Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Empati düzeyi ölçülebilir mi?

Empati yetersizliği son dönemlerin gündem maddesi… Herkes bu durumdan şikayetçi… Ve herkes bu konuda karşı tarafı suçluyor! Peki empati düzeyi ölçülebilir mi? Empati kurmayı neler, nasıl etkiliyor? İşte size empati takviyesi…

işyerinde empati yoksunluğu, empati düzeyi, empati

Empati yetersizliği son dönemlerin gündem maddesi… Herkes bu durumdan şikayetçi… Ve herkes bu konuda karşı tarafı suçluyor! Peki empati düzeyi ölçülebilir mi? Empati kurmayı neler, nasıl etkiliyor? İşte size empati takviyesi…

İşyerinde ve Sosyal Çevrede Empati Yoksunluğu – Empatinin Denklem

Çoğu kapalı mekan olan “kurumsal ofislerde” D-Vitamini eksikliğinin nedeni basittir; gün ışığından yoksun kalmak. Peki empati eksikliğine bahanemiz nedir?

Pek çok insan işyerindeki olayları ya da durumları iş dışındaki çevresine anlattığı zaman, genelde çevresindekiler anlatılanları pek de bir can kulağı ile dinleme eğiliminde olmazlar. Çünkü anlatıcının yaşadığı koşullar ile dinleyicinin koşulları oldukça farklıdır. Bu yüzden anlatılan ortam, kişiler ve olaylar genellikle dinleyenin kafasında zor kurgulanır ve net resmedilemez.

Kurgulama eksik olunca da görüntüler bulanıklaşır ve aynı televizyon izlerken görüntüde kaymalar olunca kanal değiştirme refleksi gibi, dinleyici de kendi kafasında daha iyi kurgulayabildiği şeyleri düşünür. Mesela, anlatılan durumu kendi işyerindeki ya da sosyal çevresindeki olayları karşılaştırmak için dinler, durumu kendisine uyarlar. Ya da benzer şartlarda kendisinin ne yapabileceğini düşünmeye başlar, bazen de anımsadığı bambaşka olaylara gider. Dikkat edin, arada bir dinleyen gözler kısa kısa da olsa başka bir yöne dalar. İşte bu anlar genelde o anlar olur. Yani sizi duyar ama dinleme kısmı sona ermiştir. Anlatıcının beklediği şey olan kendisinin anlaşılması ve hissedilme durumu ise çok uzaktadır. 

Kişi, kendi işyerinde bile bu durumla çok kez karşılaşır. Magazin (dedikodu) içerikli olayları tamamen bir kenarda tutarsak; dinleyenler, anlatılan durum ve olaylara karşı aslında kendileriyle olan ilişkisi kadar alakalıdırlar. Farklı birimlerde çalışanlar genelde dinlememek ayıp olacağı için dinlerler. “Kurumsal” ortamlardaki merhaba-merhaba, günaydın-günaydın şeklindeki ilişki düzeyinin sebeplerinden birisi de budur. Bu sınırlı seviye ise, bazen tam kopmamak ve ilerideki potnasiyel paydaşlık (ve dertleşme) hallerine hazır durumda olmak için alınan bir önlemdir. Bunun üzerine bir de “kurumsal gülümseme” eklenir. Diğer tarafın da aynı şekilde vereceği “kurumsal gülümseme” yanıtıyla, kişilerin kısa süren “zorunlu bazal iletişim seansı” geride kalır. Yüzler yine asık ve düşünceli haline geri döner. 

Bu kurumsal rutinin dışında kalma ve iletişim düzeyini daha derin tutmaya çabalamaya ilişkin istisnaların dışında, kurumsal (ve aynı zamanda bireysel) hayat aynı hızla devam eder. “Kurumsal” ve “bireysel” kavramı tamamen iki ayrı şeyi tanımlamak için kullanılsa da, gündelik iş yaşamına gelince uyumlu ve  ayrılmaz  iki  kafadardırlar. Adeta birisi olmayınca diğeri yarım kalır.

Herhangi bir işyerinde bir kişi olumsuz bir durum ya da olayla karşılaştığında -başına ilk toplaşmayı saymazsak- hızlıca yalnızlaş(tırıl)maya başlar. Ki bu ilk toplaşma, genelde merakları gidermek ve daha sonra konuşulacak magazin içeriğini belirlemek için yapılır. Ardından işe yarar bir bilgi de yoksa, kalan kısım posa niteliğinde görüldüğünden enkaz orada terkedilir. Birlikte “tag”lenmemek adına ortamdan uzaklaşılır.

Şimdi empatiyi daha iyi anlamak için, olaya bambaşka ve güncel olan bir açıdan bakalım. Böylece herkesin ortak gözlemlediği bir durumdan çıkan genel sonuçla belki bir yere varılabilir.

Fransa saldırısından sonra dünya genelinde verilen tepkileri ve dayanışmayı gördük. Ardından, aralarında Türkiyenin de olduğu başka ülkelerde de patlamalar oldu. Burada verilen tepki ve dayanışma düzeyini de gördük. Sonrasında Belçika saldırısı ile buna verilen tepki ve dayanışmayı da hep birlikte gözlemledik. Bunlar arasında herkesin kolaylıkla tespit ettiği, kimilerinin eleştirdiği ve kimilerinin de haklı bulduğu bir gerçek var ki; o da benzer olaylara, farklı seviyelerde ve benzer olmayan tepkilerin verildiği. Olaylar ne kadar doğuda olursa o kadar duyarsızlık varmış gibi bir resim ortaya çıktı. Pek çok kişi ise batılıları empati kuramamakla suçladı. Herkes farklı gerekçelerle bu duyarsızlığı sebeplendirdi. Sebepleri araştırmak artık o kadar da zor değil. The Guardian ve Independent gibi ana akım yabancı basında yer alan haberlerin altında yer alan okuyucu yorumlarına bakıldığında her şey apaçık ortada duruyor. Yine ülke içindeki olaylara baktığımızda da bazı insanların duyarlılık gösterdiği şeylere diğerleri en azından mesafeli duruyor ve az öncekine duyarlılık gösteren insanlar ise başka olaylarda bir anda havaya bakıp ıslık çalabiliyor.

Daha iyi anlamak için verilen bu örnekte, yabancı okuyucu yorumlarından ve bizdeki sosyal medya yorumlarından anlaşıldığı kadarıyla “akrabalık” empati seviyesini belirleyen etkenlerden birisi gibi görünüyor. Bu akrabalık; aile, mahalle, din, kültür, ideoloji, fikir veya şirketteki departman akrabalığı şeklinde okunursa tüm olaylarda benzer şekilde etki ettiği görülebilir.

Yine gerek çevremizdeki gündelik ya da yukarıdaki gibi dünya çapında haber olan olaylara verilen tepkilere bakılırsa; empati seviyesini etkileyen bir unsur da olaydaki “sarsıcılık” seviyesi. Bir olay, onu gözlemleyen kişide ne kadar sarsıntı yaratırsa empati yapma düzeyi o kadar yüksek gibi görünüyor. Tabi sarsıcılık, benzer olayların sıklaşması ile azalabiliyor (kanıksama).

Empati ile doğru orantı gösteren bir başka faktör ise olaya maruz kalan kişinin (yani mağdurun), gözlemleyen üzerinde ne kadar “rol model” olduğudur. Örneğin, yine Belçika saldırısı sonrasında “neden Ankara değil” sorusuna verilen yanıtların arasında; “çünkü Fransa ve Belçikada savunulacak, örnek alınacak pek çok değer var” diyenler vardı. Benzer şekilde, “neden Ankara değil” diye soran bizler, Afrika ya da başka bir yerdeki büyük trajediler karşısında haberimiz olsa bile tek kelime etmiyor ve işin doğrusu pek de umursamıyoruz. Çünkü rol model olarak alınan yer “batı” ve geleceğimizi de orada görüyoruz. Geleceğimizi görmediğimiz ya da örnek almadığımız diğer yerlerde ise ne olduğu çok da önemli değildir.

Empati seviyesini yükselten ve bana en tuhaf gelen değişken ise; olayın “kendi başımıza gelme ihtimalidir”. Eğer yakın bir zamanda bizim de benzer olayı yaşayabileceğimiz ihtimali artarsa, durumu ve olayı kendi üzerimizde hayal edip canlandırabilme yeteneğimiz oldukça yükselir. Bu, bir bakıma olası benzer duruma karşı zihinsel bir hazırlıktır. Bu hazırlığı yaparken ve durumu canlandırma şeklinde de olsa yaşarken, maruz kalan kişi ya da nesneye ilişkin daha fazla empati kurmaya ve onu anlamaya başlarız. Ancak ihtimal düşükse duruma pek aldırmayız. Örneğin, maddi açıdan iyi bir refah sahip olan kimse, fakirlere üzülür ve onlara acır, ancak onların durumunu hayal etmeye veya hissetmeye pek meyletmez. Tuhaf olmasının sebebi ise; Afrika nehirlerinden karşıya geçmeye çalışan antilopların da aynı mantıkla hareket etmeleri. Kalabalık olmaları nedeniyle timsahın yalnızca bir antilop yakalayıp geri kalanlara dokunmayacağı oldukça yüksek bir ihtimaldir. Bu yüzden karşıya geçer geçmez hiçbir şey olmamış gibi beslenmeye ve neşeyle zıplamaya devam ederler. Belgesel anlatıcısına göre bu aynı zamanda bir hayatta kalma stratejisidir. Yani ihtimali düşürmek için kalabalıkla hareket etmek. Oysa insan, düşük ihtimale güvenen çaresiz antilop değildir ve kollektif bir şekilde pek çok duruma çözüm getirip başka stratejilerle de ihtimali eleyebilir. Mesela nehir üzerinde bir köprü inşa edebilir!

Empatide doğru orantılı değişkenlerden en soyutu ise “vicdan” olup, sonuç olarak empatiyi bir denklem şeklinde düşünürsek; ters orantıyla çalışan tek unsur ise olayla kişinin arasındaki “mesafedir”. Mesafe arttıkça genelde empati azalma eğilimi gösterir. Okuyucu yorumlarında yer alan “kapı komşusu ile yan apartmanda oturan bir kişiye aynı tepkiyi vermemenin doğal olduğu” sözleri bunu doğruluyor. Mesafe, fiziki olabileceği gibi duygusal ya da işlevsel de olabilir. İşimize uyarlarsak; çalıştığımız çok büyük bir şirketin küçük bir şubesinde 3 kişinin işten çıkarılması bizi pek etkilemeyecektir. Hatta sebebini dahi merak etmeyebiliriz. Ancak merkezde, bizim de yer aldığımız kendi küçük birimimizde 3 kişi işten çıkarıldığı zaman olayın etkisini belki bir kaç hafta atlatamayacak, o insanların işsiz kaldıkları zaman ne yapacağını düşünecek ve neler hissettiğini anlamaya çalışacağız. Bu açıdan bakıldığında dünyanın küçüldüğü, mesafelerin artık ortadan kalktığı, insanların birbiriyle çok daha etkin iletişim içinde oldukları pek çok açıdan doğru olsa da empati açısından yakınlaşma -en iyimser bakışla- daha geriden ve yavaş geliyormuş gibi bir sonuç çıkıyor.

Şimdi, çevremizde ve işyerimizde bizi anlamayan insanlardan şikayet ederken, bunun sebebini anlamak için kullanabileceğimiz derme çatma bir denklemimiz var diyebiliriz. Buna göre denklem:

Empati seviyesi = (Başına gelme ihtimali (x) Sarsıcılık (x) Akrabalık (x) Rol model katsayısı (x) Vicdan)  / Mesafe şeklinde gösterilebilir.

Bu formüle, herkes için geçerli olan i) zamanın hızlı akışı ve ii) fiziki sosyal gruplara bağlılıktaki azalışı eklersek resim daha da netleşmiş olur. Örneğin, bir işyerinde ortalama çalışma süresinin 2-3 yıl olduğu durumda, ortak çıkar ve bağlılığın da azalmasıyla, kimsenin diğeriyle ilgilenmemesi artık normal bir durumdur. Ne de olsa herkes geçicidir! Yakın geçmişte, emekli olana kadar aynı işyerinde çalışanlar arasındaki ilişkinin çok daha sağlam bağlarla kurulmuş olması bu nedenledir. Kişi bu sayede işyerini ve de onu işyeri yapan tüm değerleri muhafaza etmek ister. Çünkü kişi, geminin içindedir. Uzun bir süre de içinde kalmayı düşünmektedir. Birlikte bir şeyler yapıldığı hissi daha fazladır. İşyerinin daha iyi bir yer olması, hepsinin uzun vadeli amaçlarına hizmet edecektir. Oysa,2-3 yıl sonra ayrılmak üzere gelen kişiye göre durum çoğunlukla; “benden sonrası tufan”dır.

İşletme bölümünde ilk günümdeki derste (mikro ekonomi), Hocamız bize kitapta yer alan bir sözü iyice anlamamızı tavsiye etmişti. Söz “business is not immoral but amoral” diyordu. Türkçesi ise “iş hayatı ahlaksız değildir, ancak ahlakla ilgili de değildir”. Yani, nazikçe duyguların ve değer yargılarının sıyrılmasını tavsiye ediyordu. Epey şaşırmıştım. Çünkü sözün ruhu; gerçekçi bir tespitten daha çok, rasyoneli de gözeten bir kılıf olduğu hissini uyandırmıştı. Kılıfın kumaşı ise gayet esnek gibiydi.

Günümüz iş ortamında olumsuz durumlar “hayatın ger(ç)eği” olarak adlandırılır ve üzerinde çok durulmaması tavsiye edilir. Sohbetlerde, sistemin bu şekilde olduğu anlatılır. Durumun etkilediği kişilere empati yapmak ve onları anlamaya çalışmanın ise nafile olduğu hatta olumsuz olabileceği mesajı örtülü bir şekilde verilir. Bu davranış modeli, aslında okulda ilk gün dersinde öğretilen sözün sahadaki yansımasından başka bir şey değildir.

Özetle trafikten, işyerine, sosyal çevremizden, toplumlar arasındaki ilişkilere kadar hepimizin şikayet ettiği empati yoksunluğu giderek artan bir hastalık gibidir. Ve yukarıdaki formülde yer alan değişkenler sayesinde şikayet ettiğimiz duyarsızlığın çok daha fazlasını başka bir konuda biz yapabiliyoruzdur. O yüzden bir insanı gözlemlerken; “bu gün böyleyken yarın nasıl şöyle davrandı” diye şok geçirebiliyoruz ve aynı şoku kendi davranışımızla biz de başkasına yaşatabiliyoruz.

İşin korkutan yanıysa; pek çok hastalığı da tetiklediğine inandığım bu hastalığın seviyesininden ziyade, farkındalığındaki düşüklük (ya da daha kötüsü umursamazlık)..

Mesela, depresyon ya da anksiyete nedeniyle psikolojik destek alan bu kadar çok insan varken, hiç “empati yoksunluğu yaşıyorum” deyip de destek isteyen birisine rastladınız mı? Bu üçü de, sağlıklı ve doğal bir ruh halinden sapma olmasına rağmen; ilk ikisi bireyin kendisine, empati yoksunluğu ise başkasına etki ettiği için genelde bir sorun olarak görülmez. Hatta bu eksikliğin başkasına olan etkisini anlamak da bir empati ve akıl yürütme gerektirir. Kişi ise zaten bundan yoksun olduğundan, durumun farkına bile varmaz. Bu yüzden de kimse kendisinin empati yoksunu olduğunu bilmez ve bu konuda kendini sorgulamaz.

Google’da üç terimin İngilizcesiyle arama yaptığımda çıkan sonuç sayıları:

Depresyon: 219 milyon

Anskiyete: 161 milyon ve

Empati: 32 milyon!!

Etrafınızdaki etki yaratan olaylara karşı, kendinizin ve insanların tepki(sizlik)lerine bir de bu açıdan bakabilir ve gözlemde bulunabilirsiniz. Olaydan olaya, kendinizin ve çevrenizdekilerin empati seviyesindeki değişim hakkında enteresan sonuçlara ulaşabilirsiniz.

Yazar: Murat Kılıç
Kaynak: www.linkedin.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Yoksa siz de mi helikopter ebeveynsiniz?

Manşet, helikopter ebeveynlik ölçeği, helikopter ebeveyn, ebeveynler çocukları nasıl etkiliyor, ebeveyn

Helikopter ebeveynler, çocukların etrafında pervane olan aşırı kontrolcü anne babalardır. Peki helikopter ebeveyne sahip olan çocuklar, hayatta ne gibi sorunlarla karşılaşır? İşte yanıtı…

Yeni Nesil (Helikopter) Ebeveynlik: Çocuklar Bu Durumdan Nasıl Etkileniyor?

Ebeveynlerin çocuklarının hayatlarına dahil olması, onlarla vakit geçirmesi, kararlarında yanlarında olması, koruyucu ve kollayıcı olması – doğru seviyede kaldığı sürece – çocuklar için oldukça olumlu bir durum. Ancak yeni nesil ebeveynler arasında farklı bir ebeveynlik tarzı ortaya çıkıyor: helikopter ebeveynlik1. Adından da anlaşılacağı gibi bu ebeveynlik stilinde ebeveynler fazla çocuk odaklı ve korumacı bir tavırla tıpkı bir helikopter gibi sürekli çocuklarının tepesinde geziyorlar. Onlar adına her şeyi kontrol ediyorlar, kararlar alıyorlar ve problemleri çözüyorlar. Bir ebeveyn için sürekli çocuğuna odaklanmak, daima onu koruyup kollamak ve kontrol etmek hayat tatmini sağlayabilir. Peki bu durum çocukları nasıl etkiliyor? Sürekli yeni neslin artan kaygı düzeyinden, antidepresan ilaç kullanma sıklığından, karar alma konusundaki eksikliklerinden bahsediliyor. Acaba bu durum helikopter ebeveynlik ile ilgili olabilir mi?

Genel olarak ebeveynlik davranışlarına baktığımızda kontrolcü davranmanın zararlarını gösteren birçok bilimsel çalışma var2. Ancak bu kontrolcü davranışlar çoğu zaman çocuğun davranışlarını bilinçli bir şekilde kısıtlama, hayatına sınırlar koyarak sürekli müdahale etme, bağırarak, tehdit ederek, çocuğu sindirerek istediğini yaptırma gibi olumsuz ve çocuğun iyiliğini çok da ön plana koymayan bir şekilde ortaya çıkıyor. Helikopter ebeveynliği bu tarz kontrolcü ebeveynlikten ayıran belki de en önemli özellik amacının aslında tamamen iyi niyetli olması. Helikopter ebeveynler çocuklarını okula götürüyorlar ama sağlıklı bir şekilde oradan ayrılmak yerine, bahçede beklemeyi veya hatta sınıfa girip çocuklarının yanına oturmayı tercih ediyorlar. Üniversite yaşındaki çocukları oda arkadaşlarıyla sorun yaşadıklarında telefon açıp olaya müdahil oluyorlar. Hatta Amerika’da son yıllarda sıkça görüldüğü üzere çocukları üniversitedeki derslerinden düşük notlar aldıklarında hocalara ve hatta okul yönetimine telefon açmada bir sakınca görmüyorlar. Bu ebeveynler sıcak ve şefkatli. Çocuklarının hayatlarına dahil olmayı onlara yaptıkları bir iyilik olarak görüyorlar. Ancak bunu yaparken insan gelişiminde kendiliğinden oluşması gereken otonomi kazanma, kendi kararlarını kendi veren ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir birey olma yeteneğini çocuklarının ellerinden alıyorlar4. Çocuklarının hayatlarında fiziksel ve duygusal olarak yer edinmeyen ve bu şekilde çocuklarına zarar veren ebeveynlerin aksine helikopter ebeveynler bu konuda aşırıya kaçıyorlar ve çocuklarının bireyselleşme sürecini sekteye uğratıyorlar.

Peki çocukların hayatına müdahil olma sınırını belirleyen etkenler nelerdir? Öncelikle çocuğun yaşını ve yaşının getirdiği kabiliyetleri göz önünde bulundurmak çok önemli. Ama bunun yanı sıra durumları da iyi okumak gerekiyor. Çocuğun kişisel alanına müdahale etmeden sınırı koruyabilmek bu işin sırrı. Helikopter ebeveynler bu sınırı koruyamıyorlar. Çocuğun her anını kontrol etmeye çalışıyorlar, kendisine ait özel bir alan bırakmıyorlar. Bunun yanı sıra çocuğun kendini geliştirebileceği, kendi alanında mutlu ve özgür bir şekilde hareket edebileceği alanlar yaratmak onlara iyi gelirken, bu alanlara müdahale etmek çekingen ve çocukların kendini yetersiz görmesine yol açabiliyor4. Özellikle de geç ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerinde çocuklar tam da kendi kimliklerini bulma çabası içerisindeyken müdahaleci davranışlar çocukların gelişimine iyi gelmiyor5.

Bağlanma Stilleri” başlıklı yazımızda bahsettiğimiz üzere bağlanma teorisine göre erken çocukluk döneminde ebeveynlerimizle yaşadığımız deneyimler, gelecekteki deneyimlerimizi etkiliyor. Helikopter ebeveynlere sahip çocuklar genellikle güven problemi yaşıyorlar ve bu durum gelecekteki ilişkilerine zarar veriyor6. Bunun yanı sıra, hayata ne yazık ki hazırlıksız yakalanıyorlar. Kendi işlerini kendi başlarına halledemeyecekleri duygusuna kapılıyorlar. Bağımsız olmayı öğrenemediklerinden sıradan aktiviteleri yapabilme yeteneğine bile sahip olduklarını fark edemiyorlar.  Hayatlarında bir sorunla ya da tümsekle karşılaştıklarında, kendileri yerine o sorunu sihirli bir şekilde ortadan kaldıracak bir kişinin ya da varlığın olduğuna inanıyorlar. Savaşmaya ya da mücadele etmeye ihtiyaç duymuyorlar çünkü bu zamana kadar her şey ebeveynleri tarafından onlar için sağlanmış. Dünyayı ya da kendi dünyalarını değiştirme gereklilikleri yok çünkü hiçbir sorun sonsuza kadar sürmez. Sihirli bir güç (yani ebeveynleri) gelip sorunları onlar için kolayca yok edebilir. Bundandır ki bu şekilde büyüyen çocuklar, büyüyünce de hala ebeveynlerine bağımlı yetişkinlere dönüşüyorlar.

Üniversite öğrencileriyle yapılan bir araştırmaya göre helikopter ebeveynlere sahip olan çocuklarda daha yüksek anksiyete ve depresyon ve daha az hayat tatmini görülüyor7. Helikopter ebeveynlere sahip olan bu üniversite öğrencileri kendilerini yetersiz ve yeteneksiz görüyorlar. Başka bir araştırma ise yine üniversite öğrencilerinin kendi özgüvenlerini arttıracak aktiviteleri keyif verecek aktivitelere (seks yapmak, içki içmek, şeker tüketmek) dahi tercih ettiklerini gösteriyor. Bu çocukların ebeveynlerinden gördükleri şefkatin başarıya ve kendilerine çizilen yolu takip etmeye odaklı bir şefkat olduğu değerlendirildiğinde bu sonuç şaşırtıcı değil. Üstelik bu kadar koşullu gösterilen sevgi çocuklara uzun vadede zarar da veriyor. Ebeveynleri tarafından “matematikten 90 aldığı için”, “komşuların yanında düzgün davrandığı için”, “annesini üzmediği için” sevilen ve övülen çocuklar bunları sağlayamadıklarında sevgisiz ve ilgisiz kalmış gibi hissedebiliyorlar.

Bütün bu araştırmalardan çıkarılan sonuç ise şu: Bu şekilde yetiştirilen çocuklar belki akademik olarak daha başarılı olabilirler ama kendilerini hayatta daha çaresiz ve yetersiz hissediyorlar. Çocuklarımızın hayatlarındaki yerimizi sağlam bir şekilde korurken bunu sevecen ve sıcak bir şekilde ve doğru sınırlar içerisinde yapmaya özen gösterirsek, kendi benliklerini tam olarak oluşturabilen mutlu, başarılı, güçlü ve bağımsız bireyler yetiştirebiliriz.

Yazan: Ande Ömeroğlu & Gizem Sürenkök
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

yaşlanmayı durduran şeyler, yaşlanmak, yaşlanma korkusu, yaşlanma karşıtı, mikrobiyom, Manşet, insan ömrünü uzatma çalışmaları, hücre yenilenmesi

Bilim insanları yıllardır yaşlanmayı önleme konusunda birçok çalışma yapıyor. Peki yaşlanmayı önlemek gerçekten mümkün mü? Ömrümüzü uzatabilir miyiz? İşte tüm bu sorulara cevap niteliğinde yapılan araştırmalar…

Yaşlanma süreci nasıl önlenebilir?

Dünyanın her köşesinde bilim insanları yaşlanmaya çare arıyor. Bunun için üç boyutlu yazıcılarda organ üretiminden vücuttaki mikrobiyomu değiştirme yoluyla yaşlanmayı önlemeye kadar çeşitli çözümler üzerinde duruluyor. Peki insan ömrü ne kadar uzatılabilir?

Yaşlanma kaynaklı kanser, romatizma ve Alzheimer gibi hastalıklardan dünyada her gün 100 bin kişi ölüyor. Ancak pek çok bilim insanı bunun kader olmadığına inanıyor.

Yaşlanma tam olarak nedir? Hücre düzeyinde ele alacak olursak, zamanla azar azar oluşan hasarların hücre, doku ve organlarda yayılmasıdır diyebiliriz.

Hücrelerde hasar, onarımdan daha hızlı geliştiğinde yaşlanma baş gösterir. Danimarkalı doktor Kaare Christensen yıllar boyu hasta tedavisinin ardından, Yaşlanma Araştırmaları Merkezi’ni kurarak bu hastalıkların ortaya çıkmasının nasıl engellenebileceği üzerinde araştırmalara başladı.

Bu konuda bazı gelişmeler kaydedildiğini söylüyor Christensen. 1800’lerin ortalarında ortalama ömür 40 yaş iken bugün Kuzey Avrupa ülkelerinin birçoğunda 80 yıla yaklaşıyor, diğer ülkelerde de önemli gelişmeler gözleniyor.

Diş sağlığı gelişiyor

Aynı zamanda umut verici başka bir gelişme daha olduğunu söylüyor Christensen. “Her geçen yıl yaşlıların diş sağlığında iyileşme gözleniyor.”

Dişler genel sağlık açısından bir tür barometre işlevi görüyor. Onların sağlıklı olması düzgün beslenmeyi ve daha iyi besin emilimini sağlıyor. Ayrıca vücudun diğer kısımlarının da daha sağlıklı olduğunun göstergesi onlar.

Christensen, yaşlıların IQ testlerinde de eskiye kıyasla artık daha iyi sonuç alındığını, bunun ise dünya çapında daha iyi yaşam koşullarıyla bağlantılı olduğunu söylüyor.

“Daha iyi yaşam koşulları, daha iyi eğitim ve ne tür işlerde çalışıldığının etkisi bu.”

Bu gelişmenin devam edeceğine inanıyor. Peki daha ne kadar?

Dünyada kayda geçmiş en uzun ömür, 122 yaşında iken 1997’de ölen Fransız kadın Louise Calment’e ait. Geçen 20 yılda da birçok gelişme kaydedildi.

Yazıcıda organ üretmek

Hindistanlı biyofizikçi Tuhin Bhowmick’e göre, yaşlılıktan kaynaklı ölümlere kalp, akciğer ve karaciğer gibi yaşamsal organların işleyiş bozukluğu neden oluyor. Sağlıklı organ nakli halinde ömür uzatmak mümkün olabiliyor.

Ancak dünyada organa ihtiyaç duyanların sayısı organ bağışı yapanlardan çok daha fazla. Ayrıca uygun organın bulunması sorunu söz konusu. Çoğu zaman bu bekleyiş sırasında yaşlı hastaların öldüğü görülüyor.

Peki bir insandan organ almak yerine ihtiyaç duyulan organın, hastanın vücudunun reddetmeyeceği bir tarzda laboratuvarda üretilmesi, üç boyutlu yazıcıdan çıkarılması mümkün olabilir mi?

Bhowmick, bu tür bir yazıcının kartuşunda mürekkep yerine protein ve hastanın kendi hücreleri olacağını söylüyor. Böylece vücudun yeni organı reddetme ihtimali ortadan kalkıyor.

Bhowmick ve ekibi Hindistan’ın ilk yapay karaciğer dokusunu üretti. Önümüzdeki beş yıl içinde de minyatür bir karaciğer üretilmesi üzerinde çalışıyor. Bunun vücudun dışında, taşınabilir bir cihaz şeklinde olması öngörülüyor.

8-10 yıla kadar ise vücudun içine nakledilerek normal işlev görecek bir karaciğer üretilmesi plan dahilinde.

Peki akciğer ve kalp nakli ile de ömür uzatmak mümkün mü? Bhowmick her durumun kendine özgü yanları olduğunu ve tek tek ele almak gerektiğini söylüyor.

“Hastanın ölümüne neden olan organının yerine yeni organ nakli ile ömrünü 20 yıl uzatabilirsiniz. Örneğin karaciğerde bu mümkündür. Ama beyin ve kalpte aynı şekilde işlemez.”

Bhhowmick, bu tür gelişmeler sayesinde milenyum kuşağının (1981 sonrası doğanlar) ömrünün 135 yaşa kadar uzatılabileceğine inanıyor.

Mikrobiyom umudu

ABD’de moleküler ve insan genetiği profesörü Meng Wang, tıpta en çok heyecan yaratan yeni alanlardan biri olan mikrobiyom üzerine araştırmalar yapıyor.

“Bunlar vücudumuzun içindeki sindirim sisteminden dışındaki derimize kadar bizimle yaşayan minik mikroorganizmalardır.”

Gözle görülmeyen bu organizmaların çoğu bakteridir, ancak mantar, virüs ve diğer mikropları da içeriyor. Eskiden bilim insanları bunlara pek ilgi göstermiyordu. Oysa vücut üzerinde büyük etkileri olduğunu bugün biliyoruz.

Son araştırmalar, mikrobiyomun insan için ek bir organ işlevi gördüğünü gösteriyor. Vücudumuzun farklı ilaçlara verdiği tepkiden davranışlarımıza kadar birçok şeyi etkiliyor.

Wang, mikrobiyomun yaşlanma sürecini nasıl etkilediğini anlamak için, iki-üç haftalık ömrü olan solucanlarla deney yapıyor. Solucanın mikrobiyomunu değiştirerek ömrünü uzatmak mümkün mü sorusuna yanıt arıyor.

Solucanın sindirim sisteminde yaşayan bir bakteriyi seçip genleriyle oynayarak farklı türler elde ediyor ve bu bakterileri farklı solucanlara yediriyor. En fazla üç haftalık ömrü olan solucanları kontrol ettiğinde bazılarının hala canlı olduğunu görüyor.

Solucanlar yaşlandıkça daha zor hareket ederler; oysa yeni mikrobiyom edinmiş olanlar çok daha rahat ettikleri gibi, hastalıklara karşı daha dayanıklıydılar.

Wang bugün aynı deneyi fareler üzerinde yapıyor. Belki de bir gün doktorlar hap yoluyla vücudumuzdaki mikrobiyomu değiştirerek insan ömrünü uzatabilir.

“Bazı meslektaşlarım 200-300 yaştan söz ediyor. Ama bana kalırsa 100 de iyi bir rakam” diyor Wang.

Hücrelere ne oluyor?

Yaşlandığımızda ilginç bir şey olur. Tek tek hücreler yaşlanma sürecinde, ölmekte olan veya hasar gören hücrelerin yerini almak üzere bölünür. Ancak bunun işleyişi mükemmel değildir. Bir hücre ne kadar çok bölünürse o kadar yaşlanır, ömrünün sonuna yaklaşır. Ama ölmek yerine yaşamaya devam eder, etrafındaki diğer hücrelerle haberleşmeye, yıkıcı bir işlev görmeye başlar.

Bu yaşlı hücreler civardaki hücrelere de yaşlılık ‘bulaştırır’, böylece yaşlı hücrelerin sayısı artar ve sonunda vücut artık bunu kaldıramaz hale gelir.

İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde moleküler genetik profesörü Lorna Harries, bu yaşlı hücrelerden kurtulmanın yolunu arıyor.

Bir süre önce, yaşlı deri hücrelerine bir kimyasal madde sürüldüğünde ne olacağı araştırıldı. Harries bu işlemden sonra hücrelerin gençleştiğini söylüyor. Böylece insan hücresinde yaşlanma sürecinin geriye alındığı ilk deney gerçekleştirilmiş oldu.

Dünyanın birçok yerinden yatırımcı ve bilim insanından teklif alan Harries insan ömrünün doğal bir maksimum limiti olduğuna inanıyor. Ama bu araştırmanın, demans ve kalp ve damar hastalıklarının dejeneratif etkisini gidermeye yönelik yeni tedavilerin bulunmasında bir adım olmasını, böylece doğal ömrünü tamamlamadan erken ölenlere umut olmasını istiyor.

Peki, tekrar aynı soruya dönecek olursak: Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

Belki bir gün, hasar görmüş organlarımızı yenileme, mikrobiyom içeren hap takviyeleri ile vücudumuzu genç tutma ve hücrelerimizin yaşlanmasını önleme olanağımız olacak.

Bütün bunlar insan ömrünü ne kadar uzatabilir? Bhowmick’in öngörüsüyle, milenyum kuşağı 135 yaşına kadar yaşayabilir. Bu, 1981 doğumlu birinin 2116’ya kadar yaşaması demek. O zamana kadar kim bilir başka ne gelişmeler olur?

Yazarlar: Diego Arguedaz Ortiz / Beth Sagar Fenton /
Helena Merriman
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Gamification: Eğlenerek öğrenme

oyunlaştırma uygulamaları, oyunlaştırma tekniği, oyunlaştırma modelinin bileşenleri, oyunlaştırma, oyun, Manşet, gamification, eğlenerek öğrenme, eğitim

Eğitimde oyunlaştırma yöntemi yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu yöntemin amacı oyunun kendisi değil, oyun-dışı alanlarda motivasyonu artırmaktır. Peki yeni nesile gelecek vaad ettiği düşünülen oyunlaştırma (gamification) tam olarak nedir? İşte yanıtı…

İşte size eğitimde oyunlaştırma

İngilizce’de ‘play’ ve ‘game’ kavramları Türkçe’de isim olarak ‘oyun’ diye çevriliyor ancak arada önemli bir fark var. ‘Game’de bir kural, bir amaç varken; ‘play’de yok. Play’in insanların rahat bir şekilde, herhangi bir amaç ya da kural olmadan oynaması olduğu söylenebilir.

Şöyle düşünelim, bir balon, balonu sınıfın ortasına bırakıyoruz, “çocuklar oynayın” diyoruz, elleriyle balona vuruyorlar ve oynuyorlar. Ne zaman ki çocuklara, “balonu yere değdirmeyin” denilirse o zaman ‘play’ birden ‘game’ oluyor. Hatta daha eğlenceli hale getirmek için aralarından iki kişi seçip, “sizler de balonu yere düşürmeye çalışacaksınız” denilirse oyuna ‘engel’ eklenmiş oluyor. Hatta buna süre de ekleyip, “1 dakikanız var, bu süre içinde balon yere değmeyecek” talimatı da verilebilir. Şimdi düşünün ki bu balonlar farklı özelliklere sahip, her bir balonun üzerinde değişik konular ya da cevaplar yazıyor ve çocuklar doğru balonu özellikle yere düşürmemeye çalışıyor. Böylelikle oyun eğitsel hale geliyor.

Bunun gibi oyunları öğretmenler sınıflarında kullanıyorlar, kullanmalılar ve oyunun gücünden eğitimde de yararlanmaları gerekiyor. Eskiden oynanan çok güzel oyunlar vardı, bunları bile hatırlayıp “nasıl derslerimde kullanabilirim” diye düşünseler, bir başlangıç olur.

‘İsim-şehir’ derslerde kullanılabilir

Oyunlaştırma ise; elementlerin oyun olmayan bir ortamda kullanılması olarak ifade edilebilir. Aslında tanımlar hep bu şekilde geçiyor ancak dikkat edilmesi gereken nokta şu, ‘oyun olmayan ortam’dan kasıt aslında ‘play’ olmayan bir şekilde kullanılması. Yani oyunlaştırmada aslında bir oyun (play) yok. Ama oyunların içerisinde olan birçok oyun elementi kullanılabilir. Bunlardan bazıları puanlar, başarılar, ödüller, geri bildirim, içerik açma, liderlik tablosu, koleksiyon, rozetler, avatar, seviyeler, kombolar, rastgelelik, hikâye gibi. Bunlar birbirleriyle uyumlu ve pedagojik olarak uygun bir şekilde eğitimde kullanıldığında da eğitimde oyunlaştırma yapılmış oluyor.

Eğitimde oyunlaştırmayı çok güzel bir örnekle, biraz sizi eskiye götürerek açıklayayım. Hatırlarsınız, isim-şehir-bitki-hayvan-eşya-artist oyununu. Aslında tam bir oyunlaştırmadır, çünkü orada oyun oynamazsınız yani ‘play’ yok ama oyun elementleri var. Örneğin zamana karşı yarışırsınız; belirli kurallar, puanlar ve rastgelelik var. Çünkü hangi harfin çıkacağını bilmezsiniz ‘A’ diye başlayıp içinizden “dur” denilene kadar sayarsınız. Ayrıca aynı cevabı bulanlar az puan alırken, farklı cevaba ulaşanlar daha çok puan alırdı. En sonunda puanlar toplanır, bir skor elde edilir, o puanlar toplanır, kazanan belli olurdu. Bu oyunlaştırmayı derslerde öğretmenler konularına göre kullanabilir, sütun sayısını artırabilir veya azaltabilir, dersine göre içeriği değiştirebilir… İşte size eğitimde oyunlaştırma.

Ödül ve ceza motivasyonu düşürebilir

Oyunlaştırma istenilen bir davranışı motive etmek amacıyla kullanılıyor. Dolayısıyla en temelde davranışçı yaklaşım odaklıdır. Dolayısıyla eğitimde oyunlaştırmayı kullanırken dikkat edilmesi gereken noktalar var. Cezayı zaten dahil etmemekle birlikte özellikle oyunlardaki ödül, rozet, liderlik tahtası gibi elementlerin eğitimde mümkün olduğunca kullanmaması gerekiyor. Bir öğrenciyi motive etmeye çalışırken diğerlerinin motivasyonu düşürüldüğünde ve o öğrenciler kaybedildiğinde geri kazanmak çok zor hale gelebilir.

Düşünün ki, bir anne-baba çocuğuna diş fırçalama alışkanlığı kazandırmaya çalışıyor ve bunun için de oyunlaştırmadan yararlanmak istiyor. Çocuğuna “5 gün boyunca dişlerini fırçalarsan hafta sonu sana oyuncak alacağım” diyor. Çocuk oyuncak almak için 5 gün dişlerini sorunsuz fırçalıyor, buna karşılık oyuncağı da alınıyor (ödülü veriliyor). Ancak sonraki hafta dişlerini fırçalama vakti gelip, “Eğer dişlerimi fırçalarsam ne alacaksın?” diye sorduğunda, anne-baba aslında o anda nasıl bir yanlış yaptığını fark eder.

Halbuki ona dişlerini oyuncak için değil, diş sağlığı için fırçalaması gerektiğini, bunun kendi sorumluluğu olduğunu, ne gibi yararları olacağını, fırçalamazsa ne gibi zorluklar yaşayacağını güzel ve detaylı bir şekilde anlatmak daha faydalı sonuçlar ortaya çıkarır. Aynı durum ödevler için de geçerli. Ödevi bir ödüle bağlamak yapılacak en büyük yanlışlardan biri.

Oyunlaştırma kısa vadede davranışları görmek için olumlu sonuçlar verebilir, ancak uzun vadeli bir sonuç için çözüm değil. Ek olarak, oyunlaştırmada ödül kullanımı bir davranışı tetiklemede işe yarar gibi görünüyor, yani çocuk derste rozet almak için sınıfını temiz tutuyor ancak evde elindeki çikolatanın kağıdını ortalık yerde bırakabiliyor. Dolayısıyla puan/rozet/ödül alacağı ortamda o davranışı sergilerken başka yerlerde aynı performansı göstermeyebilir.

Önemli olan davranışı içselleştirmek

Asıl önemli ve zor olan ise bu davranışları içsel motivasyona dönüştürmek; yani çocuğun kendiliğinden, herhangi bir dışsal motivasyona bağlı kalmadan, yerdeki çöpü almasını ve onu çöpe atmasını sağlamak. Aynı şekilde kendi kendine ödevini bir sorumluluk olarak anlamlandırıp, siz söylemeden veya bir ödüle bağlamadan bunu yapması. Dışsal motivasyonlar, kişiden kişiye değişmekle birlikte, bazen davranışı içsel motivasyona dönüştürebilir. Aynı şekilde her dışsal motivasyon, herkesi motive edecek diye bir genelleme de yapılamaz. Yani çikolata, her gün çikolata yiyen bir öğrenciyi motive etmeyebilir ya da puan, zaten başarılı olan bir öğrenciyi motive etmeyecektir.

Bir diğer elementi ise çok basit bir şekilde şöyle örneklendirelim, sınava girerdik, sınavdan sonra kimin kaç puan aldığı, sizin en yüksek puanı alıp almadığınız, arkadaşlarınızı ya da en yakın arkadaşınızı geçip geçmediğiniz, sınıfın kaçıncısı olduğunuz çok daha önemli hale gelirdi (dışsal motivasyon). Asıl önemli olan öğrenip öğrenemediğimiz, hangi konularda eksik olduğumuz, hangi konuları daha çok çalışmamız gerektiği değildi, hiçbir zaman da olmadı neredeyse (içsel motivasyon). Ama oyunlarda ve oyunlaştırmada çok sık kullanılan ‘liderlik tablosu’ndaki yerimiz bizim için önem taşıyordu, tablonun yukarısında olanlar için üst sıralara çıkma yarışı varken, alt sıralardakiler ise “nasılsa biz hiç başaramayız bari dersten geçmeye bakalım” şeklinde düşünüp derse yönelik motivasyonlarını kaybediyorlardı. 

Onları yarıştırmak hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşebilir

Öğrencilerin birbirleri ile yarıştırılmaları bunun rekabete, hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşmesine, birbirleriyle dalga geçmelerine neden olabilir. Özellikle küçük yaşlarda, öğrencilerin henüz bu gibi durumları duygusal olarak anlamlandıramadıkları ya da yanlış anlamlandırabilecekleri seviyede oyun elementlerini derslere entegre etmemek daha doğru olur. Ancak daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde oyunlaştırmanın işe yaradığını kanıtlayan örnekler ve akademik çalışmalar da mevcut. Eğitimde oyunlaştırmadan ille de yararlanacaksak becerilere odaklanmak daha akılcı olabilir. Problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcılık gibi becerileri teşvik etmek için oyunlaştırmadan yararlanılabilir.

Bu noktada, şunu da belirtmek gerekiyor, kesinlikle öğrencilerin doğru davranışlarının pekiştirilmemesi, yanlış davranışlarının düzeltilmemesi gerektiği savunulmuyor. Onların bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak, davranışlarıyla ilgili anlık, düzenli ve eksikliklerine yönelik tamamlayıcı geri bildirimler verilmeli. Bu sayede, öğrenciler pekiştiricilere bağımlı hale gelmeden, iç denetimli bireyler olabilirler. Ancak o zaman öğrenci kaç aldığını, ya da sonucunda karşılık olarak ne alacağını değil, nerede yanlış yaptığını ve neyi düzeltmesi gerektiğini merak eder.

Oyunda kalın, oyunla kalın, bir de çok fazla sokağa çıkamayan günümüz çocuklarıyla özellikle fiziksel oyunları çok oynayın.

Yazar: Yrd. Doç. Dr. Yavuz SAMUR 
Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER4 hafta önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND