Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Eğitimde zirve: Finlandiya

Üstün yetenekli çocuklar alanında uzman olan Dr. Bahar Eriş, eğitim dünyasının üstün yetenekli çocuğu Finlandiya’yı yazdı. Finlandiya eğitim sisteminin diğer eğitim sistemlerinden farkı nedir? İşte cevapları…

kişisel gelişim

 

Üstün yetenekli çocuklar alanında uzman olan Dr. Bahar Eriş, eğitim dünyasının üstün yetenekli çocuğu Finlandiya’yı yazdı. Finlandiya eğitim sisteminin diğer eğitim sistemlerinden farkı nedir? İşte cevapları…

EĞİTİM DÜNYASININ ÜSTÜN YETENEKLİ ÇOCUĞU: FİNLANDİYA

Finlandiya, olağanüstü başarılı eğitim sistemiyle, dünyanın yakından izlediği bir ülke. Yıllardır uluslararası akademik başarı değerlendirmelerinde en tepelerde yer alan bu küçük ve mütevazı ülke, nasıl oluyor da bu kadar başarı sağlıyor?

Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenen Finlandiya-Türkiye Eğitimde İşbirliği konferansında, Finlandiya eğitim sisteminin başarısının “sırrı” konuşuldu.

Panel için Finlandiya’dan gelen matematik öğretmeni Ms. Maarit Rossi, dünyanın en iyi 10 öğretmeninden biri seçilmiş. Diğer panelist de eğitimbilimci Topi Litamen’di.

Finlandiya başarısını neye bağlıyor?

Panelistlerin gözünden ülkelerinin başarısında öne çıkan temel noktalar şöyle özetlenebilir:

  1. Toplum, eğitime değer veriyor. Aileler eğitimden, okuldan olumlu şekilde söz ediyorlar ve öğretmenlere güveniyorlar. Bu da çocukların öğrenmeye değer vermesinde önemli bir etkiye sahip.

  1. Müfredat, zaman içinde sadeleştirilmiş ve hafifletilmiş. Eskiden daha doluyken, “düşünmeye yer açabilmek” için daha rahat bir müfredat getirilmiş.

  1. Finlandiya’da özel okul yok. Sağlık hizmetleri ücretsiz, okula ulaşım ücretsiz, eğitim ilkokuldan yüksek öğrenime kadar ücretsiz, okullarda yemek ücretsiz.

  1. Erken dönemde eğitim oyun odaklı. Eğitim, oyun yoluyla öğrenme ilkesine dayanıyor. Bu yaklaşım, temelini bilimsel araştırmalardan alıyor. Ayrıca, öğrencilere çok az ödev veriliyor.

  1. Çocuklar ilkokula 7 yaşında başlıyor. 7 yaşından önce okul öncesi eğitim programlarına devam ediyorlar. Zorunlu eğitim 9 yıl.

  1. Bizdeki gibi ulusal bir sınavları yok. Bu konuda dünyadan farklı yönde ilerlediklerini söylüyorlar.

  1. İyi okul-kötü okul diye bir ayrım yok. İyi öğrenci-kötü öğrenci diye bir ayrım yok. Amaç, bireyselleştirilmiş bir öğrenme programına göre herkesin en iyi şekilde öğrenebilmesi.

  1. Müfettiş yok. “Müfettiş ve sınav ağırlıklı bir sistemde, çocuklar sınav için çalışıyor, bu da eğitimin amacına aykırı” diyorlar.

  1. Öğretmen seçimi süreci çok sıkı. Çok iyi eğitimli olmayan kişi öğretmen olamıyor. Bu da öğretmenliği en saygın mesleklerden biri kılıyor. Finlandiya’da yapılan bir ankette, doktorluktan sonra en saygın ikinci meslek öğretmenlik çıkmış. Politikacılar listenin sonunda yer almış.

  1. 1978’de alınan bir kararla, ilkokul 1. sınıftan  12. sınıfa kadar tüm öğretmenlerin “tezli” master derecesi alması zorunlu. Kendi branşlarıyla ilgili tez hazırlıyorlar. Yani fen öğretmeni fen alanında, tarih öğretmeni tarih alanında,  ilkokul öğretmeni eğitim alanında master derecesine sahip olmak zorunda.

  1. Öğretmen eğitiminde temel amaç, öğretmen adaylarına araştırmayı öğretmek. Bu şekilde, öğretmenlerin mesleği icra ederken beklenmedik problemleri çözebilme becerisi geliştirilmeye çalışılıyor.

  1. Öğretmenler sınıf içinde yeni şeyler denemeye, risk almaya teşvik ediliyor. Kendilerini özgür hissettikleri bir ortamda, bu tarz denemelerle öğrencilerden geri bildirim almaları ve buna göre öğretme stillerini iyileştirmeleri hedefleniyor.

  1. Ailelerin eğitime ne kadar dahil olacakları kararı okula ait, bu konuda okullar özgür. Bazı okullar ailelerle daha yakın işbirliği halinde. Örneğin veliler sınıfa gelip kendi mesleklerini öğrencilere tanıtıyorlar. Bazı okullarda veliler o kadar müdahil değil. Ama genel olarak veliler okula ve öğretmenlere güveniyor ve eğitime değer veriyor.

  1. Dünyanın model aldığı bir eğitim sistemi olmasına rağmen, Finlandiya eğitim reformu yapmayı planlıyor. Reformdaki temel hedefleri arasında; hayat boyu öğrenme ve iletişim konularına daha fazla odaklanmak, öğretmen merkezli eğitimden öğrenci merkezli eğitime geçmek, disiplinlerarası bir öğretim yaklaşımı benimsemek, teknolojiyi daha iyi entegre etmek, konulara göre ayrılmış bir müfredat yerine daha geniş temalara odaklı bir müfredat uygulamak, bilgiden çok beceriye odaklanmak yer alıyor.  

Neden hala değişmek istiyorsunuz sorusuna, dünyanın en iyi 10 matematik öğretmeninden biri seçilen Rossi, şöyle cevap verdi:

“Dünya değişiyor. Eski sistemler en iyi sonuçları veremez. Dünyanın en iyisiyiz deyip öylece oturamayız. İyi bir sistemimiz var ama, geliştirmeye çalışmazsak, hızla geride kalabiliriz.”

Finlandiya ve biz, elma ve armut gibi miyiz?

Öncelikle, Finlandiya’daki eğitim sisteminin başarısı, genel olarak her yönüyle başarılı bir ekosistemin bir ürünü. Türkiye’yi bir deve, eğitim sistemimizi de devenin boynu olarak düşünürsek, devenin boynunun neden eğri olduğu anlaşılmaz bir durum değil.

İkincisi,  Finlandiya eğitime değer veren bir kültür ve çocukların etraftan aldığı ortak mesaj bu. Bizim ülkemizde çocuklar, kimsenin eğitimden memnun olmadığı mesajına her gün yüksek dozlarda maruz kalıyorlar.  Bu da başta öğrenciler olmak üzere herkes için motivasyonu düşürücü bir durum.

Üçüncüsü, öğretmene verilen değerin sadece sözde kalmayıp öğretmen seçim sürecine, rahat çalışma koşullarına ve maaşlara yansıması. Türkiye olarak bu konuda nerede durduğumuzu anlamak için basit bir test yapalım: Kaç kişi bu ülkede çocuğunun ileride öğretmen olmasını istiyor? Siz ister miydiniz?

Dördüncüsü, “biz artık olduk” anlayışından uzak, gelişim odaklı bir zihniyet.

Finlandiya ile Türkiye’yi karşılaştırma elmayla armudu karşılaştırmak gibi olur. Birçok yönden çok büyük farklılıklarımız var.

Bir Finlandiya’ya bakıp bir de kendimize baktığımızda cesaretimiz kırılmıyor değil. Eğitim sistemimizde pek çok sorun var: İllallah dedirten bir sınav sistemi, ezbere dayalı öğretim, öğretmen odaklı eğitim anlayışı, ortalamaya hitap eden ve bireysel yetenekleri değerlendirmekten uzak toptancı bir yaklaşım, düşük öğretmen kalitesi… Düzeltilmesi gereken daha pek çok şey var.

Finlandiya örneğinden esinlenip atabileceğimiz pek çok adım var, ancak somut ve önemli tanesine odaklanarak yazıyı bitireceğim:

Kimler öğretmen oluyor?

Öğretmenlik bir aşk evliliği olmalı

Çocuklarımızı ve geleceğimizi kimlerin eline teslim ediyoruz?

Bu soru çok önemli. Öğretmenliğe giriş, ülkemizde bir aşk evliliğinden ziyade bir mantık evliliği: Genellikle “başka bölüme puanı yetmeyen” ya da “ailesi çok istedi diye” öğretmenliği seçen adayların yoğun olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Eğitim fakültelerine giriş, Finlandiya’da olduğu gibi daha zor ve seçici kılınırsa, örneğin master diploması bizde de zorunlu olursa, eğitim kalitesi de olumlu etkilenecektir. Bütün sorunlarımız belki bu şekilde çözülmez, ama zaten gelişim de adım adım ilerleyen bir süreçtir. Bu adımın öğretmenlerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirecek politikalarla da desteklenmesi gerekir.

Lao Tzu’nun dediği gibi,  “binlerce kilometrelik yolculuk, atılacak tek bir adımla başlar.” 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND