Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Her şey seninle başlar felsefesi sempozyuma konu oldu!

Beyaz Nokta Gelişim Vakfı “öğrenilmiş çaresizlik” ve atalet kavramını ele alan bir sempozyum yaptı. Sempozyumda konuşulanları anlatan iki makale…

mümin sekman oku, mümin sekman kitapları, mümin sekman, her şey seninle başlar sözleri, her şey seninle başlar mümin sekman pdf, her şey seninle başlar ana fikri, her şey seninle başlar )+

Ayakta durmak!

Öğrenme yoluyla ayakta durmak… Beyaz Nokta Gelişim Vakfı’nın İstanbul’da düzenlediği sempozyum, bu adı taşıyor.

Dün İstanbul’da biraraya gelen insanlar, insanın en temel becerisi olan ancak zaman içinde unutturduğumuz öğrenme becerisini, yeniden hatırlatabileceğimizi savunuyor. Ve bir kez hatırlayınca da kendi mucizemizi gerçekleştirebileceğimizi…

Vakfın Başkanı Tınaz Titiz, ezbersiz eğitim kavramıyla anılan bir isim. Dünkü sempozyum vesilesiyle biraradayız ve anlatıyor: ‘Aslında bir şey icat ettiğimiz yok. Yaptığımız bir tür sosyal antopoloji gibi. İnsanların üzerindeki ölü toprağını aralamak ve onların ayağa kalmasını sağlamak.’

İnsanın kaybettiğini bulması, bana çok eski bir bilgelik sözünü hatırlatıyor: Kendi hayatının dilencisi olmak veya darı ambarı üzerinde açlıktan ölen tavuğun dramı…

Beyaz Nokta Gelişim Vakfı işte bu noktada, ‘sorun üreten, işsizliği yenemeyen, sürekli kurtarılmayı bekleyen, başkasına bağımlı, eğitilmeyi kaderi sayan’ kalabalıkları bu tavuğun dramından kurtarabileceğini söylüyor.

Geliştirdikleri ‘Öğrenme Devrimi’ yaklaşımıyla, özellikle gençlerimizin kendi geleceklerini belirlemede başkasına bağlılık zincirini kıracaklarını iddia ediyorlar. Bundan önceki kişisel gelişim projeleri ve ezbersiz eğitim denemeleriyle, böyle bir iddianın ardında duracaklarını da gösteriyorlar.

Dünkü sempozyumun ana teması, ‘gençlerin öğrenebilirliklerini harekete geçirmek’ olarak belirlenmiş.

Nişantaşı Fevziye Mektepleri Vakfı’ndaki salonda sivilden ziyade askerler ve askeri öğrenciler var. Tınaz Titiz, özellikle terörle mücadelede, gençlerin terör örgütlerine muhtaç hale gelmemesi için de bu gençlerin eğitilmesinin önemine vurgu yapıyor.

Öğrenme yoluyla ayakta durma konusunda verilen örnekler, askerlikten iş hayatına dek her alanda çarpıcı sonuçlar taşıyor. İnsanın öğrenmeye son verdiği andan itibaren başına gelen belaları görebilmek için tarihe bakmaya gerek yok. Kendi hayatımız içinde de pek çok sorunumuzu, bir ‘öğrenememe beceriksizliği’ olarak tanımlayabildiğimizi farkediyoruz.

Şimdi Vakıf, pek çok küçük çaplı ve yöresel deneme sonucunda oluşturulan bu yaklaşımı, tüm Türkiye’ye yaymak gerektiğini toplumun dikkatine sunuyor. Yapılacak olan, yörelerinden seçilmiş, öğrenmeyi öğrenmiş moderatörler yaratarak bunlarla birlikte yerel yönetimler veya benzeri sivil toplum örgütleri yada eğitim kurumları aracılığıyla daha fazla genç insana ‘ayakta durma’ becerisi kazandırabilmek.

İlk adımı atan bazı cesur okul örneklerine baktığımızda aslında sorunlarını çözmede kendi öğrenme becerisi harekete geçirilmiş ve mevcut eğitim sisteminin unutturduğu bu ‘nükleer gücü’ tetiklenmiş insanların, iş bulmada, sorunlarını çözmede veya daha fazla katma değer üretmedeki başarıları göz kamaştırıyor.

İnsan aslında, öğrenmeyi kesince hasta oluyor. Buna ‘sürekli öğrenen hücrelerimiz’ de dahil. Kimsenin yardımı olmadan öğrenebilme kavramı ise yeni bir bakış açısını temsil ediyor. İşte bu noktada Beyaz Nokta Gelişim Vakfı’nın katma değeri ortaya çıkıyor.

İnsanı bu alanda yüreklendiren yaklaşımları, verdikleri örnekler, yaptıkları pilot uygulamalar ve elde ettikleri sonuçlar gözönüne alındığında insan doğal olarak soruyor; neden olmasın!

Dünyaya baktığımızda hiçbir ulusun ‘muhtaç insanlara ihtiyaç duymadığını’ görüyoruz. Dünya, bir şekilde bu muhtaç insanlardan kurtulmak istiyor. Hiçbir ulus, böylesi muhtaçlıkların yükünü almak istemiyor. Öğrenme yeteneği harekete geçirilmiş ulusların ise muhtaç olmaktan hızla kurtulduğu da küredeki örneklerden anlaşılıyor.

Bir kez ‘doğuştan öğrenme makinesi’ olduğumuzu keşfedince de hayata sorulmuş doğru sorular sayesinde hayatın çok dar bir alanına sıkıştığımızı farkediyor ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda bu alanı genişletebileceğimizi farkediyoruz.

Beyaz Nokta Gelişim Vakfı’nın ne yapmaya çalıştığını, kendi web sitelerinden incelemeyi öneriyorum. Belki de şimdiye dek kendimize ve hayata soramadığmız doğru sorumuzu, bu sayede keşfedebileceğiz.

Dün bu sempozyumdan çıkarken dinlediğim insanların sözlerinden ve izlediğim sunumlardan sonra zihnimde oluşan cümle şu oldu: Çaresizseniz; çare, sizsiniz!

Öğrenmeyi öğrenme

Okulu ile başı dertte olanların yardım taleplerine karşı getirilen en yaygın öneri şuydu; ‘daha çok çalış!’ Son 20 yılda bu söylem değişti. Moda haline getirilmiş yeni slogan ise şu; ‘öğrenmeyi öğren!’

Beyaz Nokta Gelişim Vakfı Başkanı Tınaz Titiz, bu her iki önerinin de ‘ne yazık ki’ altının boş olduğunu, ‘doğru fakat işe yaramaz’lığını savunuyor. Bilginin, diğer üretim faktörleri yanında ‘tamamlayıcı’ vasfının ötesine taşarak bizzat kendi başına üretim faktörü haline gelmesi, bilgi edinme ve öğrenme gibi kavramları, yeni baştan düşünmemize yol açtı.

Daha fazla bilgi üretip daha fazlasını tüketir hale gelince, yeni ekonomik düzenin çarklarını çevirebilmek adına, öğrenme becerisini geliştirme, iddialı ulusların derdi halini aldı.

Bu noktada ülkemizin saygın sivil toplum örgütlerinden Beyaz Nokta Gelişim Vakfı, yayınları ve etkinlikleriyle bu işi kendine görev edinmiş durumda. İstanbul’da düzenledikleri sempozyumu dün yazmıştım. Bugün de hayati önem taşıdığına inandığım bazı noktaları aktaracağım:

Düşünün kişiler dünyaya -kalıtsal mirasları nedeniyle-, kendi ayakları üzerinde durabilmeye programlı olarak gelirler; duramayanlar yok olur ve yine durabilenler kalır. Bunu da ‘öğrenme’ yoluyla yaparlar. Bu onların o denli hücrelerine işlemiştir ki, yaşadıkları her saniye bedenleriyle, tek tek organlarıyla, akıllarıyla ve ruhlarıyla öğrenirler. Bu o denli doğaldır ki hiç kimse bunun ‘öğrenme’ olduğunu düşünmez bile.

Bu doğallığın ardındaki güçlü neden, varlığını sürdürebilmek için duyduğu ‘ihtiyaç’tır.

Eğitim kurumları ise -tarih boyunca- egemen kılınmış doğruları benimsetmek amacına sahiptir. Bunu ‘öğretme’ yoluyla yaparlar, çünkü ardındaki neden ‘bireysel ihtiyaç’ değildir. Bunun yapılabilmesi, genetik mirasın (öğrenme) bastırılıp kontrol altına alınabilmesine bağlıdır. Bu -bir ölçüde- anlaşılabilirdir. Ama ya ölçü kaçarsa! O durumda zamanla, öğrenebilme yeteneğinin donması, onun yerini ‘öğretilme bağımlılığı’nın alması kaçınılmazdır.

İşte, bize olmuş olan budur! Buna ‘öğrenilmiş çaresizlik’ deniliyor!

Öğrenilmiş çaresizliğe düşmüş: Lise ve üniversite mezunları, kadın ve erkekler, kentililer ve köylüler, şirketler ve grup şirketleri, sektörler, ve bütün bir toplum. Okul-aile-toplum etkileşerek bağımlı, zayıf, muhtaç insan yetiştiriyor.

Beyaz Nokta Gelişim Vakfı’nın bu aşamada bir iddiası var: Bütün bunlar karşısındaki iddiamız, donmuş genetik mirasımız olan öğrenebilirlik yeteneğimizin tekrar harekete geçirilebileceğidir. Ancak böylelikle, ayakta durabilmek için: Torpil aramayan gençler, eğri yollara sapmak durumunda kalmayan bireyler, kendisine istisna yapılmasını beklemeyen şirketler mümkün olabilir. Ya da daha kısacası: Ayakta duramayan bireylerden oluşmuş, ayakta durabilen bir toplum olamaz. Türkiye medeni toplumlarla arasındaki açıkları, kendi doğrularını ‘öğreterek’ değil, bireylerin kendi ihtiyaçlarını ‘öğrenmeleri’ne ortam hazırlayarak kapayabilir. ‘Bugün gençlerin 1 numaralı sorunu nedir?’ denilse cevap şu olmalıydı: Kendi ayakları üzerinde duramamak, çeşitli ‘protezler’ peşinde koşmak/belki de koşmaya mecbur kalmak! Ayakta duramamanın pek çok türü var: İşsizlik, bu ‘kendi ayakları üzerinde duramamak’ hastalığının semptomlarından yalnızca birisidir. Gençlik yıllarında işsizlik olarak ortaya çıkan bu hastalık, başka alanlarda, mesela: Eğitim yaşamı sırasında kopya çekmek, çalışma hayatında yardımla yükselmek, iş hayatında teşvikle ayakta durabilmek, toplum olarak sürekli kurtarıcı beklemek gibi formlarda ortaya çıkıyor. Ama hastalık hep aynı: Kendi ayakları üzerinde duramamak! Terör örgütlerine tetikçilik yapanların çoğu da, ayakları üzerinde duramayanlar arasından yerli-yabancı profesyonellerce aldatılan kişilerdir. Buradan basitçe şu 2 sonuç çıkarılabilir: Nüfusumuzun önemli bir bölümü protez kullanıcısı ya da en azından arayıcısıdır. Bu eğrilikle başa çıkabilmek Için öncelikli önlem, insanımızın kendi ayakları üzerinde durabilme becerisinin geliştirilmesidir.

Tınaz Titiz, ‘Türkiye’nin terör mücadelesinin silahsız ayaklarından birisi bu olsun’ diyor. Türkiye’nin işsizlikle mücadele politikasının ayaklarından birisi de bu vizyon olsun.

Eğer yüksek öğrenebilirliğimize ve her sorunun öğrenmekle bağlantılı olduğuna ikna oldu isek: Kim nerede uygulayacak ise, orada bir eğitim merkezi bulunup yerel imkanlarla bu işe uygun hale getirilebilir. Merkezi fonksiyonlar için küçük meblağlar da bir şekilde bulunur. Böylelikle tüm Türkiye’yi ayağa kaldıramaz mıyız?

Mevcut insan yetiştirme sistemimiz ‘eğitim’, ‘eğmek’ eylemine dayanıyor.

Yeni paradigma ise: dik durdurmak (kendi ayakları üzerinde dik durdurmak)

Zaten yabancı dildeki eğitim sözcüğü karşılığı olarak, ‘Education (ëdücere) dik durdurma’ kullanılması ilginç değil mi?

25.09.2006

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND