Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Homo Sapiens’ler için tavsiyeler

yuval noah hararı, homo sapiens, dünyada neler oluyor

‘Sapiens’ kitabı Türkiye’de 500 bin, dünyada 8 milyon sattı. Yazarı Yuval Noah Harari, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabıyla yeniden okurla buluşmaya hazırlanıyor. Hürriyet’ten Çınar Oskay, Harari ile buluşup yeni kitabını konuştu. Harari, dünya gündemine dair birçok soruya yanıt verdi. Röportajdan öne çıkan bazı bölümler şöyle:

Sapiens’in yazarı Harari: 3. Dünya Savaşı çıkmaz; kimsede ölecek göz yok

“İnsanlığın bu iktidar savaşı konusunda sakinleşmesi lazım”

‘Sapiens’ kitabı Türkiye’de 500 bin, dünyada 8 milyon satan Yuval Noah Harari, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabıyla yeniden okurla buluştu. Harari yeni kitabına ilişkin olarak konuşurken  “3. Dünya Savaşı’nın tahribatı öylesine büyük olur ki hiçbir kazananı olmaz. Soğuk Savaş zamanında en azından iki çatışan ideoloji vardı. İnsanlar belki yüksek idealleri için kitlesel intihara gidebilirdi. Ama popülist dönem öyle değil” ifadesini kullandı.  Harari, “Popülist dönemde 3. Dünya Savaşı çıkmaz; kimsede ölecek göz yok” dedi.

Hürriyet’ten Çınar Oskay, Harari ile yeni kitabı vasıtasıyla Tel Aviv’de buluştu. Harari, dünya gündemine dair birçok soruya yanıt verdi. Röportajdan öne çıkan bazı bölümler şöyle:

Neler oluyor dünyada? Bir felaket döneminden mi geçiyoruz? 

– Bu sohbeti yaptığımız 2018’in Ağustos ayı itibariyle, hâlâ insanlığın bugüne kadar gördüğü en iyi dönemi yaşamaktayız. Gittiğimiz yön, gördüğümüz eğilimler kötü, bu kesin. Ama koşullar tarihte hiç olmadığı kadar iyi. Açlık, hastalık, şiddet hiç bu kadar az olmadı. Sadece gelişmiş ülkelerde değil, tüm dünyada… Şükran duymamız gereken çok şey var.

Ama tersine, insanlar son derece tedirgin…

– İnsanların çoğunun tarihe hatta günümüze yanlış bir bakışı var. İnsanlığın ve uluslararası düzenin son dönemlerde getirdiği muazzam başarılara sevinmek yerine bunu önemsemiyor ve şikâyet ediyorlar. “Cennetteyiz, hiç sorunumuz yok” demiyorum. Çok sorunumuz var ama eskiye nazaran çok iyi durumdayız. Ve bunu sağlayan düzenin temellerine ateş etmekle meşgulüz!

Neydi bunu sağlayan?

– Şiddetin bu kadar düşmesi ilahi bir mucize değil. İnsanların bilgece kararları ve uluslararası kurumların işbirliğiyle gerçekleşti. Şimdiki gibi yalnızlaşmacı, milliyetçi bir yöne saparsak, yeniden silahlanma yarışına başlarsak, göz açıp kapayıncaya kadar dibe vurabiliriz. İnsanlar bu tehlikeyi fark etmiyor.

Toplumlarda bir ortadan ikiye yarılma var. İsrail’de, Türkiye’de, ABD’de…

– Kesinlikle.

Neden her yerde aynı anda oluyor bu?

– Tüm dünyadaki ortak yarılma ileriye gidenlerle geride kalanlar arasında. Dünyada muazzam bir dalga, devrim yaşanıyor. Bu devrim nüfusun bazı bölümlerine çok yarıyor, diğerlerineyse hiç fayda sağlamıyor. Hayatları zorlaşmasa bile etraflarındakilerin durumunun hızla iyileştiğini, kendilerinin treni kaçırdığını görüyorlar. Güçsüz, gereksiz hissediyorlar kendilerini.

Bu yeni bir olgu mu?

– Eskiden nispeten küçük bir elit, geniş kitleleri sömürürdü. Ama büyük kitleler olmadan ekonomi yürümezdi, çok önemlilerdi. Sendikalaştılar, grevler, sosyalist devrimler yaptılar. 20’nci yüzyılda toplumsal mücadele sömürüyle ilgiliydi. 21’inci yüzyıldaki gereksizlikle ilgili. Elit artık onları sömürmeye gerek duymuyor. Mesela İsrail ekonomisinin ana motoru, işgücünün sadece yüzde 10’una karşılık geliyor. Gereksizlikle, işe yaramazlıkla mücadele etmek çok daha zor. “Ben önemsizim, aşağılanıyorum” hissi, psikolojik bir sorun.

Siz buna ‘Trump anı’ diyorsunuz.

– Evet, (Donald) Trump ya da (Recep Tayyip) Erdoğan tarzı liderler bu insanlara gidiyor ve “Dünyadaki en önemli insan sensin. Gereksiz değilsin, geleceği ıskalamayacaksın” diyor. Milliyetçi popülizmin cazibesinin çoğu, arkada kalmış, küçük görülmüş kişilere gitmek ve “Hayır, gelecek sana ait” demektir. Bu iddianın ekonomik bir mantığı olmasa da psikolojik anlamda çok çekicidir. Ama bazı kriz anlarında milliyetçi vizyon dünyadaki ekonomik gerçeklikle ters düşebilir. Şimdi Türkiye’de olduğu gibi…

O zaman ne oluyor?

– Gerçekçi bir program yapmak yerine “Yabancılar yüzünden, şu ya da bu grup yüzünden” deme eğilimi ortaya çıkar. Yoksa Çin’le, Türkiye’yle ticaret savaşı başlatmanın Pennsylvania’daki, Ohio’daki hiçbir Trump destekçisine faydası yoktur.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun bir davetine katılmışsınız. Etrafındakilerin onu sürekli pohpohlaması ama ciddi önerilerde bulunmaması dikkatinizi çekmiş.

– Buna sultanlık diyoruz. İnsanlar bir sultana tavsiyede bulunmaktan korkar, ona sadece duymak istediklerini söyler. Gerçeği söylemek tehlikeli olabilir.

Peki bu liderler işin aslını bilmiyor mu? Gerçekçi öneriler veren birileri yerine neden bu insanları isterler? Nasıl bir mekanizma bu?

– Tarihin kendisi kadar eski bir slogandır: Güç yozlaştırır; mutlak güç, mutlak anlamda yozlaştırır. Bu, kişisel ahlakın yozlaşması değildir. Bir ülkeyi yönetmek aşırı derecede zor bir durumdur. Özellikle Yeni Zelanda değil de İsrail, Türkiye gibi karmaşık bir ülkeyse.

Psikolojik anlamda mı?

– Evet. O kadar çok baskı, sorun, enformasyon var ki… Onca çelişkili mesajı sindirebilmek çok karmaşık bir iş. Böylesi bir kaos durumunda dünyayla ilgili bir teori geliştirirsiniz: Dünya böyledir, bizim şunu şunu yapmamız gerekir, diye… İnsan doğası, bunu herkes yapar. Biliminsanları buna ‘doğrulama yanlılığı’ (confirmation bias) diyor. Yani bir veri dünyayla ilgili temel teorimizi destekliyorsa, onu hemen fark ederiz.

Desteklemiyorsa?

– Yalan haber, istatistiki olarak anlamsız filan deriz. İktidar sahibi birinin bu mekanizmayı besleyecek çok aracı vardır.

Ne gibi?

– İsrail’den örnek verelim. Birinin Netanyahu’ya “Politikalarınız iyi değil. İsrail’in imajını zedeliyorsunuz” dediğini düşünelim. Buna ‘propaganda’ diyecek, buna alet olan bir kişiyle artık çalışmak istemeyecektir. Diğer danışmanlar böyle açık konuşan birinin başına ne geldiğini görür. “Ben kovulmak istemiyorum, bu tür şeyler söylemeyeyim” der. Bu durumda lider durmadan kendi dünya görüşünü olumlayan geri dönüşler almaya başlar. Kendi görüşünüze inancınız artar.

Bir kısırdöngü… Tehlikeli bir eğilim değil mi?

– Sıradan insanlar için tehdit büyük değil. Onların gazeteleri etkileme gücü yoktur mesela. Çelişkileri görecek, yaşayacaklardır. Ama başbakansanız, en azından İsrail’de -ki Türkiye’de de öyle olduğunu sanıyorum- gazetelerde yazılanlar üzerinde tesiriniz vardır.

Kendi oluşturdukları algıya kendileri de inanıyorlar zamanla…

– Tamamen yozlaşmış, tek derdi zenginleşmek olan liderler de var. Ama çoğu zaman olan bu değil. Netanyahu yaptıklarının İsrail için en iyisi olduğuna derinden inanıyor bence. “Ben İsrail’e hizmet ediyorum. Gazetecilerin de beni desteklemesi gerekir” diyor. Erdoğan’ın Türkiye için en iyisini yaptığına inandığını, Putin’in kendisini tamamen Rusya’yla özdeşleştirdiğini düşünüyorum. Putin kalkıp “Ben kendi amaçlarım için Rusya’yı kullanıyorum” diye düşünmüyor.

“Ben Rusya’yım” diyor.

– “Ben Rusya’yım” diyor. Kendisine yönelik her saldırıyı da Rusya’ya saldırı olarak görüyor. Bu doğru olmasa bile psikolojik olarak buna derin biçimde inanıyor.

Teknoloji, enformasyon devrimine rağmen dinin gücü azalmıyor, tersine artıyor gibi. Din geri mi döndü?

– Din etik, politika ve kimlik sorunlarıyla ilgilenir. Tarih boyunca bu üç alanda da otoriteydi. Teknik konularda da… Biri hastalandığında rahibe, şamana, guruya başvurulurdu. Susuzluk yaşandığında kiliseye, camiye, tapınağa sığınılır, yağmur ritüelleri gerçekleştirilirdi. Din, antikçağ ve ortaçağdaki bu teknik gücü tamamen yitirdi. Örneğin Hazreti İsa vaktinin yarısında doktorluk yapardı.

Nasıl?

– Körlerin görmesini, topalların yürümesini sağlamak gibi… Bugün din görevlileri bile hastalandıkları zaman doktora, hastaneye gidiyor. Kuraklık baş gösterdiğinde Suudiler Allah’a yakarmıyor, tuzlu su arıtma tesisi kuruyor, mühendisleri çağırıyorlar.

Ama din siyaseti belirliyor hâlâ…

– Eskiden siyasi gücün çoğu dini otoritenin elindeydi. Mesela şimdi Yahudi İsrail devletine, Sünni Türkiye’ye, Şii İran’a, ABD’ye bir bakalım… Aynı ekonomistlerin geliştirdiği aynı ekonomik modelleri benimsiyorlar. Merkez Bankası’yla ilgili bir mesele olduğunda kimse din adamlarına bir şey sormuyor. Tartışma ekonomi biliminin çerçevesinde yürüyor. Politika artık dinin elinde değil.

Peki ne kaldı dinin elinde?

– Kimlik konusu… Biz kimiz? Ve onlar kim? Din bu konuda hâlâ çok önemli ve uzun süre öyle kalacak.

Bu insanlık için iyi mi kötü mü?

– Biraz talihsiz bir durum. Bugün ihtiyaç duyduğumuz ilk şey uluslararası işbirliği. Din, -ilkesel olarak ele alındığında- insanları birleştirebilir aslında. Özellikle İslam, Hıristiyanlık, Budizm gibi evrensel dinler. Ama maalesef din pratikte hemen hemen her yerde ulus devletin aracı haline geldi. Polonya ve Macaristan’da Katoliklik, Rusya’da Ortodoksluk, Hindistan’da Hinduluk milliyetçiliğin bir aleti oldu. Bu talihsiz bir şey.

Kitapta bir ‘muğlak-inanma’ durumundan bahsediyorsunuz. Bunun dinlerin direncini artırdığını söylüyorsunuz.

– İnsan zihni muazzam karmaşık bir sistem. Aynı anda hem inanmayı hem inanmamayı başarabilir. Çelişkili birçok şeye aynı anda inanabilir. İnsanları ve dini sürekli adapte edilebilir kılan budur. Eğer ya hiç inanmayacak ya da yüzde 100 inanacak olsaydık, gerçeklikle çatışmalar yaşanır ve yıkılma yaşanabilirdi. Ama durum daha karmaşık.

Bunu açar mısınız?

– İnsanlar dini tarih boyunca asla değişmeyen, ebedi bir gerçeklik olarak gördü. Bu cazibesinin bir parçasıdır…

Neden?

– Dünya sürekli çalkantı içinde ve her şey değişiyor. Değişim stres yaratır ve korkutucudur. İnsanlar her şeyi açıklayan, değişmeyen, sabit bir hikâye ister. Bunun yanında din sürekli değişim içindedir.

Nasıl?

– IŞİD tipik bir örnek. Onların İslam anlayışı tamamen yeni bir şey ama “Dinin bozulmamış zamanına dönüyoruz” diyorlar. Tüm dini devrimler böyledir. Yeni bir şey yaptıklarını asla itiraf etmezler. Hep bozulmamış, saf bir döneme dönülüyordur. Mesela son zamanlarda birdenbire İsrail’de kadınlarla ilgili ciddi sorunlar başladı.

Ne gibi?

– Sinagoglarda kadınlarla erkekleri asla yan yana göremezsiniz. Ultra tutucu mahallelerde kadın resmi bile asamazsınız. Yakın bir semtte bir inşaat projesi vardı. Sokağa ilanlar asıldı. Mutlu aile tabloları ama sadece yaşlı ve genç erkekler. İlanlarda kadın kullanamadılar.

Yahudilikte böyle bir şey mi var?

– “Eskiden vardı” diyorlar. Kadınların her yere girmesini, erkeklerle yan yana durmasını dinden uzaklaşma olarak niteliyorlar. İki bin yıllık sinagoglar bulundu ve arkeolojik kazılar yapıldı. Erkek-kadın ayrımını doğrulayan hiçbir bulguya rastlanmadı. Hatta bazı sinagogların duvarlarında kadın mozaikleri bulundu. Sık görülen bir şeydir: Dinler hiç durmadan radikalleşir. Ve hep eskiye dönüldüğü söylenir.

Homo sapiens yabancı düşmanıdır ama eğitilebilir
Kitapta homo sapiens’i zenofobik (yabancı düşmanı) bir canlı olarak tanımlıyorsunuz. Dün sokakta Filistinlilerle yan yana gösteri yapan İsrailliler vardı. Geçenlerde bir Afgan mülteciyi kurtarmak için uçakta kendini helak eden İsveçli genç kızı konuştuk… Bu insanlar zenofobik tanımına pek uymuyor. Homo sapiens’ler arasındaki bu ayrışmayı nasıl açıklayabiliriz?

– Homo sapiens zenofobiktir ama ayrıca eğitilmeye de çok müsaittir. Doğru bir eğitim onlara doğru değerleri, davranışları öğretebilir. Kendileri için doğal olmayan değerleri bile… Milliyetçilik buna bir örnek mesela.

Nasıl?

– Milliyetçilik hiç doğal değildir. İnsanlar sosyal anlamda kabilecidir, bu doğru. Ama milliyetçiliğin bu içgüdüye hitap ettiğini öne sürmek tamamen saçmalık.

Neden?

– Şempanzeler gibi küçük topluluklarda yaşadığımız zamanlardan gelen bir şey. Bu tür bir topluluğa sadakat doğaldır. Bugün hâlâ ailelerde, küçük askeri birliklerde görülebilir. Ama uluslar küçük, yakın topluluklar değildir. Birbirini tanımayan milyonlarca yabancıdan oluşur. Türkiye’de 80 milyon kişi var sanırım.

Evet.

– 80 milyon kişiyi kim tanır? Diğer Türklerin yüzde 99.99’unu hiç tanımayacaklar. Onların yaşadığı şehirleri hiç görmeyecekler. İnsanların tanımadıkları yabancılara, hiç görmedikleri yerlere sadakat hissetmeleri doğalarına son derece aykırıdır.

Neden böyle hissediyorlar peki?

– Doğdukları günden itibaren dev bir eğitim makinesiyle karşılaşıyorlar. Kendilerini ‘ulus’ diye soyut bir kavramla özdeşleştiriyorlar. Kötü bir şey demiyorum, birçok iyi yanı var. Empatiyi artırıyor mesela. Ama “İnsanların kendini insanlığın tümüyle bir hissetmesi doğasına aykırıdır” denildiğinde olmuyor. Doğal olmayan İsveçlilerin Afganları umursaması değil, bir İsveçlinin diğer İsveçlileri umursaması…

Eskiden gerçekleri saptırmak daha sofistike, dolaylı bir süreçti sanki. Artık insanları aldatmak o kadar emek istemiyor mu?

– Ben çok farklı bir post-hakikat ya da yalan haber çağında olduğumuza katılmıyorum. Eskiden çok daha kötüydü, unutuldu. Stalin’in propaganda makinesi Putin’inkinden çok daha radikal ve acımasızdı. Sovyetler Birliği’nin önde gelen gazetesi Pravda -ki gerçek anlamına geliyor- gerçeğin dışında her şeyi yazardı. Stalin milyonlarca kişinin ölümünü herkesten saklayabiliyordu.

Ortaçağda insanların inandığı şeyleri düşünüyorum da… Biri gelip “Yan kasabadaki süpürge üzerinde uçan bir kadın gördüm” dese o kadın iki saat içinde cadı diye alev alev yakılabilirdi. Dedikodu, yalan yeni şeyler değil.

Sosyalizm aslında başarısız olmadı. Birçok ideali benimsendi… 
Dünyadaki kadın hareketine çok değinmemişsiniz kitapta.

– Bugünkü #metoo hareketi çok daha geniş bir mücadelenin parçası. Geçen yüzyılın feminist devrimi insanlık tarihinin en başarılı toplumsal devrimlerinden biridir. Kadınların siyasi, ekonomik, hukuki statüsü hep erkeğinkinden düşük oldu. Feminist devrim bunu görülmemiş şekilde değiştirdi. Sonsuz ve doğal sayılan şeyler derin biçimde değişti. Ve tüm bunlar çok az şiddetle oldu. Rus, Fransız, Çin, İran devrimlerine bakın, büyük şiddetle karşılaşırsınız. Ama feministlerin kimseyi öldürmesi ya da feda etmesi gerekmedi. Bu olumlu değişim için mutlaka şiddet gerekmediğine yönelik iyi bir örnektir.

1950-70 arasındaki döneme ‘Che Guevara anı’ diyorsunuz. Komünizm, kapitalizm gibi ideolojileri ‘insan yapımı dinler’ olarak niteliyorsunuz. Bu narratiflerden kendinize yakın hissettiğiniz biri yok mu?

– Ortak hikâyeler, kurgular olmadan insanlar için bir düzen kuramazsınız. Ama her hikâye aynı değerde değildir. Bunun ölçüsü, önlediği ya da sebep olduğu acılardır.

Nasıl?

– Mesela futbol. Dünya kupasının düzenlenmesi için izleyicilerin birilerinin uydurduğu futbol kurallarına inanması gerekir. Bunda sorun yoktur. Ama bir holigan, takımı maçı kaybetti diye karşı takımın seyircisini öldürüyorsa, kaybetmiş demektir. O zaman bu kötü bir hikâyedir. Bunun icat edilmiş bir hikâye olduğunu, kimseyi öldürmeye gerek olmadığını hatırlamak gerekir. Faşizm, liberalizm, komünizm gibi büyük hikâyeler için de bu geçerli.

Siz hangisini daha değerli buluyorsunuz?

– Tarihi iyice gözden geçirdiğinizde -hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki- insanlık için en iyisi liberal hikâye olmuştur. Eksikleri vardır, korkunç şeylere sebep olmuştur, bu doğru. Örneğin “Demokrasi götüreceğiz” diyerek Irak’ın işgal edilmesi gibi aptalca şeylere… Ama büyük resme baktığınızda son iki-üç yüzyılda insanlığa en çok fayda getiren hikâyenin liberalizm olduğu görülür.

Liberalizm kapitalizmi içeriyor mu?

– Kapitalizmle ittifak içinde. Liberalizm için en yüksek değer özgürlüktür. İnsanların kendi kararlarını almasını, kalplerinden geçeni yapmasını savunur. Kapitalizm de ürünlerin, hizmetlerin, paranın serbest dolaşımını ister. Bu, liberalizmle kapitalizmi doğal müttefik yapar. Aslında çok farklı olsalar da…

Nedir farkları?

– Kapitalizmin perspektifi çok dardır. İnsanları, değerleri umursamaz, sadece kâra bakar. Liberalizmin pek çok farklı değeri vardır.  İnsanlık için daha eşitlikçi, daha insani bir sistem mümkün değil mi? Sosyalist, komünist narratiflere baktığınızda, sizce bunlar hiçbir zaman gerçekçi değil miydi?

– Komünizmin ve sosyalizmin insanlığa etkisi devasaydı. 19’uncu yüzyıl sonu liberal kapitalist toplumlarla bugünküler arasında dağlar kadar fark var. O zamanlar Britanya’da, ABD’de sosyal yardım diye bir şey neredeyse yoktu. Emeklilik maaşı, sosyal güvenlik, eğitim yatırımları hep yeni şeyler. Kapitalizm en vahşi halindeydi.

Nasıl değişti bu?

– Öncelikle entelektüel boyutuyla… Sosyalizm insanları komünist diktatörlük kurmaya ikna etmedi belki ama sosyal dayanışma sistemleri inşa etmeye, daha adil, eşit toplumlar kurmaya yönlendirdi. Bu çok önemlidir.

Başka?

– Diğer faktör korkuydu. 1917 Rus Devrimi sonrası komünistlerin İtalya’yı, Almanya’yı, Fransa’yı ele geçireceğini sandılar. Bunu engellemek için anahtar, işçi sınıfını kazanmaktı. Sosyal yardımlar, bedava eğitim bu sayede mümkün oldu. Aslında sosyalizm başarısız olmadı. Sovyetler Birliği, Küba, Çin’deki radikal sosyalist hareketler başarısız oldu. Ama pek çok sosyalist ideal ve uygulama liberal demokratik kapitalist toplumlarca benimsendi. ABD bile bugün bu sayede çok farklı bir yer.

“Popülist dönemde 3. Dünya Savaşı çıkmaz; kimsede ölecek göz yok”
Kitapta, ‘İsveç göç tehdidi’ konusu gündeme geliyor. “Bu ülkeler onca zorlukla, fedakârlıkla kurulan demokrasilerini nasıl korumalı?” diye bir soru var. Her şeye rağmen liberal, hümanist değerlerden taviz vermemeli mi? Yoksa kapıları kapamalı mı farklı kültürlere? Siz nasıl bakıyorsunuz?

– İki tarafın da geçerli argümanları var. Bu iyiyle kötünün savaşı değil. Bir taraf faşist, diğer taraf naif değil. Demokratik şekilde istedikleri kararı vermekte özgürler. Ama bugünün küresel dünyasında kendini insanlığın geri kalanından tecrit etmek, sorumluluklardan kaçmak mümkün görünmüyor.

Bazı yorumcular Avrupa’nın Türkiye’ye karşı soğuk tutumunun ülkeyi demokratikleşme yolundan çıkardığı, bunun uzun vadede Avrupa’nın da zararına olduğu görüşünde. Sizce?

– Avrupa Birliği çözülüyor. Yeni bir bakışa göre kendi değerlerinden ve dünya görüşünden uzak ülkeleri alma konusunda aceleci davrandı. Türkiye’den çok önce Macaristan’ı, Polonya’yı kabul etti. Önceleri entegrasyon başarılıydı. Ama sonra bu ülkeler AB’nin varlığını tehdit eden otoriter rejimlere dönüştü. Ekonomik zorluklar, göç, Rusya’nın yükselişi farklılıkları ortaya çıkardı. Doğu ve Batı Avrupa ülkelerinin sanıldığı kadar da iyi geçinmedikleri görüldü.

İnsanların aptallığının tarihin en önemli güçlerinden biri olduğunu yazıyorsunuz. Bu popülizm döneminde bir nükleer savaş ya da 3. Dünya Savaşı görür müyüz?

– 3. Dünya Savaşı’nın tahribatı öylesine büyük olur ki hiçbir kazananı olmaz. Soğuk Savaş zamanında en azından iki çatışan ideoloji vardı. İnsanlar belki yüksek idealleri için kitlesel intihara gidebilirdi. Ama popülist dönem öyle değil.

Nedir farkı?

– Onca gürültüye rağmen insanlarda ölecek ya da öldürecek göz yok. Brexit mesela… Eski asırlarda bu konu savaş meydanında çözülürdü. Yüzbinlerce ölü ve yaralıyla! Bu kez sadece bir kişi, ruh hastası bir fanatiğe kurban gitti. Bir asır önce Avrupalılar birbirini, milyonlarla öldürüyordu. Şimdi ölmek isteyen yok. İsrail de öyle. Eskiden bir ölüm kültü vardı, ulus için ölmek erdemdi. Şimdi bu işler IŞİD’e ve intihar bombacılarına özgü sadece. Bu iyiye işaret. Savaş riski hiç yok değil ama olursa bir hesap hatasından olur, ideolojik çatışmadan değil.

Bir tür olarak bizim homo sapiens’in son perdesi olduğumuzu söylüyorsunuz. Sizce dünyada nasıl bir iş çıkardık? Hayal kırıklığı mıyız başarı öyküsü mü? İnsanlığın psikiyatrı olsanız bize nasıl bir tanı koyardınız?

– Kendimiz için iyi ama gezegenin geri kalanı için çok kötü iş çıkardık. Artık çok güçlüyüz ama ekolojik sistem çökmekte. Diğer hayvanların, bitkilerin nesli tükenmekte. Dünyanın hükümdarı olarak kimseyi umursamayan bir diktatör gibiyiz. Varoluşumuzun derin kökenleriyle, çektiğimiz acıyla ilgili 50 bin yıl öncesinden çok daha bilge değiliz. Taş Devri’nden çok daha güçlüyüz ama çok daha mutlu değiliz. İnsanlık bir orta yaş bunalımında.

Nasıl?

– Başarılı bir adamı düşünün. Hali vakti yerinde ama aslında ne yapmış? Yaptıklarının anlamı neymiş? İnsanlığın bu iktidar savaşı konusunda sakinleşmesi lazım. Zaten yeterince iktidar sahibiyiz. Bununla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Oysa tatminsizliğimizin derin kökenlerini anlamaya daha çok zaman ayırmalı, buna çaba göstermeliyiz. Daha fazla güç bizi sadece daha da sorumsuz yapacaktır.

Yazar: Çınar Oskay

Kaynak: www.t24.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kahveyi ne kadar tanıyorsunuz?

Manşet, kahvenin faydaları, kahve içmek, kahve çeşitleri, kahve

Günde kaç bardak kahve içmek idealdir? Aç karnına tüketmenin zararı var mıdır? Kahvenin faydaları nelerdir? İşte tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki makalenin tamamı…

Kahve içerken dikkat edilmesi gerekenler ve püf noktalar

Sohbetlerin vazgeçilmezi kahve; gün içinde enerji veriyor, uykuyu açıyor ve kişiyi zinde tutuyor. Tüm bunların yanında birçok hastalıktan korunmada da yardımcı oluyor. Ancak kahvenin kaliteli malzeme ile uygun koşullarda hazırlanıp, belirli miktarlarda tüketilmesi gerekiyor.

Kahve hakkında en çok merak edilenler… Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Aslıhan Altuntaş, kahvenin doğru tüketimi için önemli önerilerde bulundu.

Hazır kahvelerden uzak durun

Sağlıklı bir kahveden bahsetmek için öncelikle kahvenin çeşitlerine değinmek gerekmektedir. İlk olarak marketlerde satılan granül kahve adı verilen işlenmiş hazır ürünlerin tercih edilmesi önerilmemektedir.

Kahvesel özelliğini yitirmiş, işlenmiş, endüstriyel granül kahvelerin dışında, öğütülmüş kahve olarak adlandırılan diğer tüm kahve türleri damak zevkine göre seçilebilir.

Türk kahvesi, espresso, americano, filtre kahve gibi daha birçok çeşidi bulunan öğütülmüş kahvelerin aromaları geldikleri bölgeye göre değişirken, sertlik dereceleri kavurma ve pişirme yöntemlerine göre değişmektedir.

Örneğin Asya bölgesinden gelen kahveler daha acımsı bir tat vermektedir. Orta ve Güney Amerika kahveleri en çok bilinen ve bizim aslında en çok tükettiğimiz türlerdir. Afrika bölgesinden gelenler ise daha vanilyalı, meyveli tatlarda hafif kahvelerdir.

Aromalı kahveler alınan kalori miktarını artırıyor

Kahvenin sağlıklı tüketilmesinin temel noktası, kahveyi sade bir şekilde tüketmektir. Eğer sütlü tercih edilecekse bu oran kişinin günlük tüketmesi gereken süt miktarına göre belirlenmelidir. Ancak çok az tatlandıracak kadar eklenen sütler hesaba katılmayabilir.

Bunun yanında karamel, fındık, çikolata gibi aromaların tümü kahvenin kalorisini artırmaktadır. Sürekli olmamak şartıyla aromalı kahveler tüketilebilir ancak yüksek kalori oranlarıyla günlük tüketim hakkından kaybedilerek öğünlerde kısıtlamaya gidilmesi gerekliliği unutulmalıdır.

Çok kavrulan kahve besin değerini yitiriyor

Meyve ve sebzelerde bulunan flavonoidler yararlı biyokimyasal ve antioksidan etkiye sahip aromatik pigment bileşikleridir. Isı işlemiyle bütün besin maddelerindeki flavonoidler belli bir miktar değişime uğramaktadır. Kahveler ısı işlemiyle bu değişime uğradığı için lezzetinde bazı değişiklikler yaşanır. Bu nedenle çok koyu kavrulmuş kahveler yerine daha az kavrulmuş ve orta kavrulmuş kahveler tercih edilmelidir.

Böylece hem flavonoidlerden daha çok yararlanılır hem de lezzet kaybı yaşanmaz. Az kavrulmuş kahveler biraz daha ekşimsi tada sahiptir. Orta kavrulmuş kahveler ise biraz daha yumuşak içime sahiptir. Lezzeti hangi kahvenin çeşidinin tüketildiğine göre de değişmektedir. Ancak hangi kahve türü olursa olsun hem sağlık hem de lezzet açısından çok kavrulmuş kahvelerden ziyade az ya da orta kavrulmuş kahveleri tercih etmek daha faydalı olacaktır.

Günde 2 bardak ideal

Her şeyde olduğu gibi kahvede de bir dengeye göre gitmek gerekir. Ancak günlük kahve tüketim miktarı içilen kahvenin sertlik derecesine göre değişmektedir. Örneğin espressonun kafein miktarı filtre kahveye göre daha fazladır. Kahve türünün sertliği kavurma şekline göre de değişir. Bu nedenle daha orta sertlikte 3. ve 4. seviye kahveler önerilmektedir.

İçerisine koyulan kahve miktarı da önemlidir. Ortalama 2 tatlı kaşığı kadar kahve ile yapılan 300-400 ml’lik bir kupadan günde 2 tane içmek tavsiye edilen tüketim miktarıdır.

Aç karnına kahve tüketmeyin!

Ev için satın alınan kahveler tüketim miktarına göre en fazla 1-2 ay içerisine bitirilecek şekilde satın alınmalıdır. Kahveyi uzun süreler bekletmek hem lezzet açısından hem de içeriğindeki flavonoidler açısından uygun değildir.

1-2 ayda bitecek kadar kahveyi evlerde stoklamak en doğrusudur. Bunun yanında aç karınla, öğün yerine kahve tüketimi kesinlikle önerilmemektedir. Kahve mide asidinin yükselmesine sebep olarak gastrit ve reflü riskini artırmaktadır.

Doğru tüketildiğinde diyabetten kansere kadar birçok hastalığa kalkan oluyor

Tüm bu koşullara uygun tüketilen sağlıklı bir kahve alışkanlığının vücuda birçok faydası bulunmaktadır.

En önemli ve en çok konuşulan özelliği metabolizmayı hızlandırmasıdır.

Spor öncelerinde tüketimi önerilmektedir. Antrenmandan ve yoğun bir egzersizden sonra tüketilen kahve kaslardaki ağrıların ve yorgunluğun atılmasında yardımcı olur.

Gün içerisinde zinde kalmayı sağlar.

Günde ortalama 2 fincan tüketildiğinde tip 2 diyabetten korunma sağlamaktadır.

İçeriğindeki kafeinden dolayı bilişsel performansı artırmaktadır.

Özellikle erkeklerde daha sık görülen safra kesesi taşı oluşumlarını azalttığı bilinmektedir.

Oksidatif strese bağlı ritim hasarının oluşumunu önlemekte ve koruyuculuk sağlamaktadır.

Erkeklerde gut oluşumu riskini azalttığı bilinir.

Depresyonu ve depresyon riskini azalttığı da çalışmalarla ortaya konmuştur.

Bilişsel performansı artırmasıyla Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının riskini azaltmaktadır.

İçeriğindeki kafeik asit ve klorojenik asit gibi bazı antioksidan maddeler sayesinde vücudu tüm hastalıklara karşı savunduğu gibi DNA bütünlüğünü koruduğu için bazı kanser türlerinin tedavisinde de tüketimi önerilmektedir.

Kaynak: www.indigodergisi.com

Okumaya devam et

MAKALE

Dopamin orucuna var mısınız?

SİLİKON VADİSİ, Manşet, DOPAMİN ORUCU, DİJİTAL İÇERİK TÜKETİMİ, DİJİTAL İÇERİK

ABD’de yapılan araştırmalar sonucunda dijital içerik tüketimi gün geçtikçe artıyor. Buna karşı son dönemlerde popüler olan dopamin orucu da oldukça ilgi çekiyor. Peki, Silikon Vadisi’nin yeni trendi dopamin orucu nedir?

Dopamin orucu: Silikon Vadisi’nin yeni trendi

ABD’de yapılan araştırmalar insanların her zamankinden çok daha fazla dijital içerik tükettiğini gösteriyor. Bu içerik tüketimi, beynin ödül algısını oluşturan bölümünü harekete geçererek alışkanlık ve hatta bağımlılık yaratıyor. Buna karşı son dönemde Silikon Vadisi’nde kullanılan yöntem ise “dopamin orucu” olarak adlandırılıyor.

ABD’de yapılan araştırmalar insanların her zamankinden çok daha fazla dijital içerik tükettiğini gösteriyor. Bu içerik tüketimi, beynin ödül algısını oluşturan bölümünü harekete geçirerek alışkanlık ve hatta bağımlılık yaratıyor.

Son dönemlerde özellikle teknolojinin dünyadaki merkezi Silikon Vadisi’nde, yeme alışkanlığı olarak popülerleşen aralıklı oruç (intermittent fasting) yöntemini teknolojiye uyarlayanların sayısı artıyor.

Business Insider sitesindeki bir haberde, ABD’nin California eyaletinin San Francisco şehrinde yer alan Silikon Vadisi’nde çalışan çok sayıda üst düzey yöneticinin son dönemde “dopamin orucuna” başladığı belirtildi.

Dopamin, beynin salgıladığı özel işlevli bir hormon. Beynin, öğrenme ve yeniliklere verdiği tepkiyi de kontrol ediyor.

San Francisco’da yaşayan psikiyatrist Dr. Cameron Sepah ise “dopamin orucu” terimini ortaya atan uzman.

Sepah’a göre dikkatin bağımlılık yarattığı bir ekonomide yaşıyoruz.

Twitter yerine kitap

Amerikalılar günde ortalama olarak 11 saatini medya iletişim araçlarını kullanarak geçiriyor.

CEO’larla ve yatırımcılarla çalışan Sepah, teknolojinin de yemeğin de ofis yaşamında bağımlılık yaratan unsurlar olduğunu vurguluyor.

Sepah, yeme alışkanlıklarını temel alan aralıklı orucu örnek göstererek teknolojiden sürekli olarak uzak durmanın mümkün olmadığını ancak belli bir süre için bunun gerçekleştirilebileceğini belirtiyor.

Instagram’da dolanmak ya da Reddit’teki yazıları okumak beynin dikkat süresini düşürdüğü gibi duygularımızı kontrol altına almayı da zorlaştırıyor.

Sürekli uyarıcılara maruz kalmak zamanla dopamine duyulan hassaslığı azaltıyor; Sepah bunu “dopamin hacking” olarak tanımlıyor.

O yüzden Sepah’a göre geceleri bilgisayarı kapatmak, haftasonları boş zaman geçirmek ve tatile çıkmak bununla başa çıkmak için iyi yöntemler.

Sepah, Twitter’da vakit geçirmek yerine bir kitap okumanın bile faydalı olacağı görüşünde.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

İnsanlar nasıl ikna edilir?

temel aksoy, öykü, Manşet, liderlik öyküleri, insanları ikna etme, ikna nedir, ikna etmek, ikna etme ile ilgili örnekler

Temel Aksoy, ‘’ İkna etmek için öykülerden daha etkili bir yol yok. ’’ diyor. Peki, herkes öykü anlatmayı öğrenebilir mi? Bu bir yetenek işi değil midir? Bu yetenek sahne sanatçılarının sahip olduğu, sıradan insanların isteseler de yapmayacakları bir iş değil midir? İşte tüm bu soruların yanıtı…

Siz de İkna Etmek İster misiniz?

Mutlaka başınıza gelmiştir. Çok iyi bildiğiniz bir konuda bir arkadaşınıza fikrinizi anlatıyorsunuz, söyledikleriniz onun aklına yatacak çünkü anlattığınızın doğruluğundan eminsiniz. Fakat şaşırarak görüyorsunuz ki beklediğiniz olmuyor. Arkadaşınız fikrinizi kabul etmiyor. Bu sefer siz görüşünüzü farklı açılardan, farklı örnekler vererek bir daha bir daha anlatıyorsunuz ama nafile  siz ikna etmeye çalıştıkça arkadaşınız sizden uzaklaşıyor ve kendi fikrine daha fazla tutunuyor. Sizin için aşikâr olan bu konuyu bir türlü anlamıyor. Hayal kırıklığı yaşıyor, sinirleniyorsunuz. Nasıl oluyor da kendinizi anlatmakta bu kadar zorluk çekiyorsunuz?

Bu durum size tanıdık geliyor mu? Eğer cevabınız evetse bilin ki yalnız değilsiniz. Hemen her gün, herkes bu sorunu yaşıyor.

Peki, bir konuda fikrinizi anlattığınızda; karşınızdakinin sizi kolayca anlamasını, ikna olmasını hatta verdiğiniz bu fikri kendisi bulmuş gibi sahiplenmesini ister miydiniz? Böyle bir güce sahip olsaydınız hayat daha kolay olur muydu?

Böyle bir güce sahip olmanın bir yolu var. Belki de sadece tek bir yolu var: Öykü anlatmak.

İkna etmek için öykülerden daha etkili bir yol yok. Bu, özel ilişkilerimizde de, iş hayatımızda da, siyasette de geçerli.  Birisini ikna etmek istiyorsanız onu mantıkla ikna etmek çok zor, çok uzun ve çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanan bir yol. (Liderlik Dili, Öykü Dilidir.)

Peki, herkes öykü anlatmayı öğrenebilir mi? Bu bir yetenek işi değil midir? Bu yetenek sahne sanatçılarının sahip olduğu, sıradan insanların isteseler de yapmayacakları bir iş değil midir?

Herkes ama herkes öykü anlatabilir. Konuşabilen herkes öykü anlatma becerisini geliştirebilir. Öykü anlatmanın bazı kuralları var, bunları öğrendikten ve yeterince emek verdikten sonra herkesin kendi fikrini anlatabilme ve karşısındakini ikna etme gücü artar.

Öykü anlatarak ikna etmek, özel ilişkilerimizde kullanabileceğimiz bir yol olduğu kadar bir şirketi yöneten liderin de vazgeçilmez silahıdır. Öykü anlatmasını bilen lider, çalışanlarına kendi düşüncelerini kolaylıkla aktarabilir. Onların zihinlerindeki direnci kırarak, şirket vizyonu doğrultusunda güç birliği yapmalarını sağlayabilir.

1.Öykü anlatmak sadece hoşça vakit geçirmek için yapılan bir uğraş değildir. Liderlerin hayallerini amaçlara, amaçlarını sonuçlara dönüştürmek için kullandıkları bir yöntemdir.

IBM’nin eski CEO’su, Louis Gerstner, yaptığı işi”‘fillere dans etmeyi öğretmek” olarak tarif etmişti. Gerstner IBM’de, gerçekten çok önemli bir dönüşümü gerçekleştirmiş bir liderdi. Ama aynı zamanda verdiği mesajlarla tüm iş dünyasını etkilemiş iyi bir öykü anlatıcısıydı. En ciddi konuları bile her zaman sade ve neşeli bir dille ama aynı zamanda heyecanla anlatırdı.

Steve Jobs da sadece çok tutkulu bir lider değil, aynı zamanda doğal bir öykü anlatıcısıdır. Apple’ın başarısının arkasında, Jobs’un bütün çalışanlara verdiği ilham vardır, sistemin tamamına farklı düşünmeyi (Think Different) öykülerle anlatmıştır.

2.Öykü anlatmak gerçeklikten kopmak, “hikâye uydurmak” değildir. Öykü, her şeyden önce gerçek olmalıdır. Aslında her liderin, her şirketin ve her insanın mutlaka bir öyküsü vardır.

Bir şirketin duvarlarının arasında sayısız öykü dolaşır. O şirkette oluşmuş öyküler; iyi anlatıldığında, kurum değerlerini en iyi ifade eden ve aynı zamanda kurumsal iklimi yaratan unsurlardır. Şirketin felsefesini en iyi anlatan, o şirkette yaşanmış öykülerdir.

3. Öykü anlatmak ancak ve ancak içten olunarak yapılacak bir şeydir. Öykü anlatanın kendini olduğu gibi ortaya koyması; korkularını, endişelerini, zayıflıklarını dinleyenlerle paylaşması yani gönlünü açması gerekir. Hepimiz bize kalbini açana kalbimizi açarız. Öykü anlatmanın en önemli gücü de burada saklıdır. Öyküler bizi birbirimize bağlar. Biz ancak duygusal bir motivasyon bulduğumuz zaman ilham alır, harekete geçeriz.

Öykü anlatanın ses tonu ve vücut dili, anlattığı içerikle bir bütünlük içinde olmalıdır. Hiç kimse başkasını oynayarak insanları etkileme gücüne sahip değildir.

Öykü anlatmak, anlatacağınız konunun “çok önemli” olduğunu vurgulamakla yapılmaz. Aksine böyle yapmak öykünün inandırıcılığını ve değerini yok eder. Ama anlattığınızı önemseyerek, coşkuyla, tutkulu anlatmak   vermek istediğiniz mesajın önemini dinleyicilere geçirir.

4. Öykü anlatmak dinleyenle gizli bir kontrattır. Anlattığınız şey karşılığında dinleyen, kendi değerli zamanını verir. Anlattığınız öyküde dinleyeni aptal yerine koymayan onun gerçekten ihtiyaç duyduğu bilgiyi sağlayan bir içerik olması gerekir.

Dinleyicinin bilmek istedikleri vardır. Bu ihtiyaçlarla hitap eden bir içerik ve bu içeriğe uygun bir biçim, anlatanla dinleyeni aynı dalga boyuna getirir. Aynı dalga boyunda olmak, üstten bakmamak demektir. Öykü anlatıldığı andan itibaren anlatanın değil herkesin paylaştığı bir öyküdür. Sahibi hem anlatandır hem dinleyen.

5. Farklı amaçlar için farklı öykü türleri kullanılmalıdır. Örneğin bir değişimi başlatacak öykünün tonu ve teması, kurumsal değerleri paylaşmak için anlatılacak öyküden farklıdır. Hatta aynı öykü bile değişen ortamlarda tıpatıp aynı şekilde anlatılmaz çünkü her öykünün anlatıldığı ortam yani bağlam farklıdır. Ortama göre öyküyü uyarlamak gerekir.

6. Liderlerin de herkes gibi bir yaşam öyküsü vardır. Bir kişiyle veya bir toplulukla ilk bağı kurmak için, herkes gibi liderin de önce kendi öyküsünü anlatması gerekir. Bu dinleyenle bağ kurmak için bir ön koşuldur.

Bunun dışındaki bütün durumlarda, anlatanın kendini değil öyküyü ön plana çıkarması gerekir. İyi bir öykü anlatıcısı, öykünün anlamını ortaya çıkarmak için anlatır.  Değişim öyküleri bunlara en iyi örnektir: Martin Luther King insanları, “kurduğu düş” ile harekete geçirmiştir, kendini anlatarak değil. Son seçimlerde Obama da, Amerikan halkına aynı yöntemle seslenmiş, başarılı olmuştur.

7. Ancak şunu da unutmamalıyız ki, öyküyü coşkuyla, tutkuyla ve samimi bir şekilde anlatmak aslında iyi hazırlanmış olmakla mümkündür. Ancak çok prova yapmış bir anlatıcı, ses tonunu ve vücut dilini doğal kullanma becerisine kavuşabilir. İyi öykü anlatmak için emek vermek gerekir. Ne kadar çok öykü anlatırsanız diliniz  o kadar çözülür. Zaman içinde tarzınız oturur ve doğallığınız artar. Performansınız sizi bile şaşırtabilir.

8. Öykü anlatmadaki amacımız duygusal bağ kurmak ve insanlarla yakınlaşmaktır. Öykü anlatırken gizliden gizliye tehdit etmek, ya da “haddini bildirmek” öykünün doğasına terstir. Bu sebeple anlatacağınız öyküler, korku kültürü yaratmayan öyküler olmalıdır.

Öyküler yoluyla insanları suçlu hissettirmek ve olumsuz bir havayla öyküyü sonlandırmak da yakışık almaz. Bu sebeple öykü, nasıl olursa olsun mutlu sonla bitmelidir. Yaşanan tüm olumsuzluklar, öykünün sonunda bir iyiliği getirmelidir. Aksi takdirde öykünün olumlu etkisi ve harekete geçirici gücü zayıflar. Pandora’nın kutusunda bile dünyaya bütün kötülükler yayıldıktan sonra kutunun içinde umudun kaldığını unutmamak gerekir.

9. Öykülerin tümünde ortak olan bir yapı vardır. Joseph Campbell buna “Kahramanın yolculuğu” der. Her öykü, bir kahramanın başından geçen olaylar etrafında kurulur. Bu akışa göre kahramanın dengesi, her şey yolunda giderken, hiç beklemediği bir anda bozulur. Bu kahramana yapılmış bir “çağrıdır”. Kahraman bir serüvene çıkmak zorunda kalır çünkü içindeki ve dışındaki güçler bir çatışma içindedir.

Bu yolculuk sırasında kahramanımız zorluklarla karşılaşır, çelişkilere düşer, savaşır… Bu yolda karşısına çelme takanlar da çıkar, kutsal armağanlar veren akıl hocaları da. En sonunda “eve dönüş” başlar. Kahraman girdiği çatışmadan olgunlaşarak döner. Kahraman geçirdiği dönüşümle, gerek içsel gerekse sosyal olarak yeni bir insan olur.

Kahramanın Yolculuğu bütün romanların ve bütün sinema filmlerinin temel yapısını oluşturur hatta hepimiz kendi hayatımızla ilgili öyküleri anlatırken farkında olmadan bu yolu izleriz.

Pretty Woman filminde kahramanın (Richard Gere) karşısına hiç beklemediği bir anda bir sokak kadını (Julia Roberts) çıkar. Bu kadının – kendisinden beklenmeyen- şahsiyeti ve güzelliği, kahramanın ezberini bozar ve yolculuk başlar. Kahraman, serüvenin sonunda olgunlaşır ve bambaşka bir insan olur.

İş hayatında öykü anlatmak, yukarıda kısaca değindiğim klasik öykü kalıbının dışında da olabilir. Bu öykü anlatma biçimine Stephen Denning, “minimalist” öykü kalıbı ismini veriyor. Ben Denning’in kitaplarını okudum ve ikna oldum. Gerçekten de iş hayatında insanlara ilham vermek ve değişimi başlatmak için minimalist öyküler yararlı olabiliyor. Zaten iş hayatı için, çoğu kez ihtiyaç duyulan ve kullanılabilecek öyküler tam anlamıyla klasik öykü kalıbına uymuyor. Ama şaşırtıcı bir şekilde bu öyküler de insanları ikna etmeye, ateşlemeye yetiyor. Başkalarının yaşadığı ve size ilham verecek gerçek öyküler, iş hayatında çok faydalı olabiliyor.

10. Siz de yapabilirsiniz

Daha iyi bir gelecek için, mevcut davranış kalıplarını ve alışkanlıkları değiştirmek gerekiyor. Bunun için önce fikirleri değiştirmek lazım. Siz de ister bir şirketi yöneten bir lider olun, ister kendi fikrinizi anlatmak isteyen sıradan bir insan; umudu ve değişimi dile getirdiğinizde, iyi anlaşılmak ve dinleyen üzerinde kalıcı etki yaratmak istiyorsanız  fikrinizi öykü(ler) kullanarak anlatın.  Severek ve hissederek anlatılan yani iyi anlatılan bir öyküden daha etkili bir ikna aracı yoktur.

Öykü anlatmayı kimseden öğrenmenize gerek yok. Zaten biliyorsunuz. Siz de herkes gibi öykülerle büyüdünüz. Bence, hemen şimdi öykü anlatmaya başlayabilirsiniz. Yapmanız gereken anlatmak istediğiniz fikre uygun, yaşanmış ve gerçek bir olay (öykü) bulmak.  Bunu en iyi en güzel şekilde anlatmak için plan yapmak. Sonra defalarca prova yapmak ve  öyküyü içselleştirmek yani anlatım doğallığına erişmek.  Artık repertuarınızdaki bu öyküyü her seferinde daha iyi anlattığınızı görecek ve  giderek bu işin ustası olacaksınız.

İyi bir öykü, iyi anlatıldığında sizi şaşırtacak kadar güçlüdür. Öyküyü anlattığınızda önce bırakın öykü dinleyende istediğiniz etkiyi gerçekleştirsin sonra siz gerekli kanıtları ve açıklamaları sunarak, görüşünüzü daha da sağlamlaştırabilirsiniz. Çünkü artık sıra mantığa gelmiştir.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak:  www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND