Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Empati düzeyi ölçülebilir mi?

Empati yetersizliği son dönemlerin gündem maddesi… Herkes bu durumdan şikayetçi… Ve herkes bu konuda karşı tarafı suçluyor! Peki empati düzeyi ölçülebilir mi? Empati kurmayı neler, nasıl etkiliyor? İşte size empati takviyesi…

Empati yetersizliği son dönemlerin gündem maddesi… Herkes bu durumdan şikayetçi… Ve herkes bu konuda karşı tarafı suçluyor! Peki empati düzeyi ölçülebilir mi? Empati kurmayı neler, nasıl etkiliyor? İşte size empati takviyesi…

İşyerinde ve Sosyal Çevrede Empati Yoksunluğu – Empatinin Denklem

Çoğu kapalı mekan olan “kurumsal ofislerde” D-Vitamini eksikliğinin nedeni basittir; gün ışığından yoksun kalmak. Peki empati eksikliğine bahanemiz nedir?

Pek çok insan işyerindeki olayları ya da durumları iş dışındaki çevresine anlattığı zaman, genelde çevresindekiler anlatılanları pek de bir can kulağı ile dinleme eğiliminde olmazlar. Çünkü anlatıcının yaşadığı koşullar ile dinleyicinin koşulları oldukça farklıdır. Bu yüzden anlatılan ortam, kişiler ve olaylar genellikle dinleyenin kafasında zor kurgulanır ve net resmedilemez.

Kurgulama eksik olunca da görüntüler bulanıklaşır ve aynı televizyon izlerken görüntüde kaymalar olunca kanal değiştirme refleksi gibi, dinleyici de kendi kafasında daha iyi kurgulayabildiği şeyleri düşünür. Mesela, anlatılan durumu kendi işyerindeki ya da sosyal çevresindeki olayları karşılaştırmak için dinler, durumu kendisine uyarlar. Ya da benzer şartlarda kendisinin ne yapabileceğini düşünmeye başlar, bazen de anımsadığı bambaşka olaylara gider. Dikkat edin, arada bir dinleyen gözler kısa kısa da olsa başka bir yöne dalar. İşte bu anlar genelde o anlar olur. Yani sizi duyar ama dinleme kısmı sona ermiştir. Anlatıcının beklediği şey olan kendisinin anlaşılması ve hissedilme durumu ise çok uzaktadır. 

Kişi, kendi işyerinde bile bu durumla çok kez karşılaşır. Magazin (dedikodu) içerikli olayları tamamen bir kenarda tutarsak; dinleyenler, anlatılan durum ve olaylara karşı aslında kendileriyle olan ilişkisi kadar alakalıdırlar. Farklı birimlerde çalışanlar genelde dinlememek ayıp olacağı için dinlerler. “Kurumsal” ortamlardaki merhaba-merhaba, günaydın-günaydın şeklindeki ilişki düzeyinin sebeplerinden birisi de budur. Bu sınırlı seviye ise, bazen tam kopmamak ve ilerideki potnasiyel paydaşlık (ve dertleşme) hallerine hazır durumda olmak için alınan bir önlemdir. Bunun üzerine bir de “kurumsal gülümseme” eklenir. Diğer tarafın da aynı şekilde vereceği “kurumsal gülümseme” yanıtıyla, kişilerin kısa süren “zorunlu bazal iletişim seansı” geride kalır. Yüzler yine asık ve düşünceli haline geri döner. 

Bu kurumsal rutinin dışında kalma ve iletişim düzeyini daha derin tutmaya çabalamaya ilişkin istisnaların dışında, kurumsal (ve aynı zamanda bireysel) hayat aynı hızla devam eder. “Kurumsal” ve “bireysel” kavramı tamamen iki ayrı şeyi tanımlamak için kullanılsa da, gündelik iş yaşamına gelince uyumlu ve  ayrılmaz  iki  kafadardırlar. Adeta birisi olmayınca diğeri yarım kalır.

Herhangi bir işyerinde bir kişi olumsuz bir durum ya da olayla karşılaştığında -başına ilk toplaşmayı saymazsak- hızlıca yalnızlaş(tırıl)maya başlar. Ki bu ilk toplaşma, genelde merakları gidermek ve daha sonra konuşulacak magazin içeriğini belirlemek için yapılır. Ardından işe yarar bir bilgi de yoksa, kalan kısım posa niteliğinde görüldüğünden enkaz orada terkedilir. Birlikte “tag”lenmemek adına ortamdan uzaklaşılır.

Şimdi empatiyi daha iyi anlamak için, olaya bambaşka ve güncel olan bir açıdan bakalım. Böylece herkesin ortak gözlemlediği bir durumdan çıkan genel sonuçla belki bir yere varılabilir.

Fransa saldırısından sonra dünya genelinde verilen tepkileri ve dayanışmayı gördük. Ardından, aralarında Türkiyenin de olduğu başka ülkelerde de patlamalar oldu. Burada verilen tepki ve dayanışma düzeyini de gördük. Sonrasında Belçika saldırısı ile buna verilen tepki ve dayanışmayı da hep birlikte gözlemledik. Bunlar arasında herkesin kolaylıkla tespit ettiği, kimilerinin eleştirdiği ve kimilerinin de haklı bulduğu bir gerçek var ki; o da benzer olaylara, farklı seviyelerde ve benzer olmayan tepkilerin verildiği. Olaylar ne kadar doğuda olursa o kadar duyarsızlık varmış gibi bir resim ortaya çıktı. Pek çok kişi ise batılıları empati kuramamakla suçladı. Herkes farklı gerekçelerle bu duyarsızlığı sebeplendirdi. Sebepleri araştırmak artık o kadar da zor değil. The Guardian ve Independent gibi ana akım yabancı basında yer alan haberlerin altında yer alan okuyucu yorumlarına bakıldığında her şey apaçık ortada duruyor. Yine ülke içindeki olaylara baktığımızda da bazı insanların duyarlılık gösterdiği şeylere diğerleri en azından mesafeli duruyor ve az öncekine duyarlılık gösteren insanlar ise başka olaylarda bir anda havaya bakıp ıslık çalabiliyor.

Daha iyi anlamak için verilen bu örnekte, yabancı okuyucu yorumlarından ve bizdeki sosyal medya yorumlarından anlaşıldığı kadarıyla “akrabalık” empati seviyesini belirleyen etkenlerden birisi gibi görünüyor. Bu akrabalık; aile, mahalle, din, kültür, ideoloji, fikir veya şirketteki departman akrabalığı şeklinde okunursa tüm olaylarda benzer şekilde etki ettiği görülebilir.

Yine gerek çevremizdeki gündelik ya da yukarıdaki gibi dünya çapında haber olan olaylara verilen tepkilere bakılırsa; empati seviyesini etkileyen bir unsur da olaydaki “sarsıcılık” seviyesi. Bir olay, onu gözlemleyen kişide ne kadar sarsıntı yaratırsa empati yapma düzeyi o kadar yüksek gibi görünüyor. Tabi sarsıcılık, benzer olayların sıklaşması ile azalabiliyor (kanıksama).

Empati ile doğru orantı gösteren bir başka faktör ise olaya maruz kalan kişinin (yani mağdurun), gözlemleyen üzerinde ne kadar “rol model” olduğudur. Örneğin, yine Belçika saldırısı sonrasında “neden Ankara değil” sorusuna verilen yanıtların arasında; “çünkü Fransa ve Belçikada savunulacak, örnek alınacak pek çok değer var” diyenler vardı. Benzer şekilde, “neden Ankara değil” diye soran bizler, Afrika ya da başka bir yerdeki büyük trajediler karşısında haberimiz olsa bile tek kelime etmiyor ve işin doğrusu pek de umursamıyoruz. Çünkü rol model olarak alınan yer “batı” ve geleceğimizi de orada görüyoruz. Geleceğimizi görmediğimiz ya da örnek almadığımız diğer yerlerde ise ne olduğu çok da önemli değildir.

Empati seviyesini yükselten ve bana en tuhaf gelen değişken ise; olayın “kendi başımıza gelme ihtimalidir”. Eğer yakın bir zamanda bizim de benzer olayı yaşayabileceğimiz ihtimali artarsa, durumu ve olayı kendi üzerimizde hayal edip canlandırabilme yeteneğimiz oldukça yükselir. Bu, bir bakıma olası benzer duruma karşı zihinsel bir hazırlıktır. Bu hazırlığı yaparken ve durumu canlandırma şeklinde de olsa yaşarken, maruz kalan kişi ya da nesneye ilişkin daha fazla empati kurmaya ve onu anlamaya başlarız. Ancak ihtimal düşükse duruma pek aldırmayız. Örneğin, maddi açıdan iyi bir refah sahip olan kimse, fakirlere üzülür ve onlara acır, ancak onların durumunu hayal etmeye veya hissetmeye pek meyletmez. Tuhaf olmasının sebebi ise; Afrika nehirlerinden karşıya geçmeye çalışan antilopların da aynı mantıkla hareket etmeleri. Kalabalık olmaları nedeniyle timsahın yalnızca bir antilop yakalayıp geri kalanlara dokunmayacağı oldukça yüksek bir ihtimaldir. Bu yüzden karşıya geçer geçmez hiçbir şey olmamış gibi beslenmeye ve neşeyle zıplamaya devam ederler. Belgesel anlatıcısına göre bu aynı zamanda bir hayatta kalma stratejisidir. Yani ihtimali düşürmek için kalabalıkla hareket etmek. Oysa insan, düşük ihtimale güvenen çaresiz antilop değildir ve kollektif bir şekilde pek çok duruma çözüm getirip başka stratejilerle de ihtimali eleyebilir. Mesela nehir üzerinde bir köprü inşa edebilir!

Empatide doğru orantılı değişkenlerden en soyutu ise “vicdan” olup, sonuç olarak empatiyi bir denklem şeklinde düşünürsek; ters orantıyla çalışan tek unsur ise olayla kişinin arasındaki “mesafedir”. Mesafe arttıkça genelde empati azalma eğilimi gösterir. Okuyucu yorumlarında yer alan “kapı komşusu ile yan apartmanda oturan bir kişiye aynı tepkiyi vermemenin doğal olduğu” sözleri bunu doğruluyor. Mesafe, fiziki olabileceği gibi duygusal ya da işlevsel de olabilir. İşimize uyarlarsak; çalıştığımız çok büyük bir şirketin küçük bir şubesinde 3 kişinin işten çıkarılması bizi pek etkilemeyecektir. Hatta sebebini dahi merak etmeyebiliriz. Ancak merkezde, bizim de yer aldığımız kendi küçük birimimizde 3 kişi işten çıkarıldığı zaman olayın etkisini belki bir kaç hafta atlatamayacak, o insanların işsiz kaldıkları zaman ne yapacağını düşünecek ve neler hissettiğini anlamaya çalışacağız. Bu açıdan bakıldığında dünyanın küçüldüğü, mesafelerin artık ortadan kalktığı, insanların birbiriyle çok daha etkin iletişim içinde oldukları pek çok açıdan doğru olsa da empati açısından yakınlaşma -en iyimser bakışla- daha geriden ve yavaş geliyormuş gibi bir sonuç çıkıyor.

Şimdi, çevremizde ve işyerimizde bizi anlamayan insanlardan şikayet ederken, bunun sebebini anlamak için kullanabileceğimiz derme çatma bir denklemimiz var diyebiliriz. Buna göre denklem:

Empati seviyesi = (Başına gelme ihtimali (x) Sarsıcılık (x) Akrabalık (x) Rol model katsayısı (x) Vicdan)  / Mesafe şeklinde gösterilebilir.

Bu formüle, herkes için geçerli olan i) zamanın hızlı akışı ve ii) fiziki sosyal gruplara bağlılıktaki azalışı eklersek resim daha da netleşmiş olur. Örneğin, bir işyerinde ortalama çalışma süresinin 2-3 yıl olduğu durumda, ortak çıkar ve bağlılığın da azalmasıyla, kimsenin diğeriyle ilgilenmemesi artık normal bir durumdur. Ne de olsa herkes geçicidir! Yakın geçmişte, emekli olana kadar aynı işyerinde çalışanlar arasındaki ilişkinin çok daha sağlam bağlarla kurulmuş olması bu nedenledir. Kişi bu sayede işyerini ve de onu işyeri yapan tüm değerleri muhafaza etmek ister. Çünkü kişi, geminin içindedir. Uzun bir süre de içinde kalmayı düşünmektedir. Birlikte bir şeyler yapıldığı hissi daha fazladır. İşyerinin daha iyi bir yer olması, hepsinin uzun vadeli amaçlarına hizmet edecektir. Oysa,2-3 yıl sonra ayrılmak üzere gelen kişiye göre durum çoğunlukla; “benden sonrası tufan”dır.

İşletme bölümünde ilk günümdeki derste (mikro ekonomi), Hocamız bize kitapta yer alan bir sözü iyice anlamamızı tavsiye etmişti. Söz “business is not immoral but amoral” diyordu. Türkçesi ise “iş hayatı ahlaksız değildir, ancak ahlakla ilgili de değildir”. Yani, nazikçe duyguların ve değer yargılarının sıyrılmasını tavsiye ediyordu. Epey şaşırmıştım. Çünkü sözün ruhu; gerçekçi bir tespitten daha çok, rasyoneli de gözeten bir kılıf olduğu hissini uyandırmıştı. Kılıfın kumaşı ise gayet esnek gibiydi.

Günümüz iş ortamında olumsuz durumlar “hayatın ger(ç)eği” olarak adlandırılır ve üzerinde çok durulmaması tavsiye edilir. Sohbetlerde, sistemin bu şekilde olduğu anlatılır. Durumun etkilediği kişilere empati yapmak ve onları anlamaya çalışmanın ise nafile olduğu hatta olumsuz olabileceği mesajı örtülü bir şekilde verilir. Bu davranış modeli, aslında okulda ilk gün dersinde öğretilen sözün sahadaki yansımasından başka bir şey değildir.

Özetle trafikten, işyerine, sosyal çevremizden, toplumlar arasındaki ilişkilere kadar hepimizin şikayet ettiği empati yoksunluğu giderek artan bir hastalık gibidir. Ve yukarıdaki formülde yer alan değişkenler sayesinde şikayet ettiğimiz duyarsızlığın çok daha fazlasını başka bir konuda biz yapabiliyoruzdur. O yüzden bir insanı gözlemlerken; “bu gün böyleyken yarın nasıl şöyle davrandı” diye şok geçirebiliyoruz ve aynı şoku kendi davranışımızla biz de başkasına yaşatabiliyoruz.

İşin korkutan yanıysa; pek çok hastalığı da tetiklediğine inandığım bu hastalığın seviyesininden ziyade, farkındalığındaki düşüklük (ya da daha kötüsü umursamazlık)..

Mesela, depresyon ya da anksiyete nedeniyle psikolojik destek alan bu kadar çok insan varken, hiç “empati yoksunluğu yaşıyorum” deyip de destek isteyen birisine rastladınız mı? Bu üçü de, sağlıklı ve doğal bir ruh halinden sapma olmasına rağmen; ilk ikisi bireyin kendisine, empati yoksunluğu ise başkasına etki ettiği için genelde bir sorun olarak görülmez. Hatta bu eksikliğin başkasına olan etkisini anlamak da bir empati ve akıl yürütme gerektirir. Kişi ise zaten bundan yoksun olduğundan, durumun farkına bile varmaz. Bu yüzden de kimse kendisinin empati yoksunu olduğunu bilmez ve bu konuda kendini sorgulamaz.

Google’da üç terimin İngilizcesiyle arama yaptığımda çıkan sonuç sayıları:

Depresyon: 219 milyon

Anskiyete: 161 milyon ve

Empati: 32 milyon!!

Etrafınızdaki etki yaratan olaylara karşı, kendinizin ve insanların tepki(sizlik)lerine bir de bu açıdan bakabilir ve gözlemde bulunabilirsiniz. Olaydan olaya, kendinizin ve çevrenizdekilerin empati seviyesindeki değişim hakkında enteresan sonuçlara ulaşabilirsiniz.

Yazar: Murat Kılıç
Kaynak: www.linkedin.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND