Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

“Daha mutlu olamam!” sendromu

Zamanın ruhu, tüm ruhlara hiç durmadan şu mottoyu fısıldıyor: Mutlu et kendini… Peki mutluğun hiç yan etkisi yok mu? Ne kadar mutluluk yeter? Mutluluk sıradan bir hal alırsa ne olur? Ya “daha mutlu olamam!” sendromu sizi de bulursa… İşte mutluluğun karanlık yüzü…

Zamanın ruhu, tüm ruhlara hiç durmadan şu mottoyu fısıldıyor: Mutlu et kendini… Peki mutluğun hiç yan etkisi yok mu? Ne kadar mutluluk yeter? Mutluluk sıradan bir hal alırsa ne olur? Ya “daha mutlu olamam!” sendromu sizi de bulursa… İşte mutluluğun karanlık yüzü…

Başka önemli bir soru da şu: eğer birey günlere, haftalara, yıllara yayılan bir mutluluğa ulaşmışsa, sürgit mutluysa, bu gerçekten iyi bir şey mi? Mutluluğun karanlık bir yüzü de olabilir mi? Yeni araştırmalar böyle olabileceğini söylüyor bize.

Mutluluğun karanlık yüzü… Mutlu olmak zorundasın!

İnsanların neden mutlu olmak istediklerini açıklamaya çalışmak oldukça gereksiz bir çaba. Tabii ki herkes mutlu olmak ister. Üstelik zamanın ruhu da mutlululuğun peşinde koşmamızı talep ediyor bizden. Bu nedenle mutluluk belli bir süredir bilimsel araştırmaların da konusu olmaya başladı. Yani artık hayatın anlamını mutlu olmak üzerinden tanımlayabiliriz.

Evet insan kendini çok daha iyi hissediyor mutlu olunca ve hayatın birçok alanında kolaylık sağlıyor bize mutluluk duygusu. Örneğin fiziksel sağlığımıza olumlu etkisi olduğuyla ilgili sayısız çalışma var. Üstelik mutlu olduğumuzda insanlarla olan ilişkilerimizin düzeldiğiyle ilgili birçok veri de var. Olumlu duyguların başarılı bir hayat yaşanması, farklı alanlardaki yeti ve becerilerimizin ortaya çıkması ve hayatın olumsuz yanlarına daha rahat tahammül edilebilmesine önemli katkıları olduğu da bilinen bir gerçek.

Mutluluk arayışı tartışılmaz bir şekilde 21. yüzyılın leitmotifi gibi duruyor. Sürekli bir mutluluk arayışı bütün yapıp etmelerimizi belirliyor. Ama binlerce kitap ve araştırma yine de şu gerçeği değiştiremedi: mutluluk karmaşık bir süreçtir ve ne yapılırsa yapılsın, gelip geçici bir duygudur.

Mutlu olmak zorunda olduğumuz o kadar aklımızda yer etmiştir ki, şu sorular hiç sorulmaz, belki de saçma geldiği için: mutluluğun bir bedeli var mı, varsa nedir? Mutluluğu hayatın en önemli anlamı ve hedefi yapmak gerçekten bu kadar manalı ve mantıklı mı?

Son yıllarda pozitif psikoloji akımı mutlu olmamızın belirli reçetelere uymamız sonucunda gerçekleşeceğini iddia etti ve milyonlarca insanı da bu iddiaya inandırdı. Oysa içinde bulunduğumuz çağda bu hazır reçetelerin (bkz. kişisel gelişim kitapları) işe yaramadığı hemen her gün deneyimlendiği gibi, mutluluğun geçici bir duygu olduğu da daha iyi anlaşılır hale geldi.

Bu durumda kendimizi daha iyi hissetmeye, memnuniyete ve hayatın doğru idare edilmesine odaklansak daha gerçekçi olmaz mı? Durmaksızın mutlu olmakla, hayatından memnun olmak birbirinden tümüyle ayrı iki durum çünkü. Mutluluk anlık bir duygu ve geçici; hayatımızın bütün evrelerini göz önünde bulundurursak, memnuniyetin daha anlamlı ve ulaşılabilir bir duygu olduğunu söyleyebiliriz.

Mutluluk klişeleri

Mutlu olmanın ne demek olduğunu bize dikte eden kesin tanımlarımız var artık ve böyle olması da herkese iyi geliyor. Oysa mutlulukla özdeşleştirilen bu kavramlardan şüphe duymalıyız bence.

Örneğin para ve mutluluk çifti hakkında. Paranın mutluluk getirmediği hakkındaki klişeyi ele alalım. Paranın gerçekten de mutlulukla karmaşık bir ilişkisi vardır. Loto milyarderlerinin yaşadıkları ruhsal sorunlar hakkında haberler okuyup dururuz gazetelerde. Parayla saadet olmadığı, paranın insanı yoldan çıkardığıyla ilgili bir sürü şehir efsanesi dillendirilir zaman zaman. Yeni birçok çalışma öyle demiyor oysa: çalışmalar parayı mutlulukla özdeşleştirmese bile, en azından parası olanın olmayandan daha mutsuz olmadığını gösteriyor.

Belli düzeyde para sahibi olmanın insana önemli bir özgürlük ve hareket alanı sağladığı çok açık. Mutluluk olmasa bile, haz ve keyif belli bir düzeye kadar satın alınabiliyor çünkü. Ama açık ki para doğru harcandığında mutlu edebilir insanı, mutlu olmaya giden yolda kullanılabilir bir araca dönüşebilir.

Bunun yanında, paranın varlığı nedeniyle seçilecek şeylerin çoğalması stres düzeyini de arttırabilir. Ama burada para mı, yoksa parayla ne yapacağına karar veremeyen midir sorumlu olan? AB’de yapılan komik bir araştırma sonucu şöyle: Yıllık gelirin 40000-70000 Euro arasında olduğu bir yerlerde, gelir düzeyinin düşmesine bağlı olarak mutluluk zorlaşmaya başlıyor.

Çocuk mutluluk verir – yoksa vermez mi? Sosyal psikologlar çocukla mutluluk arasında bir bağlantı olduğunu gösteren tek bir çalışma olmadığını söylüyorlar. Küçük bir çocuğun gülümsemesi içimizi ısıtabilir ama itiraz fazındaki iki yaşında bir çocuğun günlük hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini çocuğu olanlar bilir. Belki şunu söyleyebiliriz, çocuk genel olarak hayattan memnuniyetimizi arttırabilir ama günlük mutluluğumuzla ilgisi yoktur.

İyi, stabil bir ilişki mutlu eder. Ama kimi ve ne kadar süreyle? Sonsuz aşk ve evlilik birbiriyle ne kadar biraradadır? Yapılan kimi çalışmalar evlilerin bekârlardan daha mutlu olduğunu söylüyor. Ama erkekler ve kadınlar bu soruya farklı yanıtlar veriyorlar. Kadın boşandıktan sonra daha huzurlu olduğunu söylüyor örneğin.

Evlilik süresi mutluluk için bir ölçüt olabilir mi? Neden bazı insanlar eşleri öldükten sonra güzelleşiyorlar? Sorular sorular… mutluluk araştırmacılarının buna da şöyle bir yanıtı var: kişiyi mutlu eden evlilik değil, mutlu bir evliliktir.

Yaşam kalitesi, hayat standardı mutluluğu arttırır. Bu durumda Danimarkalıların dünyanın en mutlu insanları olması gerekirdi. Danimarka, hayat kalitesinin, kişi başına düşen gelirin, özgürlük ve güvenliğin en yüksek olduğu ülkelerin başında geliyor çünkü. Evet bu koşulların varolması kendini iyi hissetmenin temel koşullarından biri olabilir. Ama mutlu olmakla ilgili gerçek biraz farklı. İskandinav ülkelerinde, İsviçre, Kanada ve ABD’de intihar oranları Türkiye, Yunanistan, İspanya gibi ülkelere göre daha yüksek.

Hayat ve mutluluk üzerine o kadar az şey biliyoruz ki henüz. Ama şunu iyi biliyoruz, mutlu olmak için ne kadar çok uğraşırsak, mutsuz olma olasılığımız o kadar artıyor.

Mutluluğun gölgesinde hayat

Başka önemli bir soru da şu: eğer birey günlere, haftalara, yıllara yayılan bir mutluluğa ulaşmışsa, sürgit mutluysa, bu gerçekten iyi bir şey mi? Mutluluğun karanlık bir yüzü de olabilir mi? Yeni araştırmalar böyle olabileceğini söylüyor bize.

Bazen mutluluk kaçınılması gereken, işlevsel olmayan hatta zarar verebilecek bir duygu da olabilir. Eski Yunan filozofu Aristotales, hem olumlu hem de olumsuz duygudurumları için ölçülü olmanın en ideali olduğunu söyler. Bunu Metriopatheia olarak adlandırır. Çok azı da, çok fazlası da zarar verir, der büyük filozof.

Bu mutluluk için de söylenebilir mi? Mutluluk üzerine yapılan en son çalışmalar Aristotales’i doğruluyor. Aşırı mutluluk duygusu, bulutların üzerinde dolaşmak, bireyin ruhsal ve sosyal performansını düşürüyor. Mutluluğun fazlası uyum yeteneği, emosyonel denge veya bilginin içselleştirilmesi gibi konularda yarar getirmediği gibi, bu yetileri zayıflatıyor da. Akıllıca kararlar almak, yaratıcı düşünebilmek, sosyal olarak uygun davranabilmek esas olarak orta düzeyde, ölçülü bir duygu yoğunluğuna sahip olduğumuzda mümkün olabiliyor.

Emosyon araştırmacılarının söylediğine göre olumlu duygularla olumsuz duygular arasındaki oran 1/5 veya daha yüksek olursa birey daha katı, farkındalığı daha az davranış kalıplarına başvuruyor. Daha az karmaşık düşünmeye meyilli oluyor. Türkçesi, mutluluk insanı biraz aptallaştırıyor. Bilişsel va yaratıcı yetilerimiz için olumlu ve olumsuz duyguların en uygun oranının 1/3 ve 1/5 arasında olduğu söyleniyor.

Çocukluğu ve gençliği aşırı mutluluk içinde geçen bireylerin yaşam sürelerinin daha düşük olduğu söyleniyor. Bu da bu kişilerin sağlık açısından riskli ve tehlikeli durumlara oldukça duyarsız yaklaşmalarından kaynaklanıyor. Yemelerine, içmelerine dikkat etmedikleri gibi, örneğin otobanda, sanki ölümsüzlermiş gibi, aşırı hız ya da korunmadan seks yapabiliyorlar. Yani mutluluk ve sağlık arasında doğru orantı yok gibi gözüküyor.

Duygular belli yaşam koşullarına gösterilen tepkilerdir. Hangi davranışımızın yararlı, işlevsel ve sağlıklı olduğu konusunda bize bilgi verirler. Bu durum olumsuz duygular için daha çok geçerlidir. Öfke, önemli olanı koruyabilmemiz için bizi bedensel ve bilişsel olarak aktive eder. Korku, tehlike ve risklere karşı dikkatimizi keskinleştirir. Keder, bize kendimizi korumaya ihtiyacımız olduğu mesajını verirken, etrafımızdakilere teselli ve destek aradığımızı haber verir.

Olumsuz duygular olumlu olanlara göre karar verme ve değerlendirme yetimizi çok daha iyi geliştirir. Olumlu duygular – özellikle aşırı olduklarında – kalıplaşmış davanış biçimlerine ve fazla düşünmeden karar vermeye yol açar. Çok mutluysak, daha çabuk yanılırız, dikkatimiz dağınıktır. Bu durum çeşitli çalışmalarla da gösterilmiştir. Örneğin bir çalışmada denekler önce olumlu ve olumsuz duygularla yüzleştirilmiş, daha sonra belli problemleri çözmeleri, belli durumlar için karar vermeleri istenmiştir. Olumlu duygularla yüzleştirildiklerinde hızla ve fazla düşünmeden karar aldıkları, problemleri çözerken daha fazla hata yaptıkları görülmüştür.

İnsanların çoğu için mutlu olmak, daha çok mutlu olmak hayatlarının amacıdır, bunu sorgulamazlar bile. Hayatın tadını çıkarmak ister, hatta çıkarmak zorunda olduklarını düşünür, yaptıkları her şeyden keyif almaya çalışırlar. Stresten kaçınmaya ve duygudurumlarını hep yüksek tutmaya gayret ederler. Yani mutluluk düzeyini yüksek tutmak için ellerinden ne gelirse yaparlar. Bu çabanın ters tepeceğini hiç düşünmezler. Mutluluğun bu kadar kolay ulaşılacağına inanır, mutluluk beklentilerini çok yüksek tutarlarsa, daha az mutlu oldukları bütün durumlarda hayal kırıklığına uğrar, kendilerini mutsuz hissederler oysa.

Bir partiyle, bir tatille çok çabuk mutlu oluyorsa biri, gerçekleşmeyen ufacık bir beklenti, onu hemen mutsuz kılar, çok daha sık mutsuz olur. Yüksek mutluluk beklentisi olan insanlar mutluluğa bu kadar da yüksek bir değer atfetmeyenlere göre, beklentileri gerçekleşmediğinde kendilerini daha yalnız hissederler. Ayrıca durmaksızın  mutluluk peşinde koşan birey sıkıntılı düşüncelerin etkisi altında daha çok kalır ve kendini çok daha dikkatli gözlemlemeye, her yaşantıdan olumsuz sonuçlar çıkarmaya başlar. En nihayetinde mutluluk peşinde koşmak bireyi asosyalliğe iter, kişiler arası ilişkileri ihmal etmesine neden olur.

Mutluluk, bireysel değerler ve kültür

Mutluluk sosyal ilişkilerimizi bozmaya, onlarla çatışmaya başladığında, içinde yaşanan toplumun kültürel değerleriyle uyuşmadığında sorun var demektir.

Çünkü mutluluğumuz ötekine ve topluma rağmen sürüp gidemez. Örneğin, belli bir başarı sonrasında ortaya çıksa bile gurur ve kibir gibi duygular işlevsel olmayan mutluluk duygularıdır. Gurur önünde sonunda, hayranlık beklemek, ötekine olan bağlılığı koparmak, daha az başarılı olanları küçümsemek, sabırsız ve agresif olmakla sonuçlanır.

Oysa olumsuz duygular için tersi geçerlidir; utanma ve suçluluk duygularının varlığı değil, yokluğu kişiye zarar verir. Örneğin yaptığımız yanlışları düzeltebilmemiz, çatışmaları çözebilmemiz, zararları onarabilmemiz bu olumsuz duyguların varlığıyla mümkündür ancak. Olumsuz duygulardan kaçınan ya da uygun bir şekilde ifade edemeyen kişi uzun vadede kendi iyilik haline zarar vermiş olur.

Mutluluğun kültürel bağlamı da, mutluluğun nasıl yaşanması gerektiğini, duyguların uygun ifadesinin nasıl olduğunu belirleyen önemli etkenlerdendir. Mutluluğun dışa vurumu bireyin kendisinden çok, içinde yaşadığı kültür tarafından belirlenir. Örneğin bireysel mutluluğun kollektif  uyumla mı, bireysel başarılarla mı bağlantılı olduğu, yoksa her bireyin kendi mutluluk kriterini kendisinin mi belirleyeceği, toplumsal değerler ve geleneklerle belirlenmiş ve bireyin bilincine yerleşmiş bilgilerdir. Böyle bakıldığında içine kapalılığın daha çok takdir gördüğü Uzakdoğu toplumlarıyla, dışa dönüklüğün durmaksızın empoze edildiği Batılı toplumların mutluluğu yaşama biçimlerinin neden farklı olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Kabul ve değer atfetmeyen farkındalık

Mutluluk beklentisi yüksek insanlar olumsuz duygularını bastırmaya ve yok saymaya çalışır, bunu beceremedikçe daha da mutsuz olurlar. Oysa olumsuz duygulardan kaçmayan, onlarla yüzleşen ve olduğu gibi kabul eden birey, paradoksal bir şekilde kendi yaşantılarını daha az olumsuz değerlendirmeye başlar. Daha dengeli, daha az kaygılı, daha az depresif, yani daha mutlu olur. Kabul etmek ve değer atfetmeyen bir farkındalık geliştirmek duygusal olarak iyilik halinin korunabilmesi açısından daha doğru bir duruştur.

En önemlisi de, mutluluğu bir hedef olmaktan çıkarabilmek ve mutluluğun ancak yapıp ettiklerimizin bir yan ürünü olarak ulaşılabilen bir duygudurum olduğunu kabul edebilmektir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND