Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Hayat amacınızı bulmak için geç değil

Kol gücüyle yapılan işlerin yerini robotlara bırakacağı bir gelecekte, bilgiye sahip olmanın önemli bir avantaj yaratacağı varsayımı doğru olabilir. Ancak küresel iletişimin yolu bilgili çalışanla daha kolay kesişince tek başına bilgi yetersizdir… Peki o zaman ne yapmalı?

Yaratıcılığınızı ve hayat amacınızı bulmak için geç değil

Kol gücüyle yapılan işlerin yerini robotlara bırakacağı bir gelecekte, bilgiye sahip olmanın önemli bir avantaj yaratacağı varsayımı doğru olabilir. Ancak küresel iletişimin yolu bilgili çalışanla daha kolay keşisince tek başına bilgi yetersizdir.

“Tıp, kanun, ticaret, mühendislik – bunlar değerli uğraşlardır ve yaşamak için gereklidir, ancak şiir, ahenk, gizem, aşk – bunlar yaşama amacımızdır.”
Bu sözler Ölü Ozanlar Derneği’nin efsanevi öğretmeni John Keating’e aittir. Keating, öğrencilerine sanatla ilgilenmenin, çok yönlü olmanın önemini anlatır. Kişi sanatla içiçe olduğunda kendisi ve çevresi için üretir, yeniler ve yenilenir, ruhunu zenginleştirir.Kol gücüyle yapılan işlerin yerini robotlara bırakacağı bir gelecekte, bilgiye sahip olmanın önemli bir avantaj yaratacağı varsayımı doğru olabilir. Ancak küresel iletişimin yolu bilgili çalışanla daha kolay keşisince tek başına bilgi yetersizdir. Bilgiyi değerli kılan oyunu değiştiren, doğrusal olmayan belki de sanatsal bir dokunuştur. Bu anlamda, bugün Değişim Yelpazesi’nde genç bir müzisyene geleceğe ve kariyere ilişkin sorular sorduk. Bu haftaki konuğumuz Arp sanatçısı Zeynep Öykü.► Hepimizin hayatı boş, yaşamayı anlamsız hissettiğimiz anlar olmuştur. Bu yavan hissi sanatla uğraşmak nasıl kırıyor sizce?Özgür ve kendi kendine düşünebilen bir birey olarak yetiştirildim ancak anaokuluna başlar başlamaz dünyanın bu tür bireyleri istemediğini acı acı anladım. Eğitim sistemimiz yaşama sevinci, yaratıcılık ve özgür iradeyi yok etmek üzerine kurulu. Bir yandan topluma faydalı bireyler yetiştirmeyi hedeflerken, farklı düşüncenin ve yaratıcılığın toplumun asıl ihtiyacı olan şey olduğu unutulmakta. Bu yaklaşım bizleri sanattan kopuk hayatlara iter ve bizler iş adamları, mühendisler oluruz. Çok faydalı, çok gerekli işler yaparız elbet. Ama her zaman bir boşluk, bir eksiklik hissi duyarız. Bu hissi yakından tanımayanınız var mıdır?

Sanat, yaratmak; kendimizden büyük bir amaca hizmet etmemizi sağlar. Belki sadece büyük bir aşkta bulacağımız heyecanı verir bize. Bu hissin aşktan farklı olan yanı her an, hayatın her evresinde, başka hiçbir kimse veya araca ihtiyaç olmadan herkesin ulaşabileceği bir şey olması. Ben bugün bir arpistim, ancak arpı ilk gördüğümde müzisyen olmak aklımın ucundan geçmiyordu. Sadece o arpı alıp çalmam gerekiyordu, çalmak zorundaydım. Acıkmaktan pek farklı değildi bu aslında. Vücudumuz, vücudumuzla ne yapmamız gerektiğini bize söylüyor. Ruhumuz da ruhumuzla ne yapmamız gerektiğini söylüyor, ona biraz olsun kulak verirsek. Hepimiz sadece günü yaşamanın ötesinde, hayatın daha yüksek bir amacı olması gerektiğini biliyoruz aslında ve bir şekilde hepimiz bunu arıyoruz.

MÜZİK ZAMAN ÜZERİNE KURULU BİR SANATTIR

► Sanatçı ruhunu beslemenin kişinin profesyonel yaşamına ne gibi katkıları oluyor? Öğrencilerinizin deneyimlerinden örnek verebilir misiniz?

Sanat, ruhumuza iyi geldiği gibi zekayı büyük oranda geliştiriyor. Beyin, birçok farklı fonksiyona aynı anda odaklanmak zorunda kalıyor. 40’larına gelmiş yetişkin öğrencilerimin en zorlandığı kısım da budur işte. Alışkanlıklarının dışına çıkarak, yeni öğrendikleri bir müzik aletini çalmak için zihin ve bedenlerini koordine eder, zamanla yarışarak doğru sesi çıkarmaya uğraşırlar. Tam bir multitasking testini geçmek için mücadele ederler. Öğrencilerimin zaman içerisinde multitasking yetilerinde büyük ilerlemeler görüyorum. Az bildiğimiz iki enstrüman, arp ve büyük kilise orgu en zor iki enstrümandır bu açıdan. Çünkü tüm uzuvlar sonuna kadar kullanılıyor. Bateri ve piyano gibi enstrümanlarda da ayaklar kullanılıyor ancak basit hareketler oluyor, iki ayağın eller kadar incelikli bir sürü farklı kombinasyona girdiği durumlar yok. Bu durumda bedenimizin tamamını son noktasına kadar kullanıyoruz. Fiziksel olarak zorlayıcı, hem vücut hem beyin jimnastiği aslında.

► Arp çalmak tam bir zihin -beden senkronizasyonu…

Zihnimizi de gerçekten zorluyoruz. Aynı anda hem nota okumanız (ki farklı anahtarlara sahip iki dizek birden okuyorsunuz), pedallardan dolayı her zaman birkaç ölçü önden okuyarak gitmeniz, tellere ve pedallara bakmamanız, tüm parmak ve ayak kaslarınızı incelikle kontrol etmeniz, müziği armonik açıdan analiz ederek ona göre davranmanız, karşıya doğru duyguyu vermeniz, tüm bunları yaparken de yüz kaslarınızda zorlanma ifadesi göstermemeyi de kafanızın bir kenarında bulundurmanız gerek.

► Analitik düşünceyi geliştirmek ve müzik arasında hep bir bağlantı kurulur. Bir arpist olarak siz nasıl bir paralellik görüyorsunuz?

Arp gibi bir enstrümanı çalabilen bir kişi önüne gelen karmaşık işleri çözmede bir adım öndedir. Arp çalmak uygulamada, çok büyük verileri analiz ederken başka işleri de unutmamayı gerektirir. Çünkü bunu yapabilmek zorundasınız, ve zorunluluk yapabilirliğinizin sınırlarını genişletir. Aynı profesyonel hayatta uğraştığınız iş gibi… Bir sayfa dolusu karmaşık veriye baktığınızda büyük resmi, bağlantıları bir anda görmek mesela, iş dünyasında ne kadar büyük bir yetenektir. Arp çalan kişi bunu yapabilmek zorundadır. Özellikle piyano ve arp gibi iki elle çalınan enstrümanlarda notaları tek tek okumaya kalkarsanız bir sayfayı okumanız çok uzun sürecektir, böyle bir vaktiniz hiçbir zaman yoktur. Böylece ister istemez karmaşık veriyi tek bir parça olarak görme yetisi oluşuyor. Bu yetileri edinmeden tutunamıyoruz, farkında olmadan beynimiz bize bu yetileri veriyor zamanla, zorlaya zorlaya. Müzik zaman üzerine kurulu bir sanattır ve her zaman bir adım önde olmak zorundasınızdır. Her an bir sonraki ölçüyü düşünmeden müzik yapmak mümkün değildir. Böylece zaman yönetimi otomatik bir şekilde yaşamınızın önemli bir parçası olur. Bunun da ötesinde, müzik size her zaman önden gitme yetisini kazandırır.

ÇOK KÜÇÜK VAKİTLERDE ÇOK İŞ YAPABİLMEK

► 40’larında arp öğrenmek için sizden özel ders alan öğrencilerinizden bahsettiniz. Neden arp öğrenmek istiyorlar?

7’den 70’e değil ama 6’dan 60’a öğrencilerim oldu, hepsi arpın sesine aşık olup geliyorlar. Kimi farklılaşmak için seçiyor arpı. Çocukların kişilikleri ne kadar farklı olursa olsun hepsinin kendine güveni tam. Yetişkinlerde ise tam tersi bir durum söz konusu. Yetişkin öğrencilerimin yapabilirliği çok büyük olduğu halde sanat alanında kendine güvenleri sıfır oluyor. Yetişkin öğrencilerimin hepsinin bir mesleği var. Gece gündüz çalışıp kalan çok az vaktine rağmen, çok güzel arp çalan doktor öğrencim mesela, veya tıp okurken çok iyi derecede arp ve piyano çalan öğrencim, aile yetiştireni, öğretmeni, iş insanı, heykel, tiyatro gibi farklı sanat dalları ile uğraşanı. Bir nevi ikili hayat yaşıyorlar, günlük hayattaki görevlerini yerine getirirken, ruhlarının onlara verdiği görevi de yerine getiriyorlar.

► Sizin arpist olarak zaman yönetimi açısından deneyiminiz nasıl oldu?

Ben de çift hayat yaşadım aslında ve bunları öğrenmek zorunda kaldım. Ben ses mühendisiyim, bir müzisyen olarak tam bağımsız olabilmek için arp bölümünü bırakarak bu dalda mezun oldum. Resme, şiire de ilgim oldu hep, yazılıma, ses mühendisliğine de. Başka işler ile birlikte götürdüm hep müziği ve çok daha küçük vakitlerle çalışarak bir konservatuar öğrencisi ile aynı seviyede ilerlemek zorunda kaldım. Çok küçük vakitlerde çok iş yapabilmek, tüm konuyu ele almak yerine gerçekten bizi yavaşlatan tek noktayı analiz edip bulabilmek ve o tek nokta üzerine yoğunlaşarak bütünü iyileştirmek. Bunlar arp çalışması sırasında öğrendiğim yetenekler. Elinizde sadece 3 dakikanız bile olsa o 3 dakikayı verimli kullanıp tek bir sorunu çözebilirsiniz. Bu şekilde tüm küçük vakitlerinizi iyi değerlendirirseniz aslında hayatınızı durdurmadan, hiç bir işinizi aksatmadan kendinize, kendi gelişiminize katkı sağlayabilirsiniz.

Daha az şey yaparak daha çok şeye ulaşın

► Sanat eğitmindeki amacınızı nasıl açıklayabilirsiniz?

Arpın doğasından biraz da; bana gelen çocukların da, yetişkinlerin de ortak yönü, hayata kendine özgü, faklı bir bakış açısı olan insanlar olmaları. Çoğu arptan önce müzikle hiç ilgilenmemiş. Çocuklarda zaten var olan güven ve yaratıcılığı beslemek kolay. Yetişkinlerde ise bu duygular yıllar boyu ezilmiş oluyor. Hayatta ne kadar başarılı insanlar da olsalar sanata gelince başarsız olacaklarını düşünüyorlar baştan beri. Belki çok büyük yaratıcı güce sahip kimseler. Sanat yoluyla bu özgür kimliklerini tekrar kazanmalarını, kendilerini tanımalarını istiyorum. Sizlere bir ömür boyu aileleriniz tarafından, iş arkadaşlarınız tarafından, öğretmenleriniz tarafından, insanlık tarafından yaratma kabiliyetinin yetenek ve ilhama sahip olan elit bir kesime ait olduğu öğretildi, yaşamın belki de en büyük zevkinden mahrum bırakıldınız. Bu düşünce, okuryazarlığın sadece belli bir elit kesime ait olduğu düşüncesi kadar absürt. Bir şeyler için artık çok geç olduğu düşüncesi de.

Kaynak: http://www.dunya.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND