Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Hafızanın 7 büyük günahı

Ne unutmak ne de hatırlamak konusunda sınırsız bir seçim hakkımız var. Gereksiz şeyleri hatırlarken en gerektiği anda kritik bir bilgiyi hatırlayamıyoruz. “Hafızanın cilveleri” bununla da bitmiyor… İşte 7 hafıza günahı…

Ne unutmak ne de hatırlamak konusunda sınırsız bir gücümüz var. Gereksiz şeyleri hatırlarken en gerektiği anda kritik bir bilgiyi hatırlayamıyoruz. “Hafızanın cilveleri” bununla da bitmiyor… İşte 7 hafıza günahı…

HAFIZANIN 7 GÜNAHI VE REKLAM

Bu yazı, Harvard Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan ve hafıza üzerine derinlemesine araştırmalar yapan Daniel L. Schacter’ın bilimsel olarak kabul edilmiş 7 hafıza günahıyla ilgili değil; bunun reklamla ilişkisi üzerine. Nasıl malzemeleri iyice tanımadan iyi yemek yapmak mümkün değilse, “hafıza”yı, yani malzemeyi tanımadan iyi reklam yapmak da pek mümkün değil. (Olursa tesadüfen olur.)

1.HAFIZA UÇUCUDUR

Eğer hiçbir şeyi unutmasaydık hayat felaket olurdu.

Bilgisayarda bizim istediğimiz şeyler silinir; hafıza ise bunu bize sormaz, kendi istediği şeyleri siler. Bazı şeyleri tamamen silmese bile detayları siler ve geçmişi daha genel hatlarıyla hatırlarız. Yani, hafıza uçucudur.

Bu nedenle;

Reklam yeterli sıklıkta ve düzenli olarak yapılmalı, yoksa uçar gider. (125 yıllık Coca-Cola bile 3-5 sene reklam yapmasın, bakalım neler olur!)
Reklam tek bir özlü mesaj yerine, detay mesajlara boğulursa hepsi uçar gider. Çünkü hafıza uçucudur, detayları öncelikli olarak siler. Bir olayı birlikte yaşamış iki kişiye kısa bir süre sonra o olayı anlattırırsanız gördüğünüz şu olur; ya detayları hatırlamazlar ya da olayın özünü aynı hatırlasalar bile detayları çok farklı anlatırlar.
2. HAFIZA DALGINDIR

Dikkatimizi bir şeye vermişken gelen başka başka mesajları ya hiç kaydetmeyiz ya da hiç hatırlamayız. Sabah tam evden çıkarken giydiğim ayakkabıyı değiştirmek için dolabı açıp, yeni ayakkabıyı seçip giydikten sonra, evden çıkıp arabamın yanına geldiğimde arabamın anahtarını ne cebimde ne çantamda bulamadığım ve eve döndüğümde evde hep anahtarı koyduğum çekmeceyi didik didik ettikten sonra, gardıropta bir gün önce giydiklerimin cebine de bakmama rağmen anahtarı bir türlü bulamadığım günü hatırlıyorum da… Kâbus gibiydi. Hâlbuki kapıya doğru yönelirken anahtarı çekmeceden almıştım. Taksiyle gittim işe. Anahtarı, ayakkabı seçerken dolabın raflarından birine koymuşum.

Eşim görmüş, akşam geldiğimde verdi anahtarı. O an ilgimi verdiğim şey ayakkabı seçimiydi, onun dışındaki bir şeyi hatırlayamamıştım. Şimdi düşünün bütün odağınızı verip televizyonda dizi seyrederken araya giren reklamları ve mesajları… İnsanlar yalnızca ilginç buldukları şeye dikkat ederler. Yeterli dikkat verilmediğinde ise hafıza ya yanlış kaydeder ya da hiç kaydetmez.

Bu nedenle;

Reklamınız ve mesajınız yeterince ilginç değilse, insanlar yeterli dikkati veremez ve mesajınızı almaz veya sizin mesajınızı, zihninde sizin markanızdan daha önde olan bir marka adına kaydeder; yani reklamınız rakibiniz olan başka bir markanın işine yarar. Geçen akşam reklam sektöründen olmayan bir arkadaşımla bizim evde bilardo oynuyoruz. “Ata Demirer’in oynadığı Vodafone (Reklam Avea’nın olmasına rağmen) reklamı için ne düşünüyorsun, beğendin mi?” diye sordu. 🙂
3. HAFIZA KİLİTLENEBİLİR

Daha önce zihninizin kaydettiğini düşündüğünüz bir şeyi, kısa bir zaman sonra ya zor hatırlarsınız ya da hiç hatırlayamazsınız. En iyi örnek, daha önce sizinle tanıştırılan birinin adı aklınıza gelmez. “Hay Allah, neydi adı ya? Dilimin ucunda ama hatırlayamıyorum.” dersiniz.

Bir gün bir şeyi unutmamak için parmağıma kırmızı tükenmezle bir ip çizdim. İki saat sonra ipe bakıp düşünüyordum; “Bu ipi neyi unutmamak için çizmiştim, hay Allah!” Bu durum uçuculuktan farklıdır. Bilgi unutulmuş değildir ancak zihin onu hatırlayacak bağlantıyı kaybetmiştir.

Bu nedenle;

Reklamda metaforu (mecazı) doğru bir biçimde kullanmak, hafızanın işte o bağlantıyı kurmasına yardımcı olur. Vadaa World’ün, kabarık kıvırcık saç Bonus’un, minik ayıcık Yumoş’un, bibendum Michelen’in, papyonlu tavşan Playboy’un, deve Camel’ın, kükreyen aslan MGM’nin bağlantılarıdır.
Markanızı tek bir kategoriye odaklarsanız, o kategoriyi düşünmek bile sizin markanızla bağlantıyı kurar. Poşet çay deyince Lipton gelir. Enerji içeceği deyince Red Bull. Pahalı, lüks, prestij saat deyince Rolex; ucuz, renkli, şık, eğlenceli saatler deyince Swatch…
4. HAFIZA YANLIŞ EŞLEŞTİREBİLİR

Mesela bir haberi doğru olarak hatırlarsınız, fakat bu haberi gazetede okumanıza rağmen televizyonda izlediğinizi zannedebilirsiniz. Veya daha önce gördüğünüz bir kişiyi aslında bir kafede görmüşken, sinema fuayesinde gördüğünüzü zannedersiniz. Bununla ilgili en dramatik örnek, bellekle ilgili çalışmalarıyla tanınan psikolog D. Thomson’un başına gelmiştir. Tecavüze uğrayan bir kadın tecavüzcünün ayrıntılı bir tanımını vermiş ve bu tanıma çok uyan psikolog Thomson tecavüzle suçlanmıştır. Daha sonrasında tecavüz kurbanı kadının, tecavüze uğramadan önce televizyonda D. Thomson’ın bir konuşmasını dinlediği ve Thomson’ın yüzünü tecavüzcüye atfettiği anlaşılmıştır. Özetle, beyin algıladığı ve bir şeye ait olan mesajları başka bir şeyle eşleştirebilir.

Bu nedenle;

Bir markanın yaptığı reklamı ve vermeye çalıştığı mesajı, rakibi olan başka bir markayla eşleştirebilir.
Sıkılıp da sık sık değiştirerek belirgin bir mesaj, belirgin bir reklam tarzı ve ses tonu oluşturamazsanız, insan zihni sizin mesajınızı ve reklamınızı rakibiniz olan bir markayla eşleştirebilir.
Başka bir markanın daha önce sahiplendiği bir vaadi (veya faydayı) sunmaya çalışan, daha önce onun yaptığı tarzda reklam yapmaya başlayan markaların vaatleri ve reklamları büyük bir çoğunlukla diğer markayla eşleştirilir. Böylece paranızı çöpe bile atmaz, rakibinizin yararına harcamış olursunuz. (Mesela bardak içindeki buzların üzerine fışırdayarak dökülen kola, Cola Turka da olsa, Pepsi de olsa, hafıza bu görüntüyü Coca-Cola ile eşleştirir.)
5. HAFIZA ETKİ ALTINDA KALIR

Deneklere bir arabanın dur işaretinde durduktan sonra geçirdiği kazayla ilgili bir film izletilmiş, sonra kazayı anlatmaları istenmiş. Bir kısım deneğe ise “Araba geç işaretini görüp geçtikten sonra ne oldu?” şeklinde bir soru sorulup kazayı anlatmaları istenmiş. Yönlendirici soru sorulan deneklerin büyük bir çoğunluğu kazayı anlatırken, geç işaretini gördüklerini ifade etmişler.

Özetle, insan beyni sizden gelen bilgiyi, mesajı alır ve hemen arkasından sizinle ilgili diğer kanallardan (dedikodu, medya, haber, bir yakınının deneyimi vb.) edindiği bilgilerin etkisi altında kalır. Bu yüzden de sizden gelen bilgi veya mesajları bunlarla birleştirip ya farklı bir şekilde kaydeder ya da reddeder.

Bu nedenle;

Reklamınızda, insanların sizin hakkınızda (diğer kanallardan edindiği bilgilerle oluşturduğu) neredeyse önyargı haline gelmiş bilgileriyle zıtlaşan bir mesaj vermeye çalışmayın. Bu hatayı yaparsanız, insanlar mesajınızı reddeder veya sizin hiç de istemediğiniz bir şekle dönüştürüp hafızalarına yazarlar.

6. HAFIZA TARAF TUTAR

İnsanlar dostları, inançları, değer yargıları, duyguları ve önyargıları gibi köklü şeylerin tarafını tutar, yeni şeylerin değil. Ayrıca birine karşı olumlu duygular besleyen bir insan, onun kusurlarına karşı daha hoşgörülüdür ve bu kusuru hafızasına kaydetmeyebilir.

Bu nedenle;

İnsanlar yıllardır bildikleri, tanıdıkları, dost oldukları, en sevdikleri, en köklü, lider markaların tarafını tutar, yeni markaların değil.
Siz geriden gelen yeni markalardan biriyseniz, sizin kusurlarınız için çok daha hoşgörüsüz olur. Üstelik bunu bir de hafızasına kaydeder. İşte bu yüzden, rakibiniz kadar, hatta daha fazla reklam yapsanız da reklamınız onunkinden daha az etkili olur. Sizin söylediklerinizden çok onun söylediklerine değer verilir.
7. HAFIZA UNUTMAZ (BAZI ŞEYLERİ)

Bazı şeyleri siz unutmak isteseniz bile hafıza unutmaz. Mesela travmalar, korkular, fobiler unutulmaz. Şoklar, sürprizler, beklenmedik şeyler unutulmaz. Çok şaşırdığı, hayret ettiği, ezberini bozan şeyleri unutmaz.

Bu nedenle:

Unutulmak istemiyorsanız, mesajınızın unutulmamasını istiyorsanız insanları şoke edin, şaşırtın, hayrete düşürün. Bunu ürününüzle yapamıyorsanız sunumunuzla yapın, onunla da yapamıyorsanız reklamınızla yapın. Mümkünse hepsiyle yapın.
“Eleştiri alırız, birilerini kızdırırız…” diye tepki almaktan korkmayın. Bazı insanlar size olumsuz tepkiler veriyorsa, bilin ki o konuda bazı insanlar da (hatta çok daha fazlası) olumlu düşünüyordur. (Size neredeyse sadece olumsuzlar yansır.)
Bir markayı tepki alması değil, ona kayıtsız kalınması öldürür. Birileri Fenerbahçe’ye âşıkken, birileri nefret eder. Birileri Galatasaray’dan nefret ederken, birileri de ona âşıktır. Ve bu durum ikisinin de büyük marka olmasına engel olmamış, tam tersine taraftar kitlesini büyütmüştür.
Mesela 2004 yılından bu yana hâlâ “Regal-Tokat” reklamının neden unutulmadığını, 1999’daki “Audi’de asla bulamayacağınız aksesuarlar” kampanyasının toplumsal hafızaya nasıl kazındığını bir düşünün. 1997’de sadece altı dergide yayınlanan “Zeki Triko-Güneşi özledik.” ilanının bugün hâlâ nasıl taptaze kaldığını sorgulayın. 11833 reklamlarının AdWatch araştırmasında nasıl olup da haftalarca açık ara hatırlanma rekortmeni olduğunu tekrar bir düşünün.
Zeki Müren’in en sevdiği atasözleri şunlardır; ‘Meyve veren ağaçlar taşlanır’ ve ‘Yıldırımlar yüksek tepelere düşer’. Zeki Müren’in çıkışının halkı şoke etmekle (travma benzeri şoklar) olduğunu ve bu süreçte eleştiri bombardımanına tutulduğunu unutmayın.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND