Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Girişimcilerin Türk usulü dünyası…

Yazarımız Faruk Türkoğlu bu kez Türk girişimcilerinde bulunan güçlü ve zayıf özelliklerini yazdı. Bunlar tabii sadece girişimcilerin değil, Türkler olarak bizlerin ortak özellikleri olarak görülebilir. Daha iyi girişimlerin yolu güçlü yanlarımıza odaklanmaktan geçtiğine göre bu yazıyı tıklayalım, okuyalım…

türk usulü girişimcilik, iş hayatı, girişimcilik

Referans gazetesinin üçüncü yılına adım atarken başlattığı “Türkiye”nin Hızlı Balıkları” adlı kapsamlı dizi için genç muhabir arkadaşlarımın yaptığı araştırma ve söyleşiler, iş insanı ve yönetici profilinin hızla değişmekte olduğunu ortaya koyuyor. Geçen ilkbahar ayları süresince ekonomide yaşanan ve zamanla dinmesi beklenen dalgalanmalara karşı verilen tepkinin, geçmiş yıllara göre daha dirençli ve olgun olması da bu gözlemi güçlendiriyor.

Değişen paradigmaya uyum sağlamada büyük mesafe alan girişimcilerimiz ve is insanlarımızın değişen profilinin başlıca karakter çizgilerini şöyle özetlemek mümkün:

-Girişimcilerimiz dünyaya ve iş hayatına eskisine göre daha pozitif bakıyor. Mazeretlerin arkasına saklanmak yerine imkansızlıklarla elinden geldiğince mücadele etmeyi tercih ediyor.

-Yeni iş sahibi ve yönetici kuşağı, geçmiş dönemlere göre daha “dışa dönük ve atak” bir profil veriyor.

-Geçen yüzyılda “Ortadoğu ve Balkanların en büyüğü” olmakla yetinilirken, yeni kuşak girişimciler, yönettikleri kuruluşları bir “Avrupa şirketi” hatta bir “dünya şirketi” durumuna getirmeyi hedefliyor.

– Yeni iş insanı kuşağında eleştirel ve analitik düşünce yeteneği daha yüksek. Bunun en önemli kanıtı, zengin ülkelerde yaşanan 2001-2003 resesyonu sırasında ortaya çıktı. Avrupa”daki farklı tüketici segmentlerinin taleplerine uygun elektronik, beyaz eşya ve konfeksiyon ürünleri ile dış pazarlara giren girişimcilerimiz, dış ülkelerdeki durgunluğa rağmen ihracatlarını hızla artırmayı başardı.

– Krizlerle, iç ve dış ekonomik istikrarsızlıklarla boğuşarak pişen yöneticilerimiz, geçmiş dönemlere göre daha fazla özgüvene sahip görünüyor. Bu özgüven, AB”ye uyum sürecinin zahmet ve sıkıntılarını aşmak konusunda iş dünyasının en büyük kozu olacak.

İddialı hedefler

Zor koşullarda şirketlerinin temelini atıp büyüten “kurucu babalar”ın yerine geçen ikinci kuşak, daha eğitimli ve dışa açık olduğu için, iç ve dış pazarlarda büyüme şansını daha iyi değerlendiriyor. Pazarı okuma yeteneği ve teknolojiyi izleme düzeyi açısından Avrupa”daki meslektaşlarına hızla yaklaşan genç profesyonellerimiz ise küreselleşme döneminin yeni oyun kurallarına uyum konusunda olumlu performans gösteriyor. Çünkü profesyonellerimizi eğitim düzeyi ve yüzde 67 olan yabancı dil bilme oranı, örneğıin Almanya ve Fransa”dakinin gerisinde değil.

Türkiye, bugün 2015 yılında AB”nin tam üyesi olmak ve 2023 yılında AB”nin ortalama refah düzeyine ulaşmak hedeflerine kilitlenmiş durumda. Girişimcilerin ve profesyonellerin değişen profilleri ve küreselleşme dönemine uygun olarak kazandıkları hız, bu hedeflere ulaşılmasını kolaylaştıracak. İşçilerimizin, esnaf ve tüccarın artan verimliliği ile KOBİ”lerin hız kazanarak yapacakları atılım, gelecek dönemde Türkiye”nin önünü açacak.

Bu hedeflere ulaşmak için, kısa vadeli sorunların ve günlük sıkıntıların arada bir üstüne çıkmak ve gözümüzü geleceğe dikmek şart. Kısa vadenin bizi hep zorlayan sırat köprüsünü bir geçebildiğimiz takdirde, Türkiye”nin erişebileceği nokta, en iyimser kişileri olanları bile şaşırtabilecek. Bunun için girişimcilerin aşağıda özetlediğimiz olumlu yönlerini geliştirmeleri, zaaflarını ise azaltması gerekiyor.

Girişimcilerin geliştirmeleri gereken yönleri

İş insanlarımız, aşağıdaki erdem, yetenek ve becerilerini geliştirdikleri takdirde, Türkiye”nin ekonomik kurtuluşuna daha büyük katkıda bulunabilirler:

Varkalım azmi: İnsanımızda yapı olarak en zor koşullarda bile ayakta kalmayı sağlayan bir varkalım azmi var. Amerikalı yazar Mary Lee Settle, Kore”deki bir esir kampında yaşananları bir emekli albay arkadaşının tanıklığı ile naklederken, bu azmin altını çiziyor. “Eğitim düzeyleri daha yüksek olan Amerikalı arkadaşlarım, kısa sürede çözüldü ve sık sık hastalandı. Ölenler. oldu. Biz kendimize bakmayı beceremiyorduk. Türkler ise hayatta kalmayı biliyorlardı. Bizden fazla yiyecekleri yoktu ama neleri varsa paylaşıyorlardı. Örgütlüydüler. Hastalanan Amerikalılara da onlar baktı…” Bu uyum yeteneği , ayakta kalma cesareti ve varkalım azmi, iş insanlarımızda da var. Öyle olmasa, bu kadar krize ve istikrarsızlığa rağmen hâlâ “Yıkılmadım, ayaktayım!” diyebilirler miydi?

Ribaunt yeteneği: Kırılgan ruh hali nedeniyle ikide bir tökezlememize rağmen, girişimcilerimiz sıkıntılı bir dönemden sonra kendilerini çok çabuk toparlayabiliyor. Kriz yıllarının hemen ertesinde yüksek büyüme hızlarına ulaşılması bu yeteneğin en önemli göstergesi sayılıyor. Kocaeli”nde 1999 depreminden hemen üç ay sonra, deprem öncesi kapasite kullanım oranlarına ulaşılması da ribaunt yeteneğinin diğer bir kanıtını oluşturuyor.

Ticari zekâ: Bu topraklarda yaşayan insanların ticari zekâsı hep yüksekti. Dünyanın ilk ticaret merkezi 9000 yıl önce Çatalhöyük”te kurulmuştu. Para ve bankacılık gibi uygulamalar da ilk kez Frigya ve Lidya”da geliştirilmişti. Bunlara Ortadoğu insanının ticari becerileri de eklendiği için girişimcilerimiz alım-satım konularında başarılı bir performans gösterebiliyor. Bu ticaret yeteneğinin, küresel dönemin oyun kurallarına uygun şekilde geliştirilmesi, cari işlemler açığı sorununu çözebilir.

Teknoloji merakı: Girişimcilerimiz yeni bir tesis kurduklarında, en ileri teknolojiyi seçiyor. Fuarlara giden sanayiciler hep en modern makineleri satın alıyor. Bu tercih verimliliğin yükseltilmesini kolaylaştırıyor. Ancak teknoloji üretimi ile araştırma ve geliştirme konusunda maalesef pek istekli görünmüyoruz.

Küresel zihniyet: Büyük bir imparatorluğun mirasçıları olarak, farklı kültürlerden olan insanlarla birlikte yaşamak ve iş yapmak konusunda epey deneyimimiz var. Bu deneyim, gelecek yıllarda ihracatın artırılması, ve yabancı sermaye ile işbirliğinin güçlendirilmesi gibi konularda işe yarayabilir.

Uyum becerisi ve esneklik: Hızlı değişim dönemlerinde ancak değişen ortama ve yeni oyun kurallarına uyum sağlayanlar varlıklarını sürdürebiliyor. Dünya görüşü ve hayat tarzı açısından en gelenekçi girişimcilerimizin bile, ekonomideki yeni trend ve modalara uyum sağlamada gösterdiği başarı, ekonomiye dinamizm kazandırıyor ve gelecek için umut veriyor.

Hızlı olmak: Yeni dönemde yalnız, düşünce, tasarım, karar alma, üretim ve pazarlamada hızlı olanların ayakta kalabileceğini fark eden iş insanlarımız, gerekli önlemleri erkenden alabiliyor. Avrupa Birliği”nde ise 100 yılı aşkın bir sanayi geleneğinin varlığı, iş dünyasının yeniliklere sıcak bakmasını zorlaştırıyor ve üye ülke ekonomilerini yavaşlatıyor.

Cesaret: Ekonomide devlet desteğinin öneminin giderek azalması, iş insanlarımızı gerçek bir kapitalist gibi daha cesur kararlar almaya zorluyor. Bu cesaretin, gözü kara bir iş yapma biçiminden, riskleri de dikkate alan ihtiyatlı bir dinamizme dönüşmesi, gelecek dönemde ekonominin itici gücü haline gelebilir. Cesaretin özellikle, bugüne kadar el atılmamış yeni iş alanlarında gösterilmesi ise ekonominin yıllanmış sorunlarını çözebilir.

Bilgi ve öğrenme açlığı: Geçen yüzyılın 90”lı yıllarına kadar yalnız kendi aklını seven ve kendi bilgisine güvenen girişimcilerimiz son dönemde profesyonellerin, uzmanların ve danışmanları ürettiği bilgilere de değer vermeye başladı. 21. yüzyılda bilginin para ve sermaye kadar önemli bir üretim faktörü olduğunu fark eden girişimcilerin öğrenmeye verdikleri önem, bilgi açığımızı hızla kapatacak gibi görünüyor.

Girişimci ruh: İş insanlarımızın yukarıdaki olumlu yönlerinin verdiği dinamizm sayesinde girişimci bir ruha sahip olduğunu söylemek mümkün. Bu “dışa dönük ve atak” iş yapma biçimi yeni krizlerle törpülenmediği takdirde, Türkiye gelecek 10 yılda AB”nin en dinamik ülkesi olabilir. Eğer iş dünyası diğer yazıda vurguladığımız zaaflarını azaltmayı başarabilirse, bu girişimci ruh sayesinde Türkiye 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bir ekonomik mucizeye imza atabilir.

GİRİŞİMCİLERİN KURTULMASI GEREKEN ZAAFLARI

İş sahipleri, yöneticiler ve girişimciler, kültürümüzden ve ekonomi tarihimizden gelen aşağıdaki zaafların etkisinden kurtuldukları takdirde, performansların en yüksek noktaya yükseltebilir:

Sürekli sızlanma alışkanlığı: Girişimcilerimiz en iyi zamanlarında bile hallerinden şikayet eder. Tarihsel olarak Osmanlı dönemindeki mülke el konma (müsadere) korkusundan kaynaklanan bu sızlanmaların arkasında rakipleri kazançlı bir işten uzak tutma amacı da yatar. İş dünyasındaki dernek ve oda başkanlarının bir bölümü ise ağlaklığı, devletten daha fazla teşvik ve destek koparmak için bir araç olarak kullanır. Mafyanın musallat olmasından korktuğu için işlerini kötü gittiğini söyleyenler de vardır. Maliye”nin genellikle hiç vergi vermeyenlerin değil de başarılı ve iyi kazanç sağlayan mükelleflerin peşine düşmesi de, girişimcilerin “İşler iyi gidiyor” demesini önler.

Taklitçilik: Bizde, küçük esnaftan büyük holding sahiplerine kadar taklitçilik çok yaygındır. İş insanlarımız, yeni ve modern iş alanlarına yatırım yapmak yerine, başarılı olan komşusunu taklit eder. Bu eğilim, atıl kapasitelerin ortaya çıkmasına ve kâr marjlarının gerilemesine yol açar.

Yeni iş alanlarından uzak durmak: Taklitçiliğin bir sonucu olarak, yeni ve ileri teknoloji ürünlerine yönelik iş alanlarına yatırım yapan girişimcilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Nitekim, son 10 yılda kendi işlerinde başarılı olan tekstilcilerimiz, ileri elektronik, kimya veya biyoteknolojiye yönelmek yerine, parasını lüks konut projelerine yatırmaya başladı. Oysa Güney Kore tekstilden kazandığını elektroniğe yatırarak büyümesini hızlandırmasını bildi.

Deniz korkusu: Girişimcilerimiz geleneksel olarak deniz ticaretine soğuk bakar. 1082”de yazılmış ve 500 yıl Doğu”da sultanların, şehzadelerin ve vezirlerin başucu kitabı olmuş, Kabusname adlı eserde, tüccara şu öğütler verilir: “10 akçen kuru yer seferinde buçuk kâr (yüzde 5 kazanç) getiriyorsa bir akçe kâr (yüzde 10) için denize girme. Gerçi deniz seferinin kârı bol olur ama zahmeti ve ziyanı fazladır… Deniz ticareti hem mala tehlikelidir, hem cana.. Ama acayip eserlerini görmek için bir kez denize girsen uygundur. O da ibret için, kâr için değil…” Girişimcilerimiz, kitabın yazarı Keykavus”un bu öğütlerini yüzyıllardır dinlediği için üç tarafı denizle çevrilmiş olan Türkiye”de Karadeniz Bölgesi dışında yeni pazarlara yelken açmış armatörlerin sayısı çok azdır.

Ortaklıktan çekinmek: “Ortaklı inekten, buzağı yeğdir”, “Ortak malda hayır yoktur” gibi atasözlerimizde de vurgulandığı gibi, iş kültürümüzde ortaklığa pek sıcak bakılmaz. Girişimcilerimiz, mülkiyet kıskançlığı nedeniyle ortaklık, stratejik ittifak ve işbirliği konusunda kılı kırk yarar. Büyük holdinglerimiz arasında stratejik işbirliğine nadiren rastlanır.

Mikroyönetim: Özellikle küçük ve orta boy işletmelerin sahipleri, büyüme stratejisi geliştirmek yerine, işin her türlü ayrıntısı ile uğraşır. Bu girişimciler, yönetim kadrosuna yetki devrine yanaşmadıkları ve ayrıntılar içinde boğuldukları için yaklaşan riskleri ve fırsatları algılayamaz.

Sistematik düşünme eksikliği: İş insanlarımız herhangi bir sorunla karşılaştıklarında, tablonun bütününe bakıp kalıcı çözümler aramaya pek yatkın değildir. Sorunları kısa görünen ama sapa yollardan çözme alışkanlığı nedeniyle, aynı sorunlarla tekrar karşılaşır.

Güvensizlik: Bazı haklı nedenleri de olsa, girişimcilerimiz, komşusuna, ortağına, iş yaptığı kimselere hatta devlete bile güven duymaz. Oysa iş hayatı ancak güven ortamında gelişebilir. Güvensizlik piyasalardaki normal dalgalanmalara bile abartılı tepkiler verilmesine neden olur. Bu “panik atak” nöbetleri, volatilite ve istikrarsızlığa, istikrarsızlık ise güvensizliğin artmasına yol açar.

Ankara”ya aşırı bağımlılık: İş insanlarımız, bir kapitalist olarak kendi gücüne ve yeteneklerine güvenmek yerine, tüm karar ve eylemlerinde Ankara”ya aşırı ölçüde bağımlıdır. Bu bağımlılık, onun kendi iş yapma biçimini ve kararlarını sorgulamasını ve kendi ayakları üzerinde sağlam durmasını önler. İşleri kötü gittiği zaman, yaptıklarını gözden geçirmek yerine hükümeti suçlar, yatırım yaparken de Ankara”dan bir yönlendirme ve sinyal bekler.

Yalnız kısa vadeye yoğunlaşmak: Zamanın algılanmasında daha çok geçmişe ve bugüne yoğunlaşan bir kültürümüz var. İş dünyasında ise ufkumuz ancak kısa vadeli geleceğe kadar uzanıyor. Girişimcilerimiz fırsatları ve riskleri orta ve uzun vadeli olarak incelemekte zorlanıyor. Kısa vadeli olay trafiği içinde sıkışıp kalanlar ise çoğunlukla kırılgan oluyor, negatif ve karamsar düşüncelere kapılıyor. Yabancı girişimciler ise olaya daha uzun vadede ve tarafsız olarak baktıkları için, fırsatları bizden iyi değerlendiriyor.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Yoksa siz de mi helikopter ebeveynsiniz?

Manşet, helikopter ebeveynlik ölçeği, helikopter ebeveyn, ebeveynler çocukları nasıl etkiliyor, ebeveyn

Helikopter ebeveynler, çocukların etrafında pervane olan aşırı kontrolcü ebeveynlerdir. Peki helikopter ebeveyne sahip olan çocuklar, hayatta ne gibi sorunlarla karşılaşır? İşte yanıtı…

Yeni Nesil (Helikopter) Ebeveynlik: Çocuklar Bu Durumdan Nasıl Etkileniyor?

Ebeveynlerin çocuklarının hayatlarına dahil olması, onlarla vakit geçirmesi, kararlarında yanlarında olması, koruyucu ve kollayıcı olması – doğru seviyede kaldığı sürece – çocuklar için oldukça olumlu bir durum. Ancak yeni nesil ebeveynler arasında farklı bir ebeveynlik tarzı ortaya çıkıyor: helikopter ebeveynlik1. Adından da anlaşılacağı gibi bu ebeveynlik stilinde ebeveynler fazla çocuk odaklı ve korumacı bir tavırla tıpkı bir helikopter gibi sürekli çocuklarının tepesinde geziyorlar. Onlar adına her şeyi kontrol ediyorlar, kararlar alıyorlar ve problemleri çözüyorlar. Bir ebeveyn için sürekli çocuğuna odaklanmak, daima onu koruyup kollamak ve kontrol etmek hayat tatmini sağlayabilir. Peki bu durum çocukları nasıl etkiliyor? Sürekli yeni neslin artan kaygı düzeyinden, antidepresan ilaç kullanma sıklığından, karar alma konusundaki eksikliklerinden bahsediliyor. Acaba bu durum helikopter ebeveynlik ile ilgili olabilir mi?

Genel olarak ebeveynlik davranışlarına baktığımızda kontrolcü davranmanın zararlarını gösteren birçok bilimsel çalışma var2. Ancak bu kontrolcü davranışlar çoğu zaman çocuğun davranışlarını bilinçli bir şekilde kısıtlama, hayatına sınırlar koyarak sürekli müdahale etme, bağırarak, tehdit ederek, çocuğu sindirerek istediğini yaptırma gibi olumsuz ve çocuğun iyiliğini çok da ön plana koymayan bir şekilde ortaya çıkıyor. Helikopter ebeveynliği bu tarz kontrolcü ebeveynlikten ayıran belki de en önemli özellik amacının aslında tamamen iyi niyetli olması. Helikopter ebeveynler çocuklarını okula götürüyorlar ama sağlıklı bir şekilde oradan ayrılmak yerine, bahçede beklemeyi veya hatta sınıfa girip çocuklarının yanına oturmayı tercih ediyorlar. Üniversite yaşındaki çocukları oda arkadaşlarıyla sorun yaşadıklarında telefon açıp olaya müdahil oluyorlar. Hatta Amerika’da son yıllarda sıkça görüldüğü üzere çocukları üniversitedeki derslerinden düşük notlar aldıklarında hocalara ve hatta okul yönetimine telefon açmada bir sakınca görmüyorlar. Bu ebeveynler sıcak ve şefkatli. Çocuklarının hayatlarına dahil olmayı onlara yaptıkları bir iyilik olarak görüyorlar. Ancak bunu yaparken insan gelişiminde kendiliğinden oluşması gereken otonomi kazanma, kendi kararlarını kendi veren ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir birey olma yeteneğini çocuklarının ellerinden alıyorlar4. Çocuklarının hayatlarında fiziksel ve duygusal olarak yer edinmeyen ve bu şekilde çocuklarına zarar veren ebeveynlerin aksine helikopter ebeveynler bu konuda aşırıya kaçıyorlar ve çocuklarının bireyselleşme sürecini sekteye uğratıyorlar.

Peki çocukların hayatına müdahil olma sınırını belirleyen etkenler nelerdir? Öncelikle çocuğun yaşını ve yaşının getirdiği kabiliyetleri göz önünde bulundurmak çok önemli. Ama bunun yanı sıra durumları da iyi okumak gerekiyor. Çocuğun kişisel alanına müdahale etmeden sınırı koruyabilmek bu işin sırrı. Helikopter ebeveynler bu sınırı koruyamıyorlar. Çocuğun her anını kontrol etmeye çalışıyorlar, kendisine ait özel bir alan bırakmıyorlar. Bunun yanı sıra çocuğun kendini geliştirebileceği, kendi alanında mutlu ve özgür bir şekilde hareket edebileceği alanlar yaratmak onlara iyi gelirken, bu alanlara müdahale etmek çekingen ve çocukların kendini yetersiz görmesine yol açabiliyor4. Özellikle de geç ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerinde çocuklar tam da kendi kimliklerini bulma çabası içerisindeyken müdahaleci davranışlar çocukların gelişimine iyi gelmiyor5.

Bağlanma Stilleri” başlıklı yazımızda bahsettiğimiz üzere bağlanma teorisine göre erken çocukluk döneminde ebeveynlerimizle yaşadığımız deneyimler, gelecekteki deneyimlerimizi etkiliyor. Helikopter ebeveynlere sahip çocuklar genellikle güven problemi yaşıyorlar ve bu durum gelecekteki ilişkilerine zarar veriyor6. Bunun yanı sıra, hayata ne yazık ki hazırlıksız yakalanıyorlar. Kendi işlerini kendi başlarına halledemeyecekleri duygusuna kapılıyorlar. Bağımsız olmayı öğrenemediklerinden sıradan aktiviteleri yapabilme yeteneğine bile sahip olduklarını fark edemiyorlar.  Hayatlarında bir sorunla ya da tümsekle karşılaştıklarında, kendileri yerine o sorunu sihirli bir şekilde ortadan kaldıracak bir kişinin ya da varlığın olduğuna inanıyorlar. Savaşmaya ya da mücadele etmeye ihtiyaç duymuyorlar çünkü bu zamana kadar her şey ebeveynleri tarafından onlar için sağlanmış. Dünyayı ya da kendi dünyalarını değiştirme gereklilikleri yok çünkü hiçbir sorun sonsuza kadar sürmez. Sihirli bir güç (yani ebeveynleri) gelip sorunları onlar için kolayca yok edebilir. Bundandır ki bu şekilde büyüyen çocuklar, büyüyünce de hala ebeveynlerine bağımlı yetişkinlere dönüşüyorlar.

Üniversite öğrencileriyle yapılan bir araştırmaya göre helikopter ebeveynlere sahip olan çocuklarda daha yüksek anksiyete ve depresyon ve daha az hayat tatmini görülüyor7. Helikopter ebeveynlere sahip olan bu üniversite öğrencileri kendilerini yetersiz ve yeteneksiz görüyorlar. Başka bir araştırma ise yine üniversite öğrencilerinin kendi özgüvenlerini arttıracak aktiviteleri keyif verecek aktivitelere (seks yapmak, içki içmek, şeker tüketmek) dahi tercih ettiklerini gösteriyor. Bu çocukların ebeveynlerinden gördükleri şefkatin başarıya ve kendilerine çizilen yolu takip etmeye odaklı bir şefkat olduğu değerlendirildiğinde bu sonuç şaşırtıcı değil. Üstelik bu kadar koşullu gösterilen sevgi çocuklara uzun vadede zarar da veriyor. Ebeveynleri tarafından “matematikten 90 aldığı için”, “komşuların yanında düzgün davrandığı için”, “annesini üzmediği için” sevilen ve övülen çocuklar bunları sağlayamadıklarında sevgisiz ve ilgisiz kalmış gibi hissedebiliyorlar.

Bütün bu araştırmalardan çıkarılan sonuç ise şu: Bu şekilde yetiştirilen çocuklar belki akademik olarak daha başarılı olabilirler ama kendilerini hayatta daha çaresiz ve yetersiz hissediyorlar. Çocuklarımızın hayatlarındaki yerimizi sağlam bir şekilde korurken bunu sevecen ve sıcak bir şekilde ve doğru sınırlar içerisinde yapmaya özen gösterirsek, kendi benliklerini tam olarak oluşturabilen mutlu, başarılı, güçlü ve bağımsız bireyler yetiştirebiliriz.

Yazan: Ande Ömeroğlu & Gizem Sürenkök
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

yaşlanmayı durduran şeyler, yaşlanmak, yaşlanma korkusu, yaşlanma karşıtı, mikrobiyom, Manşet, insan ömrünü uzatma çalışmaları, hücre yenilenmesi

Bilim insanları yıllardır yaşlanmayı önleme konusunda birçok çalışma yapıyor. Peki yaşlanmayı önlemek gerçekten mümkün mü? Ömrümüzü uzatabilir miyiz? İşte tüm bu sorulara cevap niteliğinde yapılan araştırmalar…

Yaşlanma süreci nasıl önlenebilir?

Dünyanın her köşesinde bilim insanları yaşlanmaya çare arıyor. Bunun için üç boyutlu yazıcılarda organ üretiminden vücuttaki mikrobiyomu değiştirme yoluyla yaşlanmayı önlemeye kadar çeşitli çözümler üzerinde duruluyor. Peki insan ömrü ne kadar uzatılabilir?

Yaşlanma kaynaklı kanser, romatizma ve Alzheimer gibi hastalıklardan dünyada her gün 100 bin kişi ölüyor. Ancak pek çok bilim insanı bunun kader olmadığına inanıyor.

Yaşlanma tam olarak nedir? Hücre düzeyinde ele alacak olursak, zamanla azar azar oluşan hasarların hücre, doku ve organlarda yayılmasıdır diyebiliriz.

Hücrelerde hasar, onarımdan daha hızlı geliştiğinde yaşlanma baş gösterir. Danimarkalı doktor Kaare Christensen yıllar boyu hasta tedavisinin ardından, Yaşlanma Araştırmaları Merkezi’ni kurarak bu hastalıkların ortaya çıkmasının nasıl engellenebileceği üzerinde araştırmalara başladı.

Bu konuda bazı gelişmeler kaydedildiğini söylüyor Christensen. 1800’lerin ortalarında ortalama ömür 40 yaş iken bugün Kuzey Avrupa ülkelerinin birçoğunda 80 yıla yaklaşıyor, diğer ülkelerde de önemli gelişmeler gözleniyor.

Diş sağlığı gelişiyor

Aynı zamanda umut verici başka bir gelişme daha olduğunu söylüyor Christensen. “Her geçen yıl yaşlıların diş sağlığında iyileşme gözleniyor.”

Dişler genel sağlık açısından bir tür barometre işlevi görüyor. Onların sağlıklı olması düzgün beslenmeyi ve daha iyi besin emilimini sağlıyor. Ayrıca vücudun diğer kısımlarının da daha sağlıklı olduğunun göstergesi onlar.

Christensen, yaşlıların IQ testlerinde de eskiye kıyasla artık daha iyi sonuç alındığını, bunun ise dünya çapında daha iyi yaşam koşullarıyla bağlantılı olduğunu söylüyor.

“Daha iyi yaşam koşulları, daha iyi eğitim ve ne tür işlerde çalışıldığının etkisi bu.”

Bu gelişmenin devam edeceğine inanıyor. Peki daha ne kadar?

Dünyada kayda geçmiş en uzun ömür, 122 yaşında iken 1997’de ölen Fransız kadın Louise Calment’e ait. Geçen 20 yılda da birçok gelişme kaydedildi.

Yazıcıda organ üretmek

Hindistanlı biyofizikçi Tuhin Bhowmick’e göre, yaşlılıktan kaynaklı ölümlere kalp, akciğer ve karaciğer gibi yaşamsal organların işleyiş bozukluğu neden oluyor. Sağlıklı organ nakli halinde ömür uzatmak mümkün olabiliyor.

Ancak dünyada organa ihtiyaç duyanların sayısı organ bağışı yapanlardan çok daha fazla. Ayrıca uygun organın bulunması sorunu söz konusu. Çoğu zaman bu bekleyiş sırasında yaşlı hastaların öldüğü görülüyor.

Peki bir insandan organ almak yerine ihtiyaç duyulan organın, hastanın vücudunun reddetmeyeceği bir tarzda laboratuvarda üretilmesi, üç boyutlu yazıcıdan çıkarılması mümkün olabilir mi?

Bhowmick, bu tür bir yazıcının kartuşunda mürekkep yerine protein ve hastanın kendi hücreleri olacağını söylüyor. Böylece vücudun yeni organı reddetme ihtimali ortadan kalkıyor.

Bhowmick ve ekibi Hindistan’ın ilk yapay karaciğer dokusunu üretti. Önümüzdeki beş yıl içinde de minyatür bir karaciğer üretilmesi üzerinde çalışıyor. Bunun vücudun dışında, taşınabilir bir cihaz şeklinde olması öngörülüyor.

8-10 yıla kadar ise vücudun içine nakledilerek normal işlev görecek bir karaciğer üretilmesi plan dahilinde.

Peki akciğer ve kalp nakli ile de ömür uzatmak mümkün mü? Bhowmick her durumun kendine özgü yanları olduğunu ve tek tek ele almak gerektiğini söylüyor.

“Hastanın ölümüne neden olan organının yerine yeni organ nakli ile ömrünü 20 yıl uzatabilirsiniz. Örneğin karaciğerde bu mümkündür. Ama beyin ve kalpte aynı şekilde işlemez.”

Bhhowmick, bu tür gelişmeler sayesinde milenyum kuşağının (1981 sonrası doğanlar) ömrünün 135 yaşa kadar uzatılabileceğine inanıyor.

Mikrobiyom umudu

ABD’de moleküler ve insan genetiği profesörü Meng Wang, tıpta en çok heyecan yaratan yeni alanlardan biri olan mikrobiyom üzerine araştırmalar yapıyor.

“Bunlar vücudumuzun içindeki sindirim sisteminden dışındaki derimize kadar bizimle yaşayan minik mikroorganizmalardır.”

Gözle görülmeyen bu organizmaların çoğu bakteridir, ancak mantar, virüs ve diğer mikropları da içeriyor. Eskiden bilim insanları bunlara pek ilgi göstermiyordu. Oysa vücut üzerinde büyük etkileri olduğunu bugün biliyoruz.

Son araştırmalar, mikrobiyomun insan için ek bir organ işlevi gördüğünü gösteriyor. Vücudumuzun farklı ilaçlara verdiği tepkiden davranışlarımıza kadar birçok şeyi etkiliyor.

Wang, mikrobiyomun yaşlanma sürecini nasıl etkilediğini anlamak için, iki-üç haftalık ömrü olan solucanlarla deney yapıyor. Solucanın mikrobiyomunu değiştirerek ömrünü uzatmak mümkün mü sorusuna yanıt arıyor.

Solucanın sindirim sisteminde yaşayan bir bakteriyi seçip genleriyle oynayarak farklı türler elde ediyor ve bu bakterileri farklı solucanlara yediriyor. En fazla üç haftalık ömrü olan solucanları kontrol ettiğinde bazılarının hala canlı olduğunu görüyor.

Solucanlar yaşlandıkça daha zor hareket ederler; oysa yeni mikrobiyom edinmiş olanlar çok daha rahat ettikleri gibi, hastalıklara karşı daha dayanıklıydılar.

Wang bugün aynı deneyi fareler üzerinde yapıyor. Belki de bir gün doktorlar hap yoluyla vücudumuzdaki mikrobiyomu değiştirerek insan ömrünü uzatabilir.

“Bazı meslektaşlarım 200-300 yaştan söz ediyor. Ama bana kalırsa 100 de iyi bir rakam” diyor Wang.

Hücrelere ne oluyor?

Yaşlandığımızda ilginç bir şey olur. Tek tek hücreler yaşlanma sürecinde, ölmekte olan veya hasar gören hücrelerin yerini almak üzere bölünür. Ancak bunun işleyişi mükemmel değildir. Bir hücre ne kadar çok bölünürse o kadar yaşlanır, ömrünün sonuna yaklaşır. Ama ölmek yerine yaşamaya devam eder, etrafındaki diğer hücrelerle haberleşmeye, yıkıcı bir işlev görmeye başlar.

Bu yaşlı hücreler civardaki hücrelere de yaşlılık ‘bulaştırır’, böylece yaşlı hücrelerin sayısı artar ve sonunda vücut artık bunu kaldıramaz hale gelir.

İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde moleküler genetik profesörü Lorna Harries, bu yaşlı hücrelerden kurtulmanın yolunu arıyor.

Bir süre önce, yaşlı deri hücrelerine bir kimyasal madde sürüldüğünde ne olacağı araştırıldı. Harries bu işlemden sonra hücrelerin gençleştiğini söylüyor. Böylece insan hücresinde yaşlanma sürecinin geriye alındığı ilk deney gerçekleştirilmiş oldu.

Dünyanın birçok yerinden yatırımcı ve bilim insanından teklif alan Harries insan ömrünün doğal bir maksimum limiti olduğuna inanıyor. Ama bu araştırmanın, demans ve kalp ve damar hastalıklarının dejeneratif etkisini gidermeye yönelik yeni tedavilerin bulunmasında bir adım olmasını, böylece doğal ömrünü tamamlamadan erken ölenlere umut olmasını istiyor.

Peki, tekrar aynı soruya dönecek olursak: Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

Belki bir gün, hasar görmüş organlarımızı yenileme, mikrobiyom içeren hap takviyeleri ile vücudumuzu genç tutma ve hücrelerimizin yaşlanmasını önleme olanağımız olacak.

Bütün bunlar insan ömrünü ne kadar uzatabilir? Bhowmick’in öngörüsüyle, milenyum kuşağı 135 yaşına kadar yaşayabilir. Bu, 1981 doğumlu birinin 2116’ya kadar yaşaması demek. O zamana kadar kim bilir başka ne gelişmeler olur?

Yazarlar: Diego Arguedaz Ortiz / Beth Sagar Fenton /
Helena Merriman
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Gamification: Eğlenerek öğrenme

oyunlaştırma uygulamaları, oyunlaştırma tekniği, oyunlaştırma modelinin bileşenleri, oyunlaştırma, oyun, Manşet, gamification, eğlenerek öğrenme, eğitim

Eğitimde oyunlaştırma yöntemi yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu yöntemin amacı oyunun kendisi değil, oyun-dışı alanlarda motivasyonu artırmaktır. Peki yeni nesile gelecek vaad ettiği düşünülen oyunlaştırma (gamification) tam olarak nedir? İşte yanıtı…

İşte size eğitimde oyunlaştırma

İngilizce’de ‘play’ ve ‘game’ kavramları Türkçe’de isim olarak ‘oyun’ diye çevriliyor ancak arada önemli bir fark var. ‘Game’de bir kural, bir amaç varken; ‘play’de yok. Play’in insanların rahat bir şekilde, herhangi bir amaç ya da kural olmadan oynaması olduğu söylenebilir.

Şöyle düşünelim, bir balon, balonu sınıfın ortasına bırakıyoruz, “çocuklar oynayın” diyoruz, elleriyle balona vuruyorlar ve oynuyorlar. Ne zaman ki çocuklara, “balonu yere değdirmeyin” denilirse o zaman ‘play’ birden ‘game’ oluyor. Hatta daha eğlenceli hale getirmek için aralarından iki kişi seçip, “sizler de balonu yere düşürmeye çalışacaksınız” denilirse oyuna ‘engel’ eklenmiş oluyor. Hatta buna süre de ekleyip, “1 dakikanız var, bu süre içinde balon yere değmeyecek” talimatı da verilebilir. Şimdi düşünün ki bu balonlar farklı özelliklere sahip, her bir balonun üzerinde değişik konular ya da cevaplar yazıyor ve çocuklar doğru balonu özellikle yere düşürmemeye çalışıyor. Böylelikle oyun eğitsel hale geliyor.

Bunun gibi oyunları öğretmenler sınıflarında kullanıyorlar, kullanmalılar ve oyunun gücünden eğitimde de yararlanmaları gerekiyor. Eskiden oynanan çok güzel oyunlar vardı, bunları bile hatırlayıp “nasıl derslerimde kullanabilirim” diye düşünseler, bir başlangıç olur.

‘İsim-şehir’ derslerde kullanılabilir

Oyunlaştırma ise; elementlerin oyun olmayan bir ortamda kullanılması olarak ifade edilebilir. Aslında tanımlar hep bu şekilde geçiyor ancak dikkat edilmesi gereken nokta şu, ‘oyun olmayan ortam’dan kasıt aslında ‘play’ olmayan bir şekilde kullanılması. Yani oyunlaştırmada aslında bir oyun (play) yok. Ama oyunların içerisinde olan birçok oyun elementi kullanılabilir. Bunlardan bazıları puanlar, başarılar, ödüller, geri bildirim, içerik açma, liderlik tablosu, koleksiyon, rozetler, avatar, seviyeler, kombolar, rastgelelik, hikâye gibi. Bunlar birbirleriyle uyumlu ve pedagojik olarak uygun bir şekilde eğitimde kullanıldığında da eğitimde oyunlaştırma yapılmış oluyor.

Eğitimde oyunlaştırmayı çok güzel bir örnekle, biraz sizi eskiye götürerek açıklayayım. Hatırlarsınız, isim-şehir-bitki-hayvan-eşya-artist oyununu. Aslında tam bir oyunlaştırmadır, çünkü orada oyun oynamazsınız yani ‘play’ yok ama oyun elementleri var. Örneğin zamana karşı yarışırsınız; belirli kurallar, puanlar ve rastgelelik var. Çünkü hangi harfin çıkacağını bilmezsiniz ‘A’ diye başlayıp içinizden “dur” denilene kadar sayarsınız. Ayrıca aynı cevabı bulanlar az puan alırken, farklı cevaba ulaşanlar daha çok puan alırdı. En sonunda puanlar toplanır, bir skor elde edilir, o puanlar toplanır, kazanan belli olurdu. Bu oyunlaştırmayı derslerde öğretmenler konularına göre kullanabilir, sütun sayısını artırabilir veya azaltabilir, dersine göre içeriği değiştirebilir… İşte size eğitimde oyunlaştırma.

Ödül ve ceza motivasyonu düşürebilir

Oyunlaştırma istenilen bir davranışı motive etmek amacıyla kullanılıyor. Dolayısıyla en temelde davranışçı yaklaşım odaklıdır. Dolayısıyla eğitimde oyunlaştırmayı kullanırken dikkat edilmesi gereken noktalar var. Cezayı zaten dahil etmemekle birlikte özellikle oyunlardaki ödül, rozet, liderlik tahtası gibi elementlerin eğitimde mümkün olduğunca kullanmaması gerekiyor. Bir öğrenciyi motive etmeye çalışırken diğerlerinin motivasyonu düşürüldüğünde ve o öğrenciler kaybedildiğinde geri kazanmak çok zor hale gelebilir.

Düşünün ki, bir anne-baba çocuğuna diş fırçalama alışkanlığı kazandırmaya çalışıyor ve bunun için de oyunlaştırmadan yararlanmak istiyor. Çocuğuna “5 gün boyunca dişlerini fırçalarsan hafta sonu sana oyuncak alacağım” diyor. Çocuk oyuncak almak için 5 gün dişlerini sorunsuz fırçalıyor, buna karşılık oyuncağı da alınıyor (ödülü veriliyor). Ancak sonraki hafta dişlerini fırçalama vakti gelip, “Eğer dişlerimi fırçalarsam ne alacaksın?” diye sorduğunda, anne-baba aslında o anda nasıl bir yanlış yaptığını fark eder.

Halbuki ona dişlerini oyuncak için değil, diş sağlığı için fırçalaması gerektiğini, bunun kendi sorumluluğu olduğunu, ne gibi yararları olacağını, fırçalamazsa ne gibi zorluklar yaşayacağını güzel ve detaylı bir şekilde anlatmak daha faydalı sonuçlar ortaya çıkarır. Aynı durum ödevler için de geçerli. Ödevi bir ödüle bağlamak yapılacak en büyük yanlışlardan biri.

Oyunlaştırma kısa vadede davranışları görmek için olumlu sonuçlar verebilir, ancak uzun vadeli bir sonuç için çözüm değil. Ek olarak, oyunlaştırmada ödül kullanımı bir davranışı tetiklemede işe yarar gibi görünüyor, yani çocuk derste rozet almak için sınıfını temiz tutuyor ancak evde elindeki çikolatanın kağıdını ortalık yerde bırakabiliyor. Dolayısıyla puan/rozet/ödül alacağı ortamda o davranışı sergilerken başka yerlerde aynı performansı göstermeyebilir.

Önemli olan davranışı içselleştirmek

Asıl önemli ve zor olan ise bu davranışları içsel motivasyona dönüştürmek; yani çocuğun kendiliğinden, herhangi bir dışsal motivasyona bağlı kalmadan, yerdeki çöpü almasını ve onu çöpe atmasını sağlamak. Aynı şekilde kendi kendine ödevini bir sorumluluk olarak anlamlandırıp, siz söylemeden veya bir ödüle bağlamadan bunu yapması. Dışsal motivasyonlar, kişiden kişiye değişmekle birlikte, bazen davranışı içsel motivasyona dönüştürebilir. Aynı şekilde her dışsal motivasyon, herkesi motive edecek diye bir genelleme de yapılamaz. Yani çikolata, her gün çikolata yiyen bir öğrenciyi motive etmeyebilir ya da puan, zaten başarılı olan bir öğrenciyi motive etmeyecektir.

Bir diğer elementi ise çok basit bir şekilde şöyle örneklendirelim, sınava girerdik, sınavdan sonra kimin kaç puan aldığı, sizin en yüksek puanı alıp almadığınız, arkadaşlarınızı ya da en yakın arkadaşınızı geçip geçmediğiniz, sınıfın kaçıncısı olduğunuz çok daha önemli hale gelirdi (dışsal motivasyon). Asıl önemli olan öğrenip öğrenemediğimiz, hangi konularda eksik olduğumuz, hangi konuları daha çok çalışmamız gerektiği değildi, hiçbir zaman da olmadı neredeyse (içsel motivasyon). Ama oyunlarda ve oyunlaştırmada çok sık kullanılan ‘liderlik tablosu’ndaki yerimiz bizim için önem taşıyordu, tablonun yukarısında olanlar için üst sıralara çıkma yarışı varken, alt sıralardakiler ise “nasılsa biz hiç başaramayız bari dersten geçmeye bakalım” şeklinde düşünüp derse yönelik motivasyonlarını kaybediyorlardı. 

Onları yarıştırmak hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşebilir

Öğrencilerin birbirleri ile yarıştırılmaları bunun rekabete, hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşmesine, birbirleriyle dalga geçmelerine neden olabilir. Özellikle küçük yaşlarda, öğrencilerin henüz bu gibi durumları duygusal olarak anlamlandıramadıkları ya da yanlış anlamlandırabilecekleri seviyede oyun elementlerini derslere entegre etmemek daha doğru olur. Ancak daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde oyunlaştırmanın işe yaradığını kanıtlayan örnekler ve akademik çalışmalar da mevcut. Eğitimde oyunlaştırmadan ille de yararlanacaksak becerilere odaklanmak daha akılcı olabilir. Problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcılık gibi becerileri teşvik etmek için oyunlaştırmadan yararlanılabilir.

Bu noktada, şunu da belirtmek gerekiyor, kesinlikle öğrencilerin doğru davranışlarının pekiştirilmemesi, yanlış davranışlarının düzeltilmemesi gerektiği savunulmuyor. Onların bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak, davranışlarıyla ilgili anlık, düzenli ve eksikliklerine yönelik tamamlayıcı geri bildirimler verilmeli. Bu sayede, öğrenciler pekiştiricilere bağımlı hale gelmeden, iç denetimli bireyler olabilirler. Ancak o zaman öğrenci kaç aldığını, ya da sonucunda karşılık olarak ne alacağını değil, nerede yanlış yaptığını ve neyi düzeltmesi gerektiğini merak eder.

Oyunda kalın, oyunla kalın, bir de çok fazla sokağa çıkamayan günümüz çocuklarıyla özellikle fiziksel oyunları çok oynayın.

Yazar: Yrd. Doç. Dr. Yavuz SAMUR 
Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER4 hafta önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND