Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

İhtiyaçtan değil, kendinizi bütünlemek için aşık olun!

Evlilik Psikoterapisti Doç. Dr. Armağan Samancı’ya göre aşk ‘kendi iç dünyamızın aradığını bulması’Pekiş bunu nasıl yapıyor? Her konunun uzmanı Samancı anlatıyor!

aşık olmak

İHTİYAÇTAN DEĞİL, KENDİNİZİ BÜTÜNLEMEK İÇİN AŞIK OLUN!

SABAH.COM.TR

İnsanlar her yaşta aşık olsa bile, bunun biçimi değişebiliyor. “Önemli olan; kendi kendine yetememekten ve yalnız kalmaktan korkmadan aşık olabilmek” diyor, uzmanlar. Aslında; ‘aşkı değil, gerçek sevgiyi arayın’ önerisinde bulunuyorlar. Çünkü aşk bitse bile, sevgi asla bitmiyor…

Aşk kimine göre tutku, kimine göre bağımlılık, kimine göre ise; bir tür hastalık. Aşkın ideal bir tanımı var mı? Aşkın yanıtı da, felsefesi de binlerce kurama dayanıyor. Aşkın tek bir tanımı olmadığı gibi, kesin biçilmiş bir ömrü de yok. Aşka ömür biçenler, üç yıl da diyor, bir ömür de.

Ama aşkın ölümsüz olduğuna inanan romantiklerin sayısı da bir hayli fazla. Hani bazen yüreğinizi burkan, içinizi daraltan, bazen de sizi mutluluktan havalara uçurtan, üzüntüden yerlere vuran aşkı, uzmanlara sorduk. Psikologlar ve psikiyatristler, aşkın var olduğunda, hem de çok faydalı olduğunda birleşiyorlar. Bu yazı dizimizde, beş gün boyunca, aşkın beş ana başlık altında topladığımız hallerini inceleyeceğiz. Danıştığımız uzmanlar, aşkın evrelerini, aşka aşık olmayı, aşkın bağımlılığını, aldatma ve aldatılmayı ve hüsranla biten aşkın ardından yeni bir aşka yelken açmaya dair fikirlerini bizimle içtenlikle paylaştı.

Bu yazı dizisi, evlilik kurumunu değil, kadın erkek ilişkilerini, kadın ile erkeğin arasındaki aşkın her halini mercek altına aldı. Unutmayın ki, burada, evlilikteki eş ilişkisi değil, partner olma halindeki aşk ilişkisi hakkında bir tür rehberlik hizmeti vermek istedik. İstedik ki, aşkınızı bu satırlarda bulun, bu satırlarda keşfedin, bu satırlarda anlayın. Tek yapmanız gereken; aşkınıza bağımlı olmadan, paylaşmanın tadına varmak. Gerçek mutluluk burada… Bizden söylemesi…

Aşık olmanın evreleri var mı? Neye göre ve nasıl aşık oluyoruz. Bütün bu soruların cevaplarını bulmak için Psikiyatrist ve Evlilik Psikoterapisti Doç. Dr. Armağan Samancı’ya danıştık. Aşkı, ‘kendi iç dünyamızın aradığını bulması’ olarak tanımlayan Doç. Dr. Samancı’ya göre, aşk iç dünyamızda bebeklikten başlayan bir süreç içinde gelişiyor. Partner ilişkileri konusunda çok tecrübeli olan Doç. Dr. Samancı, aşkın evreleri, fizyolojik ve psikolojik yanı ile ilgili sorularımızı yanıtladı:

Aşık olduğumuzda ne gibi değişiklikler yaşıyoruz? Aşık olunan; ‘aranandır’, ‘aranana benzetilendir’ ya da ‘aranılan diye kendi aldatımız’dır. Aşk her duygu değişimi gibi beyin biyokimyamızı da değiştirir. Bu değişime bağlı olarak, insanlarda mutluluk, rahatlık, huzur ve güven yaratır. Fizyolojik olarak insanları motive eder ve performanslarını artırır. Ayrıca; otonomik sinir sistemini de canlandırır, yani heyecanı artırır. Bu yoğun duygu, her haz veren madde gibi bağımlılık yaratıcıdır.

“Ben asla aşık olmam” sözü ne kadar doğru? Ya da böyle bir yaklaşım mümkün olabilir mi? Aşık olmak; birazcık kendini unutmak, ihmal etmek, karşındakine yönelmek duygusu olduğu için, narsisistik yönelimi olan insanlar kendileriyle çok ilgilidirler. Onlar kendilerine aşık oldukları için kimseye kapılmazlar. Çok duyarsız oldukları için, aşık olmayı daha çok karşılarındaki kişiye boyun eğmek olarak algılayabilir, aşkı yaşayamayabilirler. Onlar kendilerine aşık etmeyi tercih eder.

Her gördüğüne aşık olan insanlar var. Bu, ne kadar mümkün? Bir insan aynı anda iki kişiyi sevebilir mi? İnsanlar her seferinde birine aşık olur. Çünkü birinde yoğun bir duygu yaşamak, diğerlerine olan duyguyu geriye atar. Çok nadirdir; iki kişiye birden aşık olmak. Bu durum genelde bir aşkın artık zamanla ilk heyecanını yavaşlatan döneminde olabilir. Bir grup insanın sık aşık olması, onların yakaladıkları ilk duyguyu devam ettiremeyip, hep yenide aramalarındandır. Bu da genelde, çocukluğumuzda aşık olunan bir değil de, birden fazla objenin olmasındandır.

Aşk, ‘aradığımızı bulma’ olduğundan, önceden aşık olunmayan insanda, birtakım öğeleri yakaladığımızda, sonradan ona aşık olabiliriz. Özellikle duygusal boşluğun olduğu anlar, bu oluşumu hızlandırır. Mesela, yaz aşklarının nedeni; doğanın rahatlatıcı etkisinin yarattığı coşkunun kolaylaştırıcı etkisidir. İnsanlar yaz aylarında kendilerini daha rahat ve canlı hissederler. Bu, güneş ışığının melatonin maddesi üzerinden, beynimizde oluşturduğu bir etkidir. Ayrıca, insanlar duygularını özellikle tatil anlarında daha çok serbest bırakırlar. Bu da, yaz aşklarını kolaylaştırır. Günümüzde stres faktörü, duyguları da, günlük koşuşturma ve yarışın altına gömüyor. Duygu bir zenginliktir. Duygu kaybı ise; bireyi fakirleştirir.

Yaşa göre aşkın evreleri değişiyor mu? Yaş faktörü veya olgunlaşmak, aşkın içeriğini değiştirebilir mi? Tabii ki değiştiriyor. İnsanın 18 yaşındaki duygu durumuyla, 38 yaşındaki hali farklıdır. Deli fişek aşklar, göz karartan sevdalar yerini güven duygusunun hakim olduğu sevgilere bırakır. Her yaşta aşık olunsa bile, bunun biçimi değişebilir. Aşkın tutkusu, heyecanı olmasa bile, sevgi bağı kurulur. Önemli olan; kendi kendine yetememekten ve yalnız kalmaktan korkmadan, yeni başlangıçlar yapabilmek. Ama unutmayın, hayatınızda her zaman birisi olmak zorunda değil. Aşkın evreleri, yaşa göre değişebildiği gibi, aşkın dereceleri de vardır. Bu çok kuvvetli bir cinsel çekim, çok kuvvetli bir beğenme, hoşlanma ya da tutku da olabilir. Belki de erişkin dönemde hedeflenen; gerçek aşkı bulmak değil, gerçek sevgiyi bulmak olmalı.

Aşka bir ömür biçilebilir mi? Aşk genelde ilk üç yıl içinde yavaşça güvene doğru olgunlaşabilir. Güven duygusu ve beraberlik bireyleri bütünleştirir. Bu durumda aşk yoğunluğunu ancak ayrılıkta hissettirir. Problemler ise, ilişkiyi yıpratır ve aşkı devre dışı bırakabilir. Aşkın korunması özen gerektirir. Kendi haline bırakılırsa, beslenemez.

Aşka aşık olanlar için ne söyleyebilirsiniz? Aşkı sürekli değişik insanlarla paylaşmak, sizde alışkanlık haline geldiyse, bu aslında aşka aşık olduğunuz gösteriyor. Oysa sevgi, aşktan çok daha kalıcı bir duygu. Eğer yaşadığınız aşkı sevgiye çevirmeyi başarabilirseniz, ilişkinizin ömrü çok daha uzun olur. Aşık olduğunuz kişiyi sadece ‘sevgili’niz olarak görmeyin; o aynı zamanda hem sevgilinizdir, hem arkadaşınız, bazen babanız gibidir, bazen anneniz…

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND