Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Hak ettiğiniz unvana nasıl ulaşabilirsiniz?

ünvan değişikliği, terfi etmek, iş yaşamı

Yıllardır aynı pozisyonda mı çalışıyorsunuz? Artık terfi etme zamanınızın geldiğini mi düşünüyorsunuz? İş yükünüz artmasına rağmen unvanınızda bir değişiklik olmuyor mu? Sizce unvan artışı talebinizi patronunuzla konuşmalı mısınız? İşte istediğiniz unvana ulaşmanızda işinize yarayacak bazı tavsiyeler…

Hak Ettiğiniz Unvanı Nasıl İsteyebilirsiniz?

Unvanınız sahip olduğunuz her şey değildir ama sizin için bir önemi vardır. Size yeni bir rol önerildiğinde veya uzun zamandır aynı pozisyonda çalışıyorsanız hak ettiğiniz unvan hakkında nasıl düşünmelisiniz? Unvan için görüşmeye değip değmeyeceğine nasıl karar veriyorsunuz? Eğer zam bile alamayacağınızı  düşünüyorsanız unvanınızda bir değişiklik istemeli misiniz? Madalyonun öbür yüzüne bakacak olursak; patronunuz zam olmadan unvanınızda terfi önerirse nasıl karşılık vermelisiniz?

Uzmanlar ne diyor? 

Yeni bir pozisyonu kabul ederken veya yeni bir terfi için uğraşırken çoğu insan maaş anlaşmasına eğilim gösteriyor. Ama iş unvanınız da bu denklemin bir parçası olmalı diyor Getting (More of) What You Want kitabının yazarlarından ve Stanford Graduate School of Business profesörü olan Margaret Neale. Unvanın “hem dışarıdaki dünyaya hem de iş arkadaşlarınıza organizasyonda hangi seviyede olduğunuzu gösteren bir sinyal” olduğunu ve statünüzü ve bağlantılarınızı karşılayan ve işinizi daha iyi yapmanıza yardımcı olacak bir “haklar paketi” olarak görülmesi gerektiğini söylüyor. Ayrıca, unvanınızın günlük mutluluğunuza ve işyeri bağlılığınıza etkisi olabilir diyor London Business School Profesörü Dan Cable. “İş yerinde kendini anlatmanın bir yöntemi” olduğunu söylüyor. “Ne yaptığınızın ve  ne değer kattığınızın sembolik bir temsili”. İster yeni bir role göz dikin ister yeni bir unvana; bu konuda ilerlemek için bazı fikirlerimiz var.

İfade edin

Unvanınız için görüşmek ya da yeniden görüşmek bir parça  özdeğerlendirme gerektirir. Neden belirli bir unvan istiyorsunuz? Ve neden onu hak ettiğinizi düşünüyorsunuz? Bunlar, unvanı  talep etmeli misiniz diye üzerinde düşünmeniz gereken şeyler. Eğer şirketinizde bir süredir çalışıyorsanız “belki iş kapsamınız ve sorumluluklarınız artmış olabilir ama unvanınız aynıdır, ve hâlâ yaptığınız işin karşılığı olandan daha az maaş ödeniyordur” diyor Neale. Bu durumda muhtemelen patronunuzla tartışmak için haklı bir gerekçeniz vardır. Ya da muhtemel iş verenleriniz unvanınızı, kazandığınız para  için gösterge olarak  kullandığından dolayı siz yeni fırsatlar için diretiyor ve kendinizi daha iyi bir pozisyona yerleştirmek istiyorsunuzdur.

”Şirketlerin daha az sorabildikleri  ve insanların ücret geçmişlerini paylaşmaya daha az istekli oldukları bir zamanda, unvanınız gelecekteki çalışanların beklentilerinizi anlamasının bir yoludur.” diye açıklıyor. Ve eğer  size  başka bir şirkette başka bir pozisyon önerildiyse unvanınızı tartışmak işinizin sorumluluklarında ufak tefek düzeltmeler yaparak sevdiğiniz kısmı daha fazla yapmanın bir yolu olabilir. “Bunu, rolünüzü yeteneklerinize ve ilgilerinize göre özelleştirme fırsatı olarak düşünebilirsiniz.” diyor Cable.

Ödevinizi yapın 

İkinci adım organizasyondaki statünüzü, sorumluluklarınızı ve uzmanlık alanınızı tam olarak yansıtacak belirli bir unvan seçmeyi içeriyor. LinkedIn ve Glassdoor gibi kaynakları kullanarak diğer şirketlerdeki sizinle  eş düzeydeki çalışanların unvanlarına bakabilirsiniz.

Ek olarak, Cable sizi en değerli ve güçlü hissettirecek unvanı göz önüne alın diyor. “Neden verimli olduğunuzu düşünün” diyor. Mesela büyük bir danışmanlık şirketinde “kıdemli analist” olarak çalışıyorsunuz “ama aslında veri içeren görsel sunumları daha iyi yapıyorsunuz. Bu durumda, unvanınıza ‘müşteri ustası’nın eklenmesini isteyebilirsiniz, çünkü bu sizin parladığınız alan.”

Neale, “Aynı zamanda şirketiniz ve endüstriniz bağlamında neyin gerçekçi olduğuna dikkat etmelisiniz.” diyor, “Her organizasyonda bir hiyerarşi vardır. Ve unvanınızın bu hiyerarşide sizin bulunduğunuz seviye hakkında bilgi vermesi gerekir.” Eğer “avangart bir unvan” istemeyi planlıyorsanız, “unvanınızın daha  geleneksel bir karşılığı olmasına dikkat etmenizi” öneriyor. Mesela “Motivasyondan Sorumlu Başkan” unvanını istiyorsanız kartvizitiniz aynı zamanda  “İnsan Kaynakları Planlamasından Sorumlu Başkan Yardımcısı” olduğunuzu açıklayacaktır.

Bütüncül düşünün 

Bir sonraki adım, öncelik sırasına karar vermenizdir. Maaşınızla ve bonusla; mesleki sorumluluklar, tatil zamanları ve çalışma takvimi karşılaştırıldığında, kazanç paketinizi tartışırken dilediğiniz unvanı ne kadar vurgulamalısınız? “Ben şiddetle tek bir alana yoğunlaşan müzakereleri tavsiye ediyorum.” diyor Neale, “Unvanınız birden çok alana yoğunlaşan bir müzakerenin bir parçası olarak tartışılmalı. İşinizi daha iyi yapmak için gerekli bütün kaynakları düşünün.”  İster iş değiştirin ister aynı organizasyonda yıllardır çalışıyor olun, kendinize şunu sorun:  Hangileri daha önemli olacak? Eğer unvan onlardan biriyse, devam edin.

Önce dinleyin… 

Şimdiki veya gelecekteki yöneticinizle görüşmeye hazırlanmak için yapabileceğiniz en önemli şey dinlemek. “İş görüşmeleri sırasında, insanlar organizasyonun karşılaştığı zorlukları anlatırken duyarlı olmalısınız”  diyor Neale, “Ve eğer çoktan şirket içine girmişseniz, karşılaştıkları zorlukları biliyor olmalısınız.” Üstünüzün en çok neyi önemsediğini ve onları en çok neyin endişelendirdiğini anlamaya çalışın, böylece kendi durumunuzu buna göre değerlendirebilirsiniz. “İnsanlar en çok kendi sözlerinden ve bakış açılarından etkilenir” diyor Neale, “Kendi istediklerine, yöneticinin ne istediğini duyamayacak kadar çok odaklanma.”

…Sonra strateji oluşturun 

Konuşmanızı hazırlarken kendinize tek bir soru sorun: Bu insana evet dedirtecek nedir? “Düşünün,  benim terfim patronumun hangi problemlerini çözecek?” diyor Neale. Eğer bilmiyorsanız, bu konuşma için hazır değilsinizdir. “Bir gerekçenizin olması yardımcı olur” diye de ekliyor. Muhtemelen büyük bir anlaşma imzaladınız, önemli bir proje yürüttünüz veya size başka bir iş önerildi ama siz kendi şirketinizde kalmak istiyorsunuz. Ayrıca belirtmelisiniz ki yeni bir unvan, itibar ve güvenilirliğinizi artırarak, daha verimli ve etkili olmanıza yardımcı olacaktır. Cable, bazı unvanların -özellikle de kişiselleştirilmiş olanların- “müşterilerle ve meslektaşlarınızla iyi ilişkiler inşa etmenize yardımcı olacağını” belirtiyor. Unvanların “İnsanlara, sizin kendi kişisel ve özgün yollarınızla neler yaptığınızı sorabilmeleri için bir kapı açtığını” söylüyor, “Bu, gerçek ve samimi ilişkiler inşa ederken gerçekten değerli olabiliyor.”

Yöneticinizle konuşun 

Yöneticinize konuyu açmanın zamanı geldiğinde, Cable konuşmaya “öğrenme moduyla” gelmenizi tavsiye ediyor. Adaylar için “bu bir işe neler katabileceğinizi konuşmak” ve işe alan yöneticinin rollerde başarıyı nasıl tanımladığını daha fazla öğrenmek için bir şans. ”’Unvanınız olan ‘Analist’ oldukça kapsamlı ki bu anlaşılır. Bu unvanı tekrar adlandırabilecek olsanız, bu rolü daha iyi ne yansıtabilirdi?’ diyebilirsiniz.”  Bu soru, “genelde çok iyi, çok gerçekçi bir konuşmaya yönlendirir” diyor. Eğer halihazırda şirketteyseniz ve yeni bir unvan istiyorsanız, Cable patronunuza “unvanların, çalışanların moralini yükselttiğine ve enerjilerini artırdığına işaret eden araştırmayı” göstermenizi öneriyor. “Bazı patronlar katıdır ve ‘cesedimi çiğnemeden olmaz’ cevabını verebilirler. Ama diğerleri meseleye vaktinde ele alınan, ilginç bir konu olarak bakabilir ve çalışanlarının kendilerini ifade etmesine izin vermenin  bir yolu olarak görebilirler. Ne yaparsanız yapın sürekli talep eden “prima donna” olmayın. Güçlü yanlarınızla birlikte alçak gönüllülüğünüzü de yansıtın.

Neale “yöneticinize sağladığınız çözümleri” ve “şirketi ileriye taşımak için kullandığınız yetenek ve becerileri” vurgulamanızı öneriyor.

Minnettar olun (bir noktaya kadar) 

Eğer yöneticiniz arzuladığınız unvanı (ya da benzer bir unvanı) kabul ederse ilk cevabınız “teşekkür ederim” olmalıdır. Eğer unvanınız yanında başka yan haklar sağlanmadığından hayal kırıklığına uğradıysanız, bunun bir oldu-ve-bitti anlaşması olmadığını unutmayın, “bu devam eden bir müzakere süreci” diyor Neale. Bu yüzden fırsatı kullanıp olabildiğince kibar bir şekilde, minnet duyduğunuzun ama yeterli olmadığının ve geri döneceğinizin işaretini verin. Eğer tamamen reddedildiyseniz-maaşınızda, unvanınızda veya herhangi bir ikramiyenizde bir değişiklik olmadıysa, patronunuzdan hangi “kriterlerle” yargılandığınız hakkında daha detaylı bilgi isteyin ve “bu kriterlere ulaştığınızı” her ikinizin de nasıl bileceğini sorun. Öncelikli olarak soru şu olmalı: “İlerlemek için ne yapılmalı?”

Hatırlamanız gereken prensipler  

Yap: 
  • Bireysel koşullarınız hakkında düşünün ve yeni bir unvan isteme sebeplerinizi gözden geçirin. Yeni bir unvan, işinizi daha iyi yapmanıza nasıl yardımcı olacak?
  • Sosyal bağlantılarınızı ve diğer online kaynakları; yeteneklerinizi, uzmanlığınızı ve statünüzü yansıtacak unvanları tanımlamak için sonuna kadar kullanın.
  • Yöneticinizin motivasyonları ve zorlukları üstüne kafa yorun. İsteğinizi dile getirmeden önce kendinize sorun: Neden şimdiki veya gelecekteki patronum evet desin?
Yapma:
  • Kişiselleştirilmiş bir unvan isteyerek aşırıya kaçmak. Eğer böyle bir tane istiyorsanız ve işvereniniz de kabul ettiyse, geleneksel bir eşdeğeri olduğundan emin olun.
  • Unvanınız hakkında dar görüşlü olmak. Maaşınız, iş tanımınız ve yan haklar da dahil olmak üzere her şey masada olmalı.
  • İstediğinizi o anda elde edemeyince cesaretinizi yitirmek. Yeni bir unvan istemek, devam eden bir müzakere sürecidir.
Vaka çalışması 1: Durum tespiti yapın ve unvan değişikliğini yöneticinizin öncelikleriyle uyumlu hale getirin. 

Şayet bir maaş artışı derdinde değilseniz bile, unvan istemenin “kariyerinize ve gelecek iş fırsatlarınıza faydası olur” diyor, Florida merkezli bir hukuki pazarlama ajansı olan PaperStreet’in içerik direktörü Sally Kane. Deneyimlerinden yola çıkarak konuşuyor.

Kariyerinin başlarındayken, henüz avukatlık belgesini almamış hukukçuları hedef alan ulusal bir ticaret dergisinde yönetici editör olarak işe alınmış. İşinin sorumlulukları, derginin yazı işlerinin yönetimini, bağımsız ve stajyer yazarlardan oluşan küçük bir grubu denetlemeyi ve tedarikçilerle birlikte özel projelerde çalışmayı da kapsıyordu.

İşyerinde geçirdiği 6 aydan sonra, Sally unvanının makamını tam olarak tanımlamadığını düşünmeye başladı. “Yeni bir unvanın tedarikçilerin ve diğer yazarların güvenilirliğini kazanmak için bana yardımcı olabileceğini düşündüm.” diyor.

Ayrıca farklı bir unvanın özgeçmişinde daha iyi görüneceğini fark etmiş. “Pozisyonumu atlama tahtası olarak gördüm. Sonsuza kadar orada olmayacağımı biliyordum.” diyor.

Böylece LinkedIn ve Glassdoor ile başlayarak küçük bir çalışma yaptı. “Verilere dayalı olmak istedim ve benim durumumu destekleyecek somut bilgiler topladım.” diye açıklıyor. “Ne yaptığımla çok daha iyi uyum sağlayan unvanlar var mı diye baktım. Aynı zamanda benzer düzeyde ve dağıtımdaki akran yayınları, editoryal yapıları neye benziyor diye kontrol ettim.”

Yöneticisinden -derginin sahibi ve yayımcısından- kendisini genel yayın yönetmeni olarak terfi ettirmesini istemeye karar verdi. O noktada yalnızca yeni bir unvanla mutlu olacaktı, zam istemedi.

İsteğini dile getirmeden önce, unvan değişikliğinin yöneticisinin, hedeflerine ulaşmasına nasıl yardımcı olacağına dair bir strateji oluşturdu. Yöneticisi, markasını oluşturmak ve dergiyi bu endüstride daha görünür yapmak konusunda çok istekliydi.

Sonra “konuşma sırasında unvanımın değişmesinin, dergiyi konumlandırmada bana nasıl yardımcı olacağını anlattım: Konferanslarda çok daha fazla söz alabilecek ve tedarikçilerin gözünde daha önemli olacaktım.”

Yöneticisi ona hak verdi ve unvanını anında değiştirdi. Altı ay sonra, yıllık değerlendirmeler sırasında maaşına, orantılı bir zam aldı.

Vaka çalışması 2: Maaşınız, ikramiyeleriniz, sorumluluklarınız ve unvanınızı içeren “haklar paketinizin” sürmekte olan bir müzakere olduğunu unutmayın. 

Rhonda Rees üniversiteden mezun olduktan sonra, Los Angeles bölgesinde küçük bir halkla ilişkiler şirketinde giriş düzeyinde bir işe başladı. “Unvanım halkla ilişkiler asistanıydı.” diye anımsıyor. “Henüz tecrübesizdim ve giriş düzeyinde bir iş olduğu için kimsenin benden gerçek bir beklentisi yoktu.”

Rhonda halkla ilişkilerle alakalı her şeyi öğrenmeye kararlıydı. Yöneticisini -biz ona George diyoruz- “mentoru” olarak gördü. George, Rhonda’daki potansiteli görmüştü ve ona her geçen gün daha fazla iş ve sorumluluk veriyordu. “Birden kucağıma bir sürü iş yığılmıştı.” diyor.

Fakat buna gücenmiş değildi, aksine kendisini kanıtlamak istiyordu. ”Şirkete para kazandırmakta iyiydim çünkü satış yapmak için rastgele arama yapmayı seviyordum.” diyor, ”Şirkete çok kazanç sağlayan müşterileri getirmeye başlamam  da çok uzun sürmedi.”

George, Rhonda’nın performansından memnundu ve bunu ona da söyledi. ”Bana komisyon vermek onun fikriydi” diyor Rhonda.”Maaşıma ek olarak yüzde 10 komisyon aldım, ve ben bununla tatmin olmuştum. Sadece, ne yapıyorsam onu yapmaya devam ettim.”

Diğer çalışanlar başka işlere devam ettiği sürece George da golf parkurunda daha fazla vakit harcıyordu. Rhonda’nın iş yükü daha fazla arttı. Fakat hâlâ halkla ilişkiler asistanıydı, bu da demek oluyordu ki müşterilerin onu ciddiye almaları için daha da fazla çalışması gerekiyordu.

Sonunda, içinde bulunduğu rolle bağdaşan bir unvana ihtiyacı olduğunu fark etti. “İlk başlarda müşteri temsilciliği yaptığımı zannediyordum. Fakat birdenbire yaptığım işin müşteri yöneticiliği olduğunu fark ettim.” diyor, “George’un gayri resmi olarak bunun farkında olduğunu düşünüyordum fakat ben hâlâ hak ettiğim unvanı almamıştım.”

Rhonda, George’la konuşmaya karar verdi.” Ofisine gittim ve yapıyor olduğum her şeyi açıkladım ve iş dünyasında oldukça önemli biri haline geldiğimi söyledim. Maaş artışı ve müşteri yöneticiliği istedim.” diyor.

“Aslında beni oldukça şaşırtan bir hamle yaptı ve genel başkan yardımcısı unvanını verdi. Hâlen eskisiyle aynı işleri yapıyordum fakat yeni bir unvan ve ufak bir zamla.”

Rhonda, George’a teşekkürlerini sundu. Rhonda bundan bir süre “hoşnut” oldu fakat kısa zamanda kariyerinde daha fazlasını istediğine karar verdi. “Bu deneyim bana kendi işimi kurmak için cesaret verdi, ben de kurdum. Bu işi devam ettirebileceğimi biliyordum.” diyor, “Şimdi patron benim ve kendime ‘genel müdür’ diyorum.”

Kaynak: http://www.hbrturkiye.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

virüs, sağlık, ölümcül virüsler, Manşet, koronavirüs

Virüsler nelerden oluşur? Nasıl yayılır? Peki, son dönemde herkesi etkisi altına alan koronavirüs nedir? Ne kadar tehlikelidir? İşte tüm bu soruların yanıtı ve daha fazlası…

Virüsler Hakkında Uzmanlardan Merak Ettiğiniz Sorulara Cevaplar

Virüsler, Dünya’daki en yaygın biyolojik varlıklardır. Uzmanlar, sayılarının yaklaşık 10.1030 olduğunu tahmin ediyor. Uzmanlara göre eğer tüm virüsler yan yana dizilmiş olsaydı galaksinin bir tarafından diğerine tüm galaksiyi sararlardı.

Virüsleri doğanın nano-boyutlu teknolojik malzemesi olarak düşünebilirsiniz. Nanometre ölçeğinde boyutları olan, diğer organizmaların hücrelerini istila etmek ve kendilerini çoğaltmak için onları kullanma amacıyla donatılmış moleküler makineler. Büyük çoğunluk insanlar için zararsız olsa da, bazıları insanları hasta edebilir ve hatta bazıları insanlar üzerinde ölümcül olabilir.

Virüsler yaşayan varlıklar mı?

Virüsler hayatta kalmak ve üremek için diğer organizmaların hücrelerini kullanır, çünkü kendileri enerji üretemez ve depolayamazlar. Başka bir deyişle, konakçı organizmanın dışında işlev göremezler, bu yüzden cansız olarak kabul edilirler.

Bir hücrenin dışında virüs, virion adı verilen bağımsız bir partiküle sarılır. Virion, çevrede belirli bir süre “hayatta kalabilir”, bu da yapısal olarak sağlam kaldığı ve temas ettiği takdirde uygun bir organizmayı enfekte edebildiği anlamına gelir.

Bir viryon uygun bir konakçı hücreye bağlandığında – bu, viryonun ve hücrenin yüzeylerindeki protein moleküllerine bağlıdır – hücreye nüfuz edebilir. İçeri girdiğinde, virüs daha fazla virion üretmek için hücreyi kullanır – “hackler”. Virionlar genellikle süreç içerisinde hücreyi tahrip ederler ve daha fazla hücreyi enfekte etmek için uğraş verirler.

Bu “yaşam döngüsü” virüsleri canlandırıyor mu? Bu felsefi bir sorudur, ancak her iki şekilde de canlılar üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilecekleri doğrudur.

Virüsler nelerden oluşur?

Bir virüs parçacığının merkezinde, virüsü yeniden üretmek için genetik talimatları içeren DNA veya RNA’dan yapılmış uzun molekül genom bulunur. Bu genom, genetik materyali koruyan, kapsid adı verilen protein moleküllerinden yapılmış bir kat içine sarılır.

Bazı virüslerin yağlı organik moleküller olan lipitlerden yapılmış bir dış zarı vardır. COVID-19’a neden olan koronavirüs bu “örtülü” virüslerden biridir. Sabun, bu yağlı zarı çözerek tüm virüs parçacığının yok olmasına yol açabilir. Ellerinizi sabunla yıkamanın çok etkili olmasının bir nedeni budur!

Virüslere nelere saldırır?

Virüsler, tanıyabilecekleri ve saldırabilecekleri belirli bir avı olan yırtıcılar gibidir. Hücrelerimizi tanımayan virüsler zararsız olacak ve bazıları da bize bulaşacak, ancak sağlığımız için hiçbir sorun olmayacak.

Birçok hayvan ve bitki türünün kendi virüsleri vardır. Kedilerin kedi bağışıklık yetersizliği virüsü veya HIV’in kedi versiyonunda olan ve insanlarda AIDS’e neden olan FIV vardır. Yarasalar, biri COVID-19’a neden olan yeni koronavirüsün kaynağı olduğuna inanılan birçok farklı koronavirüs türüne ev sahipliği yapar.

Bakteriler ayrıca bazı durumlarda bakteriyel enfeksiyonlarla savaşmak için kullanılabilen bakteriyofaj adı verilen benzersiz virüslere sahiptir.

Virüsler değişebilir ve birbirleriyle birleşebilir. Bazen, COVID-19 örneğinde olduğu gibi tür değiştirebilecekleri anlamına gelir.

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

İnsanlar için en önemli olan virüsler bizi enfekte edenlerdir. Herpes virüsleri gibi bazı virüs aileleri, olumsuz etkilere neden olmadan vücutta uzun süre hareketsiz kalabilir.

Bir virüsün veya diğer patojenlerin ne kadar zarar verebileceği genellikle virülansı olarak tanımlanır. Bu sadece enfekte olmuş bir kişiye ne kadar zarar verdiğine değil, aynı zamanda virüsün vücudun savunmasını ne kadar iyi önleyebileceğine, çoğalacağına ve diğer taşıyıcılara yayılabileceğine de bağlıdır.

Evrimsel anlamda, çoğalmak ve konakçıya zarar vermek arasında bir virüsün değiş tokuşu vardır. Deli gibi çoğalan ve ev sahibini çok çabuk öldüren bir virüsün yeni bir ev sahibine yayılma fırsatı olmayabilir. Öte yandan, yavaşça çoğalan ve çok az zarara neden olan bir virüsün yayılması çok zaman alabilir.

Virüsler nasıl yayılır?

Bir kişiye bir virüs bulaştığında kişinin vücudu, öksürme ve hapşırma gibi, cilt dökülmesi veya bazı durumlarda yüzeylere dokunarak salınabilen bir virüs parçacığı deposu haline gelir.

Virüs parçacıkları daha sonra yeni bir potansiyel konakçı veya cansız bir cisim ile temasa geçer. Bu kontamine nesneler fomitler olarak bilinir ve hastalığın yayılmasında önemli bir rol oynayabilir.

Peki Koronavirüs nedir?

Koronavirüs COVID-19, coronaviridae virüs ailesinin bir üyesidir. Adı, virüs yüzeyindeki küçük protein çıkıntılarının taç benzeri bir yapı oluşturması nedeniyle “korona (taç)” dan gelir.

Diğer koronavirüs türleri, 2003 yılında Çin’de Akut Solunum Sendromu’nun (SARS) ve 2012’de Orta Doğu Solunum Sendromu’nun (MERS) ölümcül salgınlarından sorumluydu. Bu virüsler, insanlara bulaşacak şekilde sık mutasyona uğrarlar.

COVID-19 ve Grip Arasındaki Farklar için kısa bir video…

Yazar: Büşra Meral
Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne yapmalıyız?

sağlık, pandemi, Manşet, koronavirüs, bağışıklık sistemi nasıl güçlenir, bağışıklık sistemi

Son zamanlarda dünyayı saran koronavirüse karşı alınan tedbirler arasında, bağışıklık güçlendirmenin öneminden de bahsediliyor. Peki, bağışıklık nasıl güçlenir? Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne gibi önlemler almalıyız? İşte yanıtı…

Bağışıklık sistemi nedir? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolları nelerdir?

Vücudumuzun hastalıklarla mücadele ederek sağlıklı kalmasını sağlayan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ile ilgili her gün yeni bir öneri duyuyoruz. Peki bu tavsiyelerin bilimsel bir gerçekliği var mı? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolu nelerden geçiyor? Mucize şeklinde sunulan ürünler ve gıdalar gerçekten bizi iyileştiriyor mu? Memorial Şişli Hastanesi Doku Tipleme ve İmmünoloji Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Emel Demiralp ve Yardımcısı Dr. Onur Elbaşı bağışıklık sistemi ile ilgili doğru bilinen yanlışlar ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Bağışıklık sistemin sağlıklı çalışması için verilen beslenme önerileri, gıda takviyeleri ve çeşitli ürünler sık sık karşımıza çıkmaktadır. Kanserden, organ nakline, alerjiden, romatizmal hastalıklar olarak bilinen otoimmün rahatsızlıklara kadar geniş bir çalışma alanı olan, sağlıklı bir yaşamın şifresini barındıran bu mekanizmanın doğru çalışması için bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sisteminin önemi nedir?

Vücudumuzda, öğrenebilme, düşünebilme ve hafızada saklama kapasitesinde iki sistem bulunmaktadır. Bunlardan biri beyin, diğeri de bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi, genetik olarak var olan, atalarımızdan aktarılan bilgilerimizi kullanıp, bir mikroba karşı bu bilgiyi işleyip, daha sonra sadece mikrobun olduğu bölgeye odaklanarak savaşan, yok edinceye kadar yılmadan uğraşan ve bu deneyimini unutmayıp saklayan, her yeni durum için bu tecrübeyi de kullanarak yeni bir yanıt üretebilen bir sistemdir. Geçmişten gelen bilginin saklanmış hali olarak, bir takım refleks yanıtlarımız vardır. Bağışıklık sistemi de beyin gibi bu bilgiyi var olan durum karşısında değerlendirip, sentezleyip, mikroba özel ya da kansere, hastalığa, organ nakline özel yanıtlar üretir. Bu, beyin ve bağışıklık sistemi dışında hiçbir sistemde, hiçbir organda olmayan bir özelliktir.

Bağışıklık sisteminin görevi, bireyin özünü korumaktır. Bu nedenle öncelikle kendini bilmekte ve öze zarar vermemektedir. Bu bağlamda, bağışıklık sisteminin, en az düşmanla savaşmak için gereken emek kadar kendini bilmek için de emek harcadığı söylenebilir. Bu arada her mikrobu da önemsememektedir. Örneğin, vücudumuzun içinde bağışıklık sistemi hücrelerimizin toplam sayısının en az 30, kimi çalışmalara göre hatta 100 katı mikrop yaşamaktadır. Ama onlara cevap verilmemekte hatta onlar ile karşılıklı kazançlı olarak denge içinde birlikte yaşanmaktadır. Tıpkı beyin gibi bağışıklık sistemimiz de öğrenme yetisine sahiptir. Bu öğrendiklerinin bir kısmını bir deneyim olarak hafızasında saklar ve gerektiği zaman hatırlayarak kullanır. Yani sosyal bir varlık olan insanın kişisel deneyimlerini saklaması gibi, bağışıklık sistemi de kendi geçirdiği deneyimlerin bilgilerini saklar. Örneğin bağışıklık sisteminin hafıza özelliği aşılarda kullanılmaktadır. Ama sadece aşılarla da değil; bağışıklık sisteminin daha hücresel, daha moleküler hafıza mekanizmaları da bulunmaktadır. Yani çok boyutlu düşünme ve saklama kapasitesine sahip olduğu söylenebilmektedir. Bu da beyinle benzer olan bir diğer özelliğidir.
Tolerans ise hem kendine hem de bazı yabancılara hoşgörü anlamına gelmektedir. Örnek olarak kendi ailesindeki bireyler ne yaparlarsa yapsınlar kişinin bir parçanızdırlar ve onların birçok özelliği, davranışı makul sınırlara kadar hoş görülür. Bağışıklık sistemi de benzer şekilde kendisine ait olana yani öze karşı hoşgörülüdür. Bunun şöyle bir faydası vardır: Öze karşı hoşgörülü olması, sistemin kendi varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir. Aslında immünoloji, benlik bilimidir. O ‘ben’ bilgisi, kendimize ait hücrelerimize, içimizdeki herhangi bir organa savaşmamızı, kendimize zarar vermememizi sağlamaktadır. Bu sistemin amacı, zararlı yabancıya karşı savaşarak, kendini korumaktır. Bu savaşı verirken de kendine karşı tamamen zararsız veya en az zararla savaşı sonlandırmak üzere programlanmıştır.

Bu sistem ne zaman oluşuyor?

Bağışıklık sistemi vücuda tüm organlara yayılmış olan hücrelerden ve ek olarak dalak, karaciğer, timus, lenf bezi gibi organlardan ve kemik iliğinden oluşur. İlk bağışıklık sistemi hücrelerinin aort dediğimiz en büyük atardamarımızın içinde olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Yani kanın oluşmaya başlaması ile birlikte bağışıklık sistemimiz de oluşmaya başlıyor denilebilir. Daha sonra en erken öncülleri karaciğer içinde gösterilmiştir. Karaciğer öncesini göstermek, yöntemsel olarak çok kolay değildir. Burada en ilginç nokta, özü olan ve olmayanı ayırt etmek temeli üzerine kurulmuş bir sistemde yarı yabancı olan bebeğin, anne rahminde nasıl kalabildiği ve daha önemlisi bağışıklık sistemi tam olan annenin bu yarı yabancıyı nasıl reddetmeden dokuz ay saklayıp büyütebildiğidir. Bağışıklık biliminin en etkileyici, en gizemli ve yanıt bekleyen birçok sorusu olan konusudur. Yeni doğan bebekler bağışıklık açısından gelişmemiş olarak doğarlar. Rahim içi yaşam boyunca anneden koruyucu faktörler bebeğe geçer. Yenidoğanda bağışıklık sistemi ile ilgili hücre ve sıvısal bir takım mekanizmalar çok az bir şekilde var ama yeterli değildir. Bu dönemde anneden gelen bir takım bağışıklık bileşenleri bebeği korur.

İmmünglobulin adı verilen koruyucu antikorların tam olarak yapılabilmesi 3 yaşı bulur. İlginç olarak, 2 yaşa kadar anne sütü ile beslenen çocuklarda, anneden gelen immünglobulinlerin 3 yaşa, yani bebek bunları tam olarak yapabilene kadar bebeği koruduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Bağışıklık sisteminin hücreleri ile birlikte tam olgunlaşması ise 6-7 yaş civarında olur ve ondan sonra da hiç bitmez. Sürekli bilmek ve öğrenmek, yeni deneyimler kazanmak ister. Ama bazen de hatalar yapmaktadırlar.

Bağışıklık sistemi hata yaparsa sonucunda ne olur?

Örneğin bağışıklık sistemi bazen kendine karşı az hoşgörülü olabilir. Bu kendine katlanamama durumu, kişinin kendi hücrelerine zarar verebilir ve otoimmün hastalıklar ortaya çıkar. Basit anlatımla otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin özüne toleransının yıkılması şeklinde oluşur denilebilmektedir. Bazen de hoşgörünün dozunu ayarlayamaz ve fazla hoşgörülü olarak içimizde büyüyen kansere ya da tümöre karşı kendisiymiş gibi davranabilir. Yani bizi korumakla yükümlü bu mekanizma, maalesef bazen kendi zararımıza çalışabilir. Alerjik durumlar ortaya çıkabilir ya da organ naklinde takılan organı kabul etmeyebilir. Bunların hepsi de istenmeyen ve ‘herkes hata yapabilir’ denilemeyecek durumlardır.

Bu durumların ortaya çıkmasını tetikleyecek belirli sebepler var mıdır?

Genetik olarak sağlam bir bağışıklık sistemi arada hata yapsa da bunları tekrarlamaz. Ama genetik bir yatkınlık durumu var ise ki bu çok sayıda gen ve bunların karmaşık ilişkilerini içerir, çevresel etkenler hastalığın ortaya çıkmasına neden olabilir. ‘Normal’ sayılabilecek hatalara bir örnek vermek gerekir ise; çok gürültülü bir enfeksiyon hastalığının ardından, düşmana çok yönlü saldırıda bulunurken tüm hücrelerini, bileşenlerini aktifler. Öze zarar gelmemesi için, bu aktif saldırgan durumun bir süre sonra sönmesi gerekir. Hızını alamayıp savaşa uzun sure devam ederse otoimmün durumlar oluşabilir. Bağışıklık sistemi hatalarında, hatta her bir hastalık özelinde ayrı ayrı çok sebep vardır. Savunma ve korunma için bu kadar farklı mekanizmaya sahip bir sistem doğal olarak bozulabilecek çok fazla parçaya sahiptir. Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmaktadır.

Çocuklarda bağışıklık sistemi nelerden etkileniyor?

Çocuklarda bağışıklık sistemi konusunda bir beslenme ya da davranış önerisinin doğrudan olumlu ya da olumsuz etki edeceğini söylemek uygun değildir. Çocuklarda dikkat edilmesi gereken en önemli şey uyku süresi ve kalitesidir. Çünkü uykuda büyüme hormonu salgılanır. O büyüme hormonu gibi bir takım sıvısal vücut bileşenleri bağışıklık sisteminin iyi yanıt vermesini sağlar. Stres, (bu arada stresi sadece psikolojik stres olarak almamak gerekir. Bir enfeksiyon hastalığı, bağışıklık sisteminin stresidir) küçük yaşlarda sıkça geçirilmiş enfeksiyonlar, beslenme bozuklukları gibi etkenler bağışıklık sisteminin doğru çalışmasını etkiler ancak genetik kodda hiçbir hata yok ise o durum telafi edilebilir. Ama bir bozukluk zaten varsa, bir ya da birden fazla olumsuz çevre koşulu yan yana geldiğinde bağışıklık sistemini etkileyebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta özellikle bir gıdayı tüketmenin bağışıklık sistemini düzelteceği inancı doğru değildir. Bu kural sadece emme çağındaki bebekler için geçerli değildir. Anne sütü, bağışıklık sisteminin sağlam olarak gelişebilmesi için olmazsa olmaz bir noktadır. Eğer genetik olarak belirgin bir bozukluk, immün yetmezlik adı verilen bir durum yok ise sağlıklı bir bağışıklık sistemi için bebekler için anne sütü yeterlidir.

Komşunuzu değil, doktorunuzu dinleyin 

Bağışıklık sistemi çok değişkenli, çok sayıda farklı yolağı olan bir sistem olduğu için gerçek gücünün sayısal ölçümü kolay değildir. Bu da pek çok kişinin bu konuda dayanaksız ya da az dayanaklı kurgulamalar yapmasına yol açabilmektedir. Maalesef bu yöntemlerle ticari kazanç da sağlanabilmektedir ve bunların önüne geçilmesi son derece önemlidir. Ancak bilimsel olarak doğru olanı söyleyebilmek için, bir ürünün bağışıklık sistemini güçlendirdiğini iddia edebilmek için seçilmiş ve birbirine sayısal olarak denkleştirilmiş, ürünü kullanan ve kullanmayan insanda yani örnekte denenmesi, denek sayılarının yeterli olması ve bu etkinin iki grupta gerçekten anlamlı düzeyde farklılık yarattığının ispatlanması gerekmektedir.  Yoksa bu bilimsel bir söylem değil, ‘komşu’ önerisi olmaktan öteye geçmeyen bir durum olarak tanımlanabilir. Ticari kazanç kapısı olarak da görülebilir. Ayrıca bu tür ürünler ilaç olmadıkları, gıda takviyesi olarak izinlendirildikleri için Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde de değildir.

Bağışıklık sisteminde mikrobun hangi yoldan vücuda girdiği çok önemlidir. Mikrobun nereden girdiği bağışıklık sisteminin ona karşı nasıl yanıt vereceğini belirler. Yani, ciltten, kandan, solunum sisteminden girerse mikroplu şok oluşturabilecek kadar bağışıklık sistemini etkileyen bir bakteri, ağızdan alındığında hiç problem yaratmayabilir hatta onlara hoşgörülü bile olabilir. İşte bu tür bakterilerin bağışıklık sistemini etkileyecek bazı kısımlarını toz haline getirip kapsüllere koyup bağışıklık sistemini güçlendiriyor denilirse çok yanlış bir yönlendirme yapılmış olur. Çünkü o bakteri zarı ekstresi yutulduğunda ona hoşgörü kazanılır.

Örneğin yeni doğum yapan kadınlara önerilen, anne sütünü destekleyen tozlar piyasada satışa sunulmaktadır. Bebekler için de bazı ürünler bulunmaktadır. İmmün sistemi güçlendirdiği iddia edilmektedir ancak bunun gerçekliğine, bilimsel yanlarına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sistemini güçlendirdiği iddia edilen ürünler kimi zaman süregiden bir hastalığın tedavisi sırasında çok kötü sonuçlara sebep olabilir. Mesela böbrek hastası bir kişi, komşusuna iyi gelen bir otu içip, böbreğinin üstüne bir de karaciğerinin bozulmasına yol açabilir ve böbrek naklinin yapılamamasına yol açabilir. Hekimler de tabi ki bitkilerin hastalıklar üzerinde olan etkileri ile ilgili yapılan araştırmaları takip etmektedir. Ancak mucize diye tanıtılsa bile, asla doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Tam aksine burada mucize sözü daha da dikkatle sorgulanmalıdır.

Mesela belli kanser türlerinde yeşil çayın kesinlikle tüketilmemesi gerektiği kanıtlanmış bir gerçektir. Bu tip ürünler bazılarına çok iyi gelirken, bazılarında hücrelerin bölünmesini artıracak yönde etki ettiği söylenmektedir. Bu tip bilgilerin doğruluklarını bilimsel olarak da takip etmek gerekir. Bu ürünlerin denetlenmelerinin dışında, fayda sağlamıyorsa bile en azından zarar da vermemesi önemlidir

Bağışıklı sistemini güçlendiren 5 önemli faktör 

Her insanın havaya, suya, güneşe, uykuya, her türlü, dengeli olarak alınan besine ihtiyacı vardır ve stresten uzak durmak önemlidir.

Bağışıklık sistemi için en önemli gereksinim oksijendir. Hipoksi (dokularda oksijenin azalması) bütün sistemlerimiz için zararlıdır. Yani şehirde yaşamak immün sistemi bozan bir etkendir.  Oksijen konusunda önemli bir örnek de damar sertliği ile ilgilidir. Damar sertliği de bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Damar çeperinde mikropsuz bir iltihaplanma ile başlar. Oksijensiz ortam, kötü yağların hücre içine yanlış bir şekilde girip depolanmasına neden olur. Mümkün olduğu kadar oksijeni bol ortamlarda bulunmak hem mikroplarla karşılaşma sıklığınızı azaltır hem de sağlam bir bağışıklık sisteminiz oluşmasını sağlar.

Diğer önemli bir faktör de iyi bir uykudur. Çünkü uyurken serotonin salgılanır ve bu hormon T lenfositleri dediğimiz o özel hücrelerimizden bir grubunun daha iyi yanıt verir hale gelmesini sağlar. Bir yayın hızının iyi gerilmesi ile doğru orantılı olması gibi serotonin de bağışıklık sistemi için öyle bir etki yaratmaktadır, karşılaştığı bir enfeksiyona daha hızlı yanıt veriyor.

Güneş ışınları ve D vitamini de sağlıklı ve güçlü bir immün sistem için olmazsa olmazdır. Yani yeterli ve sağlıklı beslenme, oksijenli ve güneşli ortam ve güzel bir uyku… Tüm bunlar bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Egzersiz de bol oksijenli ortamda yapıldığı zaman bağışıklığa iyi gelmektedir.

Bağışıklık sistemi ile psikoloji ilişkisi nasıldır?

Stres döneminde salgılanan bir takım hormonlar ya da beyindeki sinyal iletimini sağlayan bütün sıvısal maddeler, bağışıklık sistemini de etkilemektedir. Stres durumunda immün sistem alarm halinde olur. Tam ve güçlü yanıt verebilir haldedir. Stres durumundaki davranışlar düşünüldüğünde; normal zamanda kaldıramayacağınız bir durumla karşılaştığınızda çok daha güçlüsünüzdür. Kişinin kendisi bile gücünüze şaşırabilir. Ama stres kaynağı ortadan kalktığı an geçici bir depresyon olabilir. Bağışıklık sistemi de aynı şekilde stres sonrası güçsüzleşir bir sure sonra kendini toparlar. İşte o dönem hastalanma dönemidir. O boşlukta bir mikropla karşılaşırsa enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkabilir. Örneğin sınavlarını bitiren birçok öğrenci bu süreçten sonra hastalanabilir hatta zatürre olabilir. Bu durum günlük hayatta görülebilmektedir.

‘Bütünlüğümüz çeşitliliğimizden geliyor’ 

Bir grup hücrenin diğerlerini hiçe sayarak sınırsız büyümesi= Aynılaşma= Kanserleşme 

İnsanoğlu kendisinin her zaman en doğru olduğunu zannetme ve herkesin kendisi gibi olmasını isteme eğilimindedir. Ama yaşam bir çeşitliliktir. Her şeyin aynı olması zaten yaşam ile bağdaşmaz. Biyolojik sistemlerde aynılık kanser anlamına gelir. Tüm biyolojik sistemler gibi bağışıklık sistemi de çeşitliliğin ve çeşitliliğin getirdiği karmaşanın düzenidir. Biyolojik yaşam ve bağışıklık sisteminin yaşamı kendi olan ve olmayanın dirsek dirseğe itişmeleri ile olur. Biraz biri haddini aşar, ileri gider. İleri gittiği zaman diğeri biraz iter bazen de taraflar yer değiştirir. Bir tür biyolojik tango da denilebilir. Denge, bir devinimdir. Durağan bir şey değildir. Ama bazı durumlarda, birinden biri haddini aşma kısmında fazla ileri gider ve o ana dengeyi bozmayı başarır ise hızla çoğalarak sistemi aynılaştırmaya çalışırsa kanserleşmiş demektir. Bağışıklık sisteminin bu denge bozukluğunu görmesi, maalesef çoğu durumda iş işten geçtikten sonra olur. Kanserleşen hücreler, bağışıklık sistemini ne kadar başarı ile kandırırlarsa kendilerini bağışık sistemine ne kadar başarı ile öz hücreler olarak tanıtırlarsa o kadar kötü huylu ve yayılmacı olurlar. Vücudumuzda her gün genetiği bozuk, kanser hücreleri oluşur ama bahsedilen konularda başarı gösteremezlerse bağışıklık sistemi hücreleri onları tanır ve yok eder. Ama açıkça da gördüğümüz üzere bağışıklık sistemimiz bu konuda o kadar da başarılı değildir. Bu anlatılan sebeplerle kanser araştırmaları iki koldan yürümektedir. Çünkü iki tarafı olan bir savaş söz konusudur. Birinci konu, nasıl olur da bir hücremiz, tüm kontrol noktalarının üstesinden gelmeyi başararak bir yandan çoğalıp bir yandan bağışıklık sistemine kendini öz hücre olarak gösterir hatta bağışıklık sistemini baskılayacak, hatta onu yok edecek hale gelebilir sorusudur. Maalesef bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Diğer konu da bağışıklık sistemi nasıl olur da bu uyku durumunda kalabilir? Bu soruların yanıtları da uzun yıllar boyunca araştırma yapılmasını gerektirebilir.

Yazar: Prof. Dr. Z. Emel DEMİRALP
Kaynak: www.memorial.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Hücrelerimiz yenileniyorsa biz neden yaşlanıyoruz?

Manşet, insan vücudu, hücre yenilenmesi, hücre, element, anatomi

İnsan vücudunda çok sayıda element bulunmaktadır. Peki, hücrelerimizin ömrü ne kadar? Ölen hücreler ne oluyor? İşte yanıtı…

Vücudumuz Hangi Elementlerden Oluşuyor?

İnsan vücudunda en az 25 element bulunuyor. Ancak vücut kütlemizin yüzde 99’a yakını 6 elementten oluşuyor. Bunlar: Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum ve fosfor.

Geri kalan kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşuyor.

Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunuyor.

Ne işe yarıyorlar derseniz…

Oksijen: Besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli rol oynar.

Karbon: Vücudun yapıtaşı olarak da adlandırılır.

Hidrojen: Besinlerin taşınmasına, atıkların uzaklaştırılmasına ve vücut sıcaklığının düzenlenmesine yardımcı olur. Enerji üretiminde de önemli rol oynar.

Azot: Proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitlerin yapısında bulunur, aynı zamanda DNA’yı oluşturan nükleik asitlerin de önemli bir parçasıdır.

Kalsiyum: Kemiklerin ve dişlerin güçlü ve sert olmasına katkıda bulunur, aynı zamanda sinirlerin ve kasların işlevlerini yerine getirmesinde, kanın pıhtılaşmasında önemli rolü vardır.

Fosfor: Kemik ve diş sağlığının sürekliliği için gereklidir. Hücrelerdeki kimyasal tepkimeler için gerekli olan enerjiyi sağlayan ATP molekülünde de bulunur.

Potasyum: Vücuttaki su dengesinin sürdürülmesi ve sinir hücrelerindeki elektriksel sinyal için gereklidir.

Kükürt: Kıkırdakta, insülinde (vücudun şekeri kullanabilmesini sağlayan hormon), anne sütünde, bağışıklık sisteminde rol oynayan proteinlerde, derinin, saçın ve tırnakların yapısında olan keratinde bulunur.

Klor: Sinir hücrelerinin uygun şekilde işlevini yapması için gereklidir, aynı zamanda mide özsuyunun üretimine yardımcı olur.

Sodyum: Sinir hücrelerindeki elektrik sinyallerinde önemli bir rol oynar, aynı zamanda vücuttaki su miktarını düzenler.

Magnezyum: İskelet ve kas yapısında önemli rol oynar, ayrıca hücrelerde gerçekleşen kimyasal tepkimelere enerji sağlayan ATP’yi kullanan enzimlere yardımcı olan moleküllerde bulunur.

İyot: Metabolizmayı düzenleyen ve tiroit bezi tarafından üretilen temel bir hormonun parçasıdır.

Demir: Kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobinin bir parçasıdır.

Çinko: Sindirimde görevli bazı enzimlerin bir bölümünü oluşturur.

***

Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60 kadarı su. Bu 42 litreye denk geliyor. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alıyor. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturuyor.

Vücudumuzdaki hücreler ortalama 7-10 yılda bir yenilenmekle birlikte, her hücrenin ömrü aynı uzunlukta değil.

Nötrofil hücrelerinin ömrü (kandaki bir tür akyuvar) sadece iki gün iken, göz lensinin ortasında yer alan hücreler ömür boyu bizimle mesela. Hatta beyin hücrelerinin ömrü bizimkinden çok daha uzun.

 Bazı hücrelerin ömrü:

  • Beyin hücresi: 200+ yıl
  • Göz lensi hücresi: Ömür boyu
  • Yumurta hücresi: 50 yıl
  • Kalp kası hücresi: 40 yıl
  • Bağırsak hücresi: 16 yıl
  • Kas hücresi: 15 yıl
  • Yağ hücresi: 8 yıl
  • Hematopoetik (kan yenileyici) kök hücre: 5 yıl
  • Karaciğer hücresi: 10-16 ay
  • Pankreas hücresi: 1 yıl

Vücudumuzun dışında veya sindirim sistemimizde yer alan hücreler öldüğünde vücuttan atılıyor. İçerideki kalanlar ise vücudumuzu hastalıklardan koruyan akyuvarlar tarafından tüketiliyor. Ölü hücrelerden sağlanan enerjinin bir kısmı yeni akyuvar hücrelerinin yapımında kullanılıyor.

Akla gelen soru hücrelerimiz yenileniyorsa neden yaşlanıyoruz?

Vücudumuzda akyuvar hücreleri gibi kimi hücreler sadece birkaç saat yaşarken, deri hücreleri birkaç hafta, beyin hücrelerinin çoğu da on yıllarca yaşıyor.

Ancak birçok hücre yenilense de, bunun gerçekleşmesini sağlayan süreçlerde zamanla aksamalar oluyor. Hücre üretimi için talimatları taşıyan DNA’lar zamanlar hasar görüyor ve hücre bölünmesi engelleniyor. İşte bu duruma da yaşlanma diyoruz.

Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND