Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Hayata hakim ve zamansız bir kadın: Betül Mardin.

Nilgün Güresin’in bu haftaki konuğu, hayata hakim; zamansız ve iz bırakmaya devam eden Betul Mardin.
Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği IPRA’nın Dünya Başkanı, Halkla İlişkiler Mesleğinin Oscar’ı ’ATLAS’ Ödüllü, Türkiye’nin Halkla İlişkiler Duayeni BETUL MARDİN ile TEKSATIR için özel ropörtaj…

halkla ilişkiler'in türkiye'deki öncüleri, halkla ilişkiler, betül mardin başarı hikayesi, betül mardin

Neredeyse elli yıldır Halkla İlişkiler mesleğini icra etmekte olan, sektörün birçok uzmanının örnek aldığı, 1926 İstanbul doğumlu Betul Mardin’nin soy ağacı Mısır ve Mardin’e uzanır. İstanbul ve İskenderiye’de geçen çocukluk yılları… Mısır yönetiminin 1950’de ailenin tüm varlıklarına el koyması… Ailesinin üniversiteye gitmesini engellemesine rağmen, kendini aşmaya kararlı bir genç kadın… 2. dünya savaşına tanık olan gençlik yılları… Varlık içinde yokluk denebilecek, kendi yoksulluğuna tanık olduğu tiyatro yılları… Kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı 60’lı yıllar ve mesleğe ilk adımlar… Tanıdıklar, dostlar, acılar, evlilikler, boşanmalar, kayıplar, torunlar…

Hayata, ülkeye ve insanlara dair binlerce anısı var Betul Mardin’in. 80. yaş gününü çocukları ve torunlarıyla kutlayan Mardin’e: ’Hayatınızı bir kaç cümleyle özetleyebilir misiniz?’ diye sorduğumuzda, aldığımız cevap: ’Başarılı, sağlıklı ve mutluyum. Cesaretimi hiçbir zaman kaybetmedim. Tüm gözyaşlarımı neşeye çevirdim; herkesi affettim. İşte yaşamımın sırrı da burada yatıyor.’ oldu. Topluma mal olmuş bir fenomen bence Betul Mardin… Ve işte kendi ağzından görüp, yaşadıkları…

Sayın Mardin, ne mutlu bana ki, benim de Halkla İlişkiler mesleğine girmemden siz sorumlusunuz… Siz ve babam, şimdiki adı İletişim Fakültesi olan Gazetecilik Enstitüsünde 70’li yıllarda ikiniz de ders veriyordunuz. İngiltere’den yeni dönmüştünüz ve evimizde adınız sık sık sitayişle anılırdı. Ailede benim de sizin yolunuzdan giderek, Halkla İlişkiler okumam önerilirdi. Gerçekten de öyle oldu ve sayenizde, 20. yüzyılın bu en gözde mesleğini seçtim.

Halkla İlişkiler (Public Relations) mesleğini Türkiye’ye getiren, kabul ettiren, bu mesleğe profesyonellik ve saygınlık kazandıran, birçok uluslararası platformda Türkiye’nin adını duyuran, kendini mesleğine adamış bir duayen, değerli bir başöğretmensiniz. Halkla İlişkiler Derneği’nin başlangıç yıllarında, benim Başkanımdınız. Meslek adına, 80’li yıllarda sizinle omuz omuza mücadele verdik.

Sayın Sadun Katipoğlu’nun Başkanlığını yaptığı Dünya Soroptimisler Kongresi’nin İstanbul için bir ilk olan organizasyonuna imzanızı attınız. 1995 yılında, (değerli piyanistimiz Sayın Mehveş Emeç özel bir konser verdiği) Cenevre’de yapılan özel bir törenle IPRA-Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’nin Dünya Başkanı seçildiniz. Türkiye’ye bu mesleğin Oscar’ı olan ATLAS ödülünü kazandırdınız…

Bu kadar yoğun bir gündem içersinde 2 çocuk sahibi oldunuz; torunlarınız var. Size birgün favori restoranlarınızdan Borsa’da veya Divan City’de, ertesi gün çok sevdiğiniz Londra’da, haftaya Alya torunun yaşadığı Dubai’de rastlamak mümkün. Üniversitede ders veriyorsunuz, gazetelere mesleki yazılar yazıyorsunuz, bir taraftan da televizyonlardasınız… Kısacası, iz bırakmaya devam ediyorsunuz. Bitip tükenmeyen enerjiniz gençleri arkasından sürüklüyor.
İş hayatınız tüm hızıyla devam ediyor; bir ekol olan değerli şirketiniz İmaj’ın genç ekibini yönetiyorsunuz. Festivaller, konferanslar, basın toplantıları günlerinizi dolduruyor. Büyük oteller ve tanınmış kuruluşlar müşterileriniz arasında. Sizde hayatlar tükenmiyor, birbirine ekleniyor. Ancak siz, ’hata yapa yapa öğrendim’ dediğiniz Halkla İlişkiler mesleği öncesi;
iş hayatına gazetecilikle başladınız. Ben de sohbetimizi şu soruyla açmak istiyorum:

TEKSATIR: Yıl 1955 ve siz bir edebiyat dergisinde kültür-sanat yazıları yazıyorsunuz, gazetecilik yapıyorsunuz. Gazetecilik günlerinize gidelim mi biraz? Gazeteciliğe nasıl başladınız?

BM: Benim gazeteciliğe başlamam tamamen koşulların zorlamasıyla oldu; ben gazeteci değildim. Eşim Akgün (Usta) Bey’in istememesine rağmen, maddi koşullar benim iş aramamı gerektirmişti. Bu aramayı aile içinde çözümleyebilmek için, sonradan kardeşim Arif’in eşi olan Latife, beni Tercüman gazetesinin sahiplerinden Semih Tanca’ya gönderdi. Benim o sıralarda bir edebiyat dergisinde Garcia Lorca’ya ait bir yazım çıkmıştı. Semih Tuğrul bunu duyunca Lorca’nın El Cordoba adlı şiirini ispanyolca okumaya başladı; ben de Melih Cevdet Anday’ın tercümesiyle ona cevap verdim. Şaşırdı ve ’yarın saat 2’de gel, işe başla’ dedi. İşte gazeteciliğim, Tercüman gazetesinde böyle başladı. Semih Tuğrul (sanatçı Serra Yılmaz’ın babası) bana ’Beyoğlu’ndan sen sorumlu olacaksın’ dedi ve kültür/sanat sayfasını yapmaya başladım. Karşımda dolu dolu ve kültürlü bir adam vardı; bu bir şanstı. Tiyatroya da zaten büyük ilgim vardı. Benim dünyamda tiyatro hep vardı sanırım…

TEKSATIR: Bab-ı Ali’de bir kolejli… Gazeteciliği sevdiniz mi?

BM: Evet sevdim! 1955-1957 yılları… Daha çok gençtim. Tercüman gazetesi o zamanlar Beşiktaş’taki Hayrettin iskelesindeydi. Bana ait bir sanat sayfasında A’dan Z’ye kadar her konudan sorumlu olmak, yaratıcılığımı kullanabilmek, ekonomik bakımdan kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek, işini severek yapabilmek beni güçlendirdi. Büyük bir güven hissi verdi.
Biliyormusun, benim bütün çocukluğum, mücadele mecburiyeti içersinde geçmişti… İnsanın konuşamamak gibi bir zaafı varsa, onu başka biçimde aşmaya çalışır. 5 yaşına kadar konuşma güçlüğü çeken bir çocuktum. Bu nedenle iyi bir gözlemci ve dinleyici oldum. Gözlerimle konuşabilmeyi küçük yaşta öğrendim. Taş plakların eşliğinde, çok da iyi dans ederdim. Bu
zaafımı azimle yendim ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldum. Üstelik de kolej yıllarında ’Debate / Tartışma Kulübü’ Başkanı bile oldum. 2. Dünya savaşının yokluk yıllarıydı, Kolejde bile yemek çıkmazdı. Ekmeğin üzerine zeytinyağ ve sirke koyar yerdik. Ablam Leyla’yı o yıllarda tüberkülozdan kaybettik.

Neyse, Tercüman’a dönelim. Kadroda Melih Cevdet Anday, Haldun Taner de var. Gazetecilik deneyimi bir taraftan çevremi genişletmemi sağlarken, diğer taraftan da sağladığı ekonomik bağımsızlık hayatımı gözden geçirmeye zorladı ve kocamdan ayrıldım. Zaten haftanın 7 günü çalışıyordum ve evlilikle birlikte yürümüyordu.

Ancak Tercüman’da bir başka sorun daha vardı ki, o da ücretin yeterli olmamasıydı. Bu kadar yoğun çalışma karşılığında aldığım ücret çok azdı. Bunun üzerine, ABD Konsolosluğundaki Amerikan Haberler Merkezin’nden 3 misli ücretle iş teklifi gelince düşünmeyip kabul ettim.
Bana dediler ki: ’Sen, basınla ilişkiler yapacaksın’. Ama kimse ne olduğunu bilmiyor. Yurt dışından gelen haberlerden seçme yapıp Türk basınına dağıtıyorum. Haber Merkezinin (USIS)
başındaki Amerikalı biz Türklere ’natives’ derdi; ülkesindeki kızılderililere hitap eder gibi! Bu tabire çok sinirlenirdim. Bu arada olay çıkaran, taşkınlık yapan Amerika’lıları savunmak da bazen bize düşüyordu. Türkiye’nin aleyhine çalıştığımı hissetmeye başladım. O arada zaten Haldun Dormen ile evleniyordum, iyi bir neden oldu, bu işten ayrıldım.

TEKSATIR: Haldun Dormen’le tiyatroya olan büyük ilginiz vesilesiyle mi tanıştınız? Tiyatronun hayatınıza girmesi neler getirdi, neler götürdü? Tiyatro deneyimi Halkla İlişkiler uzmanı olarak meslek hayatınıza nasıl bir katkıda bulundu?

BM: Benim dünyamda tiyatro hep vardı; onun içinden Haldun çıktı. Ben piyes tercümeleri yapardım, tanışır, görüşürdük. 1959 yılında Haldun’la sözde ev kadını olarak evlendim, ama tiyatroda prodüksiyon, tercümeler, adaptasyon, dekor, her şeyi ben ayarlıyorum… Yani full-time çalışıyorum, sadece ismimi kullanmam yasak… Oyunculukta kabiliyetim olduğunu biliyorum ve sahneye çıkmak istiyorum, ama Haldun: ’Bir evde 2 oyuncu olmaz’ diyerek, izin vermiyor. Üstelik ben, Teşvikiye-Şişli hattında, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Türkiye’nin yeni yüzünü fevkalade güzel anlatan ’Lüküs Hayat Opereti’nin yazıldığı evde doğmuşum… Bir koltukta Nazım Hikmet, Cemal Reşit piyanoda, Ekrem Reşit ise operetin librettosunu yazıyor… Sanat ve kültür ile içiçe geçen çocukluk ve gençlik yılları…

Ben, Haldun’un bana büyük bir haksızlık yaptığını düşünüyordum. Zaten o arada yine parasız kalmışız. İnanılmaz bir dönem, tiyatrodan para kazanmak diye bir gelenek yoktu… Örneğin, başladıktan sonra gişe rekorları kıran ’Şahane Züğürtler’i oynayacağız… Dekor ve kostüm için para yok… Annemin ve babamın kıyafetlerini, evdeki koltukları, onlardan habersiz gidip almıştık. Mardinzade’ler ve Dormenzade’ler yardım ediyordu, iş aramam gerekti…

Gazeteci Hakkı Devrim, Safa Kılıçoğlu’nun sahibi olduğu Yeni Sabah’da… Ben de orada 7 gün süren, haftalık yazı dizileri hazırlamaya başladım. İş iyi gidiyordu, ama o aralar bir-bir yakalanmakta olan Naziler hakkında özenle hazırladığım bir yazım çıkmayınca, tabii bunu kabullenemedim. Bırakın Naziler hakkında yazıyı ’Alman’ları eleştiren bir söz, hatta içinde
’A’ harfi geçen bir yazı bile olmaz!’ denince ayrıldım… Meğerse Safa beyin oğlu Alman Lisesindeymiş ve derslerle ilgili sorunlar yaşıyormuş…

Tiyatro deneyimine gelince… Bana, çevremdeki olaylara yaratıcı bir gözle bakabilmeyi öğretti. Özellikle sorumlu olduğum ’casting’ yani rol dağıtımı, insan sarraflığı tarafımı geliştirdi. İnsan ilişkilerinde taşları yerine oturtabilmeyi öğretti. Halkla İlişkilerde empati kavramını kullanmayı öğretti. Daha önce gerek duymadığım için derinine inmediğim, ama tiyatronun olmazsa olmaz konularından örneğin mitolojiye eğilerek; dünya kültürlerini merak edip, öğrenmeme neden oldu. Ancak ne yazık ki oyunculuk yapamamak bana hep hayatta birşeyleri ıskalamış olabileceğimi düşündürdü. Tiyatrodaki ’isimsizlik’ beni çok rahatsız etmeye devam ediyordu. Ömer’e hamileydim, bıraktım. 43 yaşında, ’isimsiz’ bir iki çocuk annesiydim… Ama şans yüzüme güldü…

Çalışmak istiyorum, enerji doluyum. Yakın dostlarımızdan Turgut Özakman TRT Radyosu Program Dairesi Başkanıydı. O da piyesler yazardı. Bir gün bana bir iş teklifiyle evimize geldi. TRT’de Gençlik ve Sağlık konularında Program Yapımcısı ve Uzmanı olmamı istedi. TRT’nin başında ise Adnan Öztrak vardı. Çok mutlu oldum ve hemen kabul edip Ankara’ya gittim…

TEKSATIR: TRT kadrolarında kimler vardı?

BM: Kimler yoktu ki… Batu İşman, Bilgesu Erenus, Turan Oflazoğlu, Tunç Yalman, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Güngör Dilmen, Ela Gültekin… Çok güçlü, kültürlü, bilgili bir kadro… Yoğun çalışıyoruz; ben İstanbul-Ankara devamlı yoldayım… Radyo benim hayatımı almaya başladı… Haldun 4-5 ay turnede, evlilik bir yük haline dönüştü ve koptuk…

Bu arada Türkiye’de siyah-beyaz televizyon başlayacak… Hazırlıklar, çalışmalar yapılıyor. Ben 2 dili iyi biliyorum… Babam da destek oldu ve BBC’nin açtığı bir imtihanı kazanarak, Londra’da 6 aylık televizyon yapımcılığı kursuna gönderildim. Üç ay sonra: ’Sen bu işi öğrendin, artık gidebilirsin.’ Dediler. 1968 yılında İstanbul’a geri döndüm. Radyo ve TV Programcılığı’nı biliyordum, tiyatroyu da biliyordum, ilk Halkla İlişkiler şirketimi kurdum. TRT’ye de program yapmaya başladım.

1968’in Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları; iş hayatımın en önemli dönüm noktaları oldu. Bir gün Akbank’ın Genel Müdürü Ahmet Dallı aradı: ’Bankada Relations Public (o zamanlar mesleğin adı böyleydi) konusuna Hamit Belli bakıyor, git onunla konuş, bir işi varmış.’ dedi. Basınla, Müşterilerle ve Çalışanlarla İletişimi ve İlişkileri yürütecek birisini ararlarmış. Kabul ettim. Birdenbire iş yağmaya başladı: Selahattin Beyazıt, kurmakta olduğu plak şirketinin tanıtımı üstlenmemi istedi… Elmadağ’daki Kervansaray’ın sahibi İbrahim beyin sayesinde ’eğlence sektörüne’ adımımı attım, 13 tane lokantası vardı… Moran Lisesi’nin tanıtımı, Dormen tiyatrosunun basınla ilişkileri derken… Halkla İlişkiler mesleğine iyice girdim…

Serbest danışman olarak çalışıyorum, bu işi zaten yapan başka pek kimseler de yok. Ancak, yorgunluk sağlığımı etkiledi ve o sırada kalçam kırıldı. İngiltere’ye tedaviye gitmek zorunda kaldım. Dört yıllık bir ara verdim Türkiye’ye… 70’lerin başındayız; İngiltere’de Halkla İlişkiler profesyonel bir meslek olarak kendini kanıtlamış; Dernekleri bile var… Tedavim sürerken, birkaç kuruluşta çalışarak, deneyim sahibi oldum. 1974’de Türkiye’ye kesin dönüş yapıncaya kadar… Aynı yıl, Ayşegül Dora ile birlikte, Türkiye’nin ilk Halkla İlişkiler şirketi olan ’A&B’yi kurduk… A&B ismi, Ayşegül ve Betul’dan gelir. Bir süre sonra Ayşegül’ün ayrılmasıyla Alaattin Asna ile devam ettik ve şirketi 10 yıl beraberce götürdük.

Türkiye’de Halkla İlişkiler mesleğinin tanınması, kurumsallaşıp profesyonelleşmesi amaçlı Dernek çalışmalarımız da hızla devam ediyordu. Konferans ve paneller düzenledik. Ben aynı zamanda Uluslararası Halkla İlişkiler Dernekleri üyesi idim ve toplantılarına da katılıyordum.
Türkiye dışa açılmaya başlamıştı. Uluslararası kuruluşlar bir bir Türkiye’ye geliyorlar ve Kurumsal Halkla İlişkileri bilen uzmanlara ihtiyaçları vardı…

TEKSATIR: İstanbul Sheraton otelinin 30. yıl kutlamaları için, sanatçı Petula Clark’ı getirmiştiniz, hatırlıyorum. Olağanüstü bir davet organizasyonuydu…

BM: Hey gidi günler… O tarihlerde ben hâlâ Sheraton’un Halkla İlişkilerini yapıyorum… 1987’de Nilgün Pirinççioğlu, Canan Bengiserp ve Cemal Noyan bana geldiler ve beraber bir şirket kurmayı teklif ettiler… Önce ’İmaj’, sonra da ’Strateji’ kuruldu…

TEKSATIR: Hem iş ve hem özel hayatınızda sık sık inişler ve çıkışlar olmuş. Bir sürü badireler atlatmış ama mücadeleden hiç yılmamışsınız. Sizi yakından tanımayanlar bu zorlukları bilmezler ve hiçbir zaman sorun yaşamamış olduğunuzu düşünebilirler. Bu sorunların üstesinden nasıl gelebildiniz? Bu bir özgüven meselesi mi, kişilik mi?

BM: Ben çok büyük, kalabalık konaklarda yetiştim. Üstelik ailenin en küçüklerindendim.
Böyle ortamlarda kendinden büyüklerle mücadele etmeyi ve başa çıkabilmeyi öğreniyorsun. Kalabalıkların arasında bir başınasın. Büyük konaklarda her zaman büyüklerin ve büyük
çocukların sözü geçerdi. Böylece kendini ’korumaya’ alıyorsun. Bu egzersiz, benim hayat yolculuğumda çok işe yaradı…

Lise hayatım, Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde; önce gündüzlü, sonra yatılı olarak geçti. Babam Mısır’da İş Bankası müdürü olduğu için, beni yatılı verdiler. Yatılı öğrencilikte de küçük-büyük ayrımı vardır, aynı eski konaklardaki gibi. Ayrıca ben çocukluğumda konuşma güçlüğü çeken, hatta nerdeyse kekeme bir çocuktum. Mücadele etmekten, azimle bu durumu yenmekten başka seçeneğim yoktu. Kuşkusuz Kolej bana büyük bir özgüven aşıladı. Kolejin verdiği geniş altyapı ve genel kültürün, tüm hayatım boyunca yararını gördüm. Olaylara farklı bakarak, kendi hayat yolumu benim çizmemi sağladı. Kendime ait hayat düşlerim ise herhalde kişiliğimden kaynaklandı..

TEKSATIR: Bu bağlamda gençlere ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

BM: Çalışkanlık, çalışma isteği ve motivasyon şarttır. Olumlu düşünerek, özgüvenlerini artırmaya çalışmalılar. Sürekli ve her gün okumaları, kendilerini geliştirmeleri gerek, yoksa genel kültürde geri kalırlar. Dünyayı takip etmeliler, yaratıcı olmalı ve ustalaşmalılar. Mesleği bilmeyenler var! Özellikle Halkla İlişkiler mesleğinde başarılı olmak isteyenlere bir tavsiyem olacak: Mutlaka en az 300 kişilik bir insan ağı-network kursunlar ve bu çevre ilişkilerini sıcak ve canlı tutsunlar. Böyle bir network, Halkla İlişkilercinin en önemli destek gücüdür. Benim müşterim, her an, herhangi bir sorunu olduğunda yanında olduğumu ve bana ulaşabileceğini bilir. Ben de kime ulaşarak sorunu halledebileceğimi bilirim…

TEKSATIR: 1995’de IPRA (International Public Relations Association) Dünya Başkanı seçildiniz. Nazik davetiniz nedeniyle, Cenevre’de benim de bulunmaktan gurur duyduğum bir ortamda, özel bir törenle ülkemizi onurlandıran görevinizi devraldınız. 2005’de ise Halkla İlişkilerin Oscar’ı sayılan ’ATLAS’ ödülüne layık görüldünüz… Dolayısıyla, Halkla İlişkiler uzmanı olarak sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada kendinizi kanıtlamış bir ustasınız. Geçtiğimiz haftalarda Cannes Film Festivalinde ’En İyi Yönetmen’ ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan: ’Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, güzel ve yalnız ülkeme armağan ediyorum!’ dedi… Sayın Mardin, sizce, Türkiye’nin bu yalnızlık kaderi değişiyor mu? Bir Halkla İlişkiler uzmanı olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

BM: Elbette ve iyi yönde değişiyor… Biraz önce değinmiştim: İstanbul’daki Amerikan Haberler Merkezinde çalışırken, oradaki yönetici Türkler için aşağılayıcı ’natives’ terimini kullanırdı… Ben IPRA üyesiyken de böyle durumlarla karşılaştım; bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gelen üyelere farklı davranılıyordu. Bizlere devamlı ’dersler’ veriliyordu ve bu tarz davranışlara her zaman tavrımı koydum, hoşlanmadığımı hep belli ettim.. IPRA Dünya Başkanlığı da benim için böyle bir amaç da taşıyordu. Kimseden geri olmadığımızı, hatta ileri olabileceğimizi göstermek istedim. ATLAS ödülüne de aynı duygularla yaklaştım…

Evet, Türkiye’nin kaderi değişiyor… Nuri Bilge Ceylan da bunun iyi bir kanıtıdır. Hepimizi duygulandıran konuşmasını dinlerken, buna daha da çok inandım…

TEKSATIR: ’Avrupa Kültür Başkenti İstanbul 2010’ hakkında ne düşünüyorsunuz?

BM: Bugün dünyada İstanbul ve Dubai konuşuluyor… Her ikisi için de ’mucize kentler’ deniyor. Maalesef akla önce Dubai gelse de, 2008’de bizde kitap fuarı var, önemli bir fırsat. Yeni alışveriş merkezleri açılıyor, bunlar olumlu gelişmeler. İstanbul Türkiye’yi arkasına alıp götürebilir. 2010 Organizasyon Komitesinin çalışmalarına fiilen katılmıyoruz ancak İstanbul sükseli bir kent, ilgi çekiyor ve kültür başkenti olması birçok başka imkânı da beraberinde getirebilecektir…

TEKSATIR: Ünlü bir kişisiniz. Politikaya atılmanızı isteyenler, bekleyenler, israr edenler olmuştur. Niçin düşünmediniz?

BM: Ben ve dedelerim, yıllar önce politikaya girmemeye yemin ettik. Ben de bu yemini hiçbir zaman bozmadım. Müşteri seçerken de; sigara, silah ve siyasetçilerle çalışmam. Bunlar benim yasaklarım. Bugüne kadar hiç pişmanlık duymadığım ve değişmeyecek bir prensiptir bu. Akbank’la çalışırken Ahmet Dallı Bey, Turizm Bakanı olmamı isterdi… Cazip bir öneri olmasına rağmen, ona da ’siyaset benim işim değil’ demiştim. Siyaset benim işim değil…

***

Sevgili Betul Mardin, sizinle yapılan sohbete doyum olmaz… Konuşmalarınız sayfalara sığmaz… Siz kendi hayat yolunuzu kendiniz çizmiş, 80 yıla dopdolu, olağanüstü bir yaşam sığdırmışsınız… Görüp, yaşadıklarınızı TEKSATIR ile paylaştığınız için teşekkür ederiz…

Kaynak: www.turklider.org

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Başarılı bir kariyer için 50 evrensel öneri

Manşet, julıe bort, iş yerinde başarılı olmanın yolları, iş yaşamı, başarı

İş hayatında takip edilen stratejiler, uzun vadede iyi yerlere gelmek adına büyük önem taşıyor. Bu nedenle iş hayatında başarılı olmanız ve kariyerinizin zirvesinde yer almanız için 50 evrensel önerimiz var. Business Insider’da yayımlanan Julie Bort’un bilgilendirici makalesinden alıntılar sizlerle…

İş hayatında başarılı olmak için 50 evrensel tavsiye

Julie Bort, insanı her tür iş yaşamında daha başarılı yapacak 50 evrensel tavsiyeyi sıralıyor.

Aristoteles’e göre eleştiriden kurtulmanın sadece bir yolu vardır: “Hiçbir şey yapma, hiçbir şey söyleme ve hiçbir şey olma.”

İnsanı iş yaşamında korkuya sürükleyen üç korku kategorisi vardır:

1. Başarısızlık korkusu

2. Yetersizlik korkusu

3. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusu.

Geçenlerde Business Insider’da rastladığım bir makale ilgimi çekti. Makalenin yazarı Julie Bort; küçüğünden büyüğüne iş hayatının değişik safhalarında binlerce çalışan ve işadamıyla söyleşi yapmış, eski bir gazeteci. Diyor ki, “iş hayatında başarıyla ilgili iyi tavsiyeler evrenseldir.”

Julie Bort, insanı her tür iş yaşamında daha başarılı yapacak 50 evrensel tavsiyeyi şöyle sıralıyor:

1. “İşiniz için tutkunuz olsun. İşiniz sizin için anlamlıysa, iş hayatınız eğlenceye dönüşür.

2. İşin kendisiyle ilgili tutkunuz yoksa, onu yapma gerekçenizle ilgili tutkunuz olsun. Belki işinizi şirketinizi/kariyerinizi sevmiyorsunuzdur, ama kazandığınız para ve işinizin size sağladığı menfaatler aileniz için ihtiyaçtır. Ailenizi düşünerek doğru olanı yapmakla ilgili tutkunuz olsun.

3. Bazı şeylerin değişmesi gerekiyorsa, değişime liderlik yapan siz olun. İşinizi sevmiyor, ama kopamıyorsanız, ondan kurtulmanıza imkan verecek yetenekler geliştirin. Ofisinizde sorun varsa, sorunu çözen siz olun.

4. Küçükten başlayın ve orası temeliniz olsun.

5. Önce apaçık olanı yapın, daha sonra zora geçin. (Aksi takdirde yaptığınız şey, herkesin koparabileceği meyve peşinde olduğunuz kanaati uyandırır.)

6. Bozuk değilse tamir etmeyin, iyileştirin.

7. Öğrenilmesi zor olan şey, ne zaman devam edileceğini ve ne zaman bırakılacağını bilmektir. Bunu size kimse söylemez. Bir noktada karar vermek zorunda kalacak olan sizsiniz.

8. Akılsızlığın tanımı, aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemektir. Sonuç iyi değilse, bir şeylerin değişmesi gerekiyor demektir.

9. Kimse tek başına başaramaz.

10. Yardım isteyin. İsterken spesifik olun. Yardım geldiğinde zarif ve minnettar olun.

11. Etrafınızda pozitif insanlar olsun, pozif sonuçlar alırsınız.

12. Çeşitliliği kucaklayın. Kendi zayıflıklarınız telafi etmenin en iyi yolu, farklı yetenekleri olan takım arkadaşları oluşturmaktır.

13. İnsanların hayat tecrübeleri farklıdır. İki insan aynı toplantıya katılır ve farklı izlenimlerle ayrılır. Bunun için münakaşa etmeyin. Durumdan istifade edin.

14. Bir insana saygı ve nezaket dairesinde davranmak için onu sevmek zorunda değilsiniz.

15. Kimseye her konuda yapılması gerekeni söylemeyin ve kimsenin size her konuda yapılması gerekeni söylemesine izin vermeyin.

16. Ne kadar çok yaparsanız yapın ya da ne kadar başarılı olursanız olun, her zaman sizden daha fazlasına sahip olanlar çıkacaktır.

17. Daha azına sahip olanlar da.

18. İşte ne kadar sivrilirseniz sivrilin, kimseden daha fazla değerli olamazsınız. Kimse sizden daha fazla değerli olamaz.

19. Zamanını daha çok yeteneklerini kullanmaya ve iyi olduğu şeyleri yapmaya harcayanın mutlu olma şansı artar.

20. Zayıf yönlerini geliştirmeye harcayanınsa hayal kırıklığına uğrama şansı artar.

21. Pratik, yeni bir yetenek geliştirmenin en iyi yoludur. Yeni bir şey öğrenirken kendinizle ilgili sabırlı olun.

22. Zinde olmanın en iyi yolu yeni şeyler öğrenmektir.

23. Yeni şeyler öğrenmek demek bir işin acemesi olmak demektir. Bu da hata yapmak anlamına gelir.

24. Başlangıç hatalarında kendinize ne kadar müsamahalı olursanız yeni şeyleri o kadar çabuk öğrenirsiniz.

25. Projenizin ya da şirketiniz ilk aşamasında hiçbir zaman ihtiyaç duyduğunuz tüm kaynaklara (zaman, para, insan vs.) sahip olamazsınız. Kimse istediği kaynakların tamamına sahip olamaz.

26. Kaynak eksikliği mazeret değil, kılık değiştirmiş bir lütuftur. Yaratıcı olun.

27. Yaratıcılık ve yenilik, hergün yaptığınız şeyleri yeni yöntemler deneyerek öğrenilebilen yeteneklerdir.

28. Hesaplanabilir riskler alın.

29. Şirketinizin, kariyerinizin veya projenizin başlangıç aşamalarında bir sürü şeye “evet” demek zorunda kalırsınız. Daha sonraki aşamalarındaysa “hayır” demek zorunda kalırsınız.

30. Negatif “geridönüş” (feedback) bir ihtiyaçtır. Otomotik olarak reddetmeyin. Gerçeğin meyvelerini toplamak için olumsuz geridönüşü dikkat alın. Meyveleri topladıktan sonra kalanına itibar etmeyin.

31. Eleştiriken iş hakkında konuşun, kişi hakkında değil.

32. Büyük düşünün. Büyük hayal edin. (Alternatifi küçük düşünmek ve küçük hayal etmektir.)

33. Hayalinize nihai bir yol haritası muamelesi yapın. Ona hemen ulaşmak zorunda değilsiniz, ama ulaşmanın tek yolu ona adım adım yaklaşmaktır.

34.  Büyük düşünürseniz “evet”ten çok “hayır” duyarsınız. Kararı verecek olan onlar değil, sizsiniz.

35. Önemli olan basit bir şeyi yaratmanın ne kadar zaman alacağı değil, ortaya çıktığında onun ne kadar değerli ve faydalı olacağıdır.

36. Başarı için sadece bir sır varsa o da şudur: Planlarınızı diğer insanlarla paylaşın ve gelişmeler hakkında onlarla iletişim içinde olun.

37. Network’unuzu geliştirin. Yeni insanlarla tanışmak ve onlarla görüşmek için çaba sarfedin.

38. Şirketinizde hangi teknolojiyi yaratırsanız yaratın, yarattığınız şey bir ürün için değil, insanlar ve iyileştirmeye çalıştığınız hayatlar içindir.

39. Ne kadar başarılı olursanız olun, yine de başarısız olabilir ve büyük başarısızlıklar yaşayabilirsiniz.

40. Başarısızlık kötü bir şey değildir. Sürecin bir parçasıdır.

41. İşler her zaman kötüye gidebilir. Bunun sizi yıpratmaması için yapılması gereken tek şey hazırlıklı olmaktır.

42. Saygılı, ama kararlılıkla insanlara “hayır” demeyi öğrenin.

43. Mümkün olduğunca “evet” demeye çalışın.

44. Sık sık “evet” diyebilmek için, işin kapsamı ve sınırları sizin “evet”inize bağlı olsun.

45. Karşınızdaki insan ne kadar zengin, ünlü ve başarılı olursa olsun; onun da sizin gibi hayalleri, rüyaları ve korkuları olan bir insan olduğunu unutmayın.

46. İstediğinizi almak, mutlu olacağınız anlamına gelmez. Mutluluk, sahip olunanla tatmin olma sanatıdır.

47. Zor karakterlerle çalışmak her işin bir parçasıdır. Saygılı olur, işinizi iyi yaparsanız, onda dokuz o insanı aşarsınız.

48. Onda birinde de kendinizi kurban olarak görmeyin. Onun yerine yeni bir iş bulmak için gerekeni yapın.

49. Bir konuda kendinizi göstermeniz gerektiğinde, projenizi destekleyecek ve size sahip çıkacak bir yönetici bulun.

50. Ne istediğinize odaklanın, ne istemediğinize değil.”

İyi pazarlar diliyorum.

Yazar: Vedat Özdan
Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Duygusal zeka ve iş hayatı

verimlilik, performans, Manşet, iş hayatı, duygusal zeka

İş hayatında başarılı olmanızın duygusal zekanızla önemli ölçüde ilişkili olduğunu biliyor muydunuz? İşte duygusal zeka ve iş hayatı arasındaki ilişkiyi bilimsel verilerle açıklayan bilgilendirici bir makale…

İş hayatında başarılı olmak için neye ihtiyaç vardır?

Yazının ilerleyen bölümlerinde bu konuyu aydınlatmak için duygusal zeka konusunda dünya çapında yaygın olarak kullanılan bir ölçek ile hazırlanmış bir araştırmanın kısa özeti bulunmaktadır. Söz konusu ölçek İsrailli Psikolog Dr. Reuven Bar-On tarafından geliştirilmiştir. Bar-On Duygusal Zeka (EQ) terimini ilk kez 1985’de kullanmıştır. Sosyal ve duygusal zekayı homojenleştirerek 133 sorudan oluşan “EQ-i (Emotional Quotient Inventory)” ölçeğini hazırlamıştır. Bar-On’a göre Duygusal Zeka “Bir kişinin çevresel baskılar ve isteklerle başarılı bir şekilde mücadele edebilme kapasitesine etki eden duygusal, kişisel ve sosyal nitelikteki bilgi ve yetenekler topluluğudur.”

Bar-On’un duygusal ve sosyal zeka modeli aşağıdaki beş ana bölümde 15 bileşene bölünerek verilmiştir. (Stein, Book, 2000)

Yazının ilerleyen bölümlerinde bu konuyu aydınlatmak için duygusal zeka konusunda dünya çapında yaygın olarak kullanılan bir ölçek ile hazırlanmış bir araştırmanın kısa özeti bulunmaktadır. Söz konusu ölçek İsrailli Psikolog Dr. Reuven Bar-On tarafından geliştirilmiştir. Bar-On Duygusal Zeka (EQ) terimini ilk kez 1985’de kullanmıştır. Sosyal ve duygusal zekayı homojenleştirerek 133 sorudan oluşan “EQ-i (Emotional Quotient Inventory)” ölçeğini hazırlamıştır. Bar-On’a göre Duygusal Zeka “Bir kişinin çevresel baskılar ve isteklerle başarılı bir şekilde mücadele edebilme kapasitesine etki eden duygusal, kişisel ve sosyal nitelikteki bilgi ve yetenekler topluluğudur.” Bar-On’un duygusal ve sosyal zeka modeli aşağıdaki beş ana bölümde 15 bileşene bölünerek verilmiştir. (Stein, Book, 2000)

1. Kişinin iç kapasitesi: Bu kapasite iç irademizi tanımlar. Kendimizi nasıl iyi tanıdığımızı, kendimizi nasıl iyi hissettiğimizi, duygularımızla aramızın nasıl olduğunu tanımlar, hayatta yaptıklarımızdan hangilerinin bize kendimizi iyi hissettirdiğini anlamamıza da yardımcı olur.

• Farkındalık: Kişinin kendinin farkında olması, kendini anlaması, kabul etmesi ve kendine saygı duyması.

• Duygusal Bilinç: İnsanın kendi duygularını bilmesi, tanıması ve birbirinden ayırt edebilme yeteneği.

• Dışavurum: Duyguları, düşünceleri ve inançları kırıcı olmayan bir yolla ifade edebilmek.

• Bağımsızlık: Düşüncede ve eylemde kişinin kendini yönetme ve kontrol etme yeteneği ve duygusal bağımsızlıktan uzak kalmak.

• Kendini gerçekleştirme: Birinin potansiyel yeteneklerini gerçekleştirebilmesi.

2. Kişiler arası yetiler: Bu yeti, başkalarını nasıl anladığımızı, onlarla nasıl ilişkide bulunduğumuzu tanımlıyor.

• Empati: Başkalarının duygularının farkında olmak, anlamak ve takdir etmek yetisi. İnsanların neyi neden yaptığına hassas olmak.

• Sosyal sorumluluk: Sosyal olarak sorumlulukla davranmak ve sosyal grup içinde yapıcı ve işbirlikçi olmak.

• Kişiler arası ilişkiler: Duygusal yakınlık, samimiyet ve etkilenme ile karakterize olan karşılıklı tatminkar ilişkileri kurma ve devam ettirme yetisi.

3. Uyum Sağlama: Bu kapasite sorunsal durumlarla ilişkide esnek olmayı, çevresel isteklerle ve başarıyla baş edebilmeyi tanımlar.

• Gerçeklik testi: Duygusal olarak yaşanmış olanla, subjektif olarak varolan arasındaki farkı anlama yetisi.

• Esneklik: Birinin duygularını düşüncelerini ve inançlarını değişen durumlara ve şartlara göre ayarlayabilme yetisi.

• Problem çözme: Sorunları belirleme, tanıma-tanımlama ve etkili çözümler bulma yetisi.

4. Stres Yönetimi:

• Strese Dayanıklılık: Stresle aktif ve pozitif olarak baş edebilme.

• Tepkilerini Kontrol: Birinin duygularını düzenleme yetisi ve bir baskıya karşı koyabilme ve/veya erteleyebilme yetisi.

5. Genel Ruh durumu: Bu bölge, kişinin hayattan zevk alabilmesini tanımlar ve hayattan memnun olma ile alakalıdır.

• İyimserlik: Hayata parlak tarafından bakabilme ve zor durumlarda bile pozitif tavrı koyabilme yetisi.

• Mutluluk: Kendi ile ve başkalarıyla mutlu olabilmek, hayattan tat ve zevk almak ve eğlenmek.

Bu kısa açıklamadan sonra dönelim başlangıçtaki soruya. Yukarıdaki soruyu kolaylıkla cevaplayabilmenin mümkün olmadığı açıkça ortadadır. İş performansını ölçmek amacıyla duygusal zeka (EQ) ile zihinsel zekayı (IQ) karşılaştıran ilk çalışma büyük bir Asya bankasında yapıldı. Bu çalışmanın sonuçları, işyerindeki başarıyı tahmin etmede EQ’nun, IQ’dan daha önemli olduğunu bilimsel olarak göstermiştir. Araştırmayı yapan Multı-Health Systems Inc. (MHS)’den Dr. Steven Stein, şöyle belirtmektedir:

”Deneyimimizden ortaya çıkan somut delil göstermiştir ki: Duygusal zeka iş performansıyla önemli ölçüde ve yüksek düzeyde ilişkilidir; ancak zihinsel zeka, işyerindeki performans ile önemsiz ve çok düşük düzeyde bir ilişki göstermektedir.”

Konuyla ilgili Filipinler’deki Manila Üniversitesi’nden Joseph Hee-Woo Jae’nin çalışması 100 tane üniversite mezunu banka çalışanını kapsamıştır (%56 kadın, %44 erkek). Hepsi dünyanın ilk bilimsel duygusal zeka çalışması olan BarOn EQ-I uygulamasına kayıt olmuşlardır. Her bir çalışan ayrıca gözetim yapan görevli ile birlikte bağımsız performans incelemesine girmişlerdir. Çalışma sonucunda gerçek iş performansının EQ değerlendirmesi ile, IQ değerlendirmesine göre daha sıkı ilişki içinde bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Aslında IQ değerlendirmesi, iş gelişimi ölçümünde %1’den az hesaplanarak, ölçümle ilgisiz çıkmıştır. Önceki tahminler iş başarısında IQ’yu %20’ye dek ilintili hesaplarken, çoğu araştırma bulguları %6’ya yakın bulmuştur. Ancak EQ sonuçlarının iş performansında etkileyici bir oranda, %27 oranında ilintili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Dr. Stein, “Bu önemli bulgu pek çok insanların uzun yıllardır farkında olduğu, ancak bilimsel delillerle desteklenemeyen bir gerçeği ortaya çıkarmıştır.” dedi.

Dr. Reuven Bar-On bu sonucu şöyle karşılamıştır: “Bu, duygusal zekanın önemli olduğunu bilimsel olarak göstermiştir. Önemli olmasa bile, en azından işyerindeki başarının tahmin edilmesinde zihinsel zekadan daha önemlidir.” “Bu, gerçek zeki insanın yalnızca zihinsel olarak zeki değil; aynı zamanda duygusal olarak da zeki olduğu anlamına gelmektedir.”

Klinik Psikolog Steven J.Stein ve Psikiyatrist Howard E. Book tarafından yapılan geniş kapsamlı bir çalışma gösterdi ki; Duygusal Zeka, iş başarısının %15 ile %45’ ini açıklayabilmektedir. Bu çalışma esnasında, çeşitli işlerde çalışan 4888 kişi teste tabi tutuldu. Çalışmaya katılanlardan, işlerinde ne kadar başarılı olduklarını kendilerinin belirtmeleri istendi.

Bu bilgilerin tamamı Multi-Health System Inc. (MHS) tarafından Kuzey Amerika’daki insanlardan toplandı. Hepsinden EQ-i testini tamamlamaları ve işlerinde ne kadar başarılı olduklarını hissettiklerini değerlendirmeleri istendi. Bazı gruplar diğerlerinden daha küçüktü. Sadece istatistiksel önemi bulunmuş bilgiler kaydedildi. Her bir iş grubunda, yüksek performans gösterenler ile düşük performans gösterenleri ayırt edebilmek için, önem sırasına göre ilk beş faktör dikkate alındı.

Bazı gruplar ilk başta bir anlam ifade etmeyebilir. Örneğin, mühendislerden “gerçeklik testi” bileşeninden daha yüksek performans bekleyebilirsiniz. Bununla birlikte, sonunda tüm mühendisler “gerçeklik testi”nde nispeten yüksek puan aldılar ki bu da onların performanslarını birilerinkinden farklı kılmıyor. Bilakis yüksek performansı düşükten ayıran, aşağıda görüldüğü gibi diğer vasıflardır.

Stein ve Book bunları bir kek için tarifler olarak düşünülebileceğini söylüyerek, şöyle devam ediyorlar: “Biz en lezzetli kek için tarifler üretmeye çalışıyoruz. Yetkinlik analizimizde, bakılması gereken her bir faktörün ölçüsünü gösteren bir formül yarattık. Lojistik gerileme adlı süreci kullanarak pek çok iş grubu için EQ (duygusal zeka) faktörlerinin ideal bileşimini tanımladık. Bunlar, çalışanlar, insanlar ve işleri arasında en tatmin edici uyumu bulmayı isteyen işverenler için büyük kârlar sağladı. İşlerinde tatmin olan kişilerin, duygusal yetileri o iş için formüle uyan kişiler olma eğilimi gösterdikleri ortaya çıkmıştır.”

Bu ölçek 30 ayrı iş alanında çalışan toplam 4888 kişiye uygulanmıştır. Aşağıda araştırmaya katılan bütün kişilerin ve 3 iş alanına ait sonuçlar yer almaktadır. Burada her bir meslek için en önemli 5 faktör listelenmiştir. Parantez içindeki sayılar her bir grup için örneklem sayısını göstermektedir.

Genel İş Başarısı:

1- Kendini gerçekleştirme

2- Mutluluk

3- İyimserlik

4- Kendine saygı(öz saygı)

5- Kendine güven

Muhasebeciler:

1- Problem Çözme

2- Sosyal İlişkiler

3- Mutluluk

4- Kendine saygı(öz saygı)

5- Duygusal Farkındalık

Genel Satış Elemanları:

1- Kendini Gerçekleştirme

2- Dışavurum

3- Mutluluk

4- İyimserlik

5- Kendine saygı(öz saygı)

İK Yöneticileri:

1- Mutluluk

2- Kendini Gerçekleştirme

3- İyimserlik

4- Dışavurum

5- Stresle Başa Çıkma

Duygusal Zeka ile ilgili çalışmalar, ülkemizde çok azdır. Konuyla illgili Türkçe bir web sayfasına www.duygusalzeka.net adresinden ulaşılabilir. Ayrıca “Duygusal Zeka” konulu bir mail grubuna ise http://groups.yahoo.com/duygusalzeka adresinden katılabilirsiniz.

Konu ile ilgili paylaşımları gelecek haftalarda bu sayfalarda bulacaksınız. Görüş ve önerilerinizi, deneyim ve yaşadıklarınızı lütfen bizimle paylaşın.

Yazar: Eray Beceren
Kaynak: www.duygusalzeka.net

Okumaya devam et

MAKALE

İş hayatında dış görünüşün önemi

Manşet, iş hayatı, insan kaynakları, dış görünüş, araştırma

Hayatımızın belki de her alanında olduğu gibi, dış görünüşümüze gösterdiğimiz önemin kariyerimize de ciddi derecede etki ettiğini biliyor muydunuz? İşte konuyla ilgili yapılan bir araştırma ve araştırmanın tüm detayları…

Dış görünüş iş hayatında ne kadar etkili?

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Milliyet İK ve İnsankaynaklari.com’un son araştırmasına katılan 62 bini aşkın kişinin yüzde 56’sı iş hayatında dış görünüşün en önemli unsur olduğuna inanıyor.

Kızım daha altı aylık bile değildi; yakın dostumuz olan bir çift ev ziyaretine gelmişti. Başıma geleceği az da olsa hissediyordum ama belki bizim kız uyanmaz da bu karşılaşma gecikir diye umut ediyordum. Fakat maalesef uyandı ve doğal olarak misafirler odasına gidip onu görmek istedi. Önden adam girdi, her şey o noktaya kadar iyiydi; sonra arkasından kadın. Ve işte bizimki o noktada bastı yaygarayı. Susturmamız, abartmıyorum, bir on dakikamızı aldı. Merak ettiniz değil mi?
Acı ama gerçek, söylemesi de toplumca pek münasip değil ama, madem konumuz bu, amaç da bilime hizmet, söyleyeyim: Maalesef kadın oldukça çirkindi. En nazik bir dille: Oldukça esmer, oldukça şişman ve oldukça orantısız bir suratı vardı, bir de üstüne bakımsızdı. “Çirkinlik sübjektiftir, sana göre çirkin olan bana göre güzel olabilir” diye atılmayın hemen. Öyle olmadığı Judith H. Langlois ve Lori A. Roggman adlı iki psikolog tarafından yakın geçmişte bilimsel olarak kanıtlandı. En ‘güzel’ insanlar tahmin edildiği gibi sadece masallarda tasvir edilen ve ender rastlanan güzelliklere sahip olan kişiler değil; aslında tüm insanların suratlarının ‘matematiksel’ bir ortalamasına sahip olan, yani kelimenin tam anlamıyla ‘ortalama’ bir güzellikte olanlarmış meğer!

GÜZELE BAKMAK SEVAPTIR

‘Güzellik algısı’ bir çocuğun daha ilk aylarında gelişiyor ve kısmen doğuştan gelen bazı etkilerle şekilleniyor. Bir yetişkin ile bir bebeğin görmek istediği surat tercihinin aynı olduğu zaten çoktan belirlenmiş çalışmalarda. Aşk ilişkilerinde de, meseleye hangi teorik duruştan bakarsan bak (davranışçı, bilişsel, sosyo-biyolojik, psikodinamik, vb.) sevilenin ‘fiziksel çekiciliği’ insanların söylemekten imtina etmelerine rağmen, genel inanışın tersine çok ama çok önemli. Ünlü Alman Filozof Schopenhauer, ‘Aşkın Metafiziği’ kitabında, aşkın amacının insanın gelecekteki varlığını sürdürme isteği olduğunu öne sürer. Yani üreme ve bir sonraki kuşağı yaratma isteğidir aslında aşk diye bildiğimiz şey. Âşık olacağımız kişiyi seçimimizde de, yaşam irademiz bizi, ‘güzel’ ve ‘zeki’ çocuklar dünyaya getirme şansımızı yükseltebilecek kişilere âşık olmaya doğru iter ona göre.
Peki, bebeklikten itibaren ‘güzel’e eğilim gösteren bizler, iş hayatında, eleman seçimlerinde acaba buna ne kadar önem veriyoruz?
Aslında ifade edilen genel inanış, bir adayın bir işe uygunluğunun sahip olduğu nitelikleriyle ölçülmesi gerektiği. Fakat genel temayül, kuvvetli bilinçaltı etkilerle, görüşme anındaki kıyafetin ve genel bakımın yanı sıra, adayın fiziksel özellikleriyle (boy, kilo, vb) bir bütün olan ‘dış görünüş’ün de bu işte çok etkili olduğu. Özellikle de ‘satış’ alanında çalışacak kişilerde ve iletişimle ilgili sektörlerde (reklam, halkla ilişkiler gibi) ‘fiziksel görünüm’ şartları neredeyse dillendirilmeyen ve yazılmamış bir kod. Bu durum konuya yönelik net bir hukuki yaptırımı olmayan Amerika’da artık sınırları zorlar durumda. Buluttan nem kapan Amerikalılar her türlü olası ayırımcılık ima eden davranışı mahkemeye sevk etmeye devam ediyor. Mesela 2005’te ünlü Abercrombie&Fitch şirketi, işe alımlarda ırk ve yaş ayırımcılığı uygulamaktan dava edildi. Firmanın marka imajına uygun kişileri yani genç, çekici, beyaz, erkek ve havalı kişileri işe aldığı iddia ediliyordu.
Araştırmalar da bu eğilimi doğrular nitelikte. Mesela 2003’te Sosyal Davranış ve Kişilik dergisinde yayınlanan Shannon ve Stark’a ait makale. ‘Personel seçiminde fiziksel görünüş’ meselesini iki boyut özelinde inceleyen akademisyenler, sakallı olmanın ve çekiciliğin işe alımlardaki etkisini tartışmış. Sonuçlar sakallı olmanın genel değerlendirmede değil ama son kertede yönetim pozisyonlarına işe alımda olumsuz etkisi olduğunu gösteriyor.
Solnick ve Schweitzer’in 2002’de Organizasyonel Davranış ve İnsan Karar Verme Süreçleri dergisinde çıkan ‘güzellik’ ve ‘pazarlık’ ilişkisi üzerine çalışmaları da ilginç. Satış ve pazarlama açısından çok önemli olan bulgular, ‘güzel’ kişilere daha güzel (daha avantajlı) teklifler yapıldığını gösteriyor.
Bu hafta İnsankaynaklari.com’la yaptığımız küçük anketimizde de, Türkiye’de yüzde 56’nın iş yaşamında dış görünüşün en önemli unsur olduğuna inandıklarını belirledik. “Önemli ama en önemli değil” diyen kesim ise yüzde 35. Yani gerçeklerin farkındayız gibi.

BOYUN UZUNSA ÜZÜLME!

Malcolm Gladwell, ‘Blink’ adlı meşhur kitabında, hepimizin bilinçaltında, özellikle ‘lider’ kişiliklerin belirli bazı fiziksel özelliklere sahip olması gerektiğini düşündüğümüzü söylüyor. Bu önermesini de, Fortune 500 listesindeki firmaların yarısıyla görüşerek ilginç bir şekilde doğrulatıyor. Görüştüğü şirketlerin neredeyse hepsinin en tepesindeki ismin (CEO) boyunun, ortalama bir Amerikan erkeğinin boyundan daha uzun olduğunu belirliyor. Ve meselenin hiç tartışılmamasının, durumu cinsiyet ve ırk ayrımından bile daha vahim hale getirdiğini söylüyor Gladwell. Haksız da değil aslında.
Bir ‘kısa boylular’ birliği kurulmadıkça pek yol alınamayacak gibi. O zamana kadar, ortalama Türk insanına göre (erkekler için 1,73cm, kadınlar için 1,62cm) boyu daha uzun olanlar (yaşasın ben!), neden olduğunu bilmeden iş hayatı basamaklarını biraz daha çabuk çıkacaklar sanırım!about:blank

Dış görünüşün iş yaşamında önemli olduğuna inanıyor musunuz?

Evet, en önemli unsurlardan biri
55,93%
35 bin 39 oy
Hayır, hiç önemi yok
3,85%
2 bin 414 oy
Evet ama en önemli unsur değil
34,75%
21 bin 771 oy
Hayır ama yükselmek için yardımı oluyor
4,41%
2 bin 761 oy
Fikrim yok
1,05%
660 oy
Toplam: 62 bin 645

Yazar: Umut Sarp
Kaynak: www.milliyet.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND