Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

İlk kitapları reddedilmişti…

Edebiyat dünyasının ölümsüz isimlerinin önemli bir ortak noktaları var: İlk kitaplarının reddedilmesi ve bir de “bu kitap satmaz, senden de yazar olmaz” diyenleri dinlememeleri! İlk kitapları basılmaya değer bile bulunmayanlar arasında Victor Hugo da var, Balzac da. İşte reddedilen ama vazgeçmeyenlerin öyküsü…

Ethem Baran, iki sayı önce Kitap Zamanı’na yazdığı yazıda James Joyce’tan Hasan Ali Toptaş’a, Orhan Pamuk’tan Cemil Kavukçu’ya kadar birçok yazarın ilk kitaplarını yayımlatmak için çektikleri sıkıntılara değinmişti. Dosyamızın fitilini ateşleyen, Ethem Baran’ın o cümleleri oldu. Dünya edebiyatında, bugün birer başyapıt sayılan çok sayıda eser yayınevleri tarafından reddedilmişti. Bu reddedilme hikâyelerinden bazılarını tadımlık olarak derledik.
2007 yılında David Lassman adında bir İngiliz, yazdığı kitapların yayınevlerinden sürekli geri çevrilmesinin kabahatini kendi yazdıklarında değil yayınevlerinin sallapatiliğinde arar ve tuhaf bir oyunla bunu ispatlamaya girişir. Sadece İngiliz edebiyatının değil, dünya edebiyatının temel taşlarından sayılan Jane Austen’ın üç büyük romanını ufak tefek değişikliklerle kopyalayan Lassman, kitapların altlarına kendi imzasını atar ve değerlendirilmeleri için onları 18 büyük yayınevine gönderir. Yazarı intihalle suçlayan bir tanesi hariç, diğer 17 yayınevi romanları yayımlamayı reddeder.

J. K. Rowling’in temsilcisi, adı “İlk İzlenimler” olarak değiştirilmiş Aşk ve Gurur’un, “Herhangi bir yayınevine sunulabilecek yeterlilikte bir eser olmadığı” kanaatine varmıştır. Aşk ve Gurur’un yayın haklarını elinde tutan Penguin yayıneviyse Lassman’ın gönderdiği ilk bölümlerin “okunması ilginç ve orijinal” olduğunu kabul etmekle birlikte, romanın geri kalan kısımlarını okumak için pek heves göstermez. Bloomsbury, Random House, Harper Collins gibi yayınevleri ise gerekçe dahi belirtmeden eseri geri çevirmekle yetinirler.

Don Kişot bugün basılır mıydı?

Amerikalı bir editörün, Don Kişot üzerine yazdığı bir incelemede romanı “editörlerin problemli bulacağı cinsten” ve “bugün yayımlanması şüpheli” olarak nitelendirmesinin ardından bir gazete, Türkiye’deki büyük yayınevlerine “Bugün size gelse Don Kişot’u basar mıydınız?” sorusunu yöneltmiş ve bazılarından dürüst bir “Hayır” yanıtı almayı başarmıştı.

Umberto Eco 1992 yılında kaleme aldığı Yanlış Okumalar’da, en büyük metinlerin bile nasıl reddedilebileceğini kurgusal bir editörün ağzından yazar. Editör, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanının ancak sıkı bir düzeltmeden sonra karton kapaklı ciltlere bölünerek basılabileceğini söyledikten sonra kestirip atar: “Eğer yazar buna razı olmazsa, o zaman unutun gitsin. Bu haliyle kitap çok, çok -ne demeli?- çok tıknefes”. Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi uğraşmaya değer bile bulunmaz: “Susan’dan şuna bir bakmasını rica ettim, Barthes’tan sonra bu Kant’ı çevirmenin hiçbir anlamı olmadığını söyledi bana.” Editörümüz İncil’in de ilk birkaç yüz sayfasını soluk soluğa okur ama sonrasında “haddinden fazla şiirsel uzantıları, açıkça tiksindirici ve sıkıcı pasajları, anlamsız feryat ve figanı olan bir antoloji olduğunu fark edip” basmaktan vazgeçer.

Adam Öykü dergisi 2003 Ocak sayısında Amerikalı bir editörün “Satılmayan Öyküler İçin Kontrol Listesi” adlı makalesini yayımlamıştı. İşte bir zamanlar böyle faydalı makaleler yazılmadığı için yığınla yazar eserlerini kontrol edememiş ve kaçınılmaz olarak yayınevi kapılarından geri dönmüştü.

Herkes reddedilir, hem de kaç kere…

Kimi büyük yazarların eserlerini bastırabilmek için giriştikleri yorucu ve sinir bozucu çaba, “hayatta başarı” kitaplarının temel düsturunu doğrular niteliktedir: Reddedilmekten korkmayın, inatçı olun, amacınızın peşinden yılmadan koşun. Bakınız George Bernard Shaw, ünlü olmadan önce yazdığı beş romanla tam tamına 60 yayınevinden ret cevabı almasına rağmen pes etmez. William Golding’in bugün bir klasik kabul edilen romanı Sineklerin Tanrısı, 20’den fazla yayınevinin burun bükmesine maruz kalır. John Fowles, Koleksiyoncu’yla türlü yayınevleri tarafından itilip kakılır. Bahsettiklerimiz, inatla gelen, ibret verici birer başarı öyküsüdür. John Kennedy Toole gibi hassas bir ruh ise başyapıtı olarak gördüğü Alıklar Birliği’nin ardı ardına geri çevrilmesine tahammül edemez ve 32 yaşında hayatına son verir. Romanı, ölümünden 12 yıl sonra Pulitzer Ödülü’yle taçlandırılacaktır.

T. S. Eliot, Orwell’ı nasıl reddetti?

Başlangıçta hor görülüp sonradan klasik mertebesine yükselen eserler, sahiplerine birer taç; onları reddetme gafletine düşmüş editörlere ise birer maskara külahı giydiriverir. 1944 yılında George Orwell, ünlü eseri Hayvan Çiftliği’yle, Faber&Faber’ın başında olan T. S. Eliot’ın kapısını çalar. Yanıt, Eliot’ın karısının kaleminden gelecektir: “Benim bu yapıtla ilgili genel tatminsizliğimin temeli, en yalın haliyle, yapıtın olumsuz havası. Yazarın istediklerine, karşı çıktığı şeylerin bazılarına sempati duyuyorum ama kitaba hâkim olan ve genelinde Troçkist diyebileceğim bakış ikna edici değil.”

Alfred Humboldt adlı bir yayınevi sahibi, kendisine Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı dosyasını gönderen arkadaşına dehşetle, “Sevgili dostum, muhtemelen kafam durdu, ama Tanrı aşkına, bir insanın uykuya dalmadan önce yatakta oradan oraya dönmesini anlatmak için otuz sayfaya ihtiyaç duymasını bir türlü anlayamıyorum” diye yazar. Bu sıkıntı Humboldt’a has kalmaz. Kendisi de büyük bir yazar olan André Gide, Gallimard Yayınevi’nin başındayken önüne gelen Kayıp Zamanın İzinde’yi paketini bile açmadan geri gönderir ve Proust kitabını nihayet kendi imkanlarıyla bastırıp da beklenmedik bir başarı kazanınca utançtan kendini paralar. Joseph Conrad ve D. H. Lawrence’ı edebiyat tarihine kazandırmış olmakla onurlanan Edward Garnett ise James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni yayımlamayı reddederek falso yapar.

14 yaşındaki Victor Hugo…

Bu olgunluk dönemi sayılabilecek romanların geri çevrilmesini gördükten sonra Victor Hugo’nunkine üzülmek elden gelmez. Hugo daha 14 yaşındayken Paris’te bir editörün karşısına dikilir ve şiirlerini bastırmak istediğini söyleyip net bir “hayır” yanıtı alır. Hugo kendine değil editöre acımıştır: “Hata ettiniz. Bu ilk şiirlerimi basacak olsaydınız, sonraki bütün eserlerimin yayın hakkını size verecektim.”

Balzac’ın ilk romanı ise değil basılmak, yayınevi kapısına gidecek kadar bile talihli değildir. Kitabın reddedilme şerefi bizzat Balzac ailesine nasip olur. Tarihi tragedya tadındaki bu ilk eser, yazılma sürecini finanse eden aileye sunulur ve ana-baba sevgisi bile romana duyulan tiksintinin önüne geçemez. Balzac bile eleştirilere hak verir ve romanı bir daha hiç çıkmamak üzere bir çekmeceye kilitleyip yıllar sürecek fabrikasyon romanlarına başlar. Sönmüş Hayaller adlı romanında kendisi gibi edebiyat dünyasını sarsmak üzere yola çıkan hırslı bir genç yazarın eserini bastırabilmek için girdiği dolambaçlı yolları ve bu yolların çıktığı ahlaki çürümeyi ayrıntılarıyla işleyecektir.

Nabokov ve Dreiser ise eserlerindeki ahlak zafiyeti yüzünden reddedilirler. Swinburne’ün müstehcen şiirlerine bulduğu yayıncı önce tongaya düşüp eseri basar sonra da alelacele toplatır. Bulgakov’un Usta ile Margarita’sı ve Imre Kertesz’nin Kadersizlik’i devlet tarafından bloke edilir. Henry David Thoreau, yirmi cilt tutan eserlerinin sadece iki cildini dünya gözüyle basılmış görecek; yayınevi toplam 219 adet satabildiği kitabın elde patlayan 706’sının parasını yazardan talep edecektir.

Yayımlarız ama bir şartla…

Küçük Kadınlar’da Jo, ilk romanını büyük hayallerle yayınevine gönderir. Editör kitabı basmayı kabul eder ancak bir şartı vardır; işaretlediği yerler çıkartılacaktır. Jo kendini “bebeğin beşiğe sığabilmesi için bacaklarının kesilmesinin gerektiği söylenen bir anne gibi” hisseder. Kerime Nadir’in Ruh Gurbetinde’sinde Neslihan da aynı istekle yüz yüze gelir. Üstüne üstlük ondan bir de romanının adını değiştirmesi talep edilir.

Malcolm Lowry’nin başına gelenler düşünülürse bu iki hayali yazar çok şanslıdır. Lowry, on yıldan fazla zamanını Yanardağın Altında adlı romanını yayınevlerinin istediği şekle sokmaya çalışarak geçirir ve sonunda isyan bayrağını çeker.

Yazara eserini değiştirmesi yönünde tavsiyede bulunan ya da emir veren editörler bazen de minnetle anılırlar. Patricia Highsmith, Trendeki Yabancılar romanını değiştirmesini tavsiye eden editörüne boyun eğer ve ortaya çıkan sonuçtan kendisi de memnun olur. Çehov ise küçük hikayelerini yayımladığı derginin editörünün diretmesiyle daha da kısa yazmak zorunda kalır. Bu zorunlu minimalizm, sonraları üslubunun başat özelliği olacaktır.

Thomas Hardy, İngiliz yüksek sosyetesinin snopluğunu saldırgan bir şekilde işlediği ilk romanıyla kapısını çaldığında eleştirmen George Meredith, bu roman piyasaya çıkarsa bir daha hiçbir kitabının yayımlanmayacağı uyarısında bulunur genç yazara. Hardy, sonradan kaybolup maalesef hiç gün yüzüne çıkmayan romanını geri çekmeyi uygun bulur. Meredith bu öğüdüyle dünya edebiyatına bir yazar kazandırırken bir roman kaybettirir.

Rüzgar Gibi Geçti satar mı?

Günümüzde klasik kabul edilen çoğu romanın kendi çağlarında epey avangart çalışmalar olduğu düşünülürse, kitleler tarafından okunmayacakları kaygısıyla reddedilmeleri doğal karşılanabilir. Asıl ilginç olan, vasat ve kitlesel bir okuma zevkine hitap eden çok-satar kitapların da yayınevi kapısından dönmeleridir. Yayımlandığı zamandan beri çok-satar kimliğini hiç kaybetmemiş Rüzgar Gibi Geçti’nin, “Kimse İç Savaşı anlatan bir romanı okumaz” gerekçesiyle reddedilmesi editörün basiretsizliğinden başka bir şey değildir. Ya da Richard Bach’ın kolay yoldan hayatın anlamı romanı Martı’nın 18, Adam Fawler’ın Olasılıksız’ının 50, Tavuk Suyuna Çorba kitabının tam tamına 140 yayınevi tarafından “satılması çok zor” diye çevrilmesi akıl havsala alacak şeyler değildir. Bunlara Paul Auster’ın 17 yerden geri dönmesini ekleyelim ve Yüzüklerin Efendisi’nin “Satmaz”, Harry Potter’ın “Fazla kalın ve pahalı” bulunmasını da unutmayalım. Gülten Dayıoğlu’nun, Türkiye’nin ilk çocuk best-seller’ı olan romanı Fadiş, bir yarışmada ilk on roman arasında seçilmesine rağmen yıllarca raflarda bekler. Ayşe Kulin 25 yıl romanlarını basacak bir yayınevi arar. Buket Uzuner ilk romanının hemen hemen tüm yayınevleri tarafından reddedildiğini anlatır. Dövüş Kulübü’nün yazarı Chuck Palahniuk, ilk kitabını basacak yayınevi bulmak için uzun ve acılı bir çaba gösterir. Sonradan ünlü bir yazar olduğunda da bu karanlık dönemi unutmayacak ve “Reddedilmek İçin Yazmak” adlı bir grup kuracaktır.

Alternatif çözümler!

Kitapları tabiri caizse peynir ekmek gibi satan Agatha Christie, Çölde Kar adlı polisiye olmayan romanı şöyle üstünkörü reddedilince hemen kaldırıp köşeye koyacak kadar iddiasızdır. Yıllar sonra yazdığı ve meşhur dedektifi Hercule Poirot’nun da ilk defa görücüye çıktığı ilk polisiyesinin geri dönmesini bile doğal karşılasa da başka bir yayınevinde şansını denemekten geri duramaz (iyi ki): “Müsveddenin üzerinde hiçbir oynama yapılmadan doğruca geri gönderilmişti. Buna şaşırmadım -başarıya ulaşmayı beklemiyordum- fakat müsveddeyi başka bir yayıncıya gönderdim.”

Kabul edildi- edilmedi, basıldı- basılmadı stresine dayanamayan yazar adayları için alternatif çözümler de mevcut. Örneğin William Blake gibi şiirlerini kağıda bastırmayıp kendi elleriyle bakır levhaya çizip, resim ve gravür olarak çoğaltmak mümkün. Ya da Horace Walpole gibi yayınevi kurup hem kendi kitaplarınızı hem de sevdiğiniz yazarları hiçbir baskı altında olmadan basabilirsiniz. Bu lüksten faydalanan Virginia Woolf, romanlarının, kocasıyla beraber kurduğu yayınevinde basılacağından duyduğu emniyetle istediği gibi yazabilmenin ona nasıl bir özgürlük bahşettiğini yazılarında sık sık vurgulamaktadır.

Yazma bağımlıları

Ne yazık ki, yazdıklarını ille de yayımlama inadı, ancak sonunda başarılı olduğunuzda takdir görecek bir meziyettir. Nihayet olayın bir de yayıncı cephesi vardır ve neredeyse her editörün en az bir tane; yazdıklarında en ufak bir pırıltı olmamasına karşın benliği yazmak ve yayımlamak azmiyle dolup taşan yazar adayından çektikleri temalı bir anısı vardır. Yazdıkları başlarda sıkça geri çevrilen Çehov dahi, bir yazar adayının sıkıcının da fevkinde eseriyle bunaltılan yazar hikâyesi kaleme almadan duramamıştır. Jean- Marie Laclavetine’in Adsız Yazarlar Kulübü adlı romanı, hikâyeyi bir de yayınevi cephesinden anlatır. Ünlü bir yayınevi sahibi, eserini reddettiği bir yazar adayının canına kıydığını duyunca şok geçirir. Hata kendisinde değildir; eser cidden basılacak nitelikten uzaktır. Nihayet, kötü yazdıkları habire izah edildiği halde yine de yeni kitaplar yazıp getirmeden duramayan bu insanların olsa olsa birer bağımlı olduklarına kanaat getirir. Onlar da tıpkı alkolikler gibi tedaviye muhtaçtır.

Buraya alınan ya da alınmayan türlü örneğin gösterdiği üzere kimin gelecekte anlaşılacak bir yazar kimin salt bir “yazma bağımlısı” olduğunu kesin olarak tespit etmek mümkün değildir. Son tahlilde kararı tarih verir. Yazar adayına düşen, yılmadan yazmaya devam etmekten ibarettir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND