Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Homo Sapiens’ler için tavsiyeler

yuval noah hararı, homo sapiens, dünyada neler oluyor

‘Sapiens’ kitabı Türkiye’de 500 bin, dünyada 8 milyon sattı. Yazarı Yuval Noah Harari, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabıyla yeniden okurla buluşmaya hazırlanıyor. Hürriyet’ten Çınar Oskay, Harari ile buluşup yeni kitabını konuştu. Harari, dünya gündemine dair birçok soruya yanıt verdi. Röportajdan öne çıkan bazı bölümler şöyle:

Sapiens’in yazarı Harari: 3. Dünya Savaşı çıkmaz; kimsede ölecek göz yok

“İnsanlığın bu iktidar savaşı konusunda sakinleşmesi lazım”

‘Sapiens’ kitabı Türkiye’de 500 bin, dünyada 8 milyon satan Yuval Noah Harari, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabıyla yeniden okurla buluştu. Harari yeni kitabına ilişkin olarak konuşurken  “3. Dünya Savaşı’nın tahribatı öylesine büyük olur ki hiçbir kazananı olmaz. Soğuk Savaş zamanında en azından iki çatışan ideoloji vardı. İnsanlar belki yüksek idealleri için kitlesel intihara gidebilirdi. Ama popülist dönem öyle değil” ifadesini kullandı.  Harari, “Popülist dönemde 3. Dünya Savaşı çıkmaz; kimsede ölecek göz yok” dedi.

Hürriyet’ten Çınar Oskay, Harari ile yeni kitabı vasıtasıyla Tel Aviv’de buluştu. Harari, dünya gündemine dair birçok soruya yanıt verdi. Röportajdan öne çıkan bazı bölümler şöyle:

Neler oluyor dünyada? Bir felaket döneminden mi geçiyoruz? 

– Bu sohbeti yaptığımız 2018’in Ağustos ayı itibariyle, hâlâ insanlığın bugüne kadar gördüğü en iyi dönemi yaşamaktayız. Gittiğimiz yön, gördüğümüz eğilimler kötü, bu kesin. Ama koşullar tarihte hiç olmadığı kadar iyi. Açlık, hastalık, şiddet hiç bu kadar az olmadı. Sadece gelişmiş ülkelerde değil, tüm dünyada… Şükran duymamız gereken çok şey var.

Ama tersine, insanlar son derece tedirgin…

– İnsanların çoğunun tarihe hatta günümüze yanlış bir bakışı var. İnsanlığın ve uluslararası düzenin son dönemlerde getirdiği muazzam başarılara sevinmek yerine bunu önemsemiyor ve şikâyet ediyorlar. “Cennetteyiz, hiç sorunumuz yok” demiyorum. Çok sorunumuz var ama eskiye nazaran çok iyi durumdayız. Ve bunu sağlayan düzenin temellerine ateş etmekle meşgulüz!

Neydi bunu sağlayan?

– Şiddetin bu kadar düşmesi ilahi bir mucize değil. İnsanların bilgece kararları ve uluslararası kurumların işbirliğiyle gerçekleşti. Şimdiki gibi yalnızlaşmacı, milliyetçi bir yöne saparsak, yeniden silahlanma yarışına başlarsak, göz açıp kapayıncaya kadar dibe vurabiliriz. İnsanlar bu tehlikeyi fark etmiyor.

Toplumlarda bir ortadan ikiye yarılma var. İsrail’de, Türkiye’de, ABD’de…

– Kesinlikle.

Neden her yerde aynı anda oluyor bu?

– Tüm dünyadaki ortak yarılma ileriye gidenlerle geride kalanlar arasında. Dünyada muazzam bir dalga, devrim yaşanıyor. Bu devrim nüfusun bazı bölümlerine çok yarıyor, diğerlerineyse hiç fayda sağlamıyor. Hayatları zorlaşmasa bile etraflarındakilerin durumunun hızla iyileştiğini, kendilerinin treni kaçırdığını görüyorlar. Güçsüz, gereksiz hissediyorlar kendilerini.

Bu yeni bir olgu mu?

– Eskiden nispeten küçük bir elit, geniş kitleleri sömürürdü. Ama büyük kitleler olmadan ekonomi yürümezdi, çok önemlilerdi. Sendikalaştılar, grevler, sosyalist devrimler yaptılar. 20’nci yüzyılda toplumsal mücadele sömürüyle ilgiliydi. 21’inci yüzyıldaki gereksizlikle ilgili. Elit artık onları sömürmeye gerek duymuyor. Mesela İsrail ekonomisinin ana motoru, işgücünün sadece yüzde 10’una karşılık geliyor. Gereksizlikle, işe yaramazlıkla mücadele etmek çok daha zor. “Ben önemsizim, aşağılanıyorum” hissi, psikolojik bir sorun.

Siz buna ‘Trump anı’ diyorsunuz.

– Evet, (Donald) Trump ya da (Recep Tayyip) Erdoğan tarzı liderler bu insanlara gidiyor ve “Dünyadaki en önemli insan sensin. Gereksiz değilsin, geleceği ıskalamayacaksın” diyor. Milliyetçi popülizmin cazibesinin çoğu, arkada kalmış, küçük görülmüş kişilere gitmek ve “Hayır, gelecek sana ait” demektir. Bu iddianın ekonomik bir mantığı olmasa da psikolojik anlamda çok çekicidir. Ama bazı kriz anlarında milliyetçi vizyon dünyadaki ekonomik gerçeklikle ters düşebilir. Şimdi Türkiye’de olduğu gibi…

O zaman ne oluyor?

– Gerçekçi bir program yapmak yerine “Yabancılar yüzünden, şu ya da bu grup yüzünden” deme eğilimi ortaya çıkar. Yoksa Çin’le, Türkiye’yle ticaret savaşı başlatmanın Pennsylvania’daki, Ohio’daki hiçbir Trump destekçisine faydası yoktur.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun bir davetine katılmışsınız. Etrafındakilerin onu sürekli pohpohlaması ama ciddi önerilerde bulunmaması dikkatinizi çekmiş.

– Buna sultanlık diyoruz. İnsanlar bir sultana tavsiyede bulunmaktan korkar, ona sadece duymak istediklerini söyler. Gerçeği söylemek tehlikeli olabilir.

Peki bu liderler işin aslını bilmiyor mu? Gerçekçi öneriler veren birileri yerine neden bu insanları isterler? Nasıl bir mekanizma bu?

– Tarihin kendisi kadar eski bir slogandır: Güç yozlaştırır; mutlak güç, mutlak anlamda yozlaştırır. Bu, kişisel ahlakın yozlaşması değildir. Bir ülkeyi yönetmek aşırı derecede zor bir durumdur. Özellikle Yeni Zelanda değil de İsrail, Türkiye gibi karmaşık bir ülkeyse.

Psikolojik anlamda mı?

– Evet. O kadar çok baskı, sorun, enformasyon var ki… Onca çelişkili mesajı sindirebilmek çok karmaşık bir iş. Böylesi bir kaos durumunda dünyayla ilgili bir teori geliştirirsiniz: Dünya böyledir, bizim şunu şunu yapmamız gerekir, diye… İnsan doğası, bunu herkes yapar. Biliminsanları buna ‘doğrulama yanlılığı’ (confirmation bias) diyor. Yani bir veri dünyayla ilgili temel teorimizi destekliyorsa, onu hemen fark ederiz.

Desteklemiyorsa?

– Yalan haber, istatistiki olarak anlamsız filan deriz. İktidar sahibi birinin bu mekanizmayı besleyecek çok aracı vardır.

Ne gibi?

– İsrail’den örnek verelim. Birinin Netanyahu’ya “Politikalarınız iyi değil. İsrail’in imajını zedeliyorsunuz” dediğini düşünelim. Buna ‘propaganda’ diyecek, buna alet olan bir kişiyle artık çalışmak istemeyecektir. Diğer danışmanlar böyle açık konuşan birinin başına ne geldiğini görür. “Ben kovulmak istemiyorum, bu tür şeyler söylemeyeyim” der. Bu durumda lider durmadan kendi dünya görüşünü olumlayan geri dönüşler almaya başlar. Kendi görüşünüze inancınız artar.

Bir kısırdöngü… Tehlikeli bir eğilim değil mi?

– Sıradan insanlar için tehdit büyük değil. Onların gazeteleri etkileme gücü yoktur mesela. Çelişkileri görecek, yaşayacaklardır. Ama başbakansanız, en azından İsrail’de -ki Türkiye’de de öyle olduğunu sanıyorum- gazetelerde yazılanlar üzerinde tesiriniz vardır.

Kendi oluşturdukları algıya kendileri de inanıyorlar zamanla…

– Tamamen yozlaşmış, tek derdi zenginleşmek olan liderler de var. Ama çoğu zaman olan bu değil. Netanyahu yaptıklarının İsrail için en iyisi olduğuna derinden inanıyor bence. “Ben İsrail’e hizmet ediyorum. Gazetecilerin de beni desteklemesi gerekir” diyor. Erdoğan’ın Türkiye için en iyisini yaptığına inandığını, Putin’in kendisini tamamen Rusya’yla özdeşleştirdiğini düşünüyorum. Putin kalkıp “Ben kendi amaçlarım için Rusya’yı kullanıyorum” diye düşünmüyor.

“Ben Rusya’yım” diyor.

– “Ben Rusya’yım” diyor. Kendisine yönelik her saldırıyı da Rusya’ya saldırı olarak görüyor. Bu doğru olmasa bile psikolojik olarak buna derin biçimde inanıyor.

Teknoloji, enformasyon devrimine rağmen dinin gücü azalmıyor, tersine artıyor gibi. Din geri mi döndü?

– Din etik, politika ve kimlik sorunlarıyla ilgilenir. Tarih boyunca bu üç alanda da otoriteydi. Teknik konularda da… Biri hastalandığında rahibe, şamana, guruya başvurulurdu. Susuzluk yaşandığında kiliseye, camiye, tapınağa sığınılır, yağmur ritüelleri gerçekleştirilirdi. Din, antikçağ ve ortaçağdaki bu teknik gücü tamamen yitirdi. Örneğin Hazreti İsa vaktinin yarısında doktorluk yapardı.

Nasıl?

– Körlerin görmesini, topalların yürümesini sağlamak gibi… Bugün din görevlileri bile hastalandıkları zaman doktora, hastaneye gidiyor. Kuraklık baş gösterdiğinde Suudiler Allah’a yakarmıyor, tuzlu su arıtma tesisi kuruyor, mühendisleri çağırıyorlar.

Ama din siyaseti belirliyor hâlâ…

– Eskiden siyasi gücün çoğu dini otoritenin elindeydi. Mesela şimdi Yahudi İsrail devletine, Sünni Türkiye’ye, Şii İran’a, ABD’ye bir bakalım… Aynı ekonomistlerin geliştirdiği aynı ekonomik modelleri benimsiyorlar. Merkez Bankası’yla ilgili bir mesele olduğunda kimse din adamlarına bir şey sormuyor. Tartışma ekonomi biliminin çerçevesinde yürüyor. Politika artık dinin elinde değil.

Peki ne kaldı dinin elinde?

– Kimlik konusu… Biz kimiz? Ve onlar kim? Din bu konuda hâlâ çok önemli ve uzun süre öyle kalacak.

Bu insanlık için iyi mi kötü mü?

– Biraz talihsiz bir durum. Bugün ihtiyaç duyduğumuz ilk şey uluslararası işbirliği. Din, -ilkesel olarak ele alındığında- insanları birleştirebilir aslında. Özellikle İslam, Hıristiyanlık, Budizm gibi evrensel dinler. Ama maalesef din pratikte hemen hemen her yerde ulus devletin aracı haline geldi. Polonya ve Macaristan’da Katoliklik, Rusya’da Ortodoksluk, Hindistan’da Hinduluk milliyetçiliğin bir aleti oldu. Bu talihsiz bir şey.

Kitapta bir ‘muğlak-inanma’ durumundan bahsediyorsunuz. Bunun dinlerin direncini artırdığını söylüyorsunuz.

– İnsan zihni muazzam karmaşık bir sistem. Aynı anda hem inanmayı hem inanmamayı başarabilir. Çelişkili birçok şeye aynı anda inanabilir. İnsanları ve dini sürekli adapte edilebilir kılan budur. Eğer ya hiç inanmayacak ya da yüzde 100 inanacak olsaydık, gerçeklikle çatışmalar yaşanır ve yıkılma yaşanabilirdi. Ama durum daha karmaşık.

Bunu açar mısınız?

– İnsanlar dini tarih boyunca asla değişmeyen, ebedi bir gerçeklik olarak gördü. Bu cazibesinin bir parçasıdır…

Neden?

– Dünya sürekli çalkantı içinde ve her şey değişiyor. Değişim stres yaratır ve korkutucudur. İnsanlar her şeyi açıklayan, değişmeyen, sabit bir hikâye ister. Bunun yanında din sürekli değişim içindedir.

Nasıl?

– IŞİD tipik bir örnek. Onların İslam anlayışı tamamen yeni bir şey ama “Dinin bozulmamış zamanına dönüyoruz” diyorlar. Tüm dini devrimler böyledir. Yeni bir şey yaptıklarını asla itiraf etmezler. Hep bozulmamış, saf bir döneme dönülüyordur. Mesela son zamanlarda birdenbire İsrail’de kadınlarla ilgili ciddi sorunlar başladı.

Ne gibi?

– Sinagoglarda kadınlarla erkekleri asla yan yana göremezsiniz. Ultra tutucu mahallelerde kadın resmi bile asamazsınız. Yakın bir semtte bir inşaat projesi vardı. Sokağa ilanlar asıldı. Mutlu aile tabloları ama sadece yaşlı ve genç erkekler. İlanlarda kadın kullanamadılar.

Yahudilikte böyle bir şey mi var?

– “Eskiden vardı” diyorlar. Kadınların her yere girmesini, erkeklerle yan yana durmasını dinden uzaklaşma olarak niteliyorlar. İki bin yıllık sinagoglar bulundu ve arkeolojik kazılar yapıldı. Erkek-kadın ayrımını doğrulayan hiçbir bulguya rastlanmadı. Hatta bazı sinagogların duvarlarında kadın mozaikleri bulundu. Sık görülen bir şeydir: Dinler hiç durmadan radikalleşir. Ve hep eskiye dönüldüğü söylenir.

Homo sapiens yabancı düşmanıdır ama eğitilebilir
Kitapta homo sapiens’i zenofobik (yabancı düşmanı) bir canlı olarak tanımlıyorsunuz. Dün sokakta Filistinlilerle yan yana gösteri yapan İsrailliler vardı. Geçenlerde bir Afgan mülteciyi kurtarmak için uçakta kendini helak eden İsveçli genç kızı konuştuk… Bu insanlar zenofobik tanımına pek uymuyor. Homo sapiens’ler arasındaki bu ayrışmayı nasıl açıklayabiliriz?

– Homo sapiens zenofobiktir ama ayrıca eğitilmeye de çok müsaittir. Doğru bir eğitim onlara doğru değerleri, davranışları öğretebilir. Kendileri için doğal olmayan değerleri bile… Milliyetçilik buna bir örnek mesela.

Nasıl?

– Milliyetçilik hiç doğal değildir. İnsanlar sosyal anlamda kabilecidir, bu doğru. Ama milliyetçiliğin bu içgüdüye hitap ettiğini öne sürmek tamamen saçmalık.

Neden?

– Şempanzeler gibi küçük topluluklarda yaşadığımız zamanlardan gelen bir şey. Bu tür bir topluluğa sadakat doğaldır. Bugün hâlâ ailelerde, küçük askeri birliklerde görülebilir. Ama uluslar küçük, yakın topluluklar değildir. Birbirini tanımayan milyonlarca yabancıdan oluşur. Türkiye’de 80 milyon kişi var sanırım.

Evet.

– 80 milyon kişiyi kim tanır? Diğer Türklerin yüzde 99.99’unu hiç tanımayacaklar. Onların yaşadığı şehirleri hiç görmeyecekler. İnsanların tanımadıkları yabancılara, hiç görmedikleri yerlere sadakat hissetmeleri doğalarına son derece aykırıdır.

Neden böyle hissediyorlar peki?

– Doğdukları günden itibaren dev bir eğitim makinesiyle karşılaşıyorlar. Kendilerini ‘ulus’ diye soyut bir kavramla özdeşleştiriyorlar. Kötü bir şey demiyorum, birçok iyi yanı var. Empatiyi artırıyor mesela. Ama “İnsanların kendini insanlığın tümüyle bir hissetmesi doğasına aykırıdır” denildiğinde olmuyor. Doğal olmayan İsveçlilerin Afganları umursaması değil, bir İsveçlinin diğer İsveçlileri umursaması…

Eskiden gerçekleri saptırmak daha sofistike, dolaylı bir süreçti sanki. Artık insanları aldatmak o kadar emek istemiyor mu?

– Ben çok farklı bir post-hakikat ya da yalan haber çağında olduğumuza katılmıyorum. Eskiden çok daha kötüydü, unutuldu. Stalin’in propaganda makinesi Putin’inkinden çok daha radikal ve acımasızdı. Sovyetler Birliği’nin önde gelen gazetesi Pravda -ki gerçek anlamına geliyor- gerçeğin dışında her şeyi yazardı. Stalin milyonlarca kişinin ölümünü herkesten saklayabiliyordu.

Ortaçağda insanların inandığı şeyleri düşünüyorum da… Biri gelip “Yan kasabadaki süpürge üzerinde uçan bir kadın gördüm” dese o kadın iki saat içinde cadı diye alev alev yakılabilirdi. Dedikodu, yalan yeni şeyler değil.

Sosyalizm aslında başarısız olmadı. Birçok ideali benimsendi… 
Dünyadaki kadın hareketine çok değinmemişsiniz kitapta.

– Bugünkü #metoo hareketi çok daha geniş bir mücadelenin parçası. Geçen yüzyılın feminist devrimi insanlık tarihinin en başarılı toplumsal devrimlerinden biridir. Kadınların siyasi, ekonomik, hukuki statüsü hep erkeğinkinden düşük oldu. Feminist devrim bunu görülmemiş şekilde değiştirdi. Sonsuz ve doğal sayılan şeyler derin biçimde değişti. Ve tüm bunlar çok az şiddetle oldu. Rus, Fransız, Çin, İran devrimlerine bakın, büyük şiddetle karşılaşırsınız. Ama feministlerin kimseyi öldürmesi ya da feda etmesi gerekmedi. Bu olumlu değişim için mutlaka şiddet gerekmediğine yönelik iyi bir örnektir.

1950-70 arasındaki döneme ‘Che Guevara anı’ diyorsunuz. Komünizm, kapitalizm gibi ideolojileri ‘insan yapımı dinler’ olarak niteliyorsunuz. Bu narratiflerden kendinize yakın hissettiğiniz biri yok mu?

– Ortak hikâyeler, kurgular olmadan insanlar için bir düzen kuramazsınız. Ama her hikâye aynı değerde değildir. Bunun ölçüsü, önlediği ya da sebep olduğu acılardır.

Nasıl?

– Mesela futbol. Dünya kupasının düzenlenmesi için izleyicilerin birilerinin uydurduğu futbol kurallarına inanması gerekir. Bunda sorun yoktur. Ama bir holigan, takımı maçı kaybetti diye karşı takımın seyircisini öldürüyorsa, kaybetmiş demektir. O zaman bu kötü bir hikâyedir. Bunun icat edilmiş bir hikâye olduğunu, kimseyi öldürmeye gerek olmadığını hatırlamak gerekir. Faşizm, liberalizm, komünizm gibi büyük hikâyeler için de bu geçerli.

Siz hangisini daha değerli buluyorsunuz?

– Tarihi iyice gözden geçirdiğinizde -hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki- insanlık için en iyisi liberal hikâye olmuştur. Eksikleri vardır, korkunç şeylere sebep olmuştur, bu doğru. Örneğin “Demokrasi götüreceğiz” diyerek Irak’ın işgal edilmesi gibi aptalca şeylere… Ama büyük resme baktığınızda son iki-üç yüzyılda insanlığa en çok fayda getiren hikâyenin liberalizm olduğu görülür.

Liberalizm kapitalizmi içeriyor mu?

– Kapitalizmle ittifak içinde. Liberalizm için en yüksek değer özgürlüktür. İnsanların kendi kararlarını almasını, kalplerinden geçeni yapmasını savunur. Kapitalizm de ürünlerin, hizmetlerin, paranın serbest dolaşımını ister. Bu, liberalizmle kapitalizmi doğal müttefik yapar. Aslında çok farklı olsalar da…

Nedir farkları?

– Kapitalizmin perspektifi çok dardır. İnsanları, değerleri umursamaz, sadece kâra bakar. Liberalizmin pek çok farklı değeri vardır.  İnsanlık için daha eşitlikçi, daha insani bir sistem mümkün değil mi? Sosyalist, komünist narratiflere baktığınızda, sizce bunlar hiçbir zaman gerçekçi değil miydi?

– Komünizmin ve sosyalizmin insanlığa etkisi devasaydı. 19’uncu yüzyıl sonu liberal kapitalist toplumlarla bugünküler arasında dağlar kadar fark var. O zamanlar Britanya’da, ABD’de sosyal yardım diye bir şey neredeyse yoktu. Emeklilik maaşı, sosyal güvenlik, eğitim yatırımları hep yeni şeyler. Kapitalizm en vahşi halindeydi.

Nasıl değişti bu?

– Öncelikle entelektüel boyutuyla… Sosyalizm insanları komünist diktatörlük kurmaya ikna etmedi belki ama sosyal dayanışma sistemleri inşa etmeye, daha adil, eşit toplumlar kurmaya yönlendirdi. Bu çok önemlidir.

Başka?

– Diğer faktör korkuydu. 1917 Rus Devrimi sonrası komünistlerin İtalya’yı, Almanya’yı, Fransa’yı ele geçireceğini sandılar. Bunu engellemek için anahtar, işçi sınıfını kazanmaktı. Sosyal yardımlar, bedava eğitim bu sayede mümkün oldu. Aslında sosyalizm başarısız olmadı. Sovyetler Birliği, Küba, Çin’deki radikal sosyalist hareketler başarısız oldu. Ama pek çok sosyalist ideal ve uygulama liberal demokratik kapitalist toplumlarca benimsendi. ABD bile bugün bu sayede çok farklı bir yer.

“Popülist dönemde 3. Dünya Savaşı çıkmaz; kimsede ölecek göz yok”
Kitapta, ‘İsveç göç tehdidi’ konusu gündeme geliyor. “Bu ülkeler onca zorlukla, fedakârlıkla kurulan demokrasilerini nasıl korumalı?” diye bir soru var. Her şeye rağmen liberal, hümanist değerlerden taviz vermemeli mi? Yoksa kapıları kapamalı mı farklı kültürlere? Siz nasıl bakıyorsunuz?

– İki tarafın da geçerli argümanları var. Bu iyiyle kötünün savaşı değil. Bir taraf faşist, diğer taraf naif değil. Demokratik şekilde istedikleri kararı vermekte özgürler. Ama bugünün küresel dünyasında kendini insanlığın geri kalanından tecrit etmek, sorumluluklardan kaçmak mümkün görünmüyor.

Bazı yorumcular Avrupa’nın Türkiye’ye karşı soğuk tutumunun ülkeyi demokratikleşme yolundan çıkardığı, bunun uzun vadede Avrupa’nın da zararına olduğu görüşünde. Sizce?

– Avrupa Birliği çözülüyor. Yeni bir bakışa göre kendi değerlerinden ve dünya görüşünden uzak ülkeleri alma konusunda aceleci davrandı. Türkiye’den çok önce Macaristan’ı, Polonya’yı kabul etti. Önceleri entegrasyon başarılıydı. Ama sonra bu ülkeler AB’nin varlığını tehdit eden otoriter rejimlere dönüştü. Ekonomik zorluklar, göç, Rusya’nın yükselişi farklılıkları ortaya çıkardı. Doğu ve Batı Avrupa ülkelerinin sanıldığı kadar da iyi geçinmedikleri görüldü.

İnsanların aptallığının tarihin en önemli güçlerinden biri olduğunu yazıyorsunuz. Bu popülizm döneminde bir nükleer savaş ya da 3. Dünya Savaşı görür müyüz?

– 3. Dünya Savaşı’nın tahribatı öylesine büyük olur ki hiçbir kazananı olmaz. Soğuk Savaş zamanında en azından iki çatışan ideoloji vardı. İnsanlar belki yüksek idealleri için kitlesel intihara gidebilirdi. Ama popülist dönem öyle değil.

Nedir farkı?

– Onca gürültüye rağmen insanlarda ölecek ya da öldürecek göz yok. Brexit mesela… Eski asırlarda bu konu savaş meydanında çözülürdü. Yüzbinlerce ölü ve yaralıyla! Bu kez sadece bir kişi, ruh hastası bir fanatiğe kurban gitti. Bir asır önce Avrupalılar birbirini, milyonlarla öldürüyordu. Şimdi ölmek isteyen yok. İsrail de öyle. Eskiden bir ölüm kültü vardı, ulus için ölmek erdemdi. Şimdi bu işler IŞİD’e ve intihar bombacılarına özgü sadece. Bu iyiye işaret. Savaş riski hiç yok değil ama olursa bir hesap hatasından olur, ideolojik çatışmadan değil.

Bir tür olarak bizim homo sapiens’in son perdesi olduğumuzu söylüyorsunuz. Sizce dünyada nasıl bir iş çıkardık? Hayal kırıklığı mıyız başarı öyküsü mü? İnsanlığın psikiyatrı olsanız bize nasıl bir tanı koyardınız?

– Kendimiz için iyi ama gezegenin geri kalanı için çok kötü iş çıkardık. Artık çok güçlüyüz ama ekolojik sistem çökmekte. Diğer hayvanların, bitkilerin nesli tükenmekte. Dünyanın hükümdarı olarak kimseyi umursamayan bir diktatör gibiyiz. Varoluşumuzun derin kökenleriyle, çektiğimiz acıyla ilgili 50 bin yıl öncesinden çok daha bilge değiliz. Taş Devri’nden çok daha güçlüyüz ama çok daha mutlu değiliz. İnsanlık bir orta yaş bunalımında.

Nasıl?

– Başarılı bir adamı düşünün. Hali vakti yerinde ama aslında ne yapmış? Yaptıklarının anlamı neymiş? İnsanlığın bu iktidar savaşı konusunda sakinleşmesi lazım. Zaten yeterince iktidar sahibiyiz. Bununla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Oysa tatminsizliğimizin derin kökenlerini anlamaya daha çok zaman ayırmalı, buna çaba göstermeliyiz. Daha fazla güç bizi sadece daha da sorumsuz yapacaktır.

Yazar: Çınar Oskay

Kaynak: www.t24.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Üniversiteye hoşgeldin!

ÜNİVERSİTE TERCİHLERİ, ÜNİVERSİTE HAYATI, Manşet, DR. UMUT YILDIZ

Dr. Umut Yıldız üniversiteye yeni başlayacaklara tavsiyelerde bulunuyor. ‘’Baştan iyi plan yaparsanız, iyi bir hedef ile hayallerinizdeki neticeye mutlaka ulaşabilirsiniz.’’ diyor. İşte üniversite öğrencilerinin yoluna ışık olabilecek nitelikteki çok değerli yazının tamamı…

Sevgili Üniversiteye Yeni Başlayan Arkadaşım,

Üniversiteye hoşgeldin! Bugün üniversitenin ilk günü, heyecanlısın, artık liseden kurtulduğunu ve büyüdüğünü düşünüyorsun. Son 17 yıldır Türkiye ve başka birkaç ülkede birkaç tane üniversitede okumuş veya çalışmış olan bir abiniz olarak geleceğini şekillendirecek bu eğitim hayatında, plan yapmana yardımcı olmak için birkaç tavsiye vereceğim.

Arkadaşım; öncelikle üniversite kesinlikle lise gibi değildir, yani lisede cool birisi olabilirsin, ama bu üniversitede de böyle olacağın anlamına gelmez, ya da tam tersi lisede içine kapanıksan üniversitede tam tersi aktif birisi olabilirsin. Ben lisede içine kapanık birisiyken, üniversitede birinci yılımda astronomi topluluğu başkanı olmuştum, çünkü astronomiyi çok seviyordum ve birşeyler yapmak istiyordum. Üniversite hayatı çok farklı bir kültürdür, onun için yeni bir hayata başladığını ve artık yepyeni bir hayatı kendinin neredeyse sıfırdan oluşturduğunu unutma.

Arkadaşım; lisede öğretmenlerin vardı, senin öğrenmen için elinden geleni yaparlar, sen bir şeyler öğrenince de mutluluklarını gözlerinden okurdun. Üniversitede birşeyler öğrenmek istiyorsan buna artık sadece sen karar vereceksin. İster sınıfa gider, dersi dinlersin, ister yolun karşısındaki cafeye gider okeye dördüncü olursun. Üniversitedeki hocaların o dersi vermekle yükümlü ama o dersi senin aklına sokmakla yükümlü değil. O nedenle efsane ders anlatan hocaların yanında dersine hiç girmek istemeyeceğin hocalar da olacak. Neticede ikisi de aynı maaşı alıyor ve senin bu konuda yapabileceğin hiçbir şey yok. Öğrenmek artık tamamen senin inisiyatifinde…

Arkadaşım; derse girmek ile dersi gerçekten dinlemek arasında büyük fark var. Derse giriyorsan gerçekten dersi öğrenmek için dinlemeni tavsiye ederim, malum vakit kıymetli. Çünkü zaten sınavdan birkaç gün önce yolun karşısındaki fotokopiciden, geçen seneki çıkmış soruları alıp dersi geçeceğini düşünüyorsun ama sana bir sır vereyim mi, o dersi geçip sınavdan sonra hiçbir şey hatırlamadığın ders var ya, yarın iş mülakatında karşına çıkabilir. Hatta iş hayatında bu dersin etkilerini kullanacaksın, kimbilir…

Arkadaşım; o yolun karşısındaki fotokopiciden cevaplarını bulacağın ödev soruları da var ya, onu aslında senin o konuyu tam olarak kavraman için verilmiş bir nimet olarak düşün. Hollanda’da yüksek lisansa başladığımda verilen ödevlere günler harcardım, yine de bitiremezdim, ama o gün ne yaptığım şu anda yıllar sonra bile hala aklımda, çünkü kendimden birşeyler vererek uğraşmıştım. Keşke Türkiye’deki üniversitemde hocalarım da bana çok ödevler verseymiş diyorum. Ödevlerinizi geçiştirmeyin ve en iyisini yapmaya çalışın. Emin olun ki yıllar sonra bile yaptığınızı unutmayacaksınız.

Arkadaşım; üniversite iş ve işçi bulma kurumu değildir. Üniversiteye gelecekte iyi ve rahat bir hayat yaşamak üzere bana iş sağlasın diye gidiyor olabilirsin ama üniversitenin temel misyonu bu değildir. Göreceksin ki hocaların sana meslek danışmanlığı yapmak zorunda değil. Lisede her konudan bir dal alırdın, ama üniversitede artık genel bir konuda uzmanlaşacak derecede eğitim göreceksin. Yani birşeyler öğreneceksin, kendini geliştireceksin ve yarın iş hayatında bunu tatbik edeceksin. Siz patron olsanız üniversite hayatı kendisine birşey katmamış, kendini hiç geliştirmemiş, hiçbir şey öğrenmeden mezun olmuş birisini işe alır mısınız? Samimi olun!

Arkadaşım; üniversitemin adı çok meşhur, mezun olmadan bile şirketler okulumuza gelip bizi işe almak için sıraya giriyorlarmış gibi efsanelere pek itibar etme. Her şey neticede sana bağlı. Sen kendini göstermedikçe kimse sana gelip lütfen n’olur bizim şirketimizde çalış demez. Öte yandan Türkiye, üniversite mezunu sayısı bakımından hiç de azımsanamayacak bir ülke haline geldi. Üniversite mezununa gerek olmayan yerde bile üniversite mezunu insan aranıyor ilanı var, çünkü her yerde işsiz mezun var. Sen mezun olunca senin diğer üniversite mezunlarından farkın olacak mı?

Arkadaşım; üniversite bitince kapağı yurtdışına atmak istiyorsun ya, işte aslında birçok şey üniversitede neler yaptığına bağlı. Bugüne kadar benimle iletişime geçen onlarca öğrenci oldu. Üniversitede bölüm birincisi olabilirsiniz ama bu tek başına bana hiçbir şey ifade etmiyor. Öncelikle İngilizcen nasıl? Cem Yılmaz’ın dediği gibi herkeste olan orta dereceli bir İngilizcen mi var? Yoksa okul bitince bir kursa gider öğrenirim diye mi düşünüyorsun? Ya da ilk 2 senede bu işi halledeyim diye mi? Peki herhangi bir öğrenci klübüne üye oldun mu ya da başkanlık yaptın mı, ya da aktiviteler organize ettin mi, ya da yurtdışında bir yaz okuluna katıldın mı? Bunlar çok çok daha önemli. Dünyadaki binlerce bölüm birincileri, ikincileri, üçüncüleri Avrupa’daki, Amerika’daki senin başvurduğun aynı üniversiteye başvuruyor. Peki senin onlardan farkın ne olacak? Sadece derslere girip, çok iyi notlar alıp bölüm birincisi mi oldun, yoksa gerçekten bu işi çok seviyorsun ve bu alanda aktiviteler düzenleyip, katılımlar yapıp kendini geliştirdin mi? Karşıma iki özgeçmiş gelse, birisi okul birincisi ama hiçbir aktivitesi yok, diğeri ortalaması fena değil ama birçok aktivite düzenlemiş, ya da aktivitelere katkı yapmış. Ben elbette direk ikincisini tercih ederim!

Arkadaşım; herkes Erasmus diye birşey tutturmuş gidiyor, hatta sen de üniversiteni Erasmus’u var diye seçtin. Sana bir şey söyleyeyim mi, evet Erasmus denen bir şey var ama senin sınıfından sadece birkaç kişi gidecek. Sen gitmek istiyorsan ilk iki senende İngilizce’yi iyi seviyeye getirmiş olmanın yanında notların da gayet iyi olmalı. Kazanırsan üçüncü ya da dördüncü yılında Avrupa Birliği’nin sana vereceği süründürüp ama öldürmeyen bir maaşla 6 ay ya da bir sene Avrupa’nın bir ülkesinde eğitimine devam edebilirsin. Bunun sana kazandıracakları paha biçilmez. Eğer bu şansın yoksa bazı üniversitelerde staj zorunluluğu var, bazılarında yok. Zorunlu değilsin diye kendini geliştirmek adına yaz tatilinde birşeyler yapmak istemeyeceğin anlamına gelmez. Yurtiçinde ya da yurtdışında staj yapmak için yerler arayabilirsin.

Arkadaşım; sosyalleşmek demek bir insan ile bir kez karşılaşıp, Facebook’una ekleyip, bir daha görüşmemek değildir. Bazı sağlam dostlukların temeli üniversitede atılıyor. Tabii bunun yanında belki evleneceğin kişi bile o sınıfta olabiliyor (bir istatistik var mı bilmiyorum ama her sınıftan en az bir evlilik çıkıyordur belki de). O nedenle yüzyüze konuşarak yapacağınız sosyalleşmek her zaman Facebook’ta sosyalleşmekten daha iyidir.

Arkadaşım; Amerika’da networking denen bizde çevre denen bir olgu var. Üniversite sırasındayken sınıfa girip hiç kimseyle konuşmadan dersten çıkan biri olmak yerine çevre yapmaya çalışın, insanlarla tanışın, konuşun. Bütün hocalarınızla tanışmaya çalışın, kimilerinde sizin gelişiminize katkıda bulunacak ne cevherler var göreceksiniz. Diğer insanların sizi hatırlaması için en kolay yöntem, insanlara yardımcı olun, onların problemlerini çözün. Bugün öğrenci de olsa yarın herkes profesyonel hayatta karşınıza çıkacak. Şimdiden bir LinkedIn hesabı açın, profesyonel çevrenizi buraya eklemeye başlayın. Yarın kimin nerede karşımıza çıkacağını tahmin bile edemezsiniz.

Arkadaşım; üniversiteye başladığında sana boş bir çanta verildiğini düşün ve bu çantanın üniversite bittiğinde kapanacağını düşün. Ve yarın bir iş başvurusu yaparken ya da eğitimine master ile devam etmek istiyorsan başvuruyu bu çantayla yapacaksın (tabii biz buna çanta değil, özgeçmiş diyoruz). Peki 4 yıl boyunca içine neler koyacaksın? İlk tavsiyem, güvenli bölge (comfort zone) denen sadece kendi bildiğiniz bölgeden çıkın, kendinizi ve çevrenizi keşfedin, extra birşeyler öğrenmeye, yapmaya çalışın. MeetUp.com gibi sitelerden kendi şehrinizde ilgi alanlarınıza yönelik gruplar bulun, eğer yoksa siz kurun. Baştan söylediğimi yineliyorum, üniversitede öğrenmek ve kendini geliştirmek tamamen sizin sorumluluğunuz. Baştan iyi plan yaparsanız, iyi bir hedef ile hayallerinizdeki neticeye mutlaka ulaşabilirsiniz.

Bu yazıyı her sene yeniden okumanı tavsiye ederim ve gerçekten geçen sene neler yaptığını ve gelecekte neler yapabileceğini yeniden planlaman için kendine bir hedef çizmende belki de yardımcı olacaktır.

Yazan: Dr. Umut Yıldız (NASA/JPL-Caltech)
Kaynak: www.linkedin.com

Okumaya devam et

MAKALE

Olgu mu önemli algı mı?

temel aksoy, takdir edilmek, olgu, Manşet, algı

Takdir edilme isteği insanın başarıya ulaşmasında çok etkili bir motivasyondur. Peki, takdir edilmek her zaman başarılı olduğumuz anlamına mı gelir? Gerçekten ne kadar başarılı olduğumuz mu yoksa ne kadar başarılı göründüğümüz mü önemli? İşte Temel Aksoy’un tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki yazısı…

Olmak mı Daha Değerli, Görünmek mi?

Ünlü iş insanı Warren Buffet “Dünyanın en büyük aşığı olup herkesin sizi dünyanın en kötü aşığı zannetmesini mi istersiniz yoksa dünyanın en kötü aşığı olup herkesin sizi dünyanın en büyük aşığı zannetmesini mi istersiniz? diye sormuş. 

Bazıları için kim ne derse desin “olmak” esastır. Bazıları için de ne olursa olsun “görünmek” daha değerlidir bazı insanlar kendilerini sadece kendi gözleriyle değerlendirir bazıları da kendilerine başkalarının gözünden bakarak not verir. 

Sizin için hangisi daha değerli? Olmak mı görünmek mi?

İnsanın takdir görmek istemesi elbette çok doğal. Alain de Botton’un dediği gibi “Hepimiz dünyadaki takdir pastasından kendi payımızı almak isteriz.” Çünkü takdir edilme isteği insanın başarıya ulaşmasında çok etkili bir motivasyondur. Zoru başaran insanları harekete geçiren en önemli dürtü, başta yakınları olmak üzere, insanların takdirini toplamaktır. 

Ama takdir toplamak için yaşamaya başladığında insanın kendi standartlarından, kendi değerlerinden uzaklaşma tehlikesi baş gösterir. Farklı insanların farklı beğenilerine hitap etme arzusu insanı hayatta pusulasız kılar. İnsan kendini başkalarının gözünden değerlendirdiği zaman, birbiriyle çelişen hedeflerinden hangisine yöneleceğini şaşırır. Ne değerleri kalır ne de kırmızı çizgileri.

İnsanın kendini başkalarına beğendirme arzusu her toplumda vardır ama bizim kültürümüzde bu istek çoğu batı toplumlarına kıyasla daha baskındır. Cem Yılmaz bir skecinde “Üstü açık spor arabasını arkadaşlarına gösteremedikten sonra insanın böyle bir araba almasının ne kıymeti var?” diyerek bizim toplumumuzun başkaları için yaşadığını bir cümlede özetlemişti. 

Özellikle sosyal medyanın hayatımıza girmesinden sonra başkaları için yaşama yarışı iyice çığırından çıktı.  Hemen herkes kendi arkadaşlarından daha mutlu, daha paralı, daha eğlenceli, daha rahat, daha keyifli bir hayat yaşadığını ispat etme gayreti içinde. 

Bir yemek masası başında toplanan insanlar yemek yemeye, sohbet etmeye başlamadan önce fotoğraf çekmeye başlıyorlar. İçinde kendilerinin de göründüğü fotoğrafı sosyal medyada paylaşmayı o anı yaşamaktan daha fazla önemsiyorlar. Kendi tadacakları lezzetlere, paylaşacakları sohbetlere değil, arkadaşlarının beğenisine daha fazla değer veriyorlar.

Oysa insanın kendisini sürekli başkasına göre kıyaslaması ruhunu zedeler. Çünkü insanın her zaman kendisinden daha uzun, daha zayıf, daha güzel, daha zeki, daha akıllı, daha başarılı, daha paralı bir arkadaşı mutlaka vardır. 

Instagram bazı ülkelerde “beğeni” özelliğini kaldırmayı test ediyor. Ben bu girişimi destekliyorum. Bu girişimin “sosyal ben” ile “gerçek ben” arasındaki uçurumu bir nebze olsun kapatmasını diliyorum.

Olmakla ve görünmek arasında Mevlana’nın dediği gibi tutarlılık olsa çok iyi olur ama esas sorun insanın kendi değerlerini yaşamak yerine başkalarının ölçüsüne göre yaşamasıdır. İnsanın başkalarının beğenisini alma yarışına girip kendisi olamaması çok acıdır. Çünkü başkaları için yaşamak kesin olarak insanı mutsuz yapar.

İnsanın hayatta kendi etinden ve kemiğinden kendi heykelini yaparken rol modeller seçmesi çok doğrudur ama kendisini sürekli başkalarına göre yontması çok tehlikelidir. Çünkü yontmanın sonu yoktur; sonunda insanın kendisinden eser kalmaz.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak:  www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Terfi etmek ister misiniz?

terfi etmek, Manşet, laszlo bock, iş hayatında kadınlar, iş hayatı

İnsan kaynakları direktörü Laszlo Bock, içeriden liderler yetişmesini sağlamak amacıyla, boşalan pozisyonları paylaşmak ve talep toplamak için bir sistem geliştirmeye karar verdi. Boşalan pozisyonlar paylaşılıyor, kendine terfi arayan yöneticiler ile genç liderlere kariyer merdiveni uzatılıyordu. Peki, sizce bu merdivenin basamaklarını en çok kadınlar mı yoksa erkekler mi dolduruyordu? İşte Bock’un kurduğu sistemin tüm detayları…

Kim terfi istemez?

İK’cılar, işyaşam dengesinin iyileştirildiği, kadınlara esnek çalışma koşullarının tanındığı kurumlarda bu durumun tersine çevrilebildiğini söylüyor…

Zamanın insan kaynakları direktörü Laszlo Bock, Google’da içeriden liderler yetişmesini sağlamak amacıyla, boşalan pozisyonları paylaşmak ve talep toplamak için bir sistem geliştirmeye karar verdi. Boşalan pozisyonlar paylaşılıyor, kendine terfi arayan yöneticiler ile genç liderlere kariyer merdiveni uzatılıyordu. Bock’un tahmin ettiği gibi uygulama başarılı sonuç verdi ve çalışanlardan büyük ilgi gördü. Ancak, Laszlo Bock’un dikkatini önemli bir “ayrıntı” çekti. Google’da kadın çalışanların terfilerde kendilerine aday gösterme oranı çok düşüktü. Erkekler “terfi” için daha istekli davranıyordu. Bock, “Bir başka konu daha dikkatimi çekti. Kendilerini aday gösteren kadınların terfi etme şansları, erkeklere göre daha yüksekti” diyor. Dünyada en çok satanlar arasına giren “Google Sırları” kitabında, Laszlo Bock, kadınların üst pozisyonlara kendini aday göstermesinin erkeklere göre daha düşük olduğuna özel bir bölüm ayırdı. Bu durumun okullarda da gözlemlendiğini anlatan Bock, mevcut ayrımı şöyle anlatıyor: “Sınıflarda sorulara el kaldıranlar genellikle erkek öğrenciler oluyor. Kızlar emin olana kadar bekler, aslında onlar da en az erkekler kadar doğru yanıtı biliyordur, hatta belki de onlardan daha fazla…” Sadece o değil, iş dünyasının ünlü kadın liderleri de iş hayatında erkeklerin kadınlara göre daha atılgan ve cesur davrandıkları görüşünde. Facebook COO’su Sheryl Sandberg iş hayatında kadınların bazı durumlarda erkeklerin esas oyuncu olduklarını önceden kabul ettiğini söylüyor. Sandberg, “Kadınlar erkeklere göre daha pasif davranıyor” diyor. 

DÜNYANIN GERİSİNDE 

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporu kadın-erkek eşitsizliğinin kapanması için 108 yıl, ekonomide eşitsizliğin kapanması için 202 yıl beklemek gerektiğini gösteriyor. Üst yönetime doğru yükseldikçe ise kadınların sayısı ve terfi şansı azalıyor. KPMG’nin geçen yıl 4’üncüsünü gerçekleştirdiği Küresel CEO Araştırması büyük şirketlerin CEO’larının büyük bir kısmının erkeklerden oluştuğunu gösteriyor. Araştırmaya göre 1.300 büyük şirketin CEO’sunun yüzde 84’ü erkek. Aynı araştırmaya göre CEO’lara halefleri sorulduğunda neredeyse katılımcıların tümü görevini başka bir erkeğe devredeceğini belirtiyor. Türkiye’de ise birkaç büyük kurum hariç kadınların iş hayatındaki temsili dünyaya göre çok daha düşük. Nüfusun yarısı kadınlardan oluşmasına rağmen çalışan kadın oranı sadece yüzde 32,6.Dünya Ekonomik Forumu’nun cinsiyet eşitsizliği raporuna göre Türkiye 2006’da 105’inci sırada yer alırken 2018’de 149 ülke arasında 130’unculuğa geriledi. Yine SPK’nın uygulamasına rağmen BIST şirketlerinin yönetim kurullarının sadece yüzde 15,2’si kadınlardan oluşuyor. 

TERFİYE KADIN İLGİSİ

Kadınların önemli bir kısmı anne olduğunda bebeğe bakacak kimsesi olmadığından ya da “iyi bir anne” olamayacağı endişesi ile iş hayatından ayrılmak zorunda kalıyor ve bu nedenle kariyerini erkek meslektaşlarına göre daha erken sonlandırıyor. Yaptığımız araştırma da bu ve benzeri nedenlerle erkek egemen sektör ve şirketlerde boş pozisyonlara kadınların ilgisinin erkeklere göre daha düşük olduğunu gösteriyor. Netaş İnsan Kaynaklarından Sorumlu İcra Kurulu Üyesi Yasemin Akad, kadınların hala aile içinde sorumluluğun büyük bir kısmını yüklendiğini belirtiyor. Akad, “Bu durum, kadınların kariyerlerini ikinci plana itmelerine, dolayısıyla şirket içindeki yönetici kadroları da dahil açık pozisyonlara erkeklere göre daha az ilgi göstermelerine neden oluyor” diyor. Akad, kadın mühendis oranının Türkiye’de yüzde 22 oranında olmasının da teknoloji şirketlerinde içeriden terfilerde kadın sayısını azalttığını belirtiyor. Şirket içi açık pozisyonlara içeriden yapılan başvurularda kadınların başvuru oranının yüzde 38 ile erkeklerin gerisinde kaldığını belirten ISS Türkiye Grup İnsan ve Kültür Genel Müdür Yardımcısı Bahar Tura da “Açık pozisyonlarımıza erkek yoğun başvuru almamızın nedeni, daha çok mobil ve il dışı pozisyonlar olmasından kaynaklanıyor” diyor. Tura, C level, direktör, direktör yardımcısı gibi pozisyonlara içeriden yapılan başvurularda da kadınların erkeklerin gerisinde kaldığını belirtiyor. 

SAĞLIKLI İŞ-YAŞAM DENGESİ 

Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Melsa Ararat da “Türkiye’de toplumun kadınlardan beklentileriyle mevcut iş ortamının gereklerinin uyuşmamasından dolayı şirketlerin tepe yönetiminde kadın ve kadın CEO oranı çok düşük kalıyor” diyor. Rakamlar da bu saptamayı doğruluyor. Türkiye’de aileleri temsil eden kadın CEO’lar hariç tutulursa profesyonel kadın CEO oranı yüzde 2 seviyesinde. Cinsiyet eşitliğini hedefleyen şirketler de bu nedenle çalışma koşulları kadınlara uygun hale getirerek ve onları destekleyerek üst pozisyonları hedeflemeleri konusunda cesaretlendiriyor. ING Bank İK Genel Müdür Yardımcısı Bahar Özen, kadın çalışanların iş hayatlarında yükselmeleri için iş-özel hayat dengesini sağlıklı kurmalarının önemli olduğunu belirtirken bu konuda pek çok çalışma yaptıklarını anlatıyor. Kadınların iş sorumluklarıyla gündelik yaşamları arasında denge kuramamasının iş hayatında erkeklerin gerisinde kalmalarına neden olduğunu belirten P&G Türkiye ve Kafkasya İK Direktörü Berna Yener Aksu, kadın çalışanlar aleyhine olan bu durumu onlara destek olan flex@work çalışma kültürü ile aştıklarını söylüyor. Aksu, “Bu sayede şirket içi boş pozisyonlara kadın çalışan ilgisini artırmayı başardık. Yarattığımız kültür sayesinde kadın çalışanların oranı yüzde 55’e, genişletilmiş icra kurulundaki kadın sayısı ise yüzde 52’ye yükseldi” diyor. 

EN YÜKSEK İLGİ NEREDE? 

Kadın hakları ve toplumsal cinsiyet konularına önem veren, bu konuda çalışmalar yürüten “Kadın dostu” şirketlerde her yıl kadın istihdamını artırmaya yönelik pozitif ayrımcılık yapılıyor. Bu nedenle çoğu zaman kadın oranı erkekleri yakalıyor ve geçiyor. Bu şirketlerde boş pozisyonlara kadın çalışanların ilgisi de erkeklere göre daha yüksek oluyor. LC Waikiki, Yapı Kredi, Garanti Bankası, ING Bank, Bahçeşehir ve Doğa Koleji hem kadın çalışan oranının yüksek olduğu hem de kurum içi boş pozisyonlara kadınların daha fazla ilgi gösterdiği şirketlerin başında yer alıyor. Çalışanların yüzde 87’sinin kadınların oluşturduğu Gratis’te de kurum içi boş pozisyonlara başvurularda kadın oranı yüzde 100 seviyesinde. Şirketin İK Direktörü Özlem Yücel, mağaza çalışanlarının tamamının kadın olması nedeniyle içeriden terfilerde kadınların oranının yüzde 92’ye çıktığını söylüyor. LC Waikiki Merkez İK Direktörü Hande Özdağdeviren de “Rakamsal olarak kadın çalışan sayımız daha fazla olduğu için tüm seviyelerdeki boş pozisyonlara yapılan başvurularda da kadın çalışanlarımızın oranı daha yüksek oluyor” diyor. Kadınlara yeteneklerini ve uzmanlıklarını açığa çıkarma şansı sunan, cinsiyet eşitliği konusunda güçlü bir kurumsal kültüre sahip Danone Türkiye de bu sayede şirket içindeki açık pozisyonlara kadın çalışanlarının daha fazla başvuru yapmasını sağlamış. İki yıldır “İyi ki annem çalışıyor” projesini yürüttüklerini söyleyen şirketin İK direktörü Emine Kurt, kadın çalışanlar tarafından iç ilanlara gelen başvuruların yüzde 38 yükseldiğini belirtiyor. Kurt, “Şirket içi geçişlerde bu oran daha da artış göstererek yüzde 50’ye yükseldi” diyor. 

EĞİTİM VE FİNANSTA YÜKSEK 

Bankacılık ve eğitim gibi kadın çalışan sayısının yüksek olduğu şirketlerde de iç ilanlara yapılan başvurularda kadınların oranı yüzde 50’nin üzerine çıkabiliyor. Hatta AlternatifBank örneğinde yüzde 76’yı geçtiği görülüyor. Bankanın insan kaynakları genel müdür yardımcısı Ebru Taşçı Firubay, “Bu durum, kadın çalışanlarımızın değişime ve farklı rollere daha açık olmasından kaynaklanıyor” diyor. Garanti Bankası’nda da banka içindeki kariyer fırsatlarına gelen başvuruların yüzde 66’sını kadın çalışanlar oluşturuyor. Çalışanlarının yüzde 70’inden fazlasının kadınlardan oluşan Doğa Koleji’nde de hem boş pozisyonlara kadın çalışan ilgisi daha yüksek hem de kurum içi terfilerde yüzde 51 ile kadınlar erkeklere göre önde yer alıyor. Doğa Koleji İK Direktörü Zuhal Şahan, açık pozisyonlara yapılan başvurularda kadın çalışanların öne çıktığını belirterek bunu kadınların meslek ve iş tercihlerinde eğitim alanında çalışmak istemelerine bağlıyor. Bahçeşehir Koleji Genel Müdürü Özlem Dağ da açık pozisyonlara yapılan başvurularda kadın çalışanların erkekleri geçtiğini belirterek bu durumun kadın istihdamına verdikleri öncelik ve sektöre kadın ilgisinden kaynaklandığını söylüyor. 

“KADIN CESARET VERİYOR” 

Şirkette yönetim kademesindeki kadın oranının erkeklere göre eşit ve yüksek olması alt kadrolardaki kadınları üst rollere başvurma konusunda cesaretlendiriyor. Tersinin yaşandığı durumlarda ise kadınların üst pozisyonlara başvuru yapması ve terfi şansı azalabiliyor. “Yöneticilerimiz arasında kadınların oranı yüzde 49” diyen Limak Yatırım İnsan Kaynakları Müdür Yardımcısı Ayça Bilmez, bu oranın şirketteki diğer kadın çalışanları üst pozisyonlara ilerleme konusunda cesaretlendirdiğini belirtiyor. Cinsiyet eşitliğini hedefleyen şirketlerin, kadın çalışanları kurumdaki boş pozisyonlara başvurmak için teşvik etmesi meyvesini veriyor. Bu şirketlerde 2013-2018 yılları arasındaki son 5 yıllık dönemde içeriden yapılan yönetici terfilerinde kadın-erkek oranında kadınların lehine artış gözlemleniyor. Bunların kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yaparak yönetim kadrolarındaki cinsiyet dengesini sağladıkları görülüyor. Boyner Grup CHRO’su Emek Yurdanur da işe alımdan terfi ve ücretlendirmeye kadar kadınlara fırsat eşitliği sağlamak için her yıl 3 ve 6 aylık periyotlarla kadın çalışan oranını ölçümlediklerini, kadın çalışanların eğitimlere katılımını ve terfilerini takip ettiklerini söylüyor. Yurdanur, bu sayede fırsat eşitliğini sağladıklarını ve kadın yönetici oranını yüzde 44,6 seviyesine yükselttiklerini belirtiyor. 

TERFİLERDE DURUM NE? 

Kadın istihdamının sürdürülebilirliğini ve cinsiyet eşitliğini hedefleyen şirketlerde içerden terfilerde kadın yönetici oranındaki artış rakamlara da yansıyor. Sofra/Compass Group’ta 2013’te şirket içinden yapılan yönetici terfilerinde kadınların oranı yüzde 12 iken 2018’de bu oran yüzde 42’ye yükselmiş durumda. Şirketin Türkiye İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı Banu Cengiz, “Kadın istihdamında son yıllarda kazandığımız olumlu ivmeyi ve istikrarlı artışı, işe alım ve terfi süreçlerimizle devam ettirmeyi hedefliyoruz” diyor. Yapı Kredi’de de şirket içindeki pozisyonlara kadın çalışanların yaptığı başvuru oranı, erkeklerin gerisinde kalsa da içeriden yapılan terfilerde kadınların öne geçtiği görülüyor. Kadın çalışan istihdamını gelişmişlik göstergesi olarak gördüklerini belirten Yapı Kredi Genel Müdür Yardımcısı Hakan Alp, 2014’te terfilerin yüzde 64’ünü, 2018 yılında ise terfilerin yüzde 68’ini kadınların oluşturduğunu söylüyor. Alp, “Kadın çalışma arkadaşlarımızın nispeten az olduğu bölümlerde, cinsiyet eşitliğine dair farkındalığı artırmak üzere seminerler düzenlemeye ve kadın mentor ataması çalışmalarına başladık” diyor.

Kaynak:  www.capital.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER6 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND