Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

“Daha mutlu olamam!” sendromu

Zamanın ruhu, tüm ruhlara hiç durmadan şu mottoyu fısıldıyor: Mutlu et kendini… Peki mutluğun hiç yan etkisi yok mu? Ne kadar mutluluk yeter? Mutluluk sıradan bir hal alırsa ne olur? Ya “daha mutlu olamam!” sendromu sizi de bulursa… İşte mutluluğun karanlık yüzü…

kişisel gelişim

Zamanın ruhu, tüm ruhlara hiç durmadan şu mottoyu fısıldıyor: Mutlu et kendini… Peki mutluğun hiç yan etkisi yok mu? Ne kadar mutluluk yeter? Mutluluk sıradan bir hal alırsa ne olur? Ya “daha mutlu olamam!” sendromu sizi de bulursa… İşte mutluluğun karanlık yüzü…

Başka önemli bir soru da şu: eğer birey günlere, haftalara, yıllara yayılan bir mutluluğa ulaşmışsa, sürgit mutluysa, bu gerçekten iyi bir şey mi? Mutluluğun karanlık bir yüzü de olabilir mi? Yeni araştırmalar böyle olabileceğini söylüyor bize.

Mutluluğun karanlık yüzü… Mutlu olmak zorundasın!

İnsanların neden mutlu olmak istediklerini açıklamaya çalışmak oldukça gereksiz bir çaba. Tabii ki herkes mutlu olmak ister. Üstelik zamanın ruhu da mutlululuğun peşinde koşmamızı talep ediyor bizden. Bu nedenle mutluluk belli bir süredir bilimsel araştırmaların da konusu olmaya başladı. Yani artık hayatın anlamını mutlu olmak üzerinden tanımlayabiliriz.

Evet insan kendini çok daha iyi hissediyor mutlu olunca ve hayatın birçok alanında kolaylık sağlıyor bize mutluluk duygusu. Örneğin fiziksel sağlığımıza olumlu etkisi olduğuyla ilgili sayısız çalışma var. Üstelik mutlu olduğumuzda insanlarla olan ilişkilerimizin düzeldiğiyle ilgili birçok veri de var. Olumlu duyguların başarılı bir hayat yaşanması, farklı alanlardaki yeti ve becerilerimizin ortaya çıkması ve hayatın olumsuz yanlarına daha rahat tahammül edilebilmesine önemli katkıları olduğu da bilinen bir gerçek.

Mutluluk arayışı tartışılmaz bir şekilde 21. yüzyılın leitmotifi gibi duruyor. Sürekli bir mutluluk arayışı bütün yapıp etmelerimizi belirliyor. Ama binlerce kitap ve araştırma yine de şu gerçeği değiştiremedi: mutluluk karmaşık bir süreçtir ve ne yapılırsa yapılsın, gelip geçici bir duygudur.

Mutlu olmak zorunda olduğumuz o kadar aklımızda yer etmiştir ki, şu sorular hiç sorulmaz, belki de saçma geldiği için: mutluluğun bir bedeli var mı, varsa nedir? Mutluluğu hayatın en önemli anlamı ve hedefi yapmak gerçekten bu kadar manalı ve mantıklı mı?

Son yıllarda pozitif psikoloji akımı mutlu olmamızın belirli reçetelere uymamız sonucunda gerçekleşeceğini iddia etti ve milyonlarca insanı da bu iddiaya inandırdı. Oysa içinde bulunduğumuz çağda bu hazır reçetelerin (bkz. kişisel gelişim kitapları) işe yaramadığı hemen her gün deneyimlendiği gibi, mutluluğun geçici bir duygu olduğu da daha iyi anlaşılır hale geldi.

Bu durumda kendimizi daha iyi hissetmeye, memnuniyete ve hayatın doğru idare edilmesine odaklansak daha gerçekçi olmaz mı? Durmaksızın mutlu olmakla, hayatından memnun olmak birbirinden tümüyle ayrı iki durum çünkü. Mutluluk anlık bir duygu ve geçici; hayatımızın bütün evrelerini göz önünde bulundurursak, memnuniyetin daha anlamlı ve ulaşılabilir bir duygu olduğunu söyleyebiliriz.

Mutluluk klişeleri

Mutlu olmanın ne demek olduğunu bize dikte eden kesin tanımlarımız var artık ve böyle olması da herkese iyi geliyor. Oysa mutlulukla özdeşleştirilen bu kavramlardan şüphe duymalıyız bence.

Örneğin para ve mutluluk çifti hakkında. Paranın mutluluk getirmediği hakkındaki klişeyi ele alalım. Paranın gerçekten de mutlulukla karmaşık bir ilişkisi vardır. Loto milyarderlerinin yaşadıkları ruhsal sorunlar hakkında haberler okuyup dururuz gazetelerde. Parayla saadet olmadığı, paranın insanı yoldan çıkardığıyla ilgili bir sürü şehir efsanesi dillendirilir zaman zaman. Yeni birçok çalışma öyle demiyor oysa: çalışmalar parayı mutlulukla özdeşleştirmese bile, en azından parası olanın olmayandan daha mutsuz olmadığını gösteriyor.

Belli düzeyde para sahibi olmanın insana önemli bir özgürlük ve hareket alanı sağladığı çok açık. Mutluluk olmasa bile, haz ve keyif belli bir düzeye kadar satın alınabiliyor çünkü. Ama açık ki para doğru harcandığında mutlu edebilir insanı, mutlu olmaya giden yolda kullanılabilir bir araca dönüşebilir.

Bunun yanında, paranın varlığı nedeniyle seçilecek şeylerin çoğalması stres düzeyini de arttırabilir. Ama burada para mı, yoksa parayla ne yapacağına karar veremeyen midir sorumlu olan? AB’de yapılan komik bir araştırma sonucu şöyle: Yıllık gelirin 40000-70000 Euro arasında olduğu bir yerlerde, gelir düzeyinin düşmesine bağlı olarak mutluluk zorlaşmaya başlıyor.

Çocuk mutluluk verir – yoksa vermez mi? Sosyal psikologlar çocukla mutluluk arasında bir bağlantı olduğunu gösteren tek bir çalışma olmadığını söylüyorlar. Küçük bir çocuğun gülümsemesi içimizi ısıtabilir ama itiraz fazındaki iki yaşında bir çocuğun günlük hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini çocuğu olanlar bilir. Belki şunu söyleyebiliriz, çocuk genel olarak hayattan memnuniyetimizi arttırabilir ama günlük mutluluğumuzla ilgisi yoktur.

İyi, stabil bir ilişki mutlu eder. Ama kimi ve ne kadar süreyle? Sonsuz aşk ve evlilik birbiriyle ne kadar biraradadır? Yapılan kimi çalışmalar evlilerin bekârlardan daha mutlu olduğunu söylüyor. Ama erkekler ve kadınlar bu soruya farklı yanıtlar veriyorlar. Kadın boşandıktan sonra daha huzurlu olduğunu söylüyor örneğin.

Evlilik süresi mutluluk için bir ölçüt olabilir mi? Neden bazı insanlar eşleri öldükten sonra güzelleşiyorlar? Sorular sorular… mutluluk araştırmacılarının buna da şöyle bir yanıtı var: kişiyi mutlu eden evlilik değil, mutlu bir evliliktir.

Yaşam kalitesi, hayat standardı mutluluğu arttırır. Bu durumda Danimarkalıların dünyanın en mutlu insanları olması gerekirdi. Danimarka, hayat kalitesinin, kişi başına düşen gelirin, özgürlük ve güvenliğin en yüksek olduğu ülkelerin başında geliyor çünkü. Evet bu koşulların varolması kendini iyi hissetmenin temel koşullarından biri olabilir. Ama mutlu olmakla ilgili gerçek biraz farklı. İskandinav ülkelerinde, İsviçre, Kanada ve ABD’de intihar oranları Türkiye, Yunanistan, İspanya gibi ülkelere göre daha yüksek.

Hayat ve mutluluk üzerine o kadar az şey biliyoruz ki henüz. Ama şunu iyi biliyoruz, mutlu olmak için ne kadar çok uğraşırsak, mutsuz olma olasılığımız o kadar artıyor.

Mutluluğun gölgesinde hayat

Başka önemli bir soru da şu: eğer birey günlere, haftalara, yıllara yayılan bir mutluluğa ulaşmışsa, sürgit mutluysa, bu gerçekten iyi bir şey mi? Mutluluğun karanlık bir yüzü de olabilir mi? Yeni araştırmalar böyle olabileceğini söylüyor bize.

Bazen mutluluk kaçınılması gereken, işlevsel olmayan hatta zarar verebilecek bir duygu da olabilir. Eski Yunan filozofu Aristotales, hem olumlu hem de olumsuz duygudurumları için ölçülü olmanın en ideali olduğunu söyler. Bunu Metriopatheia olarak adlandırır. Çok azı da, çok fazlası da zarar verir, der büyük filozof.

Bu mutluluk için de söylenebilir mi? Mutluluk üzerine yapılan en son çalışmalar Aristotales’i doğruluyor. Aşırı mutluluk duygusu, bulutların üzerinde dolaşmak, bireyin ruhsal ve sosyal performansını düşürüyor. Mutluluğun fazlası uyum yeteneği, emosyonel denge veya bilginin içselleştirilmesi gibi konularda yarar getirmediği gibi, bu yetileri zayıflatıyor da. Akıllıca kararlar almak, yaratıcı düşünebilmek, sosyal olarak uygun davranabilmek esas olarak orta düzeyde, ölçülü bir duygu yoğunluğuna sahip olduğumuzda mümkün olabiliyor.

Emosyon araştırmacılarının söylediğine göre olumlu duygularla olumsuz duygular arasındaki oran 1/5 veya daha yüksek olursa birey daha katı, farkındalığı daha az davranış kalıplarına başvuruyor. Daha az karmaşık düşünmeye meyilli oluyor. Türkçesi, mutluluk insanı biraz aptallaştırıyor. Bilişsel va yaratıcı yetilerimiz için olumlu ve olumsuz duyguların en uygun oranının 1/3 ve 1/5 arasında olduğu söyleniyor.

Çocukluğu ve gençliği aşırı mutluluk içinde geçen bireylerin yaşam sürelerinin daha düşük olduğu söyleniyor. Bu da bu kişilerin sağlık açısından riskli ve tehlikeli durumlara oldukça duyarsız yaklaşmalarından kaynaklanıyor. Yemelerine, içmelerine dikkat etmedikleri gibi, örneğin otobanda, sanki ölümsüzlermiş gibi, aşırı hız ya da korunmadan seks yapabiliyorlar. Yani mutluluk ve sağlık arasında doğru orantı yok gibi gözüküyor.

Duygular belli yaşam koşullarına gösterilen tepkilerdir. Hangi davranışımızın yararlı, işlevsel ve sağlıklı olduğu konusunda bize bilgi verirler. Bu durum olumsuz duygular için daha çok geçerlidir. Öfke, önemli olanı koruyabilmemiz için bizi bedensel ve bilişsel olarak aktive eder. Korku, tehlike ve risklere karşı dikkatimizi keskinleştirir. Keder, bize kendimizi korumaya ihtiyacımız olduğu mesajını verirken, etrafımızdakilere teselli ve destek aradığımızı haber verir.

Olumsuz duygular olumlu olanlara göre karar verme ve değerlendirme yetimizi çok daha iyi geliştirir. Olumlu duygular – özellikle aşırı olduklarında – kalıplaşmış davanış biçimlerine ve fazla düşünmeden karar vermeye yol açar. Çok mutluysak, daha çabuk yanılırız, dikkatimiz dağınıktır. Bu durum çeşitli çalışmalarla da gösterilmiştir. Örneğin bir çalışmada denekler önce olumlu ve olumsuz duygularla yüzleştirilmiş, daha sonra belli problemleri çözmeleri, belli durumlar için karar vermeleri istenmiştir. Olumlu duygularla yüzleştirildiklerinde hızla ve fazla düşünmeden karar aldıkları, problemleri çözerken daha fazla hata yaptıkları görülmüştür.

İnsanların çoğu için mutlu olmak, daha çok mutlu olmak hayatlarının amacıdır, bunu sorgulamazlar bile. Hayatın tadını çıkarmak ister, hatta çıkarmak zorunda olduklarını düşünür, yaptıkları her şeyden keyif almaya çalışırlar. Stresten kaçınmaya ve duygudurumlarını hep yüksek tutmaya gayret ederler. Yani mutluluk düzeyini yüksek tutmak için ellerinden ne gelirse yaparlar. Bu çabanın ters tepeceğini hiç düşünmezler. Mutluluğun bu kadar kolay ulaşılacağına inanır, mutluluk beklentilerini çok yüksek tutarlarsa, daha az mutlu oldukları bütün durumlarda hayal kırıklığına uğrar, kendilerini mutsuz hissederler oysa.

Bir partiyle, bir tatille çok çabuk mutlu oluyorsa biri, gerçekleşmeyen ufacık bir beklenti, onu hemen mutsuz kılar, çok daha sık mutsuz olur. Yüksek mutluluk beklentisi olan insanlar mutluluğa bu kadar da yüksek bir değer atfetmeyenlere göre, beklentileri gerçekleşmediğinde kendilerini daha yalnız hissederler. Ayrıca durmaksızın  mutluluk peşinde koşan birey sıkıntılı düşüncelerin etkisi altında daha çok kalır ve kendini çok daha dikkatli gözlemlemeye, her yaşantıdan olumsuz sonuçlar çıkarmaya başlar. En nihayetinde mutluluk peşinde koşmak bireyi asosyalliğe iter, kişiler arası ilişkileri ihmal etmesine neden olur.

Mutluluk, bireysel değerler ve kültür

Mutluluk sosyal ilişkilerimizi bozmaya, onlarla çatışmaya başladığında, içinde yaşanan toplumun kültürel değerleriyle uyuşmadığında sorun var demektir.

Çünkü mutluluğumuz ötekine ve topluma rağmen sürüp gidemez. Örneğin, belli bir başarı sonrasında ortaya çıksa bile gurur ve kibir gibi duygular işlevsel olmayan mutluluk duygularıdır. Gurur önünde sonunda, hayranlık beklemek, ötekine olan bağlılığı koparmak, daha az başarılı olanları küçümsemek, sabırsız ve agresif olmakla sonuçlanır.

Oysa olumsuz duygular için tersi geçerlidir; utanma ve suçluluk duygularının varlığı değil, yokluğu kişiye zarar verir. Örneğin yaptığımız yanlışları düzeltebilmemiz, çatışmaları çözebilmemiz, zararları onarabilmemiz bu olumsuz duyguların varlığıyla mümkündür ancak. Olumsuz duygulardan kaçınan ya da uygun bir şekilde ifade edemeyen kişi uzun vadede kendi iyilik haline zarar vermiş olur.

Mutluluğun kültürel bağlamı da, mutluluğun nasıl yaşanması gerektiğini, duyguların uygun ifadesinin nasıl olduğunu belirleyen önemli etkenlerdendir. Mutluluğun dışa vurumu bireyin kendisinden çok, içinde yaşadığı kültür tarafından belirlenir. Örneğin bireysel mutluluğun kollektif  uyumla mı, bireysel başarılarla mı bağlantılı olduğu, yoksa her bireyin kendi mutluluk kriterini kendisinin mi belirleyeceği, toplumsal değerler ve geleneklerle belirlenmiş ve bireyin bilincine yerleşmiş bilgilerdir. Böyle bakıldığında içine kapalılığın daha çok takdir gördüğü Uzakdoğu toplumlarıyla, dışa dönüklüğün durmaksızın empoze edildiği Batılı toplumların mutluluğu yaşama biçimlerinin neden farklı olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Kabul ve değer atfetmeyen farkındalık

Mutluluk beklentisi yüksek insanlar olumsuz duygularını bastırmaya ve yok saymaya çalışır, bunu beceremedikçe daha da mutsuz olurlar. Oysa olumsuz duygulardan kaçmayan, onlarla yüzleşen ve olduğu gibi kabul eden birey, paradoksal bir şekilde kendi yaşantılarını daha az olumsuz değerlendirmeye başlar. Daha dengeli, daha az kaygılı, daha az depresif, yani daha mutlu olur. Kabul etmek ve değer atfetmeyen bir farkındalık geliştirmek duygusal olarak iyilik halinin korunabilmesi açısından daha doğru bir duruştur.

En önemlisi de, mutluluğu bir hedef olmaktan çıkarabilmek ve mutluluğun ancak yapıp ettiklerimizin bir yan ürünü olarak ulaşılabilen bir duygudurum olduğunu kabul edebilmektir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND