Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Hayata hakim ve zamansız bir kadın: Betül Mardin.

Nilgün Güresin’in bu haftaki konuğu, hayata hakim; zamansız ve iz bırakmaya devam eden Betul Mardin.
Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği IPRA’nın Dünya Başkanı, Halkla İlişkiler Mesleğinin Oscar’ı ’ATLAS’ Ödüllü, Türkiye’nin Halkla İlişkiler Duayeni BETUL MARDİN ile TEKSATIR için özel ropörtaj…

Neredeyse elli yıldır Halkla İlişkiler mesleğini icra etmekte olan, sektörün birçok uzmanının örnek aldığı, 1926 İstanbul doğumlu Betul Mardin’nin soy ağacı Mısır ve Mardin’e uzanır. İstanbul ve İskenderiye’de geçen çocukluk yılları… Mısır yönetiminin 1950’de ailenin tüm varlıklarına el koyması… Ailesinin üniversiteye gitmesini engellemesine rağmen, kendini aşmaya kararlı bir genç kadın… 2. dünya savaşına tanık olan gençlik yılları… Varlık içinde yokluk denebilecek, kendi yoksulluğuna tanık olduğu tiyatro yılları… Kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı 60’lı yıllar ve mesleğe ilk adımlar… Tanıdıklar, dostlar, acılar, evlilikler, boşanmalar, kayıplar, torunlar…

Hayata, ülkeye ve insanlara dair binlerce anısı var Betul Mardin’in. 80. yaş gününü çocukları ve torunlarıyla kutlayan Mardin’e: ’Hayatınızı bir kaç cümleyle özetleyebilir misiniz?’ diye sorduğumuzda, aldığımız cevap: ’Başarılı, sağlıklı ve mutluyum. Cesaretimi hiçbir zaman kaybetmedim. Tüm gözyaşlarımı neşeye çevirdim; herkesi affettim. İşte yaşamımın sırrı da burada yatıyor.’ oldu. Topluma mal olmuş bir fenomen bence Betul Mardin… Ve işte kendi ağzından görüp, yaşadıkları…

Sayın Mardin, ne mutlu bana ki, benim de Halkla İlişkiler mesleğine girmemden siz sorumlusunuz… Siz ve babam, şimdiki adı İletişim Fakültesi olan Gazetecilik Enstitüsünde 70’li yıllarda ikiniz de ders veriyordunuz. İngiltere’den yeni dönmüştünüz ve evimizde adınız sık sık sitayişle anılırdı. Ailede benim de sizin yolunuzdan giderek, Halkla İlişkiler okumam önerilirdi. Gerçekten de öyle oldu ve sayenizde, 20. yüzyılın bu en gözde mesleğini seçtim.

Halkla İlişkiler (Public Relations) mesleğini Türkiye’ye getiren, kabul ettiren, bu mesleğe profesyonellik ve saygınlık kazandıran, birçok uluslararası platformda Türkiye’nin adını duyuran, kendini mesleğine adamış bir duayen, değerli bir başöğretmensiniz. Halkla İlişkiler Derneği’nin başlangıç yıllarında, benim Başkanımdınız. Meslek adına, 80’li yıllarda sizinle omuz omuza mücadele verdik.

Sayın Sadun Katipoğlu’nun Başkanlığını yaptığı Dünya Soroptimisler Kongresi’nin İstanbul için bir ilk olan organizasyonuna imzanızı attınız. 1995 yılında, (değerli piyanistimiz Sayın Mehveş Emeç özel bir konser verdiği) Cenevre’de yapılan özel bir törenle IPRA-Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’nin Dünya Başkanı seçildiniz. Türkiye’ye bu mesleğin Oscar’ı olan ATLAS ödülünü kazandırdınız…

Bu kadar yoğun bir gündem içersinde 2 çocuk sahibi oldunuz; torunlarınız var. Size birgün favori restoranlarınızdan Borsa’da veya Divan City’de, ertesi gün çok sevdiğiniz Londra’da, haftaya Alya torunun yaşadığı Dubai’de rastlamak mümkün. Üniversitede ders veriyorsunuz, gazetelere mesleki yazılar yazıyorsunuz, bir taraftan da televizyonlardasınız… Kısacası, iz bırakmaya devam ediyorsunuz. Bitip tükenmeyen enerjiniz gençleri arkasından sürüklüyor.
İş hayatınız tüm hızıyla devam ediyor; bir ekol olan değerli şirketiniz İmaj’ın genç ekibini yönetiyorsunuz. Festivaller, konferanslar, basın toplantıları günlerinizi dolduruyor. Büyük oteller ve tanınmış kuruluşlar müşterileriniz arasında. Sizde hayatlar tükenmiyor, birbirine ekleniyor. Ancak siz, ’hata yapa yapa öğrendim’ dediğiniz Halkla İlişkiler mesleği öncesi;
iş hayatına gazetecilikle başladınız. Ben de sohbetimizi şu soruyla açmak istiyorum:

TEKSATIR: Yıl 1955 ve siz bir edebiyat dergisinde kültür-sanat yazıları yazıyorsunuz, gazetecilik yapıyorsunuz. Gazetecilik günlerinize gidelim mi biraz? Gazeteciliğe nasıl başladınız?

BM: Benim gazeteciliğe başlamam tamamen koşulların zorlamasıyla oldu; ben gazeteci değildim. Eşim Akgün (Usta) Bey’in istememesine rağmen, maddi koşullar benim iş aramamı gerektirmişti. Bu aramayı aile içinde çözümleyebilmek için, sonradan kardeşim Arif’in eşi olan Latife, beni Tercüman gazetesinin sahiplerinden Semih Tanca’ya gönderdi. Benim o sıralarda bir edebiyat dergisinde Garcia Lorca’ya ait bir yazım çıkmıştı. Semih Tuğrul bunu duyunca Lorca’nın El Cordoba adlı şiirini ispanyolca okumaya başladı; ben de Melih Cevdet Anday’ın tercümesiyle ona cevap verdim. Şaşırdı ve ’yarın saat 2’de gel, işe başla’ dedi. İşte gazeteciliğim, Tercüman gazetesinde böyle başladı. Semih Tuğrul (sanatçı Serra Yılmaz’ın babası) bana ’Beyoğlu’ndan sen sorumlu olacaksın’ dedi ve kültür/sanat sayfasını yapmaya başladım. Karşımda dolu dolu ve kültürlü bir adam vardı; bu bir şanstı. Tiyatroya da zaten büyük ilgim vardı. Benim dünyamda tiyatro hep vardı sanırım…

TEKSATIR: Bab-ı Ali’de bir kolejli… Gazeteciliği sevdiniz mi?

BM: Evet sevdim! 1955-1957 yılları… Daha çok gençtim. Tercüman gazetesi o zamanlar Beşiktaş’taki Hayrettin iskelesindeydi. Bana ait bir sanat sayfasında A’dan Z’ye kadar her konudan sorumlu olmak, yaratıcılığımı kullanabilmek, ekonomik bakımdan kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek, işini severek yapabilmek beni güçlendirdi. Büyük bir güven hissi verdi.
Biliyormusun, benim bütün çocukluğum, mücadele mecburiyeti içersinde geçmişti… İnsanın konuşamamak gibi bir zaafı varsa, onu başka biçimde aşmaya çalışır. 5 yaşına kadar konuşma güçlüğü çeken bir çocuktum. Bu nedenle iyi bir gözlemci ve dinleyici oldum. Gözlerimle konuşabilmeyi küçük yaşta öğrendim. Taş plakların eşliğinde, çok da iyi dans ederdim. Bu
zaafımı azimle yendim ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldum. Üstelik de kolej yıllarında ’Debate / Tartışma Kulübü’ Başkanı bile oldum. 2. Dünya savaşının yokluk yıllarıydı, Kolejde bile yemek çıkmazdı. Ekmeğin üzerine zeytinyağ ve sirke koyar yerdik. Ablam Leyla’yı o yıllarda tüberkülozdan kaybettik.

Neyse, Tercüman’a dönelim. Kadroda Melih Cevdet Anday, Haldun Taner de var. Gazetecilik deneyimi bir taraftan çevremi genişletmemi sağlarken, diğer taraftan da sağladığı ekonomik bağımsızlık hayatımı gözden geçirmeye zorladı ve kocamdan ayrıldım. Zaten haftanın 7 günü çalışıyordum ve evlilikle birlikte yürümüyordu.

Ancak Tercüman’da bir başka sorun daha vardı ki, o da ücretin yeterli olmamasıydı. Bu kadar yoğun çalışma karşılığında aldığım ücret çok azdı. Bunun üzerine, ABD Konsolosluğundaki Amerikan Haberler Merkezin’nden 3 misli ücretle iş teklifi gelince düşünmeyip kabul ettim.
Bana dediler ki: ’Sen, basınla ilişkiler yapacaksın’. Ama kimse ne olduğunu bilmiyor. Yurt dışından gelen haberlerden seçme yapıp Türk basınına dağıtıyorum. Haber Merkezinin (USIS)
başındaki Amerikalı biz Türklere ’natives’ derdi; ülkesindeki kızılderililere hitap eder gibi! Bu tabire çok sinirlenirdim. Bu arada olay çıkaran, taşkınlık yapan Amerika’lıları savunmak da bazen bize düşüyordu. Türkiye’nin aleyhine çalıştığımı hissetmeye başladım. O arada zaten Haldun Dormen ile evleniyordum, iyi bir neden oldu, bu işten ayrıldım.

TEKSATIR: Haldun Dormen’le tiyatroya olan büyük ilginiz vesilesiyle mi tanıştınız? Tiyatronun hayatınıza girmesi neler getirdi, neler götürdü? Tiyatro deneyimi Halkla İlişkiler uzmanı olarak meslek hayatınıza nasıl bir katkıda bulundu?

BM: Benim dünyamda tiyatro hep vardı; onun içinden Haldun çıktı. Ben piyes tercümeleri yapardım, tanışır, görüşürdük. 1959 yılında Haldun’la sözde ev kadını olarak evlendim, ama tiyatroda prodüksiyon, tercümeler, adaptasyon, dekor, her şeyi ben ayarlıyorum… Yani full-time çalışıyorum, sadece ismimi kullanmam yasak… Oyunculukta kabiliyetim olduğunu biliyorum ve sahneye çıkmak istiyorum, ama Haldun: ’Bir evde 2 oyuncu olmaz’ diyerek, izin vermiyor. Üstelik ben, Teşvikiye-Şişli hattında, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Türkiye’nin yeni yüzünü fevkalade güzel anlatan ’Lüküs Hayat Opereti’nin yazıldığı evde doğmuşum… Bir koltukta Nazım Hikmet, Cemal Reşit piyanoda, Ekrem Reşit ise operetin librettosunu yazıyor… Sanat ve kültür ile içiçe geçen çocukluk ve gençlik yılları…

Ben, Haldun’un bana büyük bir haksızlık yaptığını düşünüyordum. Zaten o arada yine parasız kalmışız. İnanılmaz bir dönem, tiyatrodan para kazanmak diye bir gelenek yoktu… Örneğin, başladıktan sonra gişe rekorları kıran ’Şahane Züğürtler’i oynayacağız… Dekor ve kostüm için para yok… Annemin ve babamın kıyafetlerini, evdeki koltukları, onlardan habersiz gidip almıştık. Mardinzade’ler ve Dormenzade’ler yardım ediyordu, iş aramam gerekti…

Gazeteci Hakkı Devrim, Safa Kılıçoğlu’nun sahibi olduğu Yeni Sabah’da… Ben de orada 7 gün süren, haftalık yazı dizileri hazırlamaya başladım. İş iyi gidiyordu, ama o aralar bir-bir yakalanmakta olan Naziler hakkında özenle hazırladığım bir yazım çıkmayınca, tabii bunu kabullenemedim. Bırakın Naziler hakkında yazıyı ’Alman’ları eleştiren bir söz, hatta içinde
’A’ harfi geçen bir yazı bile olmaz!’ denince ayrıldım… Meğerse Safa beyin oğlu Alman Lisesindeymiş ve derslerle ilgili sorunlar yaşıyormuş…

Tiyatro deneyimine gelince… Bana, çevremdeki olaylara yaratıcı bir gözle bakabilmeyi öğretti. Özellikle sorumlu olduğum ’casting’ yani rol dağıtımı, insan sarraflığı tarafımı geliştirdi. İnsan ilişkilerinde taşları yerine oturtabilmeyi öğretti. Halkla İlişkilerde empati kavramını kullanmayı öğretti. Daha önce gerek duymadığım için derinine inmediğim, ama tiyatronun olmazsa olmaz konularından örneğin mitolojiye eğilerek; dünya kültürlerini merak edip, öğrenmeme neden oldu. Ancak ne yazık ki oyunculuk yapamamak bana hep hayatta birşeyleri ıskalamış olabileceğimi düşündürdü. Tiyatrodaki ’isimsizlik’ beni çok rahatsız etmeye devam ediyordu. Ömer’e hamileydim, bıraktım. 43 yaşında, ’isimsiz’ bir iki çocuk annesiydim… Ama şans yüzüme güldü…

Çalışmak istiyorum, enerji doluyum. Yakın dostlarımızdan Turgut Özakman TRT Radyosu Program Dairesi Başkanıydı. O da piyesler yazardı. Bir gün bana bir iş teklifiyle evimize geldi. TRT’de Gençlik ve Sağlık konularında Program Yapımcısı ve Uzmanı olmamı istedi. TRT’nin başında ise Adnan Öztrak vardı. Çok mutlu oldum ve hemen kabul edip Ankara’ya gittim…

TEKSATIR: TRT kadrolarında kimler vardı?

BM: Kimler yoktu ki… Batu İşman, Bilgesu Erenus, Turan Oflazoğlu, Tunç Yalman, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Güngör Dilmen, Ela Gültekin… Çok güçlü, kültürlü, bilgili bir kadro… Yoğun çalışıyoruz; ben İstanbul-Ankara devamlı yoldayım… Radyo benim hayatımı almaya başladı… Haldun 4-5 ay turnede, evlilik bir yük haline dönüştü ve koptuk…

Bu arada Türkiye’de siyah-beyaz televizyon başlayacak… Hazırlıklar, çalışmalar yapılıyor. Ben 2 dili iyi biliyorum… Babam da destek oldu ve BBC’nin açtığı bir imtihanı kazanarak, Londra’da 6 aylık televizyon yapımcılığı kursuna gönderildim. Üç ay sonra: ’Sen bu işi öğrendin, artık gidebilirsin.’ Dediler. 1968 yılında İstanbul’a geri döndüm. Radyo ve TV Programcılığı’nı biliyordum, tiyatroyu da biliyordum, ilk Halkla İlişkiler şirketimi kurdum. TRT’ye de program yapmaya başladım.

1968’in Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları; iş hayatımın en önemli dönüm noktaları oldu. Bir gün Akbank’ın Genel Müdürü Ahmet Dallı aradı: ’Bankada Relations Public (o zamanlar mesleğin adı böyleydi) konusuna Hamit Belli bakıyor, git onunla konuş, bir işi varmış.’ dedi. Basınla, Müşterilerle ve Çalışanlarla İletişimi ve İlişkileri yürütecek birisini ararlarmış. Kabul ettim. Birdenbire iş yağmaya başladı: Selahattin Beyazıt, kurmakta olduğu plak şirketinin tanıtımı üstlenmemi istedi… Elmadağ’daki Kervansaray’ın sahibi İbrahim beyin sayesinde ’eğlence sektörüne’ adımımı attım, 13 tane lokantası vardı… Moran Lisesi’nin tanıtımı, Dormen tiyatrosunun basınla ilişkileri derken… Halkla İlişkiler mesleğine iyice girdim…

Serbest danışman olarak çalışıyorum, bu işi zaten yapan başka pek kimseler de yok. Ancak, yorgunluk sağlığımı etkiledi ve o sırada kalçam kırıldı. İngiltere’ye tedaviye gitmek zorunda kaldım. Dört yıllık bir ara verdim Türkiye’ye… 70’lerin başındayız; İngiltere’de Halkla İlişkiler profesyonel bir meslek olarak kendini kanıtlamış; Dernekleri bile var… Tedavim sürerken, birkaç kuruluşta çalışarak, deneyim sahibi oldum. 1974’de Türkiye’ye kesin dönüş yapıncaya kadar… Aynı yıl, Ayşegül Dora ile birlikte, Türkiye’nin ilk Halkla İlişkiler şirketi olan ’A&B’yi kurduk… A&B ismi, Ayşegül ve Betul’dan gelir. Bir süre sonra Ayşegül’ün ayrılmasıyla Alaattin Asna ile devam ettik ve şirketi 10 yıl beraberce götürdük.

Türkiye’de Halkla İlişkiler mesleğinin tanınması, kurumsallaşıp profesyonelleşmesi amaçlı Dernek çalışmalarımız da hızla devam ediyordu. Konferans ve paneller düzenledik. Ben aynı zamanda Uluslararası Halkla İlişkiler Dernekleri üyesi idim ve toplantılarına da katılıyordum.
Türkiye dışa açılmaya başlamıştı. Uluslararası kuruluşlar bir bir Türkiye’ye geliyorlar ve Kurumsal Halkla İlişkileri bilen uzmanlara ihtiyaçları vardı…

TEKSATIR: İstanbul Sheraton otelinin 30. yıl kutlamaları için, sanatçı Petula Clark’ı getirmiştiniz, hatırlıyorum. Olağanüstü bir davet organizasyonuydu…

BM: Hey gidi günler… O tarihlerde ben hâlâ Sheraton’un Halkla İlişkilerini yapıyorum… 1987’de Nilgün Pirinççioğlu, Canan Bengiserp ve Cemal Noyan bana geldiler ve beraber bir şirket kurmayı teklif ettiler… Önce ’İmaj’, sonra da ’Strateji’ kuruldu…

TEKSATIR: Hem iş ve hem özel hayatınızda sık sık inişler ve çıkışlar olmuş. Bir sürü badireler atlatmış ama mücadeleden hiç yılmamışsınız. Sizi yakından tanımayanlar bu zorlukları bilmezler ve hiçbir zaman sorun yaşamamış olduğunuzu düşünebilirler. Bu sorunların üstesinden nasıl gelebildiniz? Bu bir özgüven meselesi mi, kişilik mi?

BM: Ben çok büyük, kalabalık konaklarda yetiştim. Üstelik ailenin en küçüklerindendim.
Böyle ortamlarda kendinden büyüklerle mücadele etmeyi ve başa çıkabilmeyi öğreniyorsun. Kalabalıkların arasında bir başınasın. Büyük konaklarda her zaman büyüklerin ve büyük
çocukların sözü geçerdi. Böylece kendini ’korumaya’ alıyorsun. Bu egzersiz, benim hayat yolculuğumda çok işe yaradı…

Lise hayatım, Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde; önce gündüzlü, sonra yatılı olarak geçti. Babam Mısır’da İş Bankası müdürü olduğu için, beni yatılı verdiler. Yatılı öğrencilikte de küçük-büyük ayrımı vardır, aynı eski konaklardaki gibi. Ayrıca ben çocukluğumda konuşma güçlüğü çeken, hatta nerdeyse kekeme bir çocuktum. Mücadele etmekten, azimle bu durumu yenmekten başka seçeneğim yoktu. Kuşkusuz Kolej bana büyük bir özgüven aşıladı. Kolejin verdiği geniş altyapı ve genel kültürün, tüm hayatım boyunca yararını gördüm. Olaylara farklı bakarak, kendi hayat yolumu benim çizmemi sağladı. Kendime ait hayat düşlerim ise herhalde kişiliğimden kaynaklandı..

TEKSATIR: Bu bağlamda gençlere ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

BM: Çalışkanlık, çalışma isteği ve motivasyon şarttır. Olumlu düşünerek, özgüvenlerini artırmaya çalışmalılar. Sürekli ve her gün okumaları, kendilerini geliştirmeleri gerek, yoksa genel kültürde geri kalırlar. Dünyayı takip etmeliler, yaratıcı olmalı ve ustalaşmalılar. Mesleği bilmeyenler var! Özellikle Halkla İlişkiler mesleğinde başarılı olmak isteyenlere bir tavsiyem olacak: Mutlaka en az 300 kişilik bir insan ağı-network kursunlar ve bu çevre ilişkilerini sıcak ve canlı tutsunlar. Böyle bir network, Halkla İlişkilercinin en önemli destek gücüdür. Benim müşterim, her an, herhangi bir sorunu olduğunda yanında olduğumu ve bana ulaşabileceğini bilir. Ben de kime ulaşarak sorunu halledebileceğimi bilirim…

TEKSATIR: 1995’de IPRA (International Public Relations Association) Dünya Başkanı seçildiniz. Nazik davetiniz nedeniyle, Cenevre’de benim de bulunmaktan gurur duyduğum bir ortamda, özel bir törenle ülkemizi onurlandıran görevinizi devraldınız. 2005’de ise Halkla İlişkilerin Oscar’ı sayılan ’ATLAS’ ödülüne layık görüldünüz… Dolayısıyla, Halkla İlişkiler uzmanı olarak sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada kendinizi kanıtlamış bir ustasınız. Geçtiğimiz haftalarda Cannes Film Festivalinde ’En İyi Yönetmen’ ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan: ’Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, güzel ve yalnız ülkeme armağan ediyorum!’ dedi… Sayın Mardin, sizce, Türkiye’nin bu yalnızlık kaderi değişiyor mu? Bir Halkla İlişkiler uzmanı olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

BM: Elbette ve iyi yönde değişiyor… Biraz önce değinmiştim: İstanbul’daki Amerikan Haberler Merkezinde çalışırken, oradaki yönetici Türkler için aşağılayıcı ’natives’ terimini kullanırdı… Ben IPRA üyesiyken de böyle durumlarla karşılaştım; bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gelen üyelere farklı davranılıyordu. Bizlere devamlı ’dersler’ veriliyordu ve bu tarz davranışlara her zaman tavrımı koydum, hoşlanmadığımı hep belli ettim.. IPRA Dünya Başkanlığı da benim için böyle bir amaç da taşıyordu. Kimseden geri olmadığımızı, hatta ileri olabileceğimizi göstermek istedim. ATLAS ödülüne de aynı duygularla yaklaştım…

Evet, Türkiye’nin kaderi değişiyor… Nuri Bilge Ceylan da bunun iyi bir kanıtıdır. Hepimizi duygulandıran konuşmasını dinlerken, buna daha da çok inandım…

TEKSATIR: ’Avrupa Kültür Başkenti İstanbul 2010’ hakkında ne düşünüyorsunuz?

BM: Bugün dünyada İstanbul ve Dubai konuşuluyor… Her ikisi için de ’mucize kentler’ deniyor. Maalesef akla önce Dubai gelse de, 2008’de bizde kitap fuarı var, önemli bir fırsat. Yeni alışveriş merkezleri açılıyor, bunlar olumlu gelişmeler. İstanbul Türkiye’yi arkasına alıp götürebilir. 2010 Organizasyon Komitesinin çalışmalarına fiilen katılmıyoruz ancak İstanbul sükseli bir kent, ilgi çekiyor ve kültür başkenti olması birçok başka imkânı da beraberinde getirebilecektir…

TEKSATIR: Ünlü bir kişisiniz. Politikaya atılmanızı isteyenler, bekleyenler, israr edenler olmuştur. Niçin düşünmediniz?

BM: Ben ve dedelerim, yıllar önce politikaya girmemeye yemin ettik. Ben de bu yemini hiçbir zaman bozmadım. Müşteri seçerken de; sigara, silah ve siyasetçilerle çalışmam. Bunlar benim yasaklarım. Bugüne kadar hiç pişmanlık duymadığım ve değişmeyecek bir prensiptir bu. Akbank’la çalışırken Ahmet Dallı Bey, Turizm Bakanı olmamı isterdi… Cazip bir öneri olmasına rağmen, ona da ’siyaset benim işim değil’ demiştim. Siyaset benim işim değil…

***

Sevgili Betul Mardin, sizinle yapılan sohbete doyum olmaz… Konuşmalarınız sayfalara sığmaz… Siz kendi hayat yolunuzu kendiniz çizmiş, 80 yıla dopdolu, olağanüstü bir yaşam sığdırmışsınız… Görüp, yaşadıklarınızı TEKSATIR ile paylaştığınız için teşekkür ederiz…

Kaynak: www.turklider.org

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND