Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Haksızlıklarla dolu hüzünlü bir başarı öyküsü !

Haksızlıklarla, korkularla, ayrılıklarla geçen bir ömrün ödüle uzanışı. Ayşegül Devecioğlu’nun ilk romanı “Kuş Diline Öykünen” 2004’te yayınlanmıştı. 2007’de okuyucuyla buluşan ikinci romanı “Ağlayan Dağ Susan Nehir” ile Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandı. İşte ibretlik bir başarı öyküsü…

Devecioğlu 12 Eylül 1980 döneminin koşullarını dibine kadar yaşamış, işkenceye, sürgüne maruz kalmış. 24 yaşında anne olmuş, Henüz 26 yaşındaki eşini işkence sonucu kaybetmiş. Ve kendi hayatını da bir Çingene mahallesine saklanarak kurtarabilmiş. Aradan uzun, upuzun yıllar geçmiş. Klavyenin başına geçtiğinde bu işin öyle ha deyince olmayacağını, olamayacağını anlamış. Çünkü anlatmak istediği sadece kendi hikayesi değil… Yaşadığı ülkeye, çağa, insanın hallerine ve vaziyetine, ırkçılığa, ayrımcılığa, kendi ruhundan sürgün edilmişliğe dair bir şeyler… Ayşegül Devecioğlu (52) ile kitabını ve onu bu kitabı yazmaya götüren hayatını konuştuk.

Ağlayan Dağ Susan Nehir’deki Naciye Abla karakterinin esin kaynağı olan Atiye Abla nasıl biriydi?

– Atiye Ablamız eve, üst üste doğan çocuklara bakmaya gelen ancak kısa sürede herkesin farkına varıp anlam veremediği maharetleriyle, biraz bilmiş, biraz elitist bir ailenin en kibirli üyelerinin bile kalbini kazanan pozitivist bir Çingene kadınıydı. 12 Eylül 1980 öncesinde çocuğumuz olduğu için yanımda yaşadı uzunca bir süre. Dönemin illegalite koşullarında niye hiç zorluk çekmediği, gizlenene ve söylenmeyene bu denli alışık olması, yasa-dışı addedileni yadırgamayışı, burnumuzun dibinde bitip de gözümüzden kaçmayı başaran dünyalar hakkında yeterince ipucu veriyordu. Ama onu görecek sezgiye sahip değildim o zamanlar. Dikkatimi kültürlerin ve yaşamların ayrıksılığından çok daha başka şeyler çekiyordu. Ama o birçok sırrımıza vakıf oldu, hem bizimkileri hem kendininkileri saklamayı başardı. Eğer o zamanlar Atiye Abla’ya gerçekten bakabilseymişim, öğrenilecek daha pek çok şey varmış. Gerçi o hep kendi göstermek istediğini göstermeyi becerirdi, ya da bizim görmek istediğimizi diyelim. Bütün Çingenelerin hayatta kalmak için yapmak zorunda olduğu gibi…

12 Eylül’den sonra Atiye Abla’nın yaşadığı Çingene mahallesinde kaldınız. O mahalleyle ilgili gözlemleriniz nelerdi?

– Naciye Abla karakterine hayat veren Atiye Ablamız Edirne’deki Çingene mahallelerinden birinde yaşıyordu. Oğlum Ali Fuat’ı da yanımıza alıp birlikte Edirne’ye gittik. Elektriği, suyu olmayan, Atiye Abla’nın deyişiyle bir “yer eviydi”. Ama insanların birbiriyle korkudan selamı sabahı kestiği o günlerde bana açılan sıcak bir kapıydı. Bahçede küçük erik ağacı vardı. Dalları göçebe, yapraklarını dökmüş cılız mı cılız bir çakal eriği… Kıştı. Sürekli yer değiştiren, evin arsasında oradan oraya gezen odalardan birinde odun sobası yanıyordu; gece duvarlarda gölgeler oynaşıyordu. Ben gaz lambasının ışığında durmadan kitap okuyordum. Bir leğende yıkanıyorduk, suyunu kovalarla bahçeye döküyorduk. Atiye Abla birbirinden tuhaf ve lezzetli çorbalar pişiriyordu. Ben evin kızı olarak sabahları çeşmeye gidiyordum. Mahallede bizim Edirne’de yaşadığımız dönemde evimizde çalışan pek çok kadın vardı, annemi babamı tanırlardı. Atiye Abla’yla yakınlığımızı biliyorlardı. Belli etmeseler de oraya gelmemi çok yadırgadıklarını biliyorum. Atiye Abla, eve gaz ya da başka bir şey istemeye gelenleri yalan söyleyip geri yolladıkça öfkelenirdim. En çok da eve çocuklar geldiğinde ikram ettiğimiz şeylerin en güzel parçalarını Ali Fuat’a, küçük parçaları ya da üstüne az şokella sürülmüş ekmekleri diğer çocuklara vermesine kızardım. Bazen de onlara hiçbir şey vermezdi. Bu kızgınlığımdan dolayı oradaki yaşamı algılamaktan hayli uzak kalmışım.

Çingenelerle ilgili bir roman yazma fikri nereden çıktı?

– Çingenelerle ilgili bu anlatı bilmediğim bir zamandan beri yazılmayı bekliyor. Dolayısıyla bir fikir olarak ortaya çıkmadı. Ben farkında olmasam da, çok önceden zihnimdeydi. Üstüne kafa yorarken, onu anlamaya çalışırken mayalandı. Sonra kendine uygun bir biçim bularak dile geldi.

Kendini koruyabilmek için oluşturduğu masalların içinde yaşayan kişi midir Çingene?

– Çingene masalların içinde yaşamaz. Tam tersine, Çingeneler çıplak gerçekliğin içinde yaşar. Hayatın hiçbir oyunla kendisini kandırmasına izin vermez. Çingene kadınların kadim mesleğidir falcılık ama hiçbir Çingene fala inanmaz. Ancak Çingeneler kendilerini masallarla olmasa da mitlerle savunur. Çingene olmayanların gözündeki Çingene miti bir anlamda koruma sağlar. Bu mitin Çingenelere ayrımcılık ve kıyım getirdiği ya da yaşadıkları yoksulluğu görünmez kıldığı da geçerli bir olgu.

Kitabın bir yerinde söylediğiniz gibi Çingenelerin kederi bile güler mi?

– Kederlerinin ve yoksullarının bile acı acı güldüğünü gördüm. Ancak dediğim gibi kelimeler ve kavramlar farklı yaşam algılarını yeterince anlatamıyor. Söylediklerimden ancak bazı sezgi ve yordamlar çıkabilir. Bu soruların yanıtını alabilmemiz için bizim gibi yaşamayan, bize benzemeyen bu insanlara, bizden farklı dünyalara kibirsiz bir şekilde, kendimizi onların karşısına değil de yanı başına koyarak manzaranın kalbinden bakmamız lazım. O zaman sorularımıza bazı yanıtlar bulabiliriz… Aynı yalanlara, aynı öykülere inanmayı öğrenebiliriz. O zaman belki onlar da bize bakar. Biz ve onlar sözcüklerinin ortadan kalktığı bir dünya kurmanın başka yolu yok…

YAYINEVİMİN GÜZEL BİR SÜRPRİZİYDİ

2008 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandınız. Bekliyor muydunuz?

– Benim için anlam taşıyan bir yazarın adına konmuş bu ödül, yayınevimin güzel bir sürprizi oldu bana. Metis Yayınevi’ne, editörler Müge Sökmen ve Emine Bora’ya çok teşekkür ederim. Romanı ödüle değer bulan jüri heyetine de ayrımcılığa ve zulme uğrayan bir halkı ve unutturulmaya çalışılmış, hatırlandığında da çarpık çurpuk yansıtılmış Kahramanmaraş katliamını anlatan bu kitabı gün ışığına çıkardıkları ve okurların dikkatine sundukları için teşekkür borçluyum.

Bundan sonraki projeleriniz neler?

– Bu yılın sonuna kadar bitirmek için kendi kendime söz verdiğim bir öykü kitabı ve kısa metinlerden oluşan bir anlatı üzerinde çalışıyorum. Ayrıca birkaç yazar ve şair arkadaşımla, 12 Eylül sonrasındaki en uzun ve en geniş katılımlı grev olan Türk Telekom direnişini bir sendikal mücadele pratiği olarak kayda geçirecek bir kitap çalışması da yürütüyoruz.

Oğlum babasının öldüğünü beş yaşında öğrendi, işkencede öldüğünü uzun yıllar bilmedi…

1978 kuşağındansınız. ODTÜ gibi dünyanın en saygın okullarından birinde eğitim görürken ansızın bırakıp başka bir boyuta geçtiniz. Neden?

– 1960’larda toprak işgalleri, işçi direnişleri 15-16 Haziran’larla kendini gösteren büyük bir toplumsal yükseliş döneminin ürünü olan kuşağım için en doğal varoluş haliydi devrimcilik. Ben de pek çok arkadaşım gibi antifaşist mücadelede yer aldım. Biz bir nehrin yatağına akması gibi bir doğallıkla devrimci mücadeleye katıldık. Hayatlarımıza, aşklarımıza, arkadaşlıklarımıza, çoğu kez söylendiği gibi sessiz sitemsiz o erken ölümlerimize insanların kardeşçe, eşit ve özgür yaşayacağı bir dünya hayaliyle, hedefiyle ve de bunun için verdiğimiz mücadeleyle anlam verdik. Bu anlam öyle büyüktü ki, diğer her şey bunun yanında küçük kalıyordu. İnsanca yaşanacak bir dünyanın uzansak tutabileceğimiz bir yakınlıkta olduğunu hissetmek, bayağı pahalıya ödediğimiz bir öngörüsüzlük olsa da olağanüstüydü… İnsanların, başka bir insana dönüşmesinin mümkün olduğunu gözlerimizle görmek… Hayatın başka bir şekilde de yaşanma ihtimalinin yeşerdiğini görebilmek. Kuş Diline Öykünen adlı romanımda tarif etmeye çalıştığım bu halin ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu, ne kadar görülesi, ne kadar yaşanası bir şey olduğunu daha iyi anlatabilmek isterdim. Kendi kuşağıma hálá biraz ümit bağlıyorsam, gözleriyle neler gördüklerini bildiğimdendir.

Eşinizle tanışmanızın öyküsünü ve sonrasını anlatır mısınız?

– Behçet’le (Dinlerer) aynı lisede okuduk. Liseden sonra ben ODTÜ’yü kazandım, o başka bir üniversiteyi kazanıp benimle Ankara’ya geldi. Sonra o da ODTÜ’yü kazandı. Önce Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) sonra da Devrimci Yol hareketi içinde antifaşist mücadelede yer aldık. Hayatımız birbirimizden ayrı geçti. Behçet, oğlumuzu pek az gördü. Biz de pek az görüştük. Birlikte olduğumuz zamanın büyükçe bir kısmı da faşistler tarafından öldürülme ya da yakalanma tehlikesi altında geçti. Yarı aç, yarı tok yaşadık, hatta daha çok aç yaşadık. Ahırdan bozma evlerde oturduk. Bütün günümüz kızgın güneş altında ya da buz gibi soğukta sokaklarda, fabrikalarda, gecekondularda geçerdi. Behçet 12 Eylül 1980’den sonra ilk Devrimci Yol operasyonunda yakalandı. Kemal Yazıcıoğlu’nun başında bulunduğu Derin Araştırma Laboratuvarı DAL’da pek çok arkadaşımız gibi o da işkence gördü. Resmi kayıtlara göre iyileşip taburcu edildi. ama aslında Ankara Numune Hastanesi’nin bir odasında, başında annesi ve baştan aşağı silahlı bir işkence timi beklerken iç kanamadan öldü. Böbrekleri zaten çalışmıyordu. Bana düşen, oğlumuzu büyütmek, resmi kayıtları düzeltebilmek için sağ ve asker kaçağı gözüken sevgili arkadaşımızın otopsi raporunun, ölüm belgelerinin ve böylece korkunç ölümünün peşine düşmek, onun artık yaşamadığını ispatlamak oldu.

Oğlunuz, babası öldüğünde iki yaşındaydı. Ne zaman öğrendi tüm bu olup bitenleri?

– Ali Fuat, babasının öldüğünü beş yaşında öğrendi. İşkenceden öldüğünü ise çok uzun yıllar bilmedi. Dışarıda kalan arkadaşlar, hatta hapishaneye ziyarete gittiğimiz arkadaşlar bunu ortak bir sır olarak sakladık. Ancak hiç konuşmasak da için için bildiğini biliyordum, bilmenin başka bir haliyle… Ama dillendirmeyince bilinmemiş oluyordu. Konuşmamak bunu hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış gibi kabul etmenin yoluydu. Her ikimiz açısından da… Buradan 12 Eylül’le yüzleşme konusunda, neden dile getirilmediği konusunda bir yordam türetilebilir belki.

BİZİM KUŞAĞIMIZ…

Bizim kuşağımız birbirini arkadaş olarak, sevgili olarak, sevmenin başka ve bana göre daha yüksek bir anlamıyla sevdi. Böyle anlamlarla yüklü bir zamanı yaşayabilmek çok güzeldi. Bu yüzden çok şanslıyız.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND