Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Elif Dağdeviren ile başarı üzerine konuştuk

Magazin basininin “Tarkan’in eski sevgilisi” dedigi, ekonomi muhabirlerinin “yeni ekonominin temsilcilerinden biri ve netbul.com un yaraticisi” dedigi, gazeteci, televizyon sunucusu, es, iskadini, genç basari örnegi Elif Dagdeviren ile KIGEM.COM adina bir röportaj gerçeklestirdik.

mümin sekman, elif dağdeviren

1. Ana hatlari ile hayat hikayenizi anlatir misiniz? Nereden yola çiktiniz? Nerelerden geçtiniz, su anda neredesiniz, gelecekte nerelerde olmak istiyorsunuz?

1967 Ankara dogumluyum. Babamin isi geregi daha ilkokula bile baslamadan yayinciliga basladim denilebilir, çünkü çocuklugum TRT koridorlarinda geçti. Babam TV Daire Baskani idi. Ilk, orta ve liseyi TED Ankara Koleji’nde okudum. Bütün ögretmenlerim hayatlari boyunca benimle bir yerlerde karisilasacaklarini bildiklerini söylerlerdi çünkü çok yaramazdim. Ve sanirim dolayli olarak karsilasiyoruz da, ama onlarin düsündükleri gibi mi bilmiyorum (!). Üniversiteyi Hacettepe Üniversitesi-Isletme Bölümü’nde okudum. Sanirim Hacettepe tarihinin okulu en uzun sürede bitiren ögrencisiydim. Yine birincisi yaramazliktan, ikincisi de arada iki defa okulu birakip baska okullara Amerika’ya gitmis olmaktan. Ancak her iki gidisimde de kisa dönem kurslar alip geri döndüm çünkü buradan baska hiç bir ülkede yasayamayacagimi ta o zaman anlamistim.

Üniversitenin son yillarinda evlendim. Esim de ögrenciydi, hem çalistik, hem okuduk. Önce Ankara, sonra Antalya ve en sonunda da Istanbul’da yasadik. O arada bir de bebek kaybettik. Bu olaydan sonra da ayrildik.

TRT için film çevirileri yaparak ilk parami kazanmaya basladim. Daha sonra Istanbul’a gelerek Melih Kibar ile bir prodüksüyon sirketi kurdum. Ancak klasik Türkiye krizlerinden birine rastladigi için kapattik. Ardindan yeni kurulmakta olan ve o siralarda adi Satel olan ATV’nin deneme yayinlarinda haberler disindaki herseyin sunuculugunu üstlendim. Ayni dönemlerde part-time muhabir olarak da Aktüel dergisinde ise basladim. Derken yazmak ve gazetecilik daha agir basti, tamamen Aktüel dergisinde muhabir olarak devam etmeye karar verdim.

Alti ay kadar muhabirlik yaptiktan sonra, Cosmopolitan genç kadin dergisinin önce yazi isleri müdürü, bir ay kadar sonra da genel yayin yönetmeni oldum. Bu sirada Aktüel, Esquire gibi dergilere de yazi yazmaya basladim. Iki buçuk yillik bir Cosmo macerasinin ardindan saglik nedenleriyle isimden ayrilip NewYork’a tasindim.

NewYork’ta bu defa da “Bussiness of Music” kursu aldim. Oradan Hürriyet gazetesine röportajlar yaparak gazetecilikten de kopmamayi basardim. Iki yil kadar sonra Hürriyet’ten aldigim bir teklif üzerine Türkiye’ye dönerek, Kelebek ekinin genel yayin yönetmenligini üstlenerek Kelebek’i bir kültür-sanat, kadin ve magazin eki haline getirme çalismalarina basladim. Ancak ekin sayfa sayisinin azaltilmasi üzerine görevi devrederek sadece köse yazari olarak devam ettim.

Star Tv’den aldigim bir teklifle onlara gündüz kusagi için “Elif Dagdeviren’le” adli bir tartisma programi hazirladim. Geçirdigim bir kaza bütün bunlara sekiz ay kadar ara vermememe neden oldu. Bu sirada da Amerika’da yasarken tanistigim inernette Türkçe olarak neler yapilabilirin arastirmasina girdim. Iyilestikten sonra bir arkadasimla beraber netbul.com’u kurdum. Su an itibariyla Türkiye’nin alanindaki en büyük bes sirketi haline getirmis oldugum ve adeta çocugum olarak gördügüm netbul.com’u kisa bir süre önce evlendirerek emin ellere teslim ettim.

Bundan sonrasi için hayalim yurdisinda kurdugum kontaklari da kullanarak Türkiye’nin internet açisindan çok önemli ülkelerden biri haline gelebilmesi için elimden ne geliyorsa yapmak. Bunun disinda konuyla ilgili kitap/lar yazmak. Henüz Türkiye için erken olduguna inanilan internet projelerini bir bir hayata geçirmek. Bir de uzun süredir bitirilmeyi bekleyen diger kitaplar ile film senaryolarini bitirebilmek.

2. Çok kararsiz kaldiginiz bir konuda annenize ve Peter Drucker’e danisma imkaniniz olsa idi. Ikisinin de zit seyler önerdigini varsayalim. Hangisinin dedigini yapardiniz?

Sanirim Peter Drucker’in dedigini yapar gibi yaparak anneminkini!

3. Sormam istenen bir diger soru: basarili olmak, rüyalarinin gerçeklestigi ani yasamak nasil bir duygudur. Bize basariyi duygusal düzeyde anlatabilir misiniz?

Bunu anlatmak gerçekten çok zor. Basari söyle bir duygu degil “Hah tamam, o an iste bu an. Oldu iste.” Hayir tam tersine devamliligi olan bir duygu. Dolayisiyla da neresi tepe noktasi, bilemiyorsunuz bir türlü. Ancak bazi ödüller, tesekkürler, maddi manevi geri dönüsler, saygi vs gibi anlik olaylar yorumlanabilir ki bunlarin her biri kendi özkosullariyla ilgili olarak farkli duygular yasatir insana. Bir ödül inanilmaz bir tatmin; maddi getiri inanilmaz bir tatmin ve devam hirsi; saygi isi hiç birikmama dürtüsü; manevi geri dönüslerin de verilen kayiplarin yerlerine baska bir sekilde de olsa geri dönüsünü izlemek ve huzura tekrar kavusma duygusunu yasatmasi gibi…

4.Orhan pamuk bir röportajinda ilginç bir yorum yapiyor. Dünyanin her toplumunda Yahudi yasar ve bu Yahudiler ya kültürel ya da ticari kulvarda dünya çapinda basarilar gerçeklestirmislerdir. Ama Türk kültürü evrensel düzeyde basarili insan çikarmaya o kadar elverissizdir ki,degil Türkler Yahudiler bile bu engelleri asip dünya çapinda basarilar gerçeklestirememistir. gerçekten de Einstein Almanlarin, Eric Fromm Amerikalilarin, Karl marks Ingilizlerin arasindan çikmis musevi asilli kültür önderidir. Is adamlarini ise saymaya gerek yok. Her toplumunun en zenginleri arasinda birkac musevi bulunur. Sorum su neden evrensel ligde basarili kisiler çikaramiyoruz? Bunun önündeki engeller neler?

Ben evrensel ligde basarili kisiler çikaramadigimiza inanmiyorum. Eger sözkonusu sorunun muhatabi Türk Yahudiler ise açikcasi onlarin cemaati hakkinda yeni yeni bir seyler ögrenmeye basladim. Dolayisiyla da bazi çok basarili isimlerin aslen Yahudi olduklarini yeni ögreniyorum. Bunun disinda biz Türkiye’den evrensel basarilar çikartiyoruz ancak Türkiye’de, ya da Türkler’de var olan bir sorun, belki de çok sert bir yorum olacak ama, sanirim kiskançlik. Çünkü basarilari alkislayip, öpüp bastaci edecegimize yerden yere vurmak gibi bir aliskanligimiz var. Örnegin Galatasaray’in su andaki durumu, Fatih Terim’i bir yandan alkislarken bir yandan da düssün diye gözünün içine bakanlar, Tarkan’in dünyadaki basarisini karalamak için onu neredeyse vatan haini ilan edenler, Ishak Alaton’un dünya çapinda bir isadami ve sayginligi oldugunu görmememekte inat edenler (ki alin iste bir Yahudi), Süher-Güher Pekinel, Behçet hastaliginin mucidi doktorumuz, müzik dünyasinin tüm dünyadaki en büyük patronlarindan biri Ahmet Ertegün, yavas yavas dünyayi sarmaya baslayan yazarlarimiz Orhan Pamuk ve Ahmet Altan ki (Ahmet Altan’in “Tehlikeli Masallar” romanindan, bu romandan çok etkilenen bir yabanci yazar kendi romanina alinti yapmistir. Bu alintiyi o romani Türkçe’ye çeviren çevirmen ve yayinevi de dahil olmak üzere kimse fark etmemistir dahi. Ta ki bir kitap elestirmeni bunu fark ederek yazana kadar. O yazdi ama ben hiç bir yerde yankisini duymus degilim), gerçekten de ünü uluslararisi olmus modacilarimiz Rifat Özbek ve Atil Kutoglu… Benim bile basima geldi. Yurtdisindaki bir çok önemli gazetede ve dergide çikan röportajlarimin hiçbirinin Türk basininda hiç bir yerde konu edildigini görmedim. Ama o röportajlar sayesinde artik yavas yavas kendi alanimda Türkiye disinda da bilinir biri haline gelmeye basladim. Sanirim bu ülkede basarinin takdir edilmesi için ya bu ülkenin sinirlarindan çikma cüretini göstermeyeceksiniz, ya da çikarsaniz “Amaaan o Türk sayilmaz ki, Ingiltere’de yasiyor bir defa” gibi anlamsiz, mantiksiz yakistirmalari duymazliktan geleceksiniz.
Tabii bütün bu listeye kim ne yaparsa yapsin alt edilememis dünyanin en önemli insanini, yani Atatürk’ü eklemiyorum.

5. Sizce basarili olmak ögrenilebilir mi?

Sanirim ögrenmekten daha çok gelisitirilebilir.

6. Okurlar basarili kisilere en çok sunu sormak istiyorlar: hayatin karsiniza çikardigi zorluklara karsi dayanma gücünü kendi içinizde nasil üretiyorsunuz? cevabiniz nedir?

Aslinda bunun yanitini yukaridaki sorulardan birinde verdim. Evet basari denen seye giderken çok kayip verip, çok aci çekip, çok haksiziliga ugradiginiz oluyor. Bu arad gerçekten basari oldugunu bildiginiz seyin çok ama çok az insan tarafindan farkedildiginini görmek daha da feci! Ancak bu arada kazanmaya basladiklariniz kaybettiginiz bazi seyerin yerini doldurmaya basliyor. Ödüller, takdir, saygi, güç, para, bu durumu takdir eden gerçek dostlar gibi… Bunlar da insana dayanma ve devam etme gücünü veriyor.

7. Sizce ömrünüzün son 5 yilinda nasil bir hayat yasiyor olacaksiniz?

Dinamik, aktif ve okumaktan yari kör (!). Sürekli sevgiye ve insanlara yatirim yapmis biri olarak onun faizini yiyerek geçirecegim bir bes yil olacagini ümit ediyorum! (“Tuesdays with Morrie” adli kitabi tavsiye ederim, gerçek basari o romanin kahramani Morrie’ye aittir. Boyner yayinlarinda Türkçe’si var.)

8. ”bulundugum yere tirnaklarimla geldim diyenlerin tirnaklarinin
altinda daha çok pislik bulunur” sözü hakkinda ne düsünüyorsunuz?

Bu bir Türk sözü olsa gerek . Aslinda katilmiyorum, ama istisnalar da kaideyi bozmaz. Yine de emege bu kadar saygisiz bir lafi duymamis olmayi tercih ederim. Tabii gerçek emekten söz ediyorum.

9. Sitemizde yaptigimiz ankette “basari duygusu seksten daha keyif
vericidir” ifadesi için ziyaretçilerimizin görüslerini sorduk. Büyük çogunluk sasirtici bir sekilde “katiliyorum” dedi. Siz bu sonucu nasil yorumlarsiniz?

Hiç bir sey gerçekten iyi bir seksten daha zevkli olamaz! Sanirim bu sonuç ne yazik ki çaktirmadan sevimsiz bir gerçegi öne çikartiyor. Sevismeyi, sevismekten zevk almayi bilmeyen bir toplumuz. Bu da bizi, içinde bulundugumuz boslugu baska seylerle doldurmaya itiyor. Ve ne yazik ki bu da hirs, saldirganlik, kiskançlik olarak tezahür ediyor. Sevismekten keyif alan birinin basarisi da tadindan yenmez! Acitmadan, öldürmeden ve geceleri uyutan tatli bir basaridir o ve kalicidir. Çünkü o basari unutulsa bile hayatta daha çok basarinin kendisini bekledigini bilir öyle bir insan. Hayati hayat gibi algilamaktadir çünkü, bir savas alani olarak degil.

10. Basarmak adina yasamayi iskaliyoruz. Siz kendi hayatinizda
basarmak ile yasamak arasinda nasil denge kuruyorsunuz.

Zaman zaman endazenin topuzunu kaçirdigim oluyor. Ama dönemsel olarak dengeliyorum sanirim.

11. Çetin Altan Türkiye’de olan ve anlamakta zorluk çektigi olaylari anlatirken “beynim civa yutmus kertenkeleye döndü” der. Kisisel emeklerinizi bosa harcayan konjonktürel hareketlere karsi bu ülkeden çekip gitme arzunuzu nasil,hangi düsüncelerle engelleyebiliyorsunuz?

Engelleyebildigimi de nereden çikartiyorsunuz! Saka bir yana yurtdisinda okudugum günlerden beri birseyin çok çiplak olarak farkindayim. O da su: Dünyanin neresine giderseniz gidin, ne kadar iyi bir konumda olursaniz olun bir Türk olarak hep ikinci sinif vatandassiniz (istisnalar kaideyi bozmaz, ama ne yazik ki bunun istisnasi bile az). Sizin birinci sinifa yükselmeniz için önce ait oldugunuz ülkenin birinci sinifa yükselmesi gerekir. Bunu basarmak için de egitimli, bilinçli kitlenin kaçmayip, elinden geldigince burada kalmasi ve bu ülkeyi yasanir, saygi duyulur bir yer haline getirmesi gerekir. Ben sahsen o kitleden biri olduguma inandigim için gitmemeyi tercih ediyorum.

12. Sizce basarinin gerçek ölçüsü nedir? Bir insanin basarili olup
olmadigini anlamak için en çok neye dikkat edersiniz?

Öncelikle kendisini hayata nasil sunduguna, sonra da hayatini paylastigi kitlenin onu bize ve kendisine karsi nasil sunduguna. Bu konuda Sezen Aksu’nun çok iyi bir örnek oldugunu düsünüyorum. Bizim hepimizin BASARI olarak bariz bir biçimde gördügü seyi o son derece dogal olarak algiliyor. Bunun için de kendini öldürmüyor. Kendiyle ve hayatla barisik. Bu da hiç durmadan üretmesine neden oluyor. Çevresi de onu ve yaptiklarini anlatirken bir Tanriça’dan söz eder gibi konusup, onunla yasarken de onun bir insan oldugunu unutmuyorlar. Bir çok “basari örneginin” kendini dev aynasinda seyretmeye alismasi yüzünden, ve/veya çevresinin abartili tutumlarini engelleyemedigi, engellemek istemedigi için yok olup gittigine tanik oldu tarih. Sezen basarilidir çünkü insan oldugunu unutmamistir. Sezen basarilidir çünkü basarinin büyüsüyle ne kendisi dagilmis, ne de etrafindakilerin kendisini dagitmasina izin vermistir. Basarinin onu sekillendirmesine izin vermemis, tam tersine hayatini sekillendirirken basariyi istedigi gibi ve akilica kullanmistir. Ve basarinin bitmediginin, devamli oldugunun idrakindedir.

13. Hayat çogu kez karsimiza “istediklerini almak için istemedigin bazi yer,kisi ve durumlara katlanmalisin” diyerek çikiyor. Rüyalarinizi gerçeklestirmek için ödemeniz gereken bedellere nasil katlandiniz?

Katlanmadim. Katlanacagim durumlar olduysa bile onlari farketmemek otomatik olarak hayatimda var olmamalarini sagladi. Ayrica akil dediginiz kocaman bir seydir, tek bir rüya ile yetinmez. Rüya kabusa dönüsürse çeker gider, kendine yeni bir rüya bulur. Uyanik geçirdigi süreyi de yeni rüyasina yatirim yaparak kullanir!

14.Sizce Türkiye sartlarinda basarili olmak için neleri bilmek, nasil biri olmak, hangi kurallara uymak gerekir? kisacasi Türk kültürünün kendine özgü basari kurallari nelerdir?

Aslinda bugünün kosullarinda bu soruya verecegim yanit yukarida yazdigim bir çok seyle çelisebilir. Çünkü ne yazik ki özellikle son dönemlerde basari ve basariya giden yolun anlami öyle bir degistirildi ki… Tipki kalite sözcügünün anlaminin degistirildigi gibi. Su anda kabul gören basari için kisa yoldan köse dönmeyi, baskalarinin sirtindan atlama yapabilmeyi, etik degerleri buzdolabina, hatta mümkünse çöpe atabilmeyi bilmek gerekiyor. Dürüstlük, çaliskanlik kerizlikle es anlamli. Iyi insan olursaniz acinasi durumdasiniz, çok okul okuduysaniz ve kitaplarla araniz iyi ise vakit kaybediyorsunuz demektir. Magazin sizinle ilgileniyorsa basarili ve saygi duyulan birisiniz ki en korkuncu da bu! Kurallar ise bu çarkin içinde var olanlarin koydugu kurallar. Çarkin içine girmek kolay, kalmak zor. Çünkü pis bir yer orasi. Dolayisiyla da kurallari agir. Kim oldugunuzu, köklerinizi, geleceginizi unutacaksiniz. Ezmek, yemek ve tükürmek birinci hedefiniz olacak vs… Ancak ben bununla gelen ve adi basari olan seylerin büyük bir çogunlugunu kabul etmiyorum (tesadüfen içine düsmüs ama gerçekten basarili olanlar da yok degil elbette). Ben aslinda Atatürk döneminin basarilarini kültürümüzde görmek isterdim. Beynin, iç gelisimin; vücuttan, kas gelisiminden, silikonlardan önde gittigi, saygi duyuldugu; aci çekmenin, terlemenin, çalismanin ve dürüstlügün basariya giden yolda, basariya erisince onu çok daha tatli hale getinen unusurlar oldugunu bilen bir kültürü yesertmeye baslamis olan o dönem. Ama sanirim sonradan gelenler sulamayi unuttular.

15.Kisisel gelisim uzmanlari ve yönetim danismanlari basarili olmak istiyorsak “yapmamiz gereken” bir sürü isler listesi koyuyorlar. Hafizani gelistir, hizli okuma kursu al, diksiyon egitiminden geç, toplanti yönetimi tekniklerini ögren, insan kaynaklari yönetimini bil.vs. Oysa ticari, siyasi ve kültürel dünyamizin zirvesindekilere baktigimizda bunlarin hiç birini bilmediklerini ve hatta bu gibi seylere gülerek baktiklarini görüyoruz. Yani sonuç almak için uyulmasi önerilen kurallar ile sonuç almis olanlarin uyduklari kurallar 180 derece zit. Sizce bu durumun anlami ne?

Tek anlami var TICARET. Kimileri basariya dogal olarak endekslidir. Dogal olarak oraya gidenleri ise daima takip edenler vardir. Simdi gerçek bir iyiniyetle bunun yollarini bulmak isteyenlere tutup da içgüdülerinizi takip edin, pozitif olun, kendinizi duygusal ve bilimsel anlamda gelistirin, sevme dürtünüzü uyandirin vs. derseniz ticaret yapamaz ve bu mesele üzerinden para kazanamazsiniz. Oysa ki bu iyi niyetli insanlar yukaridaki liste önlerine kondugunda “geçmesi gereken yollarin karsiligini” verecektir. Elbette bu durumda da basarili olanlar olacaktir! Ama o insanin kendisi mi, kursu veren mi?!

16.Sizce Türkiye’de “ünlü olmanin” mekanizmasi nasil çalisiyor?

Bakiniz yanit 14. Özellikle son dönemlerde magazin basini, skandallar, tokatçilik vs…

17.Türkiye’de basarili olmak için ne kadar yetenekli oldugunuz
(kompetans) mu yoksa kimleri tanidiginiz (iliskiler) mi önemlidir?

Aslinda her ikisi de. Yetenek çok ama çok önemli ama onu kullanacaginiz yere ulasmak için en iyi yollardan biri tanidiklar ki ben buna karsi degilim. Insan iliskilerinin içinde yardimlasma da vardir. Ve karsinizdaki hakediyorsa bu yardimi vermenin ya da almanin hiç bir sakincasi da yoktur. Ama istediginiz kadar insan taniyin yeteneginiz yoksa olmaz. Ugresir didinir, bir süre bir yerde durmayi becerirsiniz. Orada durdugunuz sürece de her gece bilinçaltiniz sizi yer durur: “Oldugun yeri hak etmiyorsun”… Sonuç: Ya alkolik olursunuz, ya asabi… Ya yalniz kalirsiniz ya da paranoyak olursunuz…

ROPORTAJ:MÜMIN SEKMAN

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND