Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Elif Dağdeviren ile başarı üzerine konuştuk

Magazin basininin “Tarkan’in eski sevgilisi” dedigi, ekonomi muhabirlerinin “yeni ekonominin temsilcilerinden biri ve netbul.com un yaraticisi” dedigi, gazeteci, televizyon sunucusu, es, iskadini, genç basari örnegi Elif Dagdeviren ile KIGEM.COM adina bir röportaj gerçeklestirdik.

mümin sekman, elif dağdeviren

1. Ana hatlari ile hayat hikayenizi anlatir misiniz? Nereden yola çiktiniz? Nerelerden geçtiniz, su anda neredesiniz, gelecekte nerelerde olmak istiyorsunuz?

1967 Ankara dogumluyum. Babamin isi geregi daha ilkokula bile baslamadan yayinciliga basladim denilebilir, çünkü çocuklugum TRT koridorlarinda geçti. Babam TV Daire Baskani idi. Ilk, orta ve liseyi TED Ankara Koleji’nde okudum. Bütün ögretmenlerim hayatlari boyunca benimle bir yerlerde karisilasacaklarini bildiklerini söylerlerdi çünkü çok yaramazdim. Ve sanirim dolayli olarak karsilasiyoruz da, ama onlarin düsündükleri gibi mi bilmiyorum (!). Üniversiteyi Hacettepe Üniversitesi-Isletme Bölümü’nde okudum. Sanirim Hacettepe tarihinin okulu en uzun sürede bitiren ögrencisiydim. Yine birincisi yaramazliktan, ikincisi de arada iki defa okulu birakip baska okullara Amerika’ya gitmis olmaktan. Ancak her iki gidisimde de kisa dönem kurslar alip geri döndüm çünkü buradan baska hiç bir ülkede yasayamayacagimi ta o zaman anlamistim.

Üniversitenin son yillarinda evlendim. Esim de ögrenciydi, hem çalistik, hem okuduk. Önce Ankara, sonra Antalya ve en sonunda da Istanbul’da yasadik. O arada bir de bebek kaybettik. Bu olaydan sonra da ayrildik.

TRT için film çevirileri yaparak ilk parami kazanmaya basladim. Daha sonra Istanbul’a gelerek Melih Kibar ile bir prodüksüyon sirketi kurdum. Ancak klasik Türkiye krizlerinden birine rastladigi için kapattik. Ardindan yeni kurulmakta olan ve o siralarda adi Satel olan ATV’nin deneme yayinlarinda haberler disindaki herseyin sunuculugunu üstlendim. Ayni dönemlerde part-time muhabir olarak da Aktüel dergisinde ise basladim. Derken yazmak ve gazetecilik daha agir basti, tamamen Aktüel dergisinde muhabir olarak devam etmeye karar verdim.

Alti ay kadar muhabirlik yaptiktan sonra, Cosmopolitan genç kadin dergisinin önce yazi isleri müdürü, bir ay kadar sonra da genel yayin yönetmeni oldum. Bu sirada Aktüel, Esquire gibi dergilere de yazi yazmaya basladim. Iki buçuk yillik bir Cosmo macerasinin ardindan saglik nedenleriyle isimden ayrilip NewYork’a tasindim.

NewYork’ta bu defa da “Bussiness of Music” kursu aldim. Oradan Hürriyet gazetesine röportajlar yaparak gazetecilikten de kopmamayi basardim. Iki yil kadar sonra Hürriyet’ten aldigim bir teklif üzerine Türkiye’ye dönerek, Kelebek ekinin genel yayin yönetmenligini üstlenerek Kelebek’i bir kültür-sanat, kadin ve magazin eki haline getirme çalismalarina basladim. Ancak ekin sayfa sayisinin azaltilmasi üzerine görevi devrederek sadece köse yazari olarak devam ettim.

Star Tv’den aldigim bir teklifle onlara gündüz kusagi için “Elif Dagdeviren’le” adli bir tartisma programi hazirladim. Geçirdigim bir kaza bütün bunlara sekiz ay kadar ara vermememe neden oldu. Bu sirada da Amerika’da yasarken tanistigim inernette Türkçe olarak neler yapilabilirin arastirmasina girdim. Iyilestikten sonra bir arkadasimla beraber netbul.com’u kurdum. Su an itibariyla Türkiye’nin alanindaki en büyük bes sirketi haline getirmis oldugum ve adeta çocugum olarak gördügüm netbul.com’u kisa bir süre önce evlendirerek emin ellere teslim ettim.

Bundan sonrasi için hayalim yurdisinda kurdugum kontaklari da kullanarak Türkiye’nin internet açisindan çok önemli ülkelerden biri haline gelebilmesi için elimden ne geliyorsa yapmak. Bunun disinda konuyla ilgili kitap/lar yazmak. Henüz Türkiye için erken olduguna inanilan internet projelerini bir bir hayata geçirmek. Bir de uzun süredir bitirilmeyi bekleyen diger kitaplar ile film senaryolarini bitirebilmek.

2. Çok kararsiz kaldiginiz bir konuda annenize ve Peter Drucker’e danisma imkaniniz olsa idi. Ikisinin de zit seyler önerdigini varsayalim. Hangisinin dedigini yapardiniz?

Sanirim Peter Drucker’in dedigini yapar gibi yaparak anneminkini!

3. Sormam istenen bir diger soru: basarili olmak, rüyalarinin gerçeklestigi ani yasamak nasil bir duygudur. Bize basariyi duygusal düzeyde anlatabilir misiniz?

Bunu anlatmak gerçekten çok zor. Basari söyle bir duygu degil “Hah tamam, o an iste bu an. Oldu iste.” Hayir tam tersine devamliligi olan bir duygu. Dolayisiyla da neresi tepe noktasi, bilemiyorsunuz bir türlü. Ancak bazi ödüller, tesekkürler, maddi manevi geri dönüsler, saygi vs gibi anlik olaylar yorumlanabilir ki bunlarin her biri kendi özkosullariyla ilgili olarak farkli duygular yasatir insana. Bir ödül inanilmaz bir tatmin; maddi getiri inanilmaz bir tatmin ve devam hirsi; saygi isi hiç birikmama dürtüsü; manevi geri dönüslerin de verilen kayiplarin yerlerine baska bir sekilde de olsa geri dönüsünü izlemek ve huzura tekrar kavusma duygusunu yasatmasi gibi…

4.Orhan pamuk bir röportajinda ilginç bir yorum yapiyor. Dünyanin her toplumunda Yahudi yasar ve bu Yahudiler ya kültürel ya da ticari kulvarda dünya çapinda basarilar gerçeklestirmislerdir. Ama Türk kültürü evrensel düzeyde basarili insan çikarmaya o kadar elverissizdir ki,degil Türkler Yahudiler bile bu engelleri asip dünya çapinda basarilar gerçeklestirememistir. gerçekten de Einstein Almanlarin, Eric Fromm Amerikalilarin, Karl marks Ingilizlerin arasindan çikmis musevi asilli kültür önderidir. Is adamlarini ise saymaya gerek yok. Her toplumunun en zenginleri arasinda birkac musevi bulunur. Sorum su neden evrensel ligde basarili kisiler çikaramiyoruz? Bunun önündeki engeller neler?

Ben evrensel ligde basarili kisiler çikaramadigimiza inanmiyorum. Eger sözkonusu sorunun muhatabi Türk Yahudiler ise açikcasi onlarin cemaati hakkinda yeni yeni bir seyler ögrenmeye basladim. Dolayisiyla da bazi çok basarili isimlerin aslen Yahudi olduklarini yeni ögreniyorum. Bunun disinda biz Türkiye’den evrensel basarilar çikartiyoruz ancak Türkiye’de, ya da Türkler’de var olan bir sorun, belki de çok sert bir yorum olacak ama, sanirim kiskançlik. Çünkü basarilari alkislayip, öpüp bastaci edecegimize yerden yere vurmak gibi bir aliskanligimiz var. Örnegin Galatasaray’in su andaki durumu, Fatih Terim’i bir yandan alkislarken bir yandan da düssün diye gözünün içine bakanlar, Tarkan’in dünyadaki basarisini karalamak için onu neredeyse vatan haini ilan edenler, Ishak Alaton’un dünya çapinda bir isadami ve sayginligi oldugunu görmememekte inat edenler (ki alin iste bir Yahudi), Süher-Güher Pekinel, Behçet hastaliginin mucidi doktorumuz, müzik dünyasinin tüm dünyadaki en büyük patronlarindan biri Ahmet Ertegün, yavas yavas dünyayi sarmaya baslayan yazarlarimiz Orhan Pamuk ve Ahmet Altan ki (Ahmet Altan’in “Tehlikeli Masallar” romanindan, bu romandan çok etkilenen bir yabanci yazar kendi romanina alinti yapmistir. Bu alintiyi o romani Türkçe’ye çeviren çevirmen ve yayinevi de dahil olmak üzere kimse fark etmemistir dahi. Ta ki bir kitap elestirmeni bunu fark ederek yazana kadar. O yazdi ama ben hiç bir yerde yankisini duymus degilim), gerçekten de ünü uluslararisi olmus modacilarimiz Rifat Özbek ve Atil Kutoglu… Benim bile basima geldi. Yurtdisindaki bir çok önemli gazetede ve dergide çikan röportajlarimin hiçbirinin Türk basininda hiç bir yerde konu edildigini görmedim. Ama o röportajlar sayesinde artik yavas yavas kendi alanimda Türkiye disinda da bilinir biri haline gelmeye basladim. Sanirim bu ülkede basarinin takdir edilmesi için ya bu ülkenin sinirlarindan çikma cüretini göstermeyeceksiniz, ya da çikarsaniz “Amaaan o Türk sayilmaz ki, Ingiltere’de yasiyor bir defa” gibi anlamsiz, mantiksiz yakistirmalari duymazliktan geleceksiniz.
Tabii bütün bu listeye kim ne yaparsa yapsin alt edilememis dünyanin en önemli insanini, yani Atatürk’ü eklemiyorum.

5. Sizce basarili olmak ögrenilebilir mi?

Sanirim ögrenmekten daha çok gelisitirilebilir.

6. Okurlar basarili kisilere en çok sunu sormak istiyorlar: hayatin karsiniza çikardigi zorluklara karsi dayanma gücünü kendi içinizde nasil üretiyorsunuz? cevabiniz nedir?

Aslinda bunun yanitini yukaridaki sorulardan birinde verdim. Evet basari denen seye giderken çok kayip verip, çok aci çekip, çok haksiziliga ugradiginiz oluyor. Bu arad gerçekten basari oldugunu bildiginiz seyin çok ama çok az insan tarafindan farkedildiginini görmek daha da feci! Ancak bu arada kazanmaya basladiklariniz kaybettiginiz bazi seyerin yerini doldurmaya basliyor. Ödüller, takdir, saygi, güç, para, bu durumu takdir eden gerçek dostlar gibi… Bunlar da insana dayanma ve devam etme gücünü veriyor.

7. Sizce ömrünüzün son 5 yilinda nasil bir hayat yasiyor olacaksiniz?

Dinamik, aktif ve okumaktan yari kör (!). Sürekli sevgiye ve insanlara yatirim yapmis biri olarak onun faizini yiyerek geçirecegim bir bes yil olacagini ümit ediyorum! (“Tuesdays with Morrie” adli kitabi tavsiye ederim, gerçek basari o romanin kahramani Morrie’ye aittir. Boyner yayinlarinda Türkçe’si var.)

8. ”bulundugum yere tirnaklarimla geldim diyenlerin tirnaklarinin
altinda daha çok pislik bulunur” sözü hakkinda ne düsünüyorsunuz?

Bu bir Türk sözü olsa gerek . Aslinda katilmiyorum, ama istisnalar da kaideyi bozmaz. Yine de emege bu kadar saygisiz bir lafi duymamis olmayi tercih ederim. Tabii gerçek emekten söz ediyorum.

9. Sitemizde yaptigimiz ankette “basari duygusu seksten daha keyif
vericidir” ifadesi için ziyaretçilerimizin görüslerini sorduk. Büyük çogunluk sasirtici bir sekilde “katiliyorum” dedi. Siz bu sonucu nasil yorumlarsiniz?

Hiç bir sey gerçekten iyi bir seksten daha zevkli olamaz! Sanirim bu sonuç ne yazik ki çaktirmadan sevimsiz bir gerçegi öne çikartiyor. Sevismeyi, sevismekten zevk almayi bilmeyen bir toplumuz. Bu da bizi, içinde bulundugumuz boslugu baska seylerle doldurmaya itiyor. Ve ne yazik ki bu da hirs, saldirganlik, kiskançlik olarak tezahür ediyor. Sevismekten keyif alan birinin basarisi da tadindan yenmez! Acitmadan, öldürmeden ve geceleri uyutan tatli bir basaridir o ve kalicidir. Çünkü o basari unutulsa bile hayatta daha çok basarinin kendisini bekledigini bilir öyle bir insan. Hayati hayat gibi algilamaktadir çünkü, bir savas alani olarak degil.

10. Basarmak adina yasamayi iskaliyoruz. Siz kendi hayatinizda
basarmak ile yasamak arasinda nasil denge kuruyorsunuz.

Zaman zaman endazenin topuzunu kaçirdigim oluyor. Ama dönemsel olarak dengeliyorum sanirim.

11. Çetin Altan Türkiye’de olan ve anlamakta zorluk çektigi olaylari anlatirken “beynim civa yutmus kertenkeleye döndü” der. Kisisel emeklerinizi bosa harcayan konjonktürel hareketlere karsi bu ülkeden çekip gitme arzunuzu nasil,hangi düsüncelerle engelleyebiliyorsunuz?

Engelleyebildigimi de nereden çikartiyorsunuz! Saka bir yana yurtdisinda okudugum günlerden beri birseyin çok çiplak olarak farkindayim. O da su: Dünyanin neresine giderseniz gidin, ne kadar iyi bir konumda olursaniz olun bir Türk olarak hep ikinci sinif vatandassiniz (istisnalar kaideyi bozmaz, ama ne yazik ki bunun istisnasi bile az). Sizin birinci sinifa yükselmeniz için önce ait oldugunuz ülkenin birinci sinifa yükselmesi gerekir. Bunu basarmak için de egitimli, bilinçli kitlenin kaçmayip, elinden geldigince burada kalmasi ve bu ülkeyi yasanir, saygi duyulur bir yer haline getirmesi gerekir. Ben sahsen o kitleden biri olduguma inandigim için gitmemeyi tercih ediyorum.

12. Sizce basarinin gerçek ölçüsü nedir? Bir insanin basarili olup
olmadigini anlamak için en çok neye dikkat edersiniz?

Öncelikle kendisini hayata nasil sunduguna, sonra da hayatini paylastigi kitlenin onu bize ve kendisine karsi nasil sunduguna. Bu konuda Sezen Aksu’nun çok iyi bir örnek oldugunu düsünüyorum. Bizim hepimizin BASARI olarak bariz bir biçimde gördügü seyi o son derece dogal olarak algiliyor. Bunun için de kendini öldürmüyor. Kendiyle ve hayatla barisik. Bu da hiç durmadan üretmesine neden oluyor. Çevresi de onu ve yaptiklarini anlatirken bir Tanriça’dan söz eder gibi konusup, onunla yasarken de onun bir insan oldugunu unutmuyorlar. Bir çok “basari örneginin” kendini dev aynasinda seyretmeye alismasi yüzünden, ve/veya çevresinin abartili tutumlarini engelleyemedigi, engellemek istemedigi için yok olup gittigine tanik oldu tarih. Sezen basarilidir çünkü insan oldugunu unutmamistir. Sezen basarilidir çünkü basarinin büyüsüyle ne kendisi dagilmis, ne de etrafindakilerin kendisini dagitmasina izin vermistir. Basarinin onu sekillendirmesine izin vermemis, tam tersine hayatini sekillendirirken basariyi istedigi gibi ve akilica kullanmistir. Ve basarinin bitmediginin, devamli oldugunun idrakindedir.

13. Hayat çogu kez karsimiza “istediklerini almak için istemedigin bazi yer,kisi ve durumlara katlanmalisin” diyerek çikiyor. Rüyalarinizi gerçeklestirmek için ödemeniz gereken bedellere nasil katlandiniz?

Katlanmadim. Katlanacagim durumlar olduysa bile onlari farketmemek otomatik olarak hayatimda var olmamalarini sagladi. Ayrica akil dediginiz kocaman bir seydir, tek bir rüya ile yetinmez. Rüya kabusa dönüsürse çeker gider, kendine yeni bir rüya bulur. Uyanik geçirdigi süreyi de yeni rüyasina yatirim yaparak kullanir!

14.Sizce Türkiye sartlarinda basarili olmak için neleri bilmek, nasil biri olmak, hangi kurallara uymak gerekir? kisacasi Türk kültürünün kendine özgü basari kurallari nelerdir?

Aslinda bugünün kosullarinda bu soruya verecegim yanit yukarida yazdigim bir çok seyle çelisebilir. Çünkü ne yazik ki özellikle son dönemlerde basari ve basariya giden yolun anlami öyle bir degistirildi ki… Tipki kalite sözcügünün anlaminin degistirildigi gibi. Su anda kabul gören basari için kisa yoldan köse dönmeyi, baskalarinin sirtindan atlama yapabilmeyi, etik degerleri buzdolabina, hatta mümkünse çöpe atabilmeyi bilmek gerekiyor. Dürüstlük, çaliskanlik kerizlikle es anlamli. Iyi insan olursaniz acinasi durumdasiniz, çok okul okuduysaniz ve kitaplarla araniz iyi ise vakit kaybediyorsunuz demektir. Magazin sizinle ilgileniyorsa basarili ve saygi duyulan birisiniz ki en korkuncu da bu! Kurallar ise bu çarkin içinde var olanlarin koydugu kurallar. Çarkin içine girmek kolay, kalmak zor. Çünkü pis bir yer orasi. Dolayisiyla da kurallari agir. Kim oldugunuzu, köklerinizi, geleceginizi unutacaksiniz. Ezmek, yemek ve tükürmek birinci hedefiniz olacak vs… Ancak ben bununla gelen ve adi basari olan seylerin büyük bir çogunlugunu kabul etmiyorum (tesadüfen içine düsmüs ama gerçekten basarili olanlar da yok degil elbette). Ben aslinda Atatürk döneminin basarilarini kültürümüzde görmek isterdim. Beynin, iç gelisimin; vücuttan, kas gelisiminden, silikonlardan önde gittigi, saygi duyuldugu; aci çekmenin, terlemenin, çalismanin ve dürüstlügün basariya giden yolda, basariya erisince onu çok daha tatli hale getinen unusurlar oldugunu bilen bir kültürü yesertmeye baslamis olan o dönem. Ama sanirim sonradan gelenler sulamayi unuttular.

15.Kisisel gelisim uzmanlari ve yönetim danismanlari basarili olmak istiyorsak “yapmamiz gereken” bir sürü isler listesi koyuyorlar. Hafizani gelistir, hizli okuma kursu al, diksiyon egitiminden geç, toplanti yönetimi tekniklerini ögren, insan kaynaklari yönetimini bil.vs. Oysa ticari, siyasi ve kültürel dünyamizin zirvesindekilere baktigimizda bunlarin hiç birini bilmediklerini ve hatta bu gibi seylere gülerek baktiklarini görüyoruz. Yani sonuç almak için uyulmasi önerilen kurallar ile sonuç almis olanlarin uyduklari kurallar 180 derece zit. Sizce bu durumun anlami ne?

Tek anlami var TICARET. Kimileri basariya dogal olarak endekslidir. Dogal olarak oraya gidenleri ise daima takip edenler vardir. Simdi gerçek bir iyiniyetle bunun yollarini bulmak isteyenlere tutup da içgüdülerinizi takip edin, pozitif olun, kendinizi duygusal ve bilimsel anlamda gelistirin, sevme dürtünüzü uyandirin vs. derseniz ticaret yapamaz ve bu mesele üzerinden para kazanamazsiniz. Oysa ki bu iyi niyetli insanlar yukaridaki liste önlerine kondugunda “geçmesi gereken yollarin karsiligini” verecektir. Elbette bu durumda da basarili olanlar olacaktir! Ama o insanin kendisi mi, kursu veren mi?!

16.Sizce Türkiye’de “ünlü olmanin” mekanizmasi nasil çalisiyor?

Bakiniz yanit 14. Özellikle son dönemlerde magazin basini, skandallar, tokatçilik vs…

17.Türkiye’de basarili olmak için ne kadar yetenekli oldugunuz
(kompetans) mu yoksa kimleri tanidiginiz (iliskiler) mi önemlidir?

Aslinda her ikisi de. Yetenek çok ama çok önemli ama onu kullanacaginiz yere ulasmak için en iyi yollardan biri tanidiklar ki ben buna karsi degilim. Insan iliskilerinin içinde yardimlasma da vardir. Ve karsinizdaki hakediyorsa bu yardimi vermenin ya da almanin hiç bir sakincasi da yoktur. Ama istediginiz kadar insan taniyin yeteneginiz yoksa olmaz. Ugresir didinir, bir süre bir yerde durmayi becerirsiniz. Orada durdugunuz sürece de her gece bilinçaltiniz sizi yer durur: “Oldugun yeri hak etmiyorsun”… Sonuç: Ya alkolik olursunuz, ya asabi… Ya yalniz kalirsiniz ya da paranoyak olursunuz…

ROPORTAJ:MÜMIN SEKMAN

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Yoksa siz de mi helikopter ebeveynsiniz?

Manşet, helikopter ebeveynlik ölçeği, helikopter ebeveyn, ebeveynler çocukları nasıl etkiliyor, ebeveyn

Helikopter ebeveynler, çocukların etrafında pervane olan aşırı kontrolcü ebeveynlerdir. Peki helikopter ebeveyne sahip olan çocuklar, hayatta ne gibi sorunlarla karşılaşır? İşte yanıtı…

Yeni Nesil (Helikopter) Ebeveynlik: Çocuklar Bu Durumdan Nasıl Etkileniyor?

Ebeveynlerin çocuklarının hayatlarına dahil olması, onlarla vakit geçirmesi, kararlarında yanlarında olması, koruyucu ve kollayıcı olması – doğru seviyede kaldığı sürece – çocuklar için oldukça olumlu bir durum. Ancak yeni nesil ebeveynler arasında farklı bir ebeveynlik tarzı ortaya çıkıyor: helikopter ebeveynlik1. Adından da anlaşılacağı gibi bu ebeveynlik stilinde ebeveynler fazla çocuk odaklı ve korumacı bir tavırla tıpkı bir helikopter gibi sürekli çocuklarının tepesinde geziyorlar. Onlar adına her şeyi kontrol ediyorlar, kararlar alıyorlar ve problemleri çözüyorlar. Bir ebeveyn için sürekli çocuğuna odaklanmak, daima onu koruyup kollamak ve kontrol etmek hayat tatmini sağlayabilir. Peki bu durum çocukları nasıl etkiliyor? Sürekli yeni neslin artan kaygı düzeyinden, antidepresan ilaç kullanma sıklığından, karar alma konusundaki eksikliklerinden bahsediliyor. Acaba bu durum helikopter ebeveynlik ile ilgili olabilir mi?

Genel olarak ebeveynlik davranışlarına baktığımızda kontrolcü davranmanın zararlarını gösteren birçok bilimsel çalışma var2. Ancak bu kontrolcü davranışlar çoğu zaman çocuğun davranışlarını bilinçli bir şekilde kısıtlama, hayatına sınırlar koyarak sürekli müdahale etme, bağırarak, tehdit ederek, çocuğu sindirerek istediğini yaptırma gibi olumsuz ve çocuğun iyiliğini çok da ön plana koymayan bir şekilde ortaya çıkıyor. Helikopter ebeveynliği bu tarz kontrolcü ebeveynlikten ayıran belki de en önemli özellik amacının aslında tamamen iyi niyetli olması. Helikopter ebeveynler çocuklarını okula götürüyorlar ama sağlıklı bir şekilde oradan ayrılmak yerine, bahçede beklemeyi veya hatta sınıfa girip çocuklarının yanına oturmayı tercih ediyorlar. Üniversite yaşındaki çocukları oda arkadaşlarıyla sorun yaşadıklarında telefon açıp olaya müdahil oluyorlar. Hatta Amerika’da son yıllarda sıkça görüldüğü üzere çocukları üniversitedeki derslerinden düşük notlar aldıklarında hocalara ve hatta okul yönetimine telefon açmada bir sakınca görmüyorlar. Bu ebeveynler sıcak ve şefkatli. Çocuklarının hayatlarına dahil olmayı onlara yaptıkları bir iyilik olarak görüyorlar. Ancak bunu yaparken insan gelişiminde kendiliğinden oluşması gereken otonomi kazanma, kendi kararlarını kendi veren ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir birey olma yeteneğini çocuklarının ellerinden alıyorlar4. Çocuklarının hayatlarında fiziksel ve duygusal olarak yer edinmeyen ve bu şekilde çocuklarına zarar veren ebeveynlerin aksine helikopter ebeveynler bu konuda aşırıya kaçıyorlar ve çocuklarının bireyselleşme sürecini sekteye uğratıyorlar.

Peki çocukların hayatına müdahil olma sınırını belirleyen etkenler nelerdir? Öncelikle çocuğun yaşını ve yaşının getirdiği kabiliyetleri göz önünde bulundurmak çok önemli. Ama bunun yanı sıra durumları da iyi okumak gerekiyor. Çocuğun kişisel alanına müdahale etmeden sınırı koruyabilmek bu işin sırrı. Helikopter ebeveynler bu sınırı koruyamıyorlar. Çocuğun her anını kontrol etmeye çalışıyorlar, kendisine ait özel bir alan bırakmıyorlar. Bunun yanı sıra çocuğun kendini geliştirebileceği, kendi alanında mutlu ve özgür bir şekilde hareket edebileceği alanlar yaratmak onlara iyi gelirken, bu alanlara müdahale etmek çekingen ve çocukların kendini yetersiz görmesine yol açabiliyor4. Özellikle de geç ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerinde çocuklar tam da kendi kimliklerini bulma çabası içerisindeyken müdahaleci davranışlar çocukların gelişimine iyi gelmiyor5.

Bağlanma Stilleri” başlıklı yazımızda bahsettiğimiz üzere bağlanma teorisine göre erken çocukluk döneminde ebeveynlerimizle yaşadığımız deneyimler, gelecekteki deneyimlerimizi etkiliyor. Helikopter ebeveynlere sahip çocuklar genellikle güven problemi yaşıyorlar ve bu durum gelecekteki ilişkilerine zarar veriyor6. Bunun yanı sıra, hayata ne yazık ki hazırlıksız yakalanıyorlar. Kendi işlerini kendi başlarına halledemeyecekleri duygusuna kapılıyorlar. Bağımsız olmayı öğrenemediklerinden sıradan aktiviteleri yapabilme yeteneğine bile sahip olduklarını fark edemiyorlar.  Hayatlarında bir sorunla ya da tümsekle karşılaştıklarında, kendileri yerine o sorunu sihirli bir şekilde ortadan kaldıracak bir kişinin ya da varlığın olduğuna inanıyorlar. Savaşmaya ya da mücadele etmeye ihtiyaç duymuyorlar çünkü bu zamana kadar her şey ebeveynleri tarafından onlar için sağlanmış. Dünyayı ya da kendi dünyalarını değiştirme gereklilikleri yok çünkü hiçbir sorun sonsuza kadar sürmez. Sihirli bir güç (yani ebeveynleri) gelip sorunları onlar için kolayca yok edebilir. Bundandır ki bu şekilde büyüyen çocuklar, büyüyünce de hala ebeveynlerine bağımlı yetişkinlere dönüşüyorlar.

Üniversite öğrencileriyle yapılan bir araştırmaya göre helikopter ebeveynlere sahip olan çocuklarda daha yüksek anksiyete ve depresyon ve daha az hayat tatmini görülüyor7. Helikopter ebeveynlere sahip olan bu üniversite öğrencileri kendilerini yetersiz ve yeteneksiz görüyorlar. Başka bir araştırma ise yine üniversite öğrencilerinin kendi özgüvenlerini arttıracak aktiviteleri keyif verecek aktivitelere (seks yapmak, içki içmek, şeker tüketmek) dahi tercih ettiklerini gösteriyor. Bu çocukların ebeveynlerinden gördükleri şefkatin başarıya ve kendilerine çizilen yolu takip etmeye odaklı bir şefkat olduğu değerlendirildiğinde bu sonuç şaşırtıcı değil. Üstelik bu kadar koşullu gösterilen sevgi çocuklara uzun vadede zarar da veriyor. Ebeveynleri tarafından “matematikten 90 aldığı için”, “komşuların yanında düzgün davrandığı için”, “annesini üzmediği için” sevilen ve övülen çocuklar bunları sağlayamadıklarında sevgisiz ve ilgisiz kalmış gibi hissedebiliyorlar.

Bütün bu araştırmalardan çıkarılan sonuç ise şu: Bu şekilde yetiştirilen çocuklar belki akademik olarak daha başarılı olabilirler ama kendilerini hayatta daha çaresiz ve yetersiz hissediyorlar. Çocuklarımızın hayatlarındaki yerimizi sağlam bir şekilde korurken bunu sevecen ve sıcak bir şekilde ve doğru sınırlar içerisinde yapmaya özen gösterirsek, kendi benliklerini tam olarak oluşturabilen mutlu, başarılı, güçlü ve bağımsız bireyler yetiştirebiliriz.

Yazan: Ande Ömeroğlu & Gizem Sürenkök
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

yaşlanmayı durduran şeyler, yaşlanmak, yaşlanma korkusu, yaşlanma karşıtı, mikrobiyom, Manşet, insan ömrünü uzatma çalışmaları, hücre yenilenmesi

Bilim insanları yıllardır yaşlanmayı önleme konusunda birçok çalışma yapıyor. Peki yaşlanmayı önlemek gerçekten mümkün mü? Ömrümüzü uzatabilir miyiz? İşte tüm bu sorulara cevap niteliğinde yapılan araştırmalar…

Yaşlanma süreci nasıl önlenebilir?

Dünyanın her köşesinde bilim insanları yaşlanmaya çare arıyor. Bunun için üç boyutlu yazıcılarda organ üretiminden vücuttaki mikrobiyomu değiştirme yoluyla yaşlanmayı önlemeye kadar çeşitli çözümler üzerinde duruluyor. Peki insan ömrü ne kadar uzatılabilir?

Yaşlanma kaynaklı kanser, romatizma ve Alzheimer gibi hastalıklardan dünyada her gün 100 bin kişi ölüyor. Ancak pek çok bilim insanı bunun kader olmadığına inanıyor.

Yaşlanma tam olarak nedir? Hücre düzeyinde ele alacak olursak, zamanla azar azar oluşan hasarların hücre, doku ve organlarda yayılmasıdır diyebiliriz.

Hücrelerde hasar, onarımdan daha hızlı geliştiğinde yaşlanma baş gösterir. Danimarkalı doktor Kaare Christensen yıllar boyu hasta tedavisinin ardından, Yaşlanma Araştırmaları Merkezi’ni kurarak bu hastalıkların ortaya çıkmasının nasıl engellenebileceği üzerinde araştırmalara başladı.

Bu konuda bazı gelişmeler kaydedildiğini söylüyor Christensen. 1800’lerin ortalarında ortalama ömür 40 yaş iken bugün Kuzey Avrupa ülkelerinin birçoğunda 80 yıla yaklaşıyor, diğer ülkelerde de önemli gelişmeler gözleniyor.

Diş sağlığı gelişiyor

Aynı zamanda umut verici başka bir gelişme daha olduğunu söylüyor Christensen. “Her geçen yıl yaşlıların diş sağlığında iyileşme gözleniyor.”

Dişler genel sağlık açısından bir tür barometre işlevi görüyor. Onların sağlıklı olması düzgün beslenmeyi ve daha iyi besin emilimini sağlıyor. Ayrıca vücudun diğer kısımlarının da daha sağlıklı olduğunun göstergesi onlar.

Christensen, yaşlıların IQ testlerinde de eskiye kıyasla artık daha iyi sonuç alındığını, bunun ise dünya çapında daha iyi yaşam koşullarıyla bağlantılı olduğunu söylüyor.

“Daha iyi yaşam koşulları, daha iyi eğitim ve ne tür işlerde çalışıldığının etkisi bu.”

Bu gelişmenin devam edeceğine inanıyor. Peki daha ne kadar?

Dünyada kayda geçmiş en uzun ömür, 122 yaşında iken 1997’de ölen Fransız kadın Louise Calment’e ait. Geçen 20 yılda da birçok gelişme kaydedildi.

Yazıcıda organ üretmek

Hindistanlı biyofizikçi Tuhin Bhowmick’e göre, yaşlılıktan kaynaklı ölümlere kalp, akciğer ve karaciğer gibi yaşamsal organların işleyiş bozukluğu neden oluyor. Sağlıklı organ nakli halinde ömür uzatmak mümkün olabiliyor.

Ancak dünyada organa ihtiyaç duyanların sayısı organ bağışı yapanlardan çok daha fazla. Ayrıca uygun organın bulunması sorunu söz konusu. Çoğu zaman bu bekleyiş sırasında yaşlı hastaların öldüğü görülüyor.

Peki bir insandan organ almak yerine ihtiyaç duyulan organın, hastanın vücudunun reddetmeyeceği bir tarzda laboratuvarda üretilmesi, üç boyutlu yazıcıdan çıkarılması mümkün olabilir mi?

Bhowmick, bu tür bir yazıcının kartuşunda mürekkep yerine protein ve hastanın kendi hücreleri olacağını söylüyor. Böylece vücudun yeni organı reddetme ihtimali ortadan kalkıyor.

Bhowmick ve ekibi Hindistan’ın ilk yapay karaciğer dokusunu üretti. Önümüzdeki beş yıl içinde de minyatür bir karaciğer üretilmesi üzerinde çalışıyor. Bunun vücudun dışında, taşınabilir bir cihaz şeklinde olması öngörülüyor.

8-10 yıla kadar ise vücudun içine nakledilerek normal işlev görecek bir karaciğer üretilmesi plan dahilinde.

Peki akciğer ve kalp nakli ile de ömür uzatmak mümkün mü? Bhowmick her durumun kendine özgü yanları olduğunu ve tek tek ele almak gerektiğini söylüyor.

“Hastanın ölümüne neden olan organının yerine yeni organ nakli ile ömrünü 20 yıl uzatabilirsiniz. Örneğin karaciğerde bu mümkündür. Ama beyin ve kalpte aynı şekilde işlemez.”

Bhhowmick, bu tür gelişmeler sayesinde milenyum kuşağının (1981 sonrası doğanlar) ömrünün 135 yaşa kadar uzatılabileceğine inanıyor.

Mikrobiyom umudu

ABD’de moleküler ve insan genetiği profesörü Meng Wang, tıpta en çok heyecan yaratan yeni alanlardan biri olan mikrobiyom üzerine araştırmalar yapıyor.

“Bunlar vücudumuzun içindeki sindirim sisteminden dışındaki derimize kadar bizimle yaşayan minik mikroorganizmalardır.”

Gözle görülmeyen bu organizmaların çoğu bakteridir, ancak mantar, virüs ve diğer mikropları da içeriyor. Eskiden bilim insanları bunlara pek ilgi göstermiyordu. Oysa vücut üzerinde büyük etkileri olduğunu bugün biliyoruz.

Son araştırmalar, mikrobiyomun insan için ek bir organ işlevi gördüğünü gösteriyor. Vücudumuzun farklı ilaçlara verdiği tepkiden davranışlarımıza kadar birçok şeyi etkiliyor.

Wang, mikrobiyomun yaşlanma sürecini nasıl etkilediğini anlamak için, iki-üç haftalık ömrü olan solucanlarla deney yapıyor. Solucanın mikrobiyomunu değiştirerek ömrünü uzatmak mümkün mü sorusuna yanıt arıyor.

Solucanın sindirim sisteminde yaşayan bir bakteriyi seçip genleriyle oynayarak farklı türler elde ediyor ve bu bakterileri farklı solucanlara yediriyor. En fazla üç haftalık ömrü olan solucanları kontrol ettiğinde bazılarının hala canlı olduğunu görüyor.

Solucanlar yaşlandıkça daha zor hareket ederler; oysa yeni mikrobiyom edinmiş olanlar çok daha rahat ettikleri gibi, hastalıklara karşı daha dayanıklıydılar.

Wang bugün aynı deneyi fareler üzerinde yapıyor. Belki de bir gün doktorlar hap yoluyla vücudumuzdaki mikrobiyomu değiştirerek insan ömrünü uzatabilir.

“Bazı meslektaşlarım 200-300 yaştan söz ediyor. Ama bana kalırsa 100 de iyi bir rakam” diyor Wang.

Hücrelere ne oluyor?

Yaşlandığımızda ilginç bir şey olur. Tek tek hücreler yaşlanma sürecinde, ölmekte olan veya hasar gören hücrelerin yerini almak üzere bölünür. Ancak bunun işleyişi mükemmel değildir. Bir hücre ne kadar çok bölünürse o kadar yaşlanır, ömrünün sonuna yaklaşır. Ama ölmek yerine yaşamaya devam eder, etrafındaki diğer hücrelerle haberleşmeye, yıkıcı bir işlev görmeye başlar.

Bu yaşlı hücreler civardaki hücrelere de yaşlılık ‘bulaştırır’, böylece yaşlı hücrelerin sayısı artar ve sonunda vücut artık bunu kaldıramaz hale gelir.

İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde moleküler genetik profesörü Lorna Harries, bu yaşlı hücrelerden kurtulmanın yolunu arıyor.

Bir süre önce, yaşlı deri hücrelerine bir kimyasal madde sürüldüğünde ne olacağı araştırıldı. Harries bu işlemden sonra hücrelerin gençleştiğini söylüyor. Böylece insan hücresinde yaşlanma sürecinin geriye alındığı ilk deney gerçekleştirilmiş oldu.

Dünyanın birçok yerinden yatırımcı ve bilim insanından teklif alan Harries insan ömrünün doğal bir maksimum limiti olduğuna inanıyor. Ama bu araştırmanın, demans ve kalp ve damar hastalıklarının dejeneratif etkisini gidermeye yönelik yeni tedavilerin bulunmasında bir adım olmasını, böylece doğal ömrünü tamamlamadan erken ölenlere umut olmasını istiyor.

Peki, tekrar aynı soruya dönecek olursak: Ne kadar uzun yaşayabiliriz?

Belki bir gün, hasar görmüş organlarımızı yenileme, mikrobiyom içeren hap takviyeleri ile vücudumuzu genç tutma ve hücrelerimizin yaşlanmasını önleme olanağımız olacak.

Bütün bunlar insan ömrünü ne kadar uzatabilir? Bhowmick’in öngörüsüyle, milenyum kuşağı 135 yaşına kadar yaşayabilir. Bu, 1981 doğumlu birinin 2116’ya kadar yaşaması demek. O zamana kadar kim bilir başka ne gelişmeler olur?

Yazarlar: Diego Arguedaz Ortiz / Beth Sagar Fenton /
Helena Merriman
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Gamification: Eğlenerek öğrenme

oyunlaştırma uygulamaları, oyunlaştırma tekniği, oyunlaştırma modelinin bileşenleri, oyunlaştırma, oyun, Manşet, gamification, eğlenerek öğrenme, eğitim

Eğitimde oyunlaştırma yöntemi yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu yöntemin amacı oyunun kendisi değil, oyun-dışı alanlarda motivasyonu artırmaktır. Peki yeni nesile gelecek vaad ettiği düşünülen oyunlaştırma (gamification) tam olarak nedir? İşte yanıtı…

İşte size eğitimde oyunlaştırma

İngilizce’de ‘play’ ve ‘game’ kavramları Türkçe’de isim olarak ‘oyun’ diye çevriliyor ancak arada önemli bir fark var. ‘Game’de bir kural, bir amaç varken; ‘play’de yok. Play’in insanların rahat bir şekilde, herhangi bir amaç ya da kural olmadan oynaması olduğu söylenebilir.

Şöyle düşünelim, bir balon, balonu sınıfın ortasına bırakıyoruz, “çocuklar oynayın” diyoruz, elleriyle balona vuruyorlar ve oynuyorlar. Ne zaman ki çocuklara, “balonu yere değdirmeyin” denilirse o zaman ‘play’ birden ‘game’ oluyor. Hatta daha eğlenceli hale getirmek için aralarından iki kişi seçip, “sizler de balonu yere düşürmeye çalışacaksınız” denilirse oyuna ‘engel’ eklenmiş oluyor. Hatta buna süre de ekleyip, “1 dakikanız var, bu süre içinde balon yere değmeyecek” talimatı da verilebilir. Şimdi düşünün ki bu balonlar farklı özelliklere sahip, her bir balonun üzerinde değişik konular ya da cevaplar yazıyor ve çocuklar doğru balonu özellikle yere düşürmemeye çalışıyor. Böylelikle oyun eğitsel hale geliyor.

Bunun gibi oyunları öğretmenler sınıflarında kullanıyorlar, kullanmalılar ve oyunun gücünden eğitimde de yararlanmaları gerekiyor. Eskiden oynanan çok güzel oyunlar vardı, bunları bile hatırlayıp “nasıl derslerimde kullanabilirim” diye düşünseler, bir başlangıç olur.

‘İsim-şehir’ derslerde kullanılabilir

Oyunlaştırma ise; elementlerin oyun olmayan bir ortamda kullanılması olarak ifade edilebilir. Aslında tanımlar hep bu şekilde geçiyor ancak dikkat edilmesi gereken nokta şu, ‘oyun olmayan ortam’dan kasıt aslında ‘play’ olmayan bir şekilde kullanılması. Yani oyunlaştırmada aslında bir oyun (play) yok. Ama oyunların içerisinde olan birçok oyun elementi kullanılabilir. Bunlardan bazıları puanlar, başarılar, ödüller, geri bildirim, içerik açma, liderlik tablosu, koleksiyon, rozetler, avatar, seviyeler, kombolar, rastgelelik, hikâye gibi. Bunlar birbirleriyle uyumlu ve pedagojik olarak uygun bir şekilde eğitimde kullanıldığında da eğitimde oyunlaştırma yapılmış oluyor.

Eğitimde oyunlaştırmayı çok güzel bir örnekle, biraz sizi eskiye götürerek açıklayayım. Hatırlarsınız, isim-şehir-bitki-hayvan-eşya-artist oyununu. Aslında tam bir oyunlaştırmadır, çünkü orada oyun oynamazsınız yani ‘play’ yok ama oyun elementleri var. Örneğin zamana karşı yarışırsınız; belirli kurallar, puanlar ve rastgelelik var. Çünkü hangi harfin çıkacağını bilmezsiniz ‘A’ diye başlayıp içinizden “dur” denilene kadar sayarsınız. Ayrıca aynı cevabı bulanlar az puan alırken, farklı cevaba ulaşanlar daha çok puan alırdı. En sonunda puanlar toplanır, bir skor elde edilir, o puanlar toplanır, kazanan belli olurdu. Bu oyunlaştırmayı derslerde öğretmenler konularına göre kullanabilir, sütun sayısını artırabilir veya azaltabilir, dersine göre içeriği değiştirebilir… İşte size eğitimde oyunlaştırma.

Ödül ve ceza motivasyonu düşürebilir

Oyunlaştırma istenilen bir davranışı motive etmek amacıyla kullanılıyor. Dolayısıyla en temelde davranışçı yaklaşım odaklıdır. Dolayısıyla eğitimde oyunlaştırmayı kullanırken dikkat edilmesi gereken noktalar var. Cezayı zaten dahil etmemekle birlikte özellikle oyunlardaki ödül, rozet, liderlik tahtası gibi elementlerin eğitimde mümkün olduğunca kullanmaması gerekiyor. Bir öğrenciyi motive etmeye çalışırken diğerlerinin motivasyonu düşürüldüğünde ve o öğrenciler kaybedildiğinde geri kazanmak çok zor hale gelebilir.

Düşünün ki, bir anne-baba çocuğuna diş fırçalama alışkanlığı kazandırmaya çalışıyor ve bunun için de oyunlaştırmadan yararlanmak istiyor. Çocuğuna “5 gün boyunca dişlerini fırçalarsan hafta sonu sana oyuncak alacağım” diyor. Çocuk oyuncak almak için 5 gün dişlerini sorunsuz fırçalıyor, buna karşılık oyuncağı da alınıyor (ödülü veriliyor). Ancak sonraki hafta dişlerini fırçalama vakti gelip, “Eğer dişlerimi fırçalarsam ne alacaksın?” diye sorduğunda, anne-baba aslında o anda nasıl bir yanlış yaptığını fark eder.

Halbuki ona dişlerini oyuncak için değil, diş sağlığı için fırçalaması gerektiğini, bunun kendi sorumluluğu olduğunu, ne gibi yararları olacağını, fırçalamazsa ne gibi zorluklar yaşayacağını güzel ve detaylı bir şekilde anlatmak daha faydalı sonuçlar ortaya çıkarır. Aynı durum ödevler için de geçerli. Ödevi bir ödüle bağlamak yapılacak en büyük yanlışlardan biri.

Oyunlaştırma kısa vadede davranışları görmek için olumlu sonuçlar verebilir, ancak uzun vadeli bir sonuç için çözüm değil. Ek olarak, oyunlaştırmada ödül kullanımı bir davranışı tetiklemede işe yarar gibi görünüyor, yani çocuk derste rozet almak için sınıfını temiz tutuyor ancak evde elindeki çikolatanın kağıdını ortalık yerde bırakabiliyor. Dolayısıyla puan/rozet/ödül alacağı ortamda o davranışı sergilerken başka yerlerde aynı performansı göstermeyebilir.

Önemli olan davranışı içselleştirmek

Asıl önemli ve zor olan ise bu davranışları içsel motivasyona dönüştürmek; yani çocuğun kendiliğinden, herhangi bir dışsal motivasyona bağlı kalmadan, yerdeki çöpü almasını ve onu çöpe atmasını sağlamak. Aynı şekilde kendi kendine ödevini bir sorumluluk olarak anlamlandırıp, siz söylemeden veya bir ödüle bağlamadan bunu yapması. Dışsal motivasyonlar, kişiden kişiye değişmekle birlikte, bazen davranışı içsel motivasyona dönüştürebilir. Aynı şekilde her dışsal motivasyon, herkesi motive edecek diye bir genelleme de yapılamaz. Yani çikolata, her gün çikolata yiyen bir öğrenciyi motive etmeyebilir ya da puan, zaten başarılı olan bir öğrenciyi motive etmeyecektir.

Bir diğer elementi ise çok basit bir şekilde şöyle örneklendirelim, sınava girerdik, sınavdan sonra kimin kaç puan aldığı, sizin en yüksek puanı alıp almadığınız, arkadaşlarınızı ya da en yakın arkadaşınızı geçip geçmediğiniz, sınıfın kaçıncısı olduğunuz çok daha önemli hale gelirdi (dışsal motivasyon). Asıl önemli olan öğrenip öğrenemediğimiz, hangi konularda eksik olduğumuz, hangi konuları daha çok çalışmamız gerektiği değildi, hiçbir zaman da olmadı neredeyse (içsel motivasyon). Ama oyunlarda ve oyunlaştırmada çok sık kullanılan ‘liderlik tablosu’ndaki yerimiz bizim için önem taşıyordu, tablonun yukarısında olanlar için üst sıralara çıkma yarışı varken, alt sıralardakiler ise “nasılsa biz hiç başaramayız bari dersten geçmeye bakalım” şeklinde düşünüp derse yönelik motivasyonlarını kaybediyorlardı. 

Onları yarıştırmak hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşebilir

Öğrencilerin birbirleri ile yarıştırılmaları bunun rekabete, hırsa ve çıkar çatışmasına dönüşmesine, birbirleriyle dalga geçmelerine neden olabilir. Özellikle küçük yaşlarda, öğrencilerin henüz bu gibi durumları duygusal olarak anlamlandıramadıkları ya da yanlış anlamlandırabilecekleri seviyede oyun elementlerini derslere entegre etmemek daha doğru olur. Ancak daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde oyunlaştırmanın işe yaradığını kanıtlayan örnekler ve akademik çalışmalar da mevcut. Eğitimde oyunlaştırmadan ille de yararlanacaksak becerilere odaklanmak daha akılcı olabilir. Problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcılık gibi becerileri teşvik etmek için oyunlaştırmadan yararlanılabilir.

Bu noktada, şunu da belirtmek gerekiyor, kesinlikle öğrencilerin doğru davranışlarının pekiştirilmemesi, yanlış davranışlarının düzeltilmemesi gerektiği savunulmuyor. Onların bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak, davranışlarıyla ilgili anlık, düzenli ve eksikliklerine yönelik tamamlayıcı geri bildirimler verilmeli. Bu sayede, öğrenciler pekiştiricilere bağımlı hale gelmeden, iç denetimli bireyler olabilirler. Ancak o zaman öğrenci kaç aldığını, ya da sonucunda karşılık olarak ne alacağını değil, nerede yanlış yaptığını ve neyi düzeltmesi gerektiğini merak eder.

Oyunda kalın, oyunla kalın, bir de çok fazla sokağa çıkamayan günümüz çocuklarıyla özellikle fiziksel oyunları çok oynayın.

Yazar: Yrd. Doç. Dr. Yavuz SAMUR 
Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER4 hafta önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND