Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

İmpostor sendromu yaşıyor olabilirsiniz!

İyi bir eğitime sahipsiniz, mesleki birikiminiz de bir o kadar yüksek. Hatta işinizde başarılısınızda. Fakat kafanızı meşgul eden bir şeyler var. Çünkü siz bu mevkiye şans eseri geldiğinizi, belki de bir gün foyanızın ortaya çıkacağını düşünüyorsanız eğer, impostor sendromuna yakalanmış olabilirsiniz. İşte impostor sendromu ve bu düşünceden kurtulmanın yolları…

İyi bir eğitime sahipsiniz, mesleki birikiminiz de bir o kadar yüksek. Hatta işinizde başarılısınızda. Fakat kafanızı meşgul eden bir şeyler var. Çünkü siz bu mevkiye şans eseri geldiğinizi, belki de bir gün foyanızın ortaya çıkacağını düşünüyorsanız… İmpostor sendromuna yakalanmış olabilirsiniz… İşte impostor sendromu ve bu düşünceden kurtulmanın yolları…

Impostor sendromunu yenin

‘Impostor sendromu mu, o da neyin nesi?’ dediğinizi duyar gibiyim. Adını hiç duymadınız belki ama okuyunca büyük bir çoğunluğunuz çok şaşıracak ve  ‘evet, bu duyguyu biliyorum’ diyeceksiniz. Hani bazen bulunduğunuz yere eğitiminizle, başarılarınızla, zekanızla değil de şans eseri geldiğinizi düşünürsünüz, aslında hiç de insanların zannetiği gibi zeki/başarılı/bilgili olmadığınıza inanır ve bir gün gerçek yüzünüzü görecekler, diye endişe edersiniz ya, işte bu duygunun adı impostor (sahtekar) sendromu.
Impostor sendromu ilk defa 1970’lerde psikolog Suzanne Imes ve Pauline Rose Clance tarafından ortaya çıkarıldı. Yüksek potansiyele sahip, başarılı kişiler bulundukları yere şans eseri geldiklerine inanırlar, kendilerinden şüphe ederler ve bir gün maskelerinin düşeceğini, herkesin gerçek yüzlerini göreceğine inanırlar. Bunun stresi ve korkusu ile yaşarlar, kendilerini izole ederler, mesela sahneye çıkmazlar, soruları cevaplamazlar, topluluktan kaçarlar, hatta üst düzey yöneticilerle toplantıları varsa öncesinde ‘eyvah ne kadar bilgisiz/yetersiz olacağımı anlayacaklar’ diyerek endişe ederler. Önlerine çıkan fırsatları geri teperler. Impostor sendromu kişide stres, endişe ve depresyon yaratır, hatta başarılı bir kariyerin son bulmasına bile sebebiyet verir. (Bu durum da bulunduğu pozisyonu hak etmeyen, gerçekten şan eseri veya farklı ilişkilerini kullanarak o pozisyona gelenlerin ekmeğine de yağ sürülmüş olur.)
Impostor sendromunun bir şekilde toplumun yüzde 70’inde görüldüğü söyleniyor. 

Kate Winslet ve Maya Angelou da bu hissi yaşayanlardan 

Bu sendromun görülüğü kişilerin ortak özelliği başarılı olmaları. Üst düzey yöneticiler, sanatçılar, çok iyi okullarda okuyan öğrencilerde sıkça rastlanıyor. 

Örneğin, Oscar ödüllü oyuncu Kate Winslet’in “Bazen yataktan kalkıyorum ve çekime gitmeden önce ‘bunu yapamayacağımı’, bir sahtekar olduğumu süşünüyorum” demesi impostor sendromuna sahip bir kişinin kurabileceği bir cümle. 

Yazar Maya Angelou’nun bir itirafı da onun bu sendromdan muzdarip olduğuna işaret. Angelo, “11 kitap yazdım ve her seferinde ‘şimdi beni fark edecekler, herkesle oynadım, bu kez her şey ortaya çıkacak” demişti. 

Aynı durum başarılı okullarda okuyan öğrenciler için de geçerli. Onlar kendilerinin bir hata veya şans eseri bu okullara kabul edildiklerini düşünüyorlar. Stanford Business School’un birinci sınıfların “Kaçınız, bir hata eseri burada olduğunuzu düşünüyorsunuz?’ diye sorulduğunda sınıfın üçte ikisi el kaldırmış.  

Batman filmlerinin prodüktörü Michael Uslan da bu hissi zaman zaman yaşayanlardan. Uslan, Huffingtonpost yazarı Olivia Fox Cabana’ya verdiği görüşte “Hâlâ bir gün güvenliğin gelip beni kapı dışarı edeceği hissine kapılıyorum” diyor. 

En çok kadınlarda görülüyor

Clance ve Imes bu sendromu tanımlarken sadece kadınlara özel olarak tanımlamışlar ama sonradan yapılan araştırmalar erkeklerde de bu sendromun var olduğunu gösteriyor. Amerikalı iki sosyolog Jessica Collet ve Jade Avelis, ‘neden birçok kadın akademisyenin vites küçültüp, yüksek statülerden daha az hırslı gerektiren pozisyonlara kaydıklarını’ araştırmak istedi. 460 doktora öğrencisini incelediler. Ve suçlu olarak impostor sendromunu buldular.  

Uzman psikolog Tarık Solmuş da bu sendromu ‘başarılı bir kadın olduğum için özür dilerim’ sendromu olarak adlandırıyor. Kadınlar hem kendilerinden hem de başarılarından şüphe duyuyorlar ve başarılarını kesinlikle kendileriyle ilişkilendirmeyip şans ya da o an orada olmak gibi nedenlere dayandırıyorlar. Herkesi parlak, başarılı ya da zeki oldukları yönünde dolandırdıklarına inanıyorlar. Bu nedenle de kendilerini suçlayıp, utanç duyuyorlar ve nerede, hangi pozisyonda çalışıyor olurlarsa olsunlar istifa ediyorlar. Solmuş, istifaya kadar giden bir örnekten bahsediyor: “Amerika’da iki yüksek lisans ve iki doktora derecesine sahip olup dekan olan ve rektör olmasına da kesin gözüyle bakılan çok başarılı bir kadın akademisyen bir gün tüm üniversite çalışanlarına e-posta gönderip o güne kadar aslında herkesi kandırdığı, sahtekarlık yaptığı, yüzünde bir maskeyle dolaştığı gerekçesiyle herkesten özür dileyip istifasını verdi ve eve kapandı. Sadece ufak çaplı mesleki danışmanlıklar yapma kararı aldı. Tabii tüm çalışanlar buna çok şaşırdı çünkü kadının özgeçmişi başarılı çalışmalarla doluydu ve hiçkimse onun ne mesleki ne de özel yaşamında etik dışı bir olaya karıştığını da görmemişti, duymamıştı” diyor.  

Aileden kaynaklanıyor

Suzanne Imes’e göre sendromun en önemli nedeni aile. Ailede başarı baskısı ile büyüyen kişilerde bu sendrom görülüyor. Kadınların mükemmeliyetçi yapıları da bunu destekliyor. Genellikle fazla övülen ve eleştirilen ailelerde risk daha fazla. 

Tarık Solmuş, “Özellikle mükemmel, eşsiz, benzersiz, her şeyi bilen ya da yapabilme gücüne sahip olan bir insan oldukları yönünde yetiştirilen çocuklar büyüme sürecinde birtakım zorluklarla karşılaşmaya başlarlar ve örneğin yetişkinlik dönemlerindeki iş yaşamlarında ne kendilerinin ne de başka insanların aslında mükemmel ya da her şeyi bilen insan olamayacaklarını anlamaya başlarlar. Sendrom tam bu noktada kendisini göstermeye başlar. Yaptığı her şey için her zaman takdir edilip övgü alan birey, artık hem ailesinin kendisiyle ilgili bu algısından hem de kendisinden şüphe duymaya başlar. Başarılarının kişisel yetenek ya da çaba gibi bireysel etmenlerden ziyade tamamen şans, arkadaşların yardımı, destekleyici yönetici, doğru zamanda doğru yerde olma vb. gibi tamamen kendisi dışındaki faktörlerden kaynaklandığına inanmaya başlar. 

Artık hiçbir başarı gerçekte başarı değildir ya da başarı kendisinden kaynaklanmamaktadır” diyor.

Uzman psikolog Tarık Solmuş, impostor sendromunu, ‘bireyin, kanıtlanabilir yeterliliklere, yetkinliklere ve önemli başarılara sahip olmakla birlikte bu başarılarını reddetmesini hatta kendisinin bir entelektüel dolandırıcı olduğuna inanması’ olarak tanımlıyor. Solmuş, “Impostor sendromlu bireyler, dışarıdan görüldükleri kadar akıllı ya da zeki olmadıklarına inanırlar. Yoğun bir performans kaygısı ve bireysel yeterlilik-yetkinlikler konusunda da şüphe duyarlar. Başarılarından ziyade başarısız oldukları anları hatırlama eğilimindedirler” diyor.

Üstesinden nasıl gelinir?

Farkına varın: Öncelikle sorunun farkına varın. Belki hislerinizi bir bilene danışmak, sorununuzun farkına varmanızı sağlayabilir. Başkalarıyla konuşmak, aynı sorunu yaşayan pek çok kişi olduğunu da gösterecektir size. Impostor sendromu son derece normal, pek çok kişide olan bir his. 

Başardığınız işleri düşünün: Sedromu ortaya çıkaranlarda Suzanne Imes, danışanlarının gerçekçi bir değerlendirme yapmalarını istiyor. Imes, “Başarılı kişiler zeki kişilerdir ve pek çok zeki kişi dahi olmak ister. Ama çoğunluğu dahi değildir. Zeki olduğumuz ve zeki olmadığımız alanlar vadır” diyor ve iyi olduğunuz ve gelişime ihtiyaç olduğunu düşündüğümüz alanları yazmamızı istiyor. Bu sizin iyi olduğunuz tarafları tanımıza yardımcı olur. 

Uzmanlığınızın farkına varın: Sadece kendinizden daha deneyimli olanlara bakmayın. Örneğin genç öğrencilerle, yeni mezunlarla çalışmak, size ne çok şey bildiğinizi, ne çok yol aldığınızı gösterecektir.  

Mükemmeliyetçi olmayın: Mükemmeliyetçiliğe odaklanmayın. En iyi siz olacaksınız diye bir şey yok, siz kattığınız değere bakın. 

Herkes aptal gibi hissedebilir: Bazen kendinizi aptal durumuna düşmüş hissedebilirsiniz. Bu çok normal, herkese oluyor. Aptal gibi hissetmeniz aptal olduğunuz analmına gelmez. 

Başarılarınızı üstlenin: Sadece başarısızlıklarınızı, hatalarınızın sorumluluğunu almayın, başarılarınızın da sorumluluğunu alın ve başarı kutlamayı öğrenin. Imposter sendromunun üstesinden gelmek ‘kendini kabul etmeyi’ gerektirir. Bulunduğunuz yeri hak ediyorsunuz, şans eseri orada değilsiniz, başarınızı sahiplenin. 

Bir danışmana gidin: Bireysel terapiler oldukça yararlıdır. Bu sendrom kariyerinizi mahvetmeden önce bir psikolog veya terapiste danışabilirsiniz.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND