Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Hayata hakim ve zamansız bir kadın: Betül Mardin.

Nilgün Güresin’in bu haftaki konuğu, hayata hakim; zamansız ve iz bırakmaya devam eden Betul Mardin.
Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği IPRA’nın Dünya Başkanı, Halkla İlişkiler Mesleğinin Oscar’ı ’ATLAS’ Ödüllü, Türkiye’nin Halkla İlişkiler Duayeni BETUL MARDİN ile TEKSATIR için özel ropörtaj…

halkla ilişkiler'in türkiye'deki öncüleri, halkla ilişkiler, betül mardin başarı hikayesi, betül mardin

Neredeyse elli yıldır Halkla İlişkiler mesleğini icra etmekte olan, sektörün birçok uzmanının örnek aldığı, 1926 İstanbul doğumlu Betul Mardin’nin soy ağacı Mısır ve Mardin’e uzanır. İstanbul ve İskenderiye’de geçen çocukluk yılları… Mısır yönetiminin 1950’de ailenin tüm varlıklarına el koyması… Ailesinin üniversiteye gitmesini engellemesine rağmen, kendini aşmaya kararlı bir genç kadın… 2. dünya savaşına tanık olan gençlik yılları… Varlık içinde yokluk denebilecek, kendi yoksulluğuna tanık olduğu tiyatro yılları… Kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı 60’lı yıllar ve mesleğe ilk adımlar… Tanıdıklar, dostlar, acılar, evlilikler, boşanmalar, kayıplar, torunlar…

Hayata, ülkeye ve insanlara dair binlerce anısı var Betul Mardin’in. 80. yaş gününü çocukları ve torunlarıyla kutlayan Mardin’e: ’Hayatınızı bir kaç cümleyle özetleyebilir misiniz?’ diye sorduğumuzda, aldığımız cevap: ’Başarılı, sağlıklı ve mutluyum. Cesaretimi hiçbir zaman kaybetmedim. Tüm gözyaşlarımı neşeye çevirdim; herkesi affettim. İşte yaşamımın sırrı da burada yatıyor.’ oldu. Topluma mal olmuş bir fenomen bence Betul Mardin… Ve işte kendi ağzından görüp, yaşadıkları…

Sayın Mardin, ne mutlu bana ki, benim de Halkla İlişkiler mesleğine girmemden siz sorumlusunuz… Siz ve babam, şimdiki adı İletişim Fakültesi olan Gazetecilik Enstitüsünde 70’li yıllarda ikiniz de ders veriyordunuz. İngiltere’den yeni dönmüştünüz ve evimizde adınız sık sık sitayişle anılırdı. Ailede benim de sizin yolunuzdan giderek, Halkla İlişkiler okumam önerilirdi. Gerçekten de öyle oldu ve sayenizde, 20. yüzyılın bu en gözde mesleğini seçtim.

Halkla İlişkiler (Public Relations) mesleğini Türkiye’ye getiren, kabul ettiren, bu mesleğe profesyonellik ve saygınlık kazandıran, birçok uluslararası platformda Türkiye’nin adını duyuran, kendini mesleğine adamış bir duayen, değerli bir başöğretmensiniz. Halkla İlişkiler Derneği’nin başlangıç yıllarında, benim Başkanımdınız. Meslek adına, 80’li yıllarda sizinle omuz omuza mücadele verdik.

Sayın Sadun Katipoğlu’nun Başkanlığını yaptığı Dünya Soroptimisler Kongresi’nin İstanbul için bir ilk olan organizasyonuna imzanızı attınız. 1995 yılında, (değerli piyanistimiz Sayın Mehveş Emeç özel bir konser verdiği) Cenevre’de yapılan özel bir törenle IPRA-Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’nin Dünya Başkanı seçildiniz. Türkiye’ye bu mesleğin Oscar’ı olan ATLAS ödülünü kazandırdınız…

Bu kadar yoğun bir gündem içersinde 2 çocuk sahibi oldunuz; torunlarınız var. Size birgün favori restoranlarınızdan Borsa’da veya Divan City’de, ertesi gün çok sevdiğiniz Londra’da, haftaya Alya torunun yaşadığı Dubai’de rastlamak mümkün. Üniversitede ders veriyorsunuz, gazetelere mesleki yazılar yazıyorsunuz, bir taraftan da televizyonlardasınız… Kısacası, iz bırakmaya devam ediyorsunuz. Bitip tükenmeyen enerjiniz gençleri arkasından sürüklüyor.
İş hayatınız tüm hızıyla devam ediyor; bir ekol olan değerli şirketiniz İmaj’ın genç ekibini yönetiyorsunuz. Festivaller, konferanslar, basın toplantıları günlerinizi dolduruyor. Büyük oteller ve tanınmış kuruluşlar müşterileriniz arasında. Sizde hayatlar tükenmiyor, birbirine ekleniyor. Ancak siz, ’hata yapa yapa öğrendim’ dediğiniz Halkla İlişkiler mesleği öncesi;
iş hayatına gazetecilikle başladınız. Ben de sohbetimizi şu soruyla açmak istiyorum:

TEKSATIR: Yıl 1955 ve siz bir edebiyat dergisinde kültür-sanat yazıları yazıyorsunuz, gazetecilik yapıyorsunuz. Gazetecilik günlerinize gidelim mi biraz? Gazeteciliğe nasıl başladınız?

BM: Benim gazeteciliğe başlamam tamamen koşulların zorlamasıyla oldu; ben gazeteci değildim. Eşim Akgün (Usta) Bey’in istememesine rağmen, maddi koşullar benim iş aramamı gerektirmişti. Bu aramayı aile içinde çözümleyebilmek için, sonradan kardeşim Arif’in eşi olan Latife, beni Tercüman gazetesinin sahiplerinden Semih Tanca’ya gönderdi. Benim o sıralarda bir edebiyat dergisinde Garcia Lorca’ya ait bir yazım çıkmıştı. Semih Tuğrul bunu duyunca Lorca’nın El Cordoba adlı şiirini ispanyolca okumaya başladı; ben de Melih Cevdet Anday’ın tercümesiyle ona cevap verdim. Şaşırdı ve ’yarın saat 2’de gel, işe başla’ dedi. İşte gazeteciliğim, Tercüman gazetesinde böyle başladı. Semih Tuğrul (sanatçı Serra Yılmaz’ın babası) bana ’Beyoğlu’ndan sen sorumlu olacaksın’ dedi ve kültür/sanat sayfasını yapmaya başladım. Karşımda dolu dolu ve kültürlü bir adam vardı; bu bir şanstı. Tiyatroya da zaten büyük ilgim vardı. Benim dünyamda tiyatro hep vardı sanırım…

TEKSATIR: Bab-ı Ali’de bir kolejli… Gazeteciliği sevdiniz mi?

BM: Evet sevdim! 1955-1957 yılları… Daha çok gençtim. Tercüman gazetesi o zamanlar Beşiktaş’taki Hayrettin iskelesindeydi. Bana ait bir sanat sayfasında A’dan Z’ye kadar her konudan sorumlu olmak, yaratıcılığımı kullanabilmek, ekonomik bakımdan kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek, işini severek yapabilmek beni güçlendirdi. Büyük bir güven hissi verdi.
Biliyormusun, benim bütün çocukluğum, mücadele mecburiyeti içersinde geçmişti… İnsanın konuşamamak gibi bir zaafı varsa, onu başka biçimde aşmaya çalışır. 5 yaşına kadar konuşma güçlüğü çeken bir çocuktum. Bu nedenle iyi bir gözlemci ve dinleyici oldum. Gözlerimle konuşabilmeyi küçük yaşta öğrendim. Taş plakların eşliğinde, çok da iyi dans ederdim. Bu
zaafımı azimle yendim ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldum. Üstelik de kolej yıllarında ’Debate / Tartışma Kulübü’ Başkanı bile oldum. 2. Dünya savaşının yokluk yıllarıydı, Kolejde bile yemek çıkmazdı. Ekmeğin üzerine zeytinyağ ve sirke koyar yerdik. Ablam Leyla’yı o yıllarda tüberkülozdan kaybettik.

Neyse, Tercüman’a dönelim. Kadroda Melih Cevdet Anday, Haldun Taner de var. Gazetecilik deneyimi bir taraftan çevremi genişletmemi sağlarken, diğer taraftan da sağladığı ekonomik bağımsızlık hayatımı gözden geçirmeye zorladı ve kocamdan ayrıldım. Zaten haftanın 7 günü çalışıyordum ve evlilikle birlikte yürümüyordu.

Ancak Tercüman’da bir başka sorun daha vardı ki, o da ücretin yeterli olmamasıydı. Bu kadar yoğun çalışma karşılığında aldığım ücret çok azdı. Bunun üzerine, ABD Konsolosluğundaki Amerikan Haberler Merkezin’nden 3 misli ücretle iş teklifi gelince düşünmeyip kabul ettim.
Bana dediler ki: ’Sen, basınla ilişkiler yapacaksın’. Ama kimse ne olduğunu bilmiyor. Yurt dışından gelen haberlerden seçme yapıp Türk basınına dağıtıyorum. Haber Merkezinin (USIS)
başındaki Amerikalı biz Türklere ’natives’ derdi; ülkesindeki kızılderililere hitap eder gibi! Bu tabire çok sinirlenirdim. Bu arada olay çıkaran, taşkınlık yapan Amerika’lıları savunmak da bazen bize düşüyordu. Türkiye’nin aleyhine çalıştığımı hissetmeye başladım. O arada zaten Haldun Dormen ile evleniyordum, iyi bir neden oldu, bu işten ayrıldım.

TEKSATIR: Haldun Dormen’le tiyatroya olan büyük ilginiz vesilesiyle mi tanıştınız? Tiyatronun hayatınıza girmesi neler getirdi, neler götürdü? Tiyatro deneyimi Halkla İlişkiler uzmanı olarak meslek hayatınıza nasıl bir katkıda bulundu?

BM: Benim dünyamda tiyatro hep vardı; onun içinden Haldun çıktı. Ben piyes tercümeleri yapardım, tanışır, görüşürdük. 1959 yılında Haldun’la sözde ev kadını olarak evlendim, ama tiyatroda prodüksiyon, tercümeler, adaptasyon, dekor, her şeyi ben ayarlıyorum… Yani full-time çalışıyorum, sadece ismimi kullanmam yasak… Oyunculukta kabiliyetim olduğunu biliyorum ve sahneye çıkmak istiyorum, ama Haldun: ’Bir evde 2 oyuncu olmaz’ diyerek, izin vermiyor. Üstelik ben, Teşvikiye-Şişli hattında, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Türkiye’nin yeni yüzünü fevkalade güzel anlatan ’Lüküs Hayat Opereti’nin yazıldığı evde doğmuşum… Bir koltukta Nazım Hikmet, Cemal Reşit piyanoda, Ekrem Reşit ise operetin librettosunu yazıyor… Sanat ve kültür ile içiçe geçen çocukluk ve gençlik yılları…

Ben, Haldun’un bana büyük bir haksızlık yaptığını düşünüyordum. Zaten o arada yine parasız kalmışız. İnanılmaz bir dönem, tiyatrodan para kazanmak diye bir gelenek yoktu… Örneğin, başladıktan sonra gişe rekorları kıran ’Şahane Züğürtler’i oynayacağız… Dekor ve kostüm için para yok… Annemin ve babamın kıyafetlerini, evdeki koltukları, onlardan habersiz gidip almıştık. Mardinzade’ler ve Dormenzade’ler yardım ediyordu, iş aramam gerekti…

Gazeteci Hakkı Devrim, Safa Kılıçoğlu’nun sahibi olduğu Yeni Sabah’da… Ben de orada 7 gün süren, haftalık yazı dizileri hazırlamaya başladım. İş iyi gidiyordu, ama o aralar bir-bir yakalanmakta olan Naziler hakkında özenle hazırladığım bir yazım çıkmayınca, tabii bunu kabullenemedim. Bırakın Naziler hakkında yazıyı ’Alman’ları eleştiren bir söz, hatta içinde
’A’ harfi geçen bir yazı bile olmaz!’ denince ayrıldım… Meğerse Safa beyin oğlu Alman Lisesindeymiş ve derslerle ilgili sorunlar yaşıyormuş…

Tiyatro deneyimine gelince… Bana, çevremdeki olaylara yaratıcı bir gözle bakabilmeyi öğretti. Özellikle sorumlu olduğum ’casting’ yani rol dağıtımı, insan sarraflığı tarafımı geliştirdi. İnsan ilişkilerinde taşları yerine oturtabilmeyi öğretti. Halkla İlişkilerde empati kavramını kullanmayı öğretti. Daha önce gerek duymadığım için derinine inmediğim, ama tiyatronun olmazsa olmaz konularından örneğin mitolojiye eğilerek; dünya kültürlerini merak edip, öğrenmeme neden oldu. Ancak ne yazık ki oyunculuk yapamamak bana hep hayatta birşeyleri ıskalamış olabileceğimi düşündürdü. Tiyatrodaki ’isimsizlik’ beni çok rahatsız etmeye devam ediyordu. Ömer’e hamileydim, bıraktım. 43 yaşında, ’isimsiz’ bir iki çocuk annesiydim… Ama şans yüzüme güldü…

Çalışmak istiyorum, enerji doluyum. Yakın dostlarımızdan Turgut Özakman TRT Radyosu Program Dairesi Başkanıydı. O da piyesler yazardı. Bir gün bana bir iş teklifiyle evimize geldi. TRT’de Gençlik ve Sağlık konularında Program Yapımcısı ve Uzmanı olmamı istedi. TRT’nin başında ise Adnan Öztrak vardı. Çok mutlu oldum ve hemen kabul edip Ankara’ya gittim…

TEKSATIR: TRT kadrolarında kimler vardı?

BM: Kimler yoktu ki… Batu İşman, Bilgesu Erenus, Turan Oflazoğlu, Tunç Yalman, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Güngör Dilmen, Ela Gültekin… Çok güçlü, kültürlü, bilgili bir kadro… Yoğun çalışıyoruz; ben İstanbul-Ankara devamlı yoldayım… Radyo benim hayatımı almaya başladı… Haldun 4-5 ay turnede, evlilik bir yük haline dönüştü ve koptuk…

Bu arada Türkiye’de siyah-beyaz televizyon başlayacak… Hazırlıklar, çalışmalar yapılıyor. Ben 2 dili iyi biliyorum… Babam da destek oldu ve BBC’nin açtığı bir imtihanı kazanarak, Londra’da 6 aylık televizyon yapımcılığı kursuna gönderildim. Üç ay sonra: ’Sen bu işi öğrendin, artık gidebilirsin.’ Dediler. 1968 yılında İstanbul’a geri döndüm. Radyo ve TV Programcılığı’nı biliyordum, tiyatroyu da biliyordum, ilk Halkla İlişkiler şirketimi kurdum. TRT’ye de program yapmaya başladım.

1968’in Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları; iş hayatımın en önemli dönüm noktaları oldu. Bir gün Akbank’ın Genel Müdürü Ahmet Dallı aradı: ’Bankada Relations Public (o zamanlar mesleğin adı böyleydi) konusuna Hamit Belli bakıyor, git onunla konuş, bir işi varmış.’ dedi. Basınla, Müşterilerle ve Çalışanlarla İletişimi ve İlişkileri yürütecek birisini ararlarmış. Kabul ettim. Birdenbire iş yağmaya başladı: Selahattin Beyazıt, kurmakta olduğu plak şirketinin tanıtımı üstlenmemi istedi… Elmadağ’daki Kervansaray’ın sahibi İbrahim beyin sayesinde ’eğlence sektörüne’ adımımı attım, 13 tane lokantası vardı… Moran Lisesi’nin tanıtımı, Dormen tiyatrosunun basınla ilişkileri derken… Halkla İlişkiler mesleğine iyice girdim…

Serbest danışman olarak çalışıyorum, bu işi zaten yapan başka pek kimseler de yok. Ancak, yorgunluk sağlığımı etkiledi ve o sırada kalçam kırıldı. İngiltere’ye tedaviye gitmek zorunda kaldım. Dört yıllık bir ara verdim Türkiye’ye… 70’lerin başındayız; İngiltere’de Halkla İlişkiler profesyonel bir meslek olarak kendini kanıtlamış; Dernekleri bile var… Tedavim sürerken, birkaç kuruluşta çalışarak, deneyim sahibi oldum. 1974’de Türkiye’ye kesin dönüş yapıncaya kadar… Aynı yıl, Ayşegül Dora ile birlikte, Türkiye’nin ilk Halkla İlişkiler şirketi olan ’A&B’yi kurduk… A&B ismi, Ayşegül ve Betul’dan gelir. Bir süre sonra Ayşegül’ün ayrılmasıyla Alaattin Asna ile devam ettik ve şirketi 10 yıl beraberce götürdük.

Türkiye’de Halkla İlişkiler mesleğinin tanınması, kurumsallaşıp profesyonelleşmesi amaçlı Dernek çalışmalarımız da hızla devam ediyordu. Konferans ve paneller düzenledik. Ben aynı zamanda Uluslararası Halkla İlişkiler Dernekleri üyesi idim ve toplantılarına da katılıyordum.
Türkiye dışa açılmaya başlamıştı. Uluslararası kuruluşlar bir bir Türkiye’ye geliyorlar ve Kurumsal Halkla İlişkileri bilen uzmanlara ihtiyaçları vardı…

TEKSATIR: İstanbul Sheraton otelinin 30. yıl kutlamaları için, sanatçı Petula Clark’ı getirmiştiniz, hatırlıyorum. Olağanüstü bir davet organizasyonuydu…

BM: Hey gidi günler… O tarihlerde ben hâlâ Sheraton’un Halkla İlişkilerini yapıyorum… 1987’de Nilgün Pirinççioğlu, Canan Bengiserp ve Cemal Noyan bana geldiler ve beraber bir şirket kurmayı teklif ettiler… Önce ’İmaj’, sonra da ’Strateji’ kuruldu…

TEKSATIR: Hem iş ve hem özel hayatınızda sık sık inişler ve çıkışlar olmuş. Bir sürü badireler atlatmış ama mücadeleden hiç yılmamışsınız. Sizi yakından tanımayanlar bu zorlukları bilmezler ve hiçbir zaman sorun yaşamamış olduğunuzu düşünebilirler. Bu sorunların üstesinden nasıl gelebildiniz? Bu bir özgüven meselesi mi, kişilik mi?

BM: Ben çok büyük, kalabalık konaklarda yetiştim. Üstelik ailenin en küçüklerindendim.
Böyle ortamlarda kendinden büyüklerle mücadele etmeyi ve başa çıkabilmeyi öğreniyorsun. Kalabalıkların arasında bir başınasın. Büyük konaklarda her zaman büyüklerin ve büyük
çocukların sözü geçerdi. Böylece kendini ’korumaya’ alıyorsun. Bu egzersiz, benim hayat yolculuğumda çok işe yaradı…

Lise hayatım, Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde; önce gündüzlü, sonra yatılı olarak geçti. Babam Mısır’da İş Bankası müdürü olduğu için, beni yatılı verdiler. Yatılı öğrencilikte de küçük-büyük ayrımı vardır, aynı eski konaklardaki gibi. Ayrıca ben çocukluğumda konuşma güçlüğü çeken, hatta nerdeyse kekeme bir çocuktum. Mücadele etmekten, azimle bu durumu yenmekten başka seçeneğim yoktu. Kuşkusuz Kolej bana büyük bir özgüven aşıladı. Kolejin verdiği geniş altyapı ve genel kültürün, tüm hayatım boyunca yararını gördüm. Olaylara farklı bakarak, kendi hayat yolumu benim çizmemi sağladı. Kendime ait hayat düşlerim ise herhalde kişiliğimden kaynaklandı..

TEKSATIR: Bu bağlamda gençlere ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

BM: Çalışkanlık, çalışma isteği ve motivasyon şarttır. Olumlu düşünerek, özgüvenlerini artırmaya çalışmalılar. Sürekli ve her gün okumaları, kendilerini geliştirmeleri gerek, yoksa genel kültürde geri kalırlar. Dünyayı takip etmeliler, yaratıcı olmalı ve ustalaşmalılar. Mesleği bilmeyenler var! Özellikle Halkla İlişkiler mesleğinde başarılı olmak isteyenlere bir tavsiyem olacak: Mutlaka en az 300 kişilik bir insan ağı-network kursunlar ve bu çevre ilişkilerini sıcak ve canlı tutsunlar. Böyle bir network, Halkla İlişkilercinin en önemli destek gücüdür. Benim müşterim, her an, herhangi bir sorunu olduğunda yanında olduğumu ve bana ulaşabileceğini bilir. Ben de kime ulaşarak sorunu halledebileceğimi bilirim…

TEKSATIR: 1995’de IPRA (International Public Relations Association) Dünya Başkanı seçildiniz. Nazik davetiniz nedeniyle, Cenevre’de benim de bulunmaktan gurur duyduğum bir ortamda, özel bir törenle ülkemizi onurlandıran görevinizi devraldınız. 2005’de ise Halkla İlişkilerin Oscar’ı sayılan ’ATLAS’ ödülüne layık görüldünüz… Dolayısıyla, Halkla İlişkiler uzmanı olarak sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada kendinizi kanıtlamış bir ustasınız. Geçtiğimiz haftalarda Cannes Film Festivalinde ’En İyi Yönetmen’ ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan: ’Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, güzel ve yalnız ülkeme armağan ediyorum!’ dedi… Sayın Mardin, sizce, Türkiye’nin bu yalnızlık kaderi değişiyor mu? Bir Halkla İlişkiler uzmanı olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

BM: Elbette ve iyi yönde değişiyor… Biraz önce değinmiştim: İstanbul’daki Amerikan Haberler Merkezinde çalışırken, oradaki yönetici Türkler için aşağılayıcı ’natives’ terimini kullanırdı… Ben IPRA üyesiyken de böyle durumlarla karşılaştım; bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gelen üyelere farklı davranılıyordu. Bizlere devamlı ’dersler’ veriliyordu ve bu tarz davranışlara her zaman tavrımı koydum, hoşlanmadığımı hep belli ettim.. IPRA Dünya Başkanlığı da benim için böyle bir amaç da taşıyordu. Kimseden geri olmadığımızı, hatta ileri olabileceğimizi göstermek istedim. ATLAS ödülüne de aynı duygularla yaklaştım…

Evet, Türkiye’nin kaderi değişiyor… Nuri Bilge Ceylan da bunun iyi bir kanıtıdır. Hepimizi duygulandıran konuşmasını dinlerken, buna daha da çok inandım…

TEKSATIR: ’Avrupa Kültür Başkenti İstanbul 2010’ hakkında ne düşünüyorsunuz?

BM: Bugün dünyada İstanbul ve Dubai konuşuluyor… Her ikisi için de ’mucize kentler’ deniyor. Maalesef akla önce Dubai gelse de, 2008’de bizde kitap fuarı var, önemli bir fırsat. Yeni alışveriş merkezleri açılıyor, bunlar olumlu gelişmeler. İstanbul Türkiye’yi arkasına alıp götürebilir. 2010 Organizasyon Komitesinin çalışmalarına fiilen katılmıyoruz ancak İstanbul sükseli bir kent, ilgi çekiyor ve kültür başkenti olması birçok başka imkânı da beraberinde getirebilecektir…

TEKSATIR: Ünlü bir kişisiniz. Politikaya atılmanızı isteyenler, bekleyenler, israr edenler olmuştur. Niçin düşünmediniz?

BM: Ben ve dedelerim, yıllar önce politikaya girmemeye yemin ettik. Ben de bu yemini hiçbir zaman bozmadım. Müşteri seçerken de; sigara, silah ve siyasetçilerle çalışmam. Bunlar benim yasaklarım. Bugüne kadar hiç pişmanlık duymadığım ve değişmeyecek bir prensiptir bu. Akbank’la çalışırken Ahmet Dallı Bey, Turizm Bakanı olmamı isterdi… Cazip bir öneri olmasına rağmen, ona da ’siyaset benim işim değil’ demiştim. Siyaset benim işim değil…

***

Sevgili Betul Mardin, sizinle yapılan sohbete doyum olmaz… Konuşmalarınız sayfalara sığmaz… Siz kendi hayat yolunuzu kendiniz çizmiş, 80 yıla dopdolu, olağanüstü bir yaşam sığdırmışsınız… Görüp, yaşadıklarınızı TEKSATIR ile paylaştığınız için teşekkür ederiz…

Kaynak: www.turklider.org

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Süt kemik sağlığı bakımından yararlı mı?

sütün faydaları, Manşet, kemik gelişimi

Kemik gelişimi için sütün önemli olduğunu yıllardan beri duyarız. Peki gerçekten süt içmek kemiklerin güçlenmesine düşünüldüğü kadar katkı sağlar mı? İşte www.bbc.com sitesinden hepimizi aydınlatacak nitelikte bir makale…

Süt gerçekten kemikleri güçlendiriyor mu?

Kemiklerimizi güçlendirmek için süt içmek gerektiğine dair sözleri çocukken hepimiz duymuşuzdur.

Süt kalsiyum içerir. Kalsiyum da kemik yoğunluğu için gerekli bir mineral olarak biliniyor.

Ancak süt tüketimi ile kemiklerin güçlenmesi arasında kesin bir bağ olduğunu kanıtlamak o kadar da kolay değil.

Bunu kanıtlamak için iki büyük grupla bir deney yapılması, bunlardan birinin yıllar boyunca bol miktarda süt içerken diğer gruba süt görünümünde plasebo içecek verilmesi gerekiyor. Ama bunu pratikte uygulamak zor.

Onun yerine şu yapılabilir: Binlerce insana geçmiş yıllarda ne kadar süt içtikleri sorulup sonra da en az 10 yıl gözlemlenerek düzenli süt içenlerde daha az sayıda kemik kırılması vakasına rastlanıp rastlanmadığının tespit edilmesi.

ABD’de Harvard Üniversitesi 1997’de böyle bir araştırma yapmıştı. 77 bin kadın hemşire 10 yıl boyunca gözlemlendi. Ancak haftada bir bardak süt içenlerle iki ve daha fazla bardak içenler arasında kol ve kalça kırıkları vaka sayısı bakımından önemli bir fark görülmedi.

Etkisi iki yıl sürüyor

Aynı ekibin 330 bin erkekle yaptığı araştırmada da benzer bir sonuç alındı.

Bu alandaki 15 farklı araştırma 2015’te Yeni Zelandalı bir ekip tarafından incelendiğinde, süt içmek de dahil, kalsiyum bakımından zengin bir diyetin kemikteki kalsiyum yoğunluğunu iki yıl artırdığı, ancak sonra bu artışın durduğu gözlendi.

Diyetle alınan kalsiyuma alternatif olarak haplarla kalsiyum takviyesi de yapılabiliyor. Ancak takviyelerin uzun vadede olumsuz etkide bulunduğuna dair endişeler var.

Yeni Zelandalı ekip 51 araştırmayı inceleyerek kalsiyum takviyesinin uzun vadede avantajları ile olumsuz etkilerini kıyasladığında, onlar da kemiklerdeki güçlenmenin bir-iki yıl sonra durduğunu tespit etti.

Kalsiyum takviyesi, kemik yoğunluğunda yaşlanmaya bağlı kaybı durdurmuyor, sadece geciktiriyordu. Ekip, kemiklerde kırılma oranı bakımından bunun ancak ufak bir azalmaya tekabül ettiği sonucuna vardı.

Aynı veriler farklı ülkelerde incelendiğinde, günlük alınması gereken kalsiyum miktarı bakımından farklı öneriler ortaya çıkmıştı. Örneğin ABD’de önerilen miktar İngiltere ve Hindistan’dakinin iki katına yakındı. ABD’de günde yaklaşık üç su bardağı süt içilmesi salık veriliyor.

2014’te İsveç’te yapılan bir araştırmada ise günde üç bardaktan fazla süt içmenin kemikler için daha fazla yarar getirmediği, hatta zararlı olabileceği sonucuna varılmıştı.

Uppsala Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü’nün yaptığı araştırmada, insanlara önce 1987’de ne kadar süt içtikleri soruldu, daha sonra aynı soru 1997’de tekrarlandı.

2010’da bu insanlar arasında ölüm oranı incelendiğinde günde bir bardak süt içenlerde daha fazla kemik kırılması ve erken ölüm oranına rastlandığı görüldü.

Peynir ve yoğurt daha mı etkili?

Ancak bu araştırmanın da bazı sorunları vardı. İnsanlara daha önceki yıllarda ne kadar süt tükettikleri sorulmuştu, bunu doğru bir şekilde tahmin etmek mümkün olmayabilirdi, zira süt tüketimi farklı şekillerde olabilirdi.

Ayrıca bu tür araştırmalardaki en büyük sorun burada da kendisini gösteriyordu: İki olay birbiriyle gerçekten bağlantılı mı veya neden-sonuç ilişkisi gerçekten var mı?

Aynı araştırmada kafa karıştıran bir diğer sonuç ise peynir ve yoğurt tüketimi ile daha az sayıda kırık oranı arasında bir bağlantı kurulmasıydı.

Araştırmacılar, insanlara beslenme konusunda tavsiyelerde bulunurken bu sonuçların dayanak alınması için erken olduğunu, benzer araştırmaların tekrarlanması gerektiğini söylüyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak beslenme düzenini değiştirme konusunda temkinli davranılması tavsiye ediliyor.

Yani kısaca diyebiliriz ki, mevcut verilere göre, süt içmeye devam etme konusunda bir sorun yok. Süt kemik sağlığı bakımından yararlı olabilir. Ama bu yarar sandığımız kadar uzun süreli olmayabilir.

Ayrıca kemik sağlığı açısından etkili diğer yöntemleri de uygulamak gerekir. Egzersiz yapmak ve beslenme, güneş ışığı ve fazla güneşin olmadığı yerlerde kışın D vitamini takviyesi yoluyla yeterince D vitamini almak gibi.

Uyarı: Bu makale sadece genel bilgi verme amacıyla yazılmıştır ve doktor tavsiyesi olarak ele alınmaması gerekir. Makalenin içeriğinden yola çıkarak okurun kendi başına koyduğu teşhislerden BBC sorumlu değildir. Sağlığınızla ilgili herhangi bir endişeniz varsa doktorunuza danışın.

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Hepimizin biraz sakinleşmeye ihtiyacı var

sinirliyken sakinleşmek için ne yapmalı, sakinleşmek, Manşet

Günlük hayatımızda hemen her yerde can sıkıcı olaylarla karşılaşabiliyoruz. Bu olaylara verdiğimiz tepkiler de o anki ruh halimize göre değişiklik gösterebiliyor. Bu da bizi fazlasıyla yıpratabiliyor. Peki ne yapmalıyız? İşte sakinleşmek için kendimize sormamız gereken sorular…

Endişe duygusuna kapıldığınızda sakinleşmek için kendinize sorabileceğiniz sorular

Bazen insan sebepli veya sebepsiz yere endişeye kapılır. Öyle ki bu duygusunu başkalarına açıklamakta bile zorlanır. Anne babasının hastalanacağından, çok fazla para harcadığından, sevdiklerinin duygularını incitmekten, mesajlara cevap vermeyen bir arkadaş yüzünden bile endişelenir. Bir yakını eve geç geldiğinde, topluluk önünde konuşması gerektiğinde endişelenen sadece siz değilsiniz. Herhangi bir sebepten ötürü endişeye kapıldığınızda, göğsünüze bir ağırlık çöktüğünde şunu hatırlayın; yalnız değilsiniz. Endişe, birden fazla şekilde ortaya çıkabilir. Endişe duygusundan kurtulmanın da birden fazla yöntemi var. Bunlardan biri de sakinleşmek için kendinize soru sormak. İşte endişelendiğiniz zamanlarda bu duygudan uzaklaşmak için kendinize sorabileceğiniz sorular:

1. Bu gerçekten bir tehdit mi?

Hayatta kazalar olur. Ancak çoğu zaman endişe duygusuna kapıldığımızda, işlerin gerçekten de ters gittiğini söylemek biraz zor. Peki o halde sizi bu kadar endişelendiren şey ne? O şeyin gerçekleşme ihtimali ne? Bunu gerçekten bir anlığına da olsa düşünün. Bu sorulara bulacağınız yanıtlar, endişelenmenize sebep olan şeyin gerçek bir tehdit olup olmadığını kavramanızı kolaylaştırır.

2. Hazırlıklı olmak için elinizden gelen her şeyi yaptınız mı?

Hayatta bazı şeyleri kontrol edebilirsiniz, önlem alabilirsiniz. Bisiklete biniyorsanız, kask takmalısınız. Evdeki alarmın çalışıp çalışmadığını kontrol etmeli, sağlık sigortanızı ihmal etmemeli, düzenli aralıklarla doktora görünmelisiniz. Biraz sıkıcı bir çözüm olabilir ancak kendinize kontrol edilecekler listesi hazırlayabilirsiniz. Gözden geçirdiğiniz unsurları tek tek işaretlediğiniz zaman endişelerinizden bir nebze kurtulabilir, daha sakin ve planlı hareket edebilirsiniz.

3. Zihniniz biraz aşırıya kaçıyor olabilir mi?

Gecenin bir yarısı endişeye kapılmış, korkmuş ve yorgun düşmüş bir zihinden daha kötü ne olabilir? Eğer panik duygunuz ve endişeleriniz işle, başka insanlarla veya dikkatinizi dağıtacak herhangi bir şeyle ilgili olmayan saatlerde ortaya çıkıyorsa, bu durumda kontrolü ele almalısınız. Derin nefesler alıp vererek düşüncelerinizi değiştirebilir veya bir uyku meditasyonu videosu açabilirsiniz. Gece gelen kaygılarınızın, güneşin ışığıyla birlikte ortadan kaybolacağını düşünebilirsiniz.

Aslında korkmanız gereken şey, endişelerinize sebep olan şeyler değil, endişenin ta kendisi. Amerikalı ünlü yazar Seth Godin, “Endişe, davranışlarımızı verimli bir şekilde değiştirdiği zaman kullanışlıdır. Bunun dışında kalan endişe duygusu, dikkat dağınıklığının olumsuz hali, bizi çalışmaktan veya hayatımızı yaşamaktan alıkoymak için tasarlanmış bir oyalanma şeklidir” diyor.

Bir sonraki sefer panik duygunuz arttığında, endişelerinize kapıldığınızda kendinize sorular sorarak bu duyguyla baş etmeyi ve ondan kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Kaynak: www.uplifers.com

Okumaya devam et

MAKALE

Evcil hayvan beslemenin çocuklar üzerindeki etkisi

Manşet, hayvan sevgisinin önemi, evcil hayvan, çocuk gelişimi

Evcil hayvan beslemek çocuklar için gerçekten birer tehdit mi? Evcil hayvanlar çocuklar üzerinde ne gibi etkilere sahipler? İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir yazı…

Evcil Hayvanlar Çocukların Gelişimini Nasıl Etkiliyor?

Hemen hepimizin kedi ve köpeklere dair çocukluk anıları vardır. Kimimiz bir sokak köpeğini sahiplenmek için ailemizi ikna etmeye çalışmışızdır, kimimiz bir yavru kediyi marketten aldığımız sütle beslemişizdir. Maalesef bazılarımız ise bu sevimli dostlarımızla oynarken ebeveynlerimiz tarafından uyarılmışızdır: “Sürme ellerini şu köpeğe!”, “Nereden buldun bu pis şeyi?!” Ebeveynler çocuklarının sağlığı ve güvenliğinden endişe ettikleri için böyle tepkiler veriyor olabilirler; fakat bu sevimli dostlarımız çocuklar için gerçekten birer tehdit mi? Evcil hayvanlar çocuklar üzerinde ne gibi etkilere sahipler?

2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, ergenlik dönemindeki çocuklar evcil hayvanlarıyla olan ilişkilerinden kardeşleriyle olan ilişkilerine göre daha fazla tatmin oluyorlar1. “Ama kardeşlerimizle ve evcil hayvanlarımızla aynı şeyleri paylaşmıyoruz ki” diye düşünebilirsiniz; fakat araştırmaya göre çocukların kardeşleriyle ve evcil hayvanlarıyla paylaştıkları şeyler birbiriyle hemen hemen aynı. Hatta bazı durumlarda çocuklar evcil hayvanlarına kardeşlerinden daha fazla şey anlatabiliyorlar. Buna ek olarak belirtmek gerekiyor ki; köpek sahibi olan ailelerin çocukları diğer evcil hayvanlara sahip olan ailelerin çocuklarına kıyasla evcil hayvanlarıyla olan ilişkilerinden daha memnunlar. Fakat bir köpekle yaşamanın mümkün olmadığı durumlarda diğer hayvanlar da çocuklar için son derece faydalı birer dost görevi görüyorlar.

Çok sayıda araştırma gösteriyor ki, evcil hayvanlarımızla kurduğumuz temas oksitosin salgılamamıza sebep oluyor ve bu da bizim rahatlamamızı ve sakinleşmemizi sağlıyor2. Çocuklar da – tıpkı yetişkinler gibi – stresli durumlarda, güvene veya duygusal desteğe ihtiyaç duyduklarında, öfkelendiklerinde veya üzüldüklerinde evcil hayvanlarından destek alıyorlar3,4. Fakat evcil hayvanların çocuklara faydaları bunlarla sınırlı değil. Araştırmalara göre çocuklar sadece insanlarla değil, evcil hayvanlarıyla da bağlanma ilişkisi kurabiliyorlar5. Kediler ve köpekler sevgimize karşılık verebilen canlılar oldukları için bağlanma ihtiyaçlarımızı kısmen de olsa karşılayabiliyorlar ve ebeveynleri tarafından yeterli ilgi görmeyen çocukların gelişiminde ciddi seviyede olumlu bir etki yaratabiliyorlar6,7. Ebeveynleri ile sağlıklı bir bağlanma gerçekleştiremeyen çocuklar ise ebeveynlerinin yerini evcil hayvanları ile doldurup güvenli bağlanma dinamikleri geliştirebiliyorlar8.

Evcil hayvanlar bebeklerin bilişsel gelişimi için de son derece faydalı olabiliyor. Yapılan bir araştırmaya göre; evcil hayvanlar bebeklerin konuşmayı öğrenmelerini ve gelecekte daha iyi sözlü iletişim kurmalarını kolaylaştırıyorlar9. Sabırlı birer dinleyici olmaları sebebiyle hayvanlar bebekleri konuşmaya teşvik edebiliyorlar. Bunun yanı sıra, bebekler de evcil hayvanlara sevgilerini göstermek veya komut vermek amacıyla iletişim kurmaya çabalayabiliyorlar. Evcil hayvanlar bebeklerdeki merak duygusunu tetikleyerek onları öğrenmeye teşvik edebiliyor ve aynı zamanda onlara koşulsuz ilgi göstererek duygusal destek sunabiliyorlar6. Ayrıca, öğrenme anlamlı ilişkiler içerisinde gerçekleştiğinde daha kalıcı ve etkili olduğu için evcil hayvanlarla kurdukları ilişkiler bebeklerde öğrenmeyi kolaylaştırıcı bir işlev de kazanabiliyor.

Evcil hayvanlar sadece varlıklarıyla dahi çocuklar üzerinde olumlu etkiler bırakabiliyor fakat birçok araştırma gösteriyor ki çocuklar ve evcil hayvanlar arasındaki bağ ne kadar güçlüyse, bu olumlu etkiler de bir o kadar fazla görülüyor. Bir araştırmaya göre; evcil hayvanlarıyla güçlü bağları olan çocuklar evcil hayvanlarıyla zayıf bağları olan çocuklara göre kendilerini daha güvende hissediyor, takım çalışmasına daha fazla yatkınlık gösteriyor ve daha iyi empati kurabiliyorlar10. Bir diğer araştırmaya göreyse, evcil hayvanlarla güçlü bağlara sahip olmak çocuklarda sorumluluk bilincini geliştiriyor11. Fakat belirtmekte fayda var; çocukların sorumluluk bilincini geliştirmek isteyen ebeveynlerin hayvan bakımı konusunda (örneğin evcil hayvanları nasıl incitmeden sevmek gerektiği, onlara nasıl davranmak gerektiği) çocuklarına rehberlik etmeleri de son derece önemli.

Özetlemek gerekirse; evcil hayvanlar hem bebekler hem de çocuklar üzerinde son derece önemli pozitif etkilere sahip. Bebeklerin bilişsel yeteneklerini geliştiriyorlar, onlarda merak uyandırıp keşfetmeye motive ediyorlar. Hem bebeklere hem de daha büyük çocuklara duygusal destek sunuyorlar. Bağlanma ilişkisinin gerektirdiği ihtiyaçları ebeveynleri tarafından karşılanmayan çocukların bu ihtiyaçlarının bir kısmını karşılayabiliyorlar ve bir nevi ebeveynleri tamamlayıcı bir görev üstlenebiliyorlar. Ergenlik dönemindeki çocuklar için yakın ve güvenilir bir arkadaş görevi görüp, onların çeşitli sosyal ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda şunu söyleyebiliriz: Evcil hayvan sahibi olmak bir çocuk sahibi olmaya, çocuk sahibi olmaksa yuvaya ihtiyacı olan bir hayvan sahiplenmeye engel değil. İnternette sıkça karşımıza çıkan bu inanılmaz sevimli çiftler beraberken daha mutlu ve sağlıklı bile olabilirler!

Kaynak: www.yakiniliskiler.com
Yazan: Alper Günay
Düzenleyen: Gizem Sürenkök

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND