Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Hatayı başkasında değil beyninde ara

Turan İtil nöropsikiyatride dünyanın en önemli uzmanlarından. 13 ilaç geliştiren, halen New York Üniversitesi profesörü İtil’e göre yaptığımız her hatada unuttuğumuz organ beynin payı var.

BİLİM ve araştırma aşkı hiç bitmeyen insanlardan biri Prof. Dr. Turan İtil. 90 yaşına merdiven dayayan nöropskiyatr İtil’in kariyerindeki başarıları alt alta sıralamak bile kolay değilken onda yorgunluk emaresine rastlamak zor. Hala hasta bakıyor, araştırmalar yapıyor, yeni girişimlerde bulunuyor. Neredeyse hayatının 50 yılını beyin ve beyinde oluşan hastalıkları inceleyerek geçiren İtil’e göre beyin, önemi tıp dünyasınca bile yeterince kavranamamış bir organ.

İTİL’in kariyerini kısaca özetlemeyi deneyelim ve sözü ona bırakalım: İstanbul Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1954’te Almanya Tübingen Üniversitesi’nde nöro-psikiyatri uzmanı oldu. 1955-1962 yılları arasında Erlangen Üniversitesi’nde bilimsel araştırma uzmanı olarak çalıştı. 1962’de Almanya’da yabancılara verilmeyen Habilitasyon sınavına girme hakkı ilk kez kendisine verildi ve İtil, nöropsikiyatri doçenti oldu. 1963’te ABD’deki Missouri Üniversitesine davet edildi. 1975’e kadar burada bilimsel araştırmalarını sürdürdükten sonra New York Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 36 yıldır aynı üniversitenin kadrosunda yer alan İtil, 7 kitap yazdı, 13 ilaç keşfetti. Bilgisayarlı EEG cihazını geliştirdi. 13 ilaç keşfedip patent aldı. 25’ten fazla ülkede 100’ün üzerinde beyin fonksiyon laboratuarı kurdu.

Öldürmediği için varlığını unutuyoruz

BEYİN tıp dünyası içinde bile vücudun bir organı olarak unutuluyor. Ben tıp mensubu olduğum halde beynin doktorlar tarafından unutulduğunun ancak 30 sene önce farkına vardım. 1980’lerde biraz komplike bir fıtık ameliyatı olmam gerekti. New York’ta üniversitemizin cerrahi kliniğine yatırıldım ve ameliyat öncesinde tetkike tabi tutuldum. Vücudumdaki bütün organlara bakıldı ama beyinle ilgili hiçbir test yapılmadı. Beyin unutuluyor çünkü genel olarak beyin hastalıkları insanları öldürmüyor. Mesela depresyon, şizofreni, alzheimer, parkinson gibi hastalıklar doğrudan ölümle sona eren hastalıklar değil. Ameliyatlarda veya kazalarda beynin büyük bir kısmı hasara uğrasa dahi insanlar ölmüyor. Yine çok önemli olarak beyin vücudun organlarını ve en önemli vücut fonksiyonlarını idare eden bir merkez. Fakat bu merkezin birçok çalışması şuur haricindedir veya önemi pek anlaşılmaz. Mesela karar verebilme, planlama ,organize edebilme, hatırlayabilme, olayları hissedebilme kabiliyetleri. Bunların en iyi bir şekilde yapılabilmeleri için sağlıklı bir beyne ihtiyacımız olduğunu kaçımız düşünür? Hangimiz yanlış karar vermemizi, ya da bir işi batırmamızı beynimizin sağlıklı olmamasına bağlarız.”

Fiziksel egzersiz yapın erken emekli olmayın

“İNTERNETTE uzun zaman geçirmek insan sağlığı için korkunç bir zarar. Bu tür sosyalleşmenin yüz yüze gerçek manadaki sosyalleşmeyle kıyaslaması bile yapılamaz. Yürüyüş bandında yürümekle dışarıda açık havada yürümek arasında da buna benzer bir fark var. Şöyle ki bir kere sokakta yürürken kaldırımlar, iniş çıkışlar, düşmeme çabası ve diğer dış etkenler beyninizi de çalıştırmanızı sağlıyor. Eğer yaşlılığınızda beyninizi korumak istiyorsanız şunlar çok önemli: Fiziksel egzersiz, sosyal kalma, beyin egzersizleri.. Emekli olduktan sonra da eğer seviyorsanız mesleğinizi mutlaka yapın. Mesleki ilgi beyni sağlıklı tutar. Türkiye’ye geldikten sonra hiçbir şey yapmayacaktım. Ama yine çalışmadan duramadım. Hasta görmeyi seviyorum ama her hastayı değil. Hayatımın 20 senesinde tedavi edilemeyen şizofrenlerle uğraştım. ABD hükümeti tonla para verdi bu çalışmaları yapmam için. Sonraki 20 sene de alzheimerlılarla uğraştım. İçlerinden birini bile tedavi edince inanılmaz bir haz alıyorum. Şimdi de tedavisi zor hastaları kabul ediyorum. Haftada üç-dört kez spora gidiyorum. Birkaç genç uzmanla birlikte bir beyin rehabilitasyon merkezi açmayı planlıyorum.”

Genç nüfus yaşlanacak ve alzheimer çok artacak

“ABD’DEKİ projelerimiz devam ediyor. Benim çalışma alanlarım depresyon, alzheimer ve şizofreni. Bu hastalıklarda gelişmeler çok yavaş ilerliyor ve son dönemlerde de eskiye nazaran azaldı. Hastalığa yol açan genlerin tespit edilmesi tedavi umutlarını artırıyor tabii. Fakat semptomları azaltan yöntemler bulunsa da tedavi eden metotlar henüz yok. Psikiyatrik hastalıkların en büyük özelliği kati teşhis ve tedavilerinin olmaması. Örneğin depresyonun ne zaman nasıl başladığını kesin olarak bilemiyorsunuz, sadece tahminlerle ilerliyorsunuz. Alzheimer hastalığının yeni şekli -ki eskiden yaşlılık bunaması denirdi- giderek artıyor. Çünkü insanlar daha uzun yaşıyor. Yaşlandıkça da hastalık daha çok görülüyor. 80 yaşını geçmiş her iki kişiden biri alzheimer. Bu Türkiye için çok önemli. Zira bizdeki genç nüfus yaşlandığında ortaya büyük bir salgın gibi binlerce alzheimer hastası çıkacak.”

Saça, tırnağa gösterdiğimiz özeni bile göstermiyoruz

“TIRNAKLARINIZA, saçlarınıza yılda kaç kez bakım yaptırıyorsunuz? Bugüne kadar beyninize kaç kere baktırdınız? Diyelim evlisiniz, eşinizden ayrılmak üzeresiniz. “Bu iş neden böyle oldu?” diye beyninizi tetkik ettirir misiniz? Beynimiz hali hazırda büyük bir tabu. Kavga ediyoruz, neden? Benim fikrim senin fikrinden daha önemli dediğimiz için. Egomuzu tatmin etmeye çalışıyoruz. Bir şeyi okuyup öğrenmek, öğrendiğinizi hatırlayabilmek, hatırladığınız şeyin makul ya da makul olmadığına karar vermek, bunun kullanılabilir olduğuna karar vermek…. Düşünün eşiniz eve geç geldi. O sırada kısacık zaman diliminde beyniniz binlerce şey hatırlayıp ona göre tepki veriyor. Beyninizde ufacık bir bozukluk olursa bütün sosyal yaşamınızı etkiler. Bunun için kişi sağlıklıyken veya hastalık riski yokken kontrol etmek ve kişinin normlarını tespit etmek çok önemli. Beyin check up’ını bu yüzden mutlaka yaptırmak lazım. Kişisel, duygusal davranışlarımızın birçoğu genetik olarak programlanmış olmasına rağmen bu alanlarda olan bozukluklar modern psikolojik ve davranış bilimi sayesinde yönlendirilebilir ve disipline edilebilir. Ancak bunların büyük hatalar yapılmadan bilimsel olarak tetkik ve tesbit edilmesi lazım.”

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et

MAKALE

2019’un rengi belli oldu!

renk trendleri, pantone 2019, canlı mercan rengi, 2019 yılının rengi

Bu renk insana yaşama sevinci aşılıyor. Her bakışta farklı algılanan rengin sırrı ise denizin derinliklerinde gizli… Yeni yılda bu rengi sıkça görmeye hazır olun! İşte 2019’un rengi …

Pantone, 2019’un rengini açıkladı: Yaşama sevinci aşılıyor

Pantone Renk Enstitüsü her sene seçtiği yılın rengiyle pek çok sektörde kullanılan renk trendlerine ilham oluyor.

Pantone Renk Ensititüsü,  2019 yılının renginin, PANTONE 16-1546 Living Coral, yani  “canlı mercan” olduğunu açıkladı. Her bakışta farklı algılandığı söylenen “canlı mercan” renginin bakıldığı zaman insana yaşama sevinci aşıladığı düşünülüyor. Enstititü, her yıl renk belirlerken, topluma umut aşılayacak ve iç açacak renkler seçmeye özen gösterdiğini belirtti.

Son 20 yıldır insanların satın alma eğilimlerini, moda, mimarlık, dekorasyon ve ürün geliştirme stratejilerini yönlendiren renk trendlerini belirleyen Pantone Renk Enstitüsü, 2019 yılında canlı mercan renginin pek çok alanda karşımıza çıkacağını belirtiyor.

“Canlı mercan” hakkında yapılan yorumlardan biri de bu rengin her an karşılaşılabilecek bir renk olmayışı. Genel olarak denizin derinliklerinde yaşayan ıstakoz, karides, yengeç gibi hayvanlarda görülebiliyor. Bu sebeple insanlarda merak uyandırdığı ifade ediliyor.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND