşam koşullarıyla bağlantılı olduğunu söylüyor.

“Daha iyi yaşam koşulları, daha iyi eğitim ve ne tür işlerde çalışıldığının etkisi bu.”

Bu gelişmenin devam edeceğine inanıyor. Peki daha ne kadar?

Dünyada kayda geçmiş en uzun ömür, 122 yaşında iken 1997’de ölen Fransız kadın Louise Calment’e ait. Geçen 20 yılda da birçok gelişme kaydedildi.

Yazıcıda organ üretmek

Hindistanlı biyofizikçi Tuhin Bhowmick’e göre, yaşlılıktan kaynaklı ölümlere kalp, akciğer ve karaciğer gibi yaşamsal organların işleyiş bozukluğu neden oluyor. Sağlıklı organ nakli halinde ömür uzatmak mümkün olabiliyor.

Ancak dünyada organa ihtiyaç duyanların sayısı organ bağışı yapanlardan çok daha fazla. Ayrıca uygun organın bulunması sorunu söz konusu. Çoğu zaman bu bekleyiş sırasında yaşlı hastaların öldüğü görülüyor.

Peki bir insandan organ almak yerine ihtiyaç duyulan organın, hastanın vücudunun reddetmeyeceği bir tarzda laboratuvarda üretilmesi, üç boyutlu yazıcıdan çıkarılması mümkün olabilir mi?

Bhowmick, bu tür bir yazıcının kartuşunda mürekkep yerine protein ve hastanın kendi hücreleri olacağını söylüyor. Böylece vücudun yeni organı reddetme ihtimali ortadan kalkıyor.

Bhowmick ve ekibi Hindistan’ın ilk yapay karaciğer dokusunu üretti. Önümüzdeki beş yıl içinde de minyatür bir karaciğer üretilmesi üzerinde çalışıyor. Bunun vücudun dışında, taşınabilir bir cihaz şeklinde olması öngörülüyor.

8-10 yıla kadar ise vücudun içine nakledilerek normal işlev görecek bir karaciğer üretilmesi plan dahilinde.

Peki akciğer ve kalp nakli ile de ömür uzatmak mümkün mü? Bhowmick her durumun kendine özgü yanları olduğunu ve tek tek ele almak gerektiğini söylüyor.

“Hastanın ölümüne neden olan organının yerine yeni organ nakli ile ömrünü 20 yıl uzatabilirsiniz. Örneğin karaciğerde bu mümkündür. Ama beyin ve kalpte aynı şekilde işlemez.”

Bhhowmick, bu tür gelişmeler sayesinde milenyum kuşağının (1981 sonrası doğanlar) ömrünün 135 yaşa kadar uzatılabileceğine inanıyor.

Mikrobiyom umudu

ABD’de moleküler ve insan genetiği profesörü Meng Wang, tıpta en çok heyecan yaratan yeni alanlardan biri olan mikrobiyom üzerine araştırmalar yapıyor.

“Bunlar vücudumuzun içindeki sindirim sisteminden dışındaki derimize kadar bizimle yaşayan minik mikroorganizmalardır.”

Gözle görülmeyen bu organizmaların çoğu bakteridir, ancak mantar, virüs ve diğer mikropları da içeriyor. Eskiden bilim insanları bunlara pek ilgi göstermiyordu. Oysa vücut üzerinde büyük etkileri olduğunu bugün biliyoruz.

Son araştırmalar, mikrobiyomun insan için ek bir organ işlevi gördüğünü gösteriyor. Vücudumuzun farklı ilaçlara verdiği tepkiden davranışlarımıza kadar birçok şeyi etkiliyor.

Wang, mikrobiyomun yaşlanma sürecini nasıl etkilediğini anlamak için, iki-üç haftalık ömrü olan solucanlarla deney yapıyor. Solucanın mikrobiyomunu değiştirerek ömrünü uzatmak mümkün mü sorusuna yanıt arıyor.

Solucanın sindirim sisteminde yaşayan bir bakteriyi seçip genleriyle oynayarak farklı türler elde ediyor ve bu bakterileri farklı solucanlara yediriyor. En fazla üç haftalık ömrü olan solucanları kontrol ettiğinde bazılarının hala canlı olduğunu görüyor.

Solucanlar yaşlandıkça daha zor hareket ederler; oysa yeni mikrobiyom edinmiş olanlar çok daha rahat ettikleri gibi, hastalıklara karşı daha dayanıklıydılar.

Wang bugün aynı deneyi fareler üzerinde yapıyor. Belki de bir gün doktorlar hap yoluyla vücudumuzdaki mikrobiyomu değiştirerek insan ömrünü uzatabilir.

“Bazı meslektaşlarım 200-300 yaştan söz ediyor. Ama bana kalırsa 100 de iyi bir rakam” diyor Wang.

Hücrelere ne oluyor?

Yaşlandığımızda ilginç bir şey olur. Tek tek hücreler yaşlanma sürecinde, ölmekte olan veya hasar gören hücrelerin yerini almak üzere bölünür. Ancak bunun işleyişi mükemmel değildir. Bir hücre ne kadar çok bölünürse o kadar yaşlanır, ömrünün sonuna yaklaşır. Ama ölmek yerine yaşamaya devam eder, etrafındaki diğer hücrelerle haberleşmeye, yıkıcı bir işlev görmeye başlar.

Bu yaşlı hücreler civardaki hücrelere de yaşlılık ‘bulaştırır’, böylece yaşlı hücrelerin sayısı artar ve sonunda vücut artık bunu kaldıramaz hale gelir.

İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde moleküler genetik profesörü Lorna Harries, bu yaşlı hücrelerden kurtulmanın yolunu arıyor.

Bir süre önce, yaşlı deri hücrelerine bir kimyasal madde sürüldüğünde ne olacağı araştırıldı. Harries bu işlemden sonra hücrelerin gençleştiğini söylüyor. Böylece insan hücresinde yaşlanma sürecinin geriye alındığı ilk deney gerçekleştirilmiş oldu.

Dünyanın birçok yerinden yatırımcı ve bilim insanından teklif alan Harries insan ömrünün doğal bir maksimum limiti olduğuna inanıyor. Ama bu araştırmanın, demans ve kalp ve damar hastalıklarının dejeneratif etkisini gidermeye yönelik yeni tedavilerin bulunmasında bir adım olmasını, böylece doğal ömrünü tamamlamadan erken ölenlere umut olmasını istiyor.

Peki, tekrar aynı soruya dönecek olursak: Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

Belki bir gün, hasar görmüş organlarımızı yenileme, mikrobiyom içeren hap takviyeleri ile vücudumuzu genç tutma ve hücrelerimizin yaşlanmasını önleme olanağımız olacak.

Bütün bunlar insan ömrünü ne kadar uzatabilir? Bhowmick’in öngörüsüyle, milenyum kuşağı 135 yaşına kadar yaşayabilir. Bu, 1981 doğumlu birinin 2116’ya kadar yaşaması demek. O zamana kadar kim bilir başka ne gelişmeler olur?

Yazarlar: Diego Arguedaz Ortiz / Beth Sagar Fenton /
Helena Merriman
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Gamification: Eğlenerek öğrenme

oyunlaştırma uygulamaları, oyunlaştırma tekniği, oyunlaştırma modelinin bileşenleri, oyunlaştırma, oyun, Manşet, gamification, eğlenerek öğrenme, eğitim

Eğitimde oyunlaştırma yöntemi yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu yöntemin amacı oyunun kendisi değil, oyun-dışı alanlarda motivasyonu artırmaktır. Peki yeni nesile gelecek vaad ettiği düşünülen oyunlaştırma (gamification) tam olarak nedir? İşte yanıtı…

İşte size eğitimde oyunlaştırma

İngilizce’de ‘play’ ve ‘game’ kavramları Türkçe’de isim olarak ‘oyun’ diye çevriliyor ancak arada önemli bir fark var. ‘Game’de bir kural, bir amaç varken; ‘play’de yok. Play’in insanların rahat bir şekilde, herhangi bir amaç ya da kural olmadan oynaması olduğu söylenebilir.

Şöyle düşünelim, bir balon, balonu sınıfın ortasına bırakıyoruz, “çocuklar oynayın” diyoruz, elleriyle balona vuruyorlar ve oynuyorlar. Ne zaman ki çocuklara, “balonu yere değdirmeyin” denilirse o zaman ‘play’ birden ‘game’ oluyor. Hatta daha eğlenceli hale getirmek için aralarından iki kişi seçip, “sizler de balonu yere düşürmeye çalışacaksınız” denilirse oyuna ‘engel’ eklenmiş oluyor. Hatta buna süre de ekleyip, “1 dakikanız var, bu süre içinde balon yere değmeyecek” talimatı da verilebilir. Şimdi düşünün ki bu balonlar farklı özelliklere sahip, her bir balonun üzerinde değişik konular ya da cevaplar yazıyor ve çocuklar doğru balonu özellikle yere düşürmemeye çalışıyor. Böylelikle oyun eğitsel hale geliyor.

Bunun gibi oyunları öğretmenler sınıflarında kullanıyorlar, kullanmalılar ve oyunun gücünden eğitimde de yararlanmaları gerekiyor. Eskiden oynanan çok güzel oyunlar vardı, bunları bile hatırlayıp “nasıl derslerimde kullanabilirim” diye düşünseler, bir başlangıç olur.

‘İsim-şehir’ derslerde kullanılabilir

Oyunlaştırma ise; elementlerin oyun olmayan bir ortamda kullanılması olarak ifade edilebilir. Aslında tanımlar hep bu şekilde geçiyor ancak dikkat edilmesi gereken nokta şu, ‘oyun olmayan ortam’dan kasıt aslında ‘play’ olmayan bir şekilde kullanılması. Yani oyunlaştırmada aslında bir oyun (play) yok. Ama oyunların içerisinde olan birçok oyun elementi kullanılabilir. Bunlardan bazıları puanlar, başarılar, ödüller, geri bildirim, içerik açma, liderlik tablosu, koleksiyon, rozetler, avatar, seviyeler, kombolar, rastgelelik, hikâye gibi. Bunlar birbirleriyle uyumlu ve pedagojik olarak uygun bir şekilde eğitimde kullanıldığında da eğitimde oyunlaştırma yapılmış oluyor.

Eğitimde oyunlaştırmayı çok güzel bir örnekle, biraz sizi eskiye götürerek açıklayayım. Hatırlarsınız, isim-şehir-bitki-hayvan-eşya-artist oyununu. Aslında tam bir oyunlaştırmadır, çünkü orada oyun oynamazsınız yani ‘play’ yok ama oyun elementleri var. Örneğin zamana karşı yarışırsınız; belirli kurallar, puanlar ve rastgelelik var. Çünkü hangi harfin çıkacağını bilmezsiniz ‘A’ diye başlayıp içinizden “dur” denilene kadar sayarsınız. Ayrıca aynı cevabı bulanlar az puan alırken, farklı cevaba ulaşanlar daha çok puan alırdı. En sonunda puanlar toplanır, bir skor elde edilir, o puanlar toplanır, kazanan belli olurdu. Bu oyunlaştırmayı derslerde öğretmenler konularına göre kullanabilir, sütun sayısını artırabilir veya azaltabilir, dersine göre içeriği değiştirebilir… İşte size eğitimde oyunlaştırma.

Ödül ve ceza motivasyonu düşürebilir

Oyunlaştırma istenilen bir davranışı motive etmek amacıyla kullanılıyor. Dolayısıyla en temelde davranışçı yaklaşım odaklıdır. Dolayısıyla eğitimde oyunlaştırmayı kullanırken dikkat edilmesi gereken noktalar var. Cezayı zaten dahil etmemekle birlikte özellikle oyunlardaki ödül, rozet, liderlik tahtası gibi elementlerin eğitimde mümkün olduğunca kullanmaması gerekiyor. Bir öğrenciyi motive etmeye çalışırken diğerlerinin motivasyonu düşürüldüğünde ve o öğrenciler kaybedildiğinde geri kazanmak çok zor hale gelebilir.

Düşünün ki, bir anne-baba çocuğuna diş fırçalama alışkanlığı kazandırmaya çalışıyor ve bunun için de oyunlaştırmadan yararlanmak istiyor. Çocuğuna “5 gün boyunca dişlerini fırçalarsan hafta sonu sana oyuncak alacağım” diyor. Çocuk oyuncak almak için 5 gün dişlerini sorunsuz fırçalıyor, buna karşılık oyuncağı da alınıyor (ödülü veriliyor). Ancak sonraki hafta dişlerini fırçalama vakti gelip, “Eğer dişlerimi fırçalarsam ne alacaksın?” diye sorduğunda, anne-baba aslında o anda nasıl bir yanlış yaptığını fark eder.

Halbuki ona dişlerini oyuncak için değil, diş sağlığı için fırçalaması gerektiğini, bunun kendi sorumluluğu olduğunu, ne gibi yararları olacağını, fırçalamazsa ne gibi zorluklar yaşayacağını güzel ve detaylı bir şekilde anlatmak daha faydalı sonuçlar ortaya çıkarır. Aynı durum ödevler için de geçerli. Ödevi bir ödüle bağlamak yapılacak en büyük yanlışlardan biri.

Oyunlaştırma kısa vadede davranışları görmek için olumlu sonuçlar verebilir, ancak uzun vadeli bir sonuç için çözüm değil. Ek olarak, oyunlaştırmada ödül kullanımı bir davranışı tetiklemede işe yarar gibi görünüyor, yani çocuk derste rozet almak için sınıfını temiz tutuyor ancak evde elindeki çikolatanın kağıdını ortalık yerde bırakabiliyor. Dolayısıyla puan/rozet/ödül alacağı ortamda o davranışı sergilerken başka yerlerde aynı performansı göstermeyebilir.

Önemli olan davranışı içselleştirmek

Asıl önemli ve zor olan ise bu davranışları içsel motivasyona dönüştürmek; yani çocuğun kendiliğinden, herhangi bir dışsal motivasyona bağlı kalmadan, yerdeki çöpü almasını ve onu çöpe atmasını sağlamak. Aynı şekilde kendi kendine ödevini bir sorumluluk olarak anlamlandırıp, siz söylemeden veya bir ödüle bağlamadan bunu yapması. Dışsal motivasyonlar, kişiden kişiye değişmekle birlikte, bazen davranışı içsel motivasyona dönüştürebilir. Aynı şekilde her dışsal motivasyon, herkesi motive edecek diye bir genelleme de yapılamaz. Yani çikolata, her gün çikolata yiyen bir öğrenciyi motive etmeyebilir ya da puan, zaten başarılı olan bir öğrenciyi motive etmeyecektir.

Bir diğer elementi ise çok basit bir şekilde şöyle örneklendirelim, sınava girerdik, sınavdan sonra kimin kaç puan aldığı, sizin en yüksek puanı alıp almadığınız, arkadaşlarınızı ya da en yakın arkadaşınızı geçip geçmediğiniz, sınıfın kaçıncısı olduğunuz çok daha önemli hale gelirdi (dışsal motivasyon). Asıl önemli olan öğrenip öğrenemediğimiz, hangi konularda eksik olduğumuz, hangi konuları daha çok çalışmamız gerektiği değildi, hiçbir zaman da olmadı neredeyse (içsel motivasyon). Ama oyunlarda ve oyunlaştırmada çok sık kullanılan ‘liderlik tablosu’ndaki yerimiz bizim için önem taşıyordu, tablonun yukarısında olanlar için üst sıralara çıkma yarışı varken, alt sıralardakiler ise “nasılsa biz hiç başaramayız bari dersten geçmeye bakalım” şeklinde düşünüp derse yönelik motivasyonlarını kaybediyorlardı. 

Onları yarıştırmak hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşebilir

Öğrencilerin birbirleri ile yarıştırılmaları bunun rekabete, hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşmesine, birbirleriyle dalga geçmelerine neden olabilir. Özellikle küçük yaşlarda, öğrencilerin henüz bu gibi durumları duygusal olarak anlamlandıramadıkları ya da yanlış anlamlandırabilecekleri seviyede oyun elementlerini derslere entegre etmemek daha doğru olur. Ancak daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde oyunlaştırmanın işe yaradığını kanıtlayan örnekler ve akademik çalışmalar da mevcut. Eğitimde oyunlaştırmadan ille de yararlanacaksak becerilere odaklanmak daha akılcı olabilir. Problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcılık gibi becerileri teşvik etmek için oyunlaştırmadan yararlanılabilir.

Bu noktada, şunu da belirtmek gerekiyor, kesinlikle öğrencilerin doğru davranışlarının pekiştirilmemesi, yanlış davranışlarının düzeltilmemesi gerektiği savunulmuyor. Onların bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak, davranışlarıyla ilgili anlık, düzenli ve eksikliklerine yönelik tamamlayıcı geri bildirimler verilmeli. Bu sayede, öğrenciler pekiştiricilere bağımlı hale gelmeden, iç denetimli bireyler olabilirler. Ancak o zaman öğrenci kaç aldığını, ya da sonucunda karşılık olarak ne alacağını değil, nerede yanlış yaptığını ve neyi düzeltmesi gerektiğini merak eder.

Oyunda kalın, oyunla kalın, bir de çok fazla sokağa çıkamayan günümüz çocuklarıyla özellikle fiziksel oyunları çok oynayın.

Yazar: Yrd. Doç. Dr. Yavuz SAMUR 
Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER4 hafta önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND