Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

İlk kitaplarını nasıl yayınlattılar?

Alev Alatlı, Ataol Behramoğlu, Ece Temelkuran, Erdal Öz, Pınar Kür ve Selim İleri ilk kitaplarını yayımlatmayı nasıl başardıklarını anlattılar

Alev Alatlı, Ataol Behramoğlu, Ece Temelkuran, Erdal Öz, Pınar Kür ve Selim İleri ilk kitaplarını yayımlatmayı nasıl başardıklarını anlattılar

ŞÜKRAN PAKKAN
Milliyet
15.12.2004

Yazar adaylarına duyurulur: Her satırını zevkle okuduğunuz, belki bitmesini bile istemediğiniz, elinizden düşüremediğiniz kitapların ünlü yazarları yayın dünyasına ilk adımlarını biraz cesaret, şans ve tesadüfle attılar. Hikayelerini okuyup cesaret duymanız, yazdıklarınızı hemen bir dosyada toplayıp yayınevlerine göndermeniz gerekiyor… Ya da tam tersi; buruşturup çöpe atın.
Örneğin Ece Temelkuran kendi deyimiyle “paspas” gibi kullanıldığı stajyer gazetecilik yıllarında bir ekranda haberini yazarken, diğer ekranda ilk kitabını tamamlamaya çalışıyordu. Kitabına son noktayı koymasıyla sayfaları kırmızı dosyasına yerleştirmesine kadar geçen süre içinde, ne kadar sürdüğü meçhul bir cesaret toplama süresi var. Selim İleri ilk kitabını tanıdıklarının eczane kasasından “topladığı” paralarla bastırabildi. Pınar Kür yayınevine gönderdiği kitabının basıldığını kitapçıda alışveriş yapan ablasından öğrendi.

“Erdal Öz kitabım için ”Bu bir Türk romanı değil!” demişti”

Alev Alatlı
Hiçbir yayınevine kitap götürmek durumunda kalmadım. İlk romanım “Yaseminler Tüter mi Hâlâ?” Yazko”dan çıktı. Metni ilk okuyanlardan birisi rahmetli Emil Galip Sandalcı”ydı. Teşvikiye”deki evinde kitabın son sayfalarında karşılıklı ağlaştığımızı hatırlıyorum. Yazko bir kooperatif hüviyetinde olduğu için, beğenildi-beğenilmedi meseleleri de yoktu. Yine de Erol Toy”un “Bu bir ilk roman filan değil, bu bir epik” diye yüreklendirmesi vardı ki, halen minnetle anarım… 1983-84 yazının bir ayını Caddebostan Plajı”nda Cemil Meriç ve ailesiyle birlikte geçirdim. Yıllar içinde sarsılmaz bir dostlukla bağlanacağım Kezban Akçalı ile ilişkimizi başlatan da bu yaz oldu. Yazdığımı görmek istedi. Metni alıp Erdal Öz”e götürüyor. Erdal bir sayfayı bitiriyor, ikincisini veriyor. “Çok iyi bir çeviri!” diyor Erdal. Kezban atlıyor, “Hadi, yayımla! Ama haberin olsun, çeviri değil telif!” Öz”ün cevabı: “Telif belki ama bu bir Türk romanı değil!”

“Şiirlerim yayıncının önerisi ve isteğiyle basıldı”

Ataol Behramoğlu
Yayımlanan ilk şiir kitabım “Bir Ermeni General” 1965”te, o sırada üniversite öğrencisi olduğum Ankara”da, Toplum Kitabevi”nin sahibi sayın Remzi İnanç tarafından, onun önerisi ve isteği ile yayımlanacak eserler arasında yer aldı. Bu ilk kitabı, sevgili Memet Fuat”ın da yayınları arasında yer alan “Bir Gün Mutlaka” (1919) izledi. Memet Fuat yönetimindeki Yeni Dergi”nin şairlerindendim ve kitabımın orada yayımlanması doğaldı. Sonraki birçok şiir kitabım ve öncekilerin yeni basımları değerli yayıncı Oğuz Akkan”ın, şiir kitabı yayıncılığına da yenilikler getiren Cem Yayınları arasında basıldı. “Bir Gün Mutlaka”yı izleyen kitabım, “Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri”, çoğunlukla, 1970”te başlayan ve kesintisiz dört yıl sürecek bir yurtdışı yaşantısının ürünleridir. Bu kitabın dosyasını Türkiye”ye, bu yurtdışı yolculuğunun o sıradaki durağı Moskova”da ilk kez karşılaşıp tanıştığımız (bu tanışıklık yaşam boyu sürecek bir dostluğa dönüşmüştür) Orhan Apaydın”a göndermiştim. Ve kitap Cem Yayınevi tarafından benim yokluğumda, yayınevi sahibi ya da yöneticileriyle henüz tanışmamışken yayımlandı.

“Kitabımı Orhan Pamuk”un da çok beğendiğini söylediler”

Ece Temelkuran
Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosunda muhabirdim. Stajyerlerin çok çalıştırıldığı; paspas haline getirildiği dönemlerdi. Bir bilgisayarda haber yazarken diğerinde ilk kitabımı yazıyordum: “Bütün Kadınların Kafası Karışıktır”. Bitirince, kırmızı bir dosyaya yerleştirdim sayfaları. Dosyayı da sarı zarfın içerisine koydum. “Boğulacaksan büyük denizde boğul” diyerek, dönemin en büyük yayınevi İletişim”e gönderdim ilk kitabımı. Aslında yıllar sürebiliyor bu süreç ama bir ay sonra bana cevap geldi. Bir akşam televizyonda Can Kozanoğlu”nu izliyorum, telefonum çaldı. Arayan kişi “Ben Can Kozanoğlu” demez mi! “Kitabınızı yayımlamak istiyoruz, İstanbul”a gelir misiniz?” Öylesine komik yani. İki gün sonra İstanbul”daydım. Yayınevine girdim, bir editörün yanında bekliyorum. Can geldi. Beni daha büyük bir yaşta bekliyormuş. Kitabımı çok şaşırtıcı bulduklarını, Orhan Pamuk”un da çok beğendiğini söyledi.
O gün sözleşmeyi imzaladık. Sonra da kitabım basıldı. Yayımlandığı gün çok kar yağıyordu, gazeteden çıktım, kitapçıya gidiyorum, o anı olabildiğince uzun geçirmek istiyorum. Kitapçıya girince hayal kırıklığına uğradım; yüzlerce kitap, benimki onların arasında incecik. Bir tane alıp çıktım.

“Yaşar Nabi”nin müstehcen bulup basmaktan çekindiği bölümü oturup baştan yazdım”

Erdal Öz
“Odalarda”, yayımlanan ilk romanım. Yıl 1960. Daha önce bir-iki roman denemem olmuştu ama bir süre sonra yırtıp atmıştım. O yaşlarda yazılanları yırtıp atmak iyidir. Pek çok şeyi yırtıp atmanın, aslında, her yaşta doğru olduğu kanısındayım. “Odalarda”yı yazdığımda 23-24 yaşlarındaydım. O yaşlarda “Odalarda”yı yazmakla kalmamış, bir mektup eşliğinde Ankara”dan, Varlık Yayınları arasında çıkması dileğiyle, İstanbul”a, Yaşar Nabi”ye postalamıştım. Şimdi, yıllar sonrasında, o mektupları yeniden okuyunca hem şaşırıyorum hem de utanıyorum. O zarif insanla, o büyük yayıncıyla ne kadar didişmişim, ne kadar üzmüşüm o güzel insanı. Sonunda bıktırmış olmalıyım ki, 1960 Haziran”ında -evet, hem de Varlık Yayınları arasında- basılmıştı kitabım. Yaşar Nabi dayanamamış, ilk fırsatta okumuş romanımı. Yaşar Nabi”nin müstehcen bulup basmaktan çekindiği bölümü oturup baştan yazdığım günleri çok iyi hatırlıyorum. Ancak, yeniden yazdığım bölüm, -nedense- bir öncekinden biraz daha “erotik” olmuştu. Yaşar Nabi o bölümün yeni biçimini -sanırım- okumadan 1960 Haziran”ında yayımladı kitabımı.

“İlk romanımı bana haber vermeden piyasaya sürmüşler. Sevinçten havalara uçtum”

Pınar Kür
İlk romanım “Yarın Yarın”ı tamamladığımda önce E Yayınları”nın sahibi Aydın Emeç”e götürdüm ama dosyayı okuduğunu bile sanmıyorum. “12 Mart konulu romanlara ilgi duymuyoruz” diye kestirip attı. Bunun üzerine Hilmi Yavuz”un önerisiyle Ankara”daki Bilgi Yayınevi”ne götürüp o zamanki yayın yönetmeni Attila İlhan”a teslim ettim. Tunalı Hilmi Caddesi”ndeki bürosuna giderken kalbim fena halde çarpıyor, dizlerim titriyordu… Görüşmeden bir hafta geçmeden kendisinden aldığım mektup umutlarımı daha da artırdı ama son kararı yayın kurulunun vereceğini söylüyordu. O yazı heyecanlar içinde geçirdim. Romanın yayımlanacağı haberi geldi ama zaman belirlenmemişti. Bu sefer daha büyük heyecan. Altı ay sürdü. Bir gün kardeşim elinde kitapla eve geldi. Yani bana haber bile vermeden piyasaya sürmüşler kitabı. Havalara uçtum. O sevinci bir daha hiçbir kitabım karşısında duymadım.

“İlk kitabımı para yürüttüğümüz iki eczane kasasına borçluyum”

Selim İleri
Vedat Günyol hikayelerimi bir kitapta toplamanın, bir şekilde bastırmanın yollarını arıyordu. Kendi yayınevinden, Çan Yayınları”ndan yayımlanmasına olanak yoktu. Çan Yayınları”nın ekonomik gücü neredeyse sıfırdı. Çan Yayınları”nın basımeviyle görüşüldü. Harçlıktan biriktirilmiş bir miktar para var. Atatürk Erkek Lisesi”nde okul müdürümüzün oğlu bugünün televizyon yönetmeni Naci Çelik”ti. Çelik”le iyi arkadaştık, ikimiz de edebiyat tutkunu, kitap kurdu… 1968 güzünde müdürümüz emekli olmuştu. Beyoğlu”nda bir eczane açmıştı: Yeşilçam Eczanesi. Naci babasının kasasından çalıyor, ben de Pendik”e gidip geldikçe teyzemin eczanesinden. Yani “Cumartesi Yalnızlığı” iki eczanenin kasasına çok şey borçludur. Bu şekilde sermayeyi tamamladık. Bin adet basılmıştı. Bunun dörtte birini bile okura ulaştıramadık. Kitaplar Vedat hocanın deposuna kaldırıldı.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et

MAKALE

2019’un rengi belli oldu!

renk trendleri, pantone 2019, canlı mercan rengi, 2019 yılının rengi

Bu renk insana yaşama sevinci aşılıyor. Her bakışta farklı algılanan rengin sırrı ise denizin derinliklerinde gizli… Yeni yılda bu rengi sıkça görmeye hazır olun! İşte 2019’un rengi …

Pantone, 2019’un rengini açıkladı: Yaşama sevinci aşılıyor

Pantone Renk Enstitüsü her sene seçtiği yılın rengiyle pek çok sektörde kullanılan renk trendlerine ilham oluyor.

Pantone Renk Ensititüsü,  2019 yılının renginin, PANTONE 16-1546 Living Coral, yani  “canlı mercan” olduğunu açıkladı. Her bakışta farklı algılandığı söylenen “canlı mercan” renginin bakıldığı zaman insana yaşama sevinci aşıladığı düşünülüyor. Enstititü, her yıl renk belirlerken, topluma umut aşılayacak ve iç açacak renkler seçmeye özen gösterdiğini belirtti.

Son 20 yıldır insanların satın alma eğilimlerini, moda, mimarlık, dekorasyon ve ürün geliştirme stratejilerini yönlendiren renk trendlerini belirleyen Pantone Renk Enstitüsü, 2019 yılında canlı mercan renginin pek çok alanda karşımıza çıkacağını belirtiyor.

“Canlı mercan” hakkında yapılan yorumlardan biri de bu rengin her an karşılaşılabilecek bir renk olmayışı. Genel olarak denizin derinliklerinde yaşayan ıstakoz, karides, yengeç gibi hayvanlarda görülebiliyor. Bu sebeple insanlarda merak uyandırdığı ifade ediliyor.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND