Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Geçmiş yaşam terapisi!

Bugün yaşadığımız kötü deneyimler daha önceki yaşamlarımızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Kişisel mazimizin derinlerde kalmış acı izleri acaba bize sandığımızdan daha mı yakın?

regresyon, geçmişten kurtulmak, geçmiş yaşam terapisi

Geçmiş yaşam terapisiyle şifa bulabilir miyiz?
Bugün yaşadığımız kötü deneyimler daha önceki yaşamlarımızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Kişisel mazimizin derinlerde kalmış acı izleri acaba bize sandığımızdan daha mı yakın?

Geçmiş yaşam yani regresyon terapisini kullanarak ruhsal ya da fiziksel problemleri olanlara danışmanlık hizmeti veren Diba Ayten Yılmaz’a göre bu hayatta karşılaştığımız zorlukların kökeni çoğunlukla ’karma’mızda yani daha önce yaşadığımız hayat deneyimlerinde yatıyor. Sezgilerini de kullanarak kendisine danışanları geçmiş yaşamlarına döndürdüğünü ve şimdiki hayatlarında yaşadıkları problemlerin kaynağına inmelerine yardımcı olduğunu söyleyen Yılmaz’la, uyguladığı terapinin ayrıntılarını konuştuk.

Regresyon terapisiyle ilgilenmeye nasıl başladınız?

İki yıl önce İstanbul’da parapsikoloji konferansı yapılmıştı. Konferansın ardından İngiltere Past Life Regression Academy’de Andy Tomlinson’dan Profesyonel Geçmiş Yaşam Regresyon Terapisi eğitimi aldım ve İstanbul merkezli olarak regresyon terapisi ve ruhsal danışmanlık çalışmalarına başladım.

Sezgisel danışmanlık ve regresyon terapisi size yardım için gelenlere nasıl bir yarar sağlıyor?

Regresyon terapisini kişinin kendine ve hayatına yönelik farkındalık kazanması için kullanıyorum. Bu terapi, benim için bir araç. Danışanlarım da, regresyon terapisi ya da ruhsal enerji çalışması olarak adlandırdığım çalışmaları, ruhsal ve kişisel gelişim alanında bir araç ve yöntem olarak kullanıyorlar. Seanslar sırasında çok kritik bir soruyla kişinin hem kendine ilişkin farkındalığını artırmak hem de sorunun kaynağına inmesine yardımcı olmak mümkün. 1 saat gibi kısa bir sürede bile kişinin hayatında yolunda gitmeyen şeyleri tespit ederek çözümlemeye başlamak mümkün. Tabii burada kişinin değişime direnci de önemli bir faktör. Değişime açık olanların bir seansta bile mucizevi bir şekilde hayatları değişebilir, dirençli kişiler içinse bu değişim o kadar da kolay olmayabilir.

HİPNOZA GEREK YOK

Geçmiş yaşam terapisiyle sorunun kaynağına nasıl inebiliyorsunuz?

Regresyonun kelime anlamı kaynağına geri götürmek. Mesela bir danışanım çok sevdiği bir kişiyle ciddi problemler yaşıyor ve hayatı eziyete dönmüş durumda. Bu kişinin önce şimdiki hayatındaki izini, çocukluğuna kadar sürüyorum. Terapi esnasında kişi, sorununun kaynağı olarak 3 yaşına da gidebilir, 300 yıl öncesine de. Çoğu zaman hipnoza dahi gerek kalmıyor çünkü geçmiş yaşam anılarımız, bilinçaltımızda kayıtlı ve bunlara rahatlıkla ulaşmak mümkün. Geçmiş yaşamların varlığına inanmayan pek çok insan da çoğu zaman birkaç dakikada transa geçerek, kendilerini geçmiş hayatlarında buluyor.

Bilinçaltına inmek, hipnozsuz nasıl mümkün oluyor?

Regresyon terapisi, 30 yılı aşkın bir süredir dünyadaki çeşitli terapi çalışmalarında geliştirilmiş olan kombine bir yöntem. Hipnoza gerek kalmadan duygular ve düşünceler aracılığıyla kişi kaynak olaya geri gidebiliyor. Benim çalışmalarımda kişi yarı bilinçli, yarı trans halinde oluyor. Yani her şeyin farkında, yarı uyku yarı uyanıklık hali arasında. Seanstan sonra da her şeyi hatırlıyor. Zaten ben de üyesi olduğum derneğin etik kuralları gereğince tüm seansı kaydediyorum, kayıt kabul etmeyen kişiyle seans yapmıyorum.

Bu insan beyninin oynadığı bir oyun, yanılsama olamaz mı?

Bana gelen birçok danışanım özellikle ilk regresyon terapisi esnasında, kimi zaman seanstan kalkıp gözünü açıp bana döner ve ’Bunları uyduruyor muyum?’ diye sorar. O zaman şunu soruyorum: ’Uydurmuş olabilirsin ama bu vizyonlar senden çıktı, bu deneyim sana ne anlatıyor, acaba niçin oraya gitmiş olabilirsin?’ Sonuçta anlatılan şeylerin doğruluğundan çok kişinin bu hayatta yaşadığı problemin çözümüne yardımcı olması önemli.

Nasıl oluyor da kişinin geçmiş yaşamlarındaki olumsuz deneyimler bugün onu rahatsız edebiliyor?

Kişinin 400 yıl önce yaşadığı bir travma bile enerji alanıyla bugüne taşınıyor. Ruh yani enerji yeniden bedenlendiğinde farklı bir bedene giriyor. Hatta çoğumuz başka gezegenlerde insan formundan farklı olarak bedenleniyoruz. Ruh o bedenle belli bir süre deneyim yaşıyor sonra yuvaya dönüyor, geri geldiğinde ise çoğu zaman başka bir coğrafyada tekrar bedenleniyor. Diyelim ki geçmiş hayatlarımdan birinde boğaz bölgemde bir travma yaşayarak öldüm. Öldüğüm anda enerji alanımın o bölgesinde o travmanın izi kalıyor. Ben bedeni bırakıyorum ama o travmanın izini enerji boyutunda ruhsal benliğim taşıyor.

Bu olumsuz deneyimleri danışanlarınıza nasıl yansıyor?

En yoğun yaşanan sorunlar iletişim ve kendini ifade etme güçlüğü. Genç bir danışanım annesiyle çok büyük problemler yaşıyordu. Bu danışanımın geçmiş hayatlarına baktığımızda birden fazla hayatında şimdiki annesiyle bir araya geldiklerini ve hemen hepsinde çatıştıkları ortaya çıktı. Mesela çok eski çağlarda ikisi erkek kardeşti ve sürekli kavga ediyorlardı. Fakat öfkeleri bütün hayatları boyunca taşınmış, bugüne kadar gelmiş. Bugün birbirlerine sevgi ve anlayış göstermeleri durumunda bu karmik ilişkiyi çözebilirler.

Seanslar sırasında danışanlarınızla ilgili ilginç gözlemleriniz oluyor mu?

Yakın ilişki zorlukları ve bazı fiziksel sorunların çok sık yaşandığını görüyorum. Erkeklerin genelde en büyük korkuları kadın oldukları hayata gitmek oluyor. Bir başka hayatta kadın bedenini kullanmış olmak onlar için utanç verici olabiliyor. Halbuki ruhsal seviyede bir cinsiyetimiz yok, sadece enerjiyiz. Ayrıca bu seanslardan sonra ölüm korkusu kayboluyor çünkü terapiyle bedenin geçici bir araç olduğu anlaşılıyor. Bazı insanlarsa kendileriyle yüzleşmekten korkuyor. ’Ya kendimi kötü bir şey yaparken bulursam’ düşüncesi onları rahat bırakmıyor. Oysa yaşanan ve geçmişte kalan bu deneyimlerin izlerini değiştirmek, dolayısıyla da şimdiki hayatımızda daha huzurlu ve mutlu yaşamak mümkün.

Diba Ayten Yılmaz kimdir?

ÇocukluĞundan beri ruhsal konularla ilgilenen ve İ.T.Ü. Makine Fakültesi mezunu olan Diba Ayten Yılmaz, mesleğini 1995 yılında bırakarak hayatını severek yaptığı işlerle geçirmeye karar vermiş. 2002 yılında kişisel farkındalık çalışmalarına katılmaya başlamış. Aynı zamanda Reiki Master ve Yaşam Koçu. 2005 yılında eşi Muammer’le birlikte, ’RadianceD’ markası adı altında Danışmanlık ve Eğitim şirketi kurmuş. Sezgisel danışman, ruhsal rehber, yaşam koçu ve Reiki Master olarak da çalışan Yılmaz, 18-24 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek olan Avrupa Regresyon Terapistleri Derneği’nin Yaz Okulu’na katılarak bir workshop düzenleyecek ve panelde konuşmacı olarak bulunacak. Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü’nde

24 Ağustos Cuma günü saat 18.30’da halka açık yapılacak ’Geçmişten Gelen Şifa’ isimli panele ücretsiz katılabilirsiniz.

Yazar: Ahu Uz
Kaynak: www.nuveforum.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND