Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Efsanevi reklamcının başarı öyküsü…

“Yoksa şu beyaz Arap elbiseli, gözleri sürmeli adam o mu? O. İnanılmaz şaşırıyorum. Ali Taran, kendisi şaşırtılmaktan pek hoşlanmasa da, insanları şaşırtmayı seviyor.” diye yazıyor Ayşe Arman, bu keyifli ve esinlendirici röportajın en başında…Kigemciler diyoruz, bu ””yükseliş”” öyküsünü okuyunuz, okuttunuz…

Yoksa şu beyaz Arap elbiseli, gözleri sürmeli adam o mu? O. İnanılmaz şaşırıyorum. Ali Taran, kendisi şaşırtılmaktan pek hoşlanmasa da, insanları şaşırtmayı seviyor. Birdenbire insanı geren bir röportaj, bir şenlik haline dönüşüyor. Rahatlıyorsun, elektriğin gidiyor üzerinden.

Beyaz Arap elbiseli gözleri sürmeli adam görüntüsünden kamera, havuz kenarındaki kahvaltı mekanında birbirine sımsıkı bağlı bir aileye geçiyor. Burada duralım. Çünkü ben böyle bir aile görmedim. Benim bildiğim şudur, babayla röportaj yapılırken anne alışverişe, çocuk da yüzmeye filan gider. Hayır efendim, bütün güne yayılan bu röportaj esnasında, aile birbirinden hiç ayrılmadı. Şimdiye kadar da hiç ayrılmamışlar. Her ne kadar önce durumu şaşkınlıkla karşılasan da, sonra çok hoşuna gidiyor ve saygı duyuyorsun. Onların kimseye ihtiyacı yok. Selma, Ali ve Kuzey (bir de Paris’teki abla Burçak) birbirlerine yetiyorlar. Mazhar Alanson da öyle söylemiş zaten: “Sizin başka insanlara ihtiyacınız yok, üçünüz, dördünüz bir arada olun dünyanın neresinde olursanız olun yaşarsınız…”

Onlar her şeyi birlikte yapıyorlar. Röportajı da birlikte yaptık. Konuştukça görüyoruz ki, Ali Taran’ın kendisinin kurduğu aile gibi, içinde büyüdüğü aile de aynı özellikleri taşıyor. Ali Taran herhangi biri değil. Bir sürü laf, bir sürü dedikodu, bir sürü tanım, bir sürü değerlendirme, gittiği yere kendisinden önce geliyor. Ben size 3 kelimeyle onu tanımlayayım: Muson yağmurları gibi. Bastırıyor. İnsanı sırılsıklam ediyor. Ve hooop güneş.

Şeytan tüyü var onda. Etkilenmemek, sevmemek zor. Karizmatik derler ya, ondan. Ve zeki. Ve çok eğlenceli. Ama en önemlisi iyi kalpli. Saf, el değmemiş bir tarafı var. Ve çocuksu bir coşkusu. İşine aşık. Kabul etmiyor ama kendine aşık. İşini çok ciddiye alıyor, dolayısıyla kendisini de. Egosu büyük. Her yaratıcıda olduğu gibi, hele milyon dolarlık bütçeleri yöneten biriyse. Benim daha fazla bir şey söylememe gerek yok, kendisi kendisini anlatıyor…

“Efsane” bir reklamcı olarak, maceranız nasıl başladı?

– Anne de baba da öğretmen, resim öğretmeni. Babam Köy Enstitülü. Babam, sanat tarihi ve el işi öğretmeni. Onu tarif edersem, sanat tutkusu, kültür tutkusu ve dürüstlük gibi kavramlardan söz etmem gerekiyor.

Hayatta mı?

– Yok hayır, 86’da vefat etti.

Başarılarınıza tanık olamadı mı?

– Babamın başarı tarifleri zaten farklıdır…

Anladım, onun için “ünlü” ve “paralı olmak”, başarılı olmak anlamına gelmez.

– Aynen. Annem mesela iftihara geçtiğim zaman herkese söylerdi, pek bir gururlanırdı. Babam ise hiç öyle tantana yapmazdı. Çünkü ona göre aile içinde herkesin bir görevi vardı, çocukların görevi de iyi okumaktı. Ev içinde başka görevlerimiz de vardı: Mesela, sofranın altına düşen kırıntıları toplama görevi benimdi. Sofranın toplanmasına yardım etme görevi ise abimin..

Bunlar askeri bir disiplin içinde mi oluyor?

– Hayır, hayır ama bir disiplin vardı. Başka türlüsünü bilmiyorduk zaten, normal geliyordu. Kıyafetlerimiz uzun zaman giyilebilmeliydi, dolayısıyla iyi bakılmalıydı. Sofrada yiyeceğinden fazlasını tabağına almak, tabakta yemek bırakmak ya da bir yemeği beğenmemek gibi şımarıklıklarımız yoktu.

Hangisi daha sevgi doluydu?

– İkisi de. Ama annem sevgisini gösterirdi. Mizaç olarak çok farklıydılar. Yemek yeme alışkanlıkları bile farklıydı. Annem için bir yemeğin lezzeti önemliydi, o daha gelenekseldi. “Aman ekmeğinizi banın çocuklar” derdi, eklerdi: “Bunun yanına bir iki diş sarmısak iyi gider, hemen getireyim…” Babamın ise bu taraklarda hiç bezi yoktu. Bir kere o, adı olan yemekleri sevmezdi. “Karnıyarık”, “imambayıldı”, “kadın budu köfte” gibi isimleri olan yemekler ona estetik gelmezdi. Yemek onun için tabaktaki bir renk kombinasyonuydu.

Anne ve babanızın ressamlığının görsel bakış açınıza katkısı hangi ölçüdedir sizce?

– Yaratıcılıkla ilgili babamdan öğrendiğim birkaç şey var. Bence çok değerli. O, resim yapmamızı istiyordu ama tüpten çıkan rengin hiçbir zaman kullanılmaması gerektiğini söylüyordu…

Neden?

– “O başkasının rengi, sen kendi rengini bul!” diyordu. Bir de akademinin imtihanına girerken önüme şöyle bir soru geldi: “Bir park bankı çiziniz.” Ben de çizdim, sınavdan çıktım, babam sordu: “Nasıl geçti?” “Şahane” dedim, “Bir park çizdim ki baba, kimse benim gibi çizemez. Yanına şemsiyelik yaptım, altında gazete koymak için bir yer, bir de poşetlik…” Babam, “Eyvaaaah” dedi, “Sen çaktın! Çünkü soruyu yanlış anladın. ’Bir park bankı yaratın’ değil soru, ’Bir park bankı çizin…” Bu, bana çok büyük ders oldu. Hayatım boyunca yaratıcılığı, insanların bilmediği şeyleri hayal etmek olarak değil de, ’Ben nasıl düşünemedim, gözümüzün önünde duran şeyi göremedim’ diyeceği şeyleri bulmak olarak kullandım. Bütün yaptığım o “efsane reklamcılık” diye sözü edilen şey, aslında baktığınızda ’Ne var ki bunda?’ denecek kadar basit şeylerdir. İlk benim düşünmüş olmam önemlidir. Tabii bu arada, girdik akademiye…

Sizin içinde büyüdüğünüz aile, kendi kurduğunuz aile kadar önemli miydi?

– Evet, öyleydi. Biz her şeyi birlikte yapan bir aileydik. Kendi kurduğum ailede de öyle davranıyorum. Baksana röportaja birlikte geliyoruz. Orta halli bir memur ailesiydik, ama babam bizi İtalyan Kültür’e, Fransız Kültür’e, sinemalara ve tiyatrolara götürürdü. Akşamları bizi uyutmak için İnce Memed’i okurdu…

Çocukken diğer çocuklardan farklı hangi özelliğiniz vardı ki, üzerine bir reklamcılık kariyeri inşa ettiniz?

– Hiç fikrim yok. Süse çok düşkündüm. Babam harçlık verirdi, biriktirip kendimize ayakkabı filan alırdık. Benim aldığım ayakkabıların renk ve şekillerine babam çok kızardı. Çünkü o renk boya bulunamazdı. Taba rengi ayakkabı alırdım, sene bindokuzyüz fiii….

Başka?

– Çok güzel futbol oynardım….

O bütün çocukların yaptığı şey!

– Yok, ben gerçekten iyi futbol oynardım. Babam “Ayaklarınla değil, beyninle para kazanacaksın!” diye başımın etini yedi, yoksa, ben futbolcu olmak istiyordum. Sonra oğlum Kuzey’in futbolcu olmasını istedim, bu sefer de annesi başımın etini yedi: “Benim çocuğuma tekme atarlar, olmaz!” Oysa, İngiltere’ye gönderecektim Kuzey’i, orada futbol okulu var.

Boyu çok uzun değil mi futbolcu olmak için…

– Taktığın şey bak, onu kısalttırabiliyorduk!

Küçükken de böyle miydiniz? Fırlama bir çocuk…

– Ben tanımları sevmem. Ama anneme sorarsan, kafayla cam kırma, saksılara işeme, üst kattan sarkıp misafirleri korkutma gibi vukuatlarım var. Fırlama oluyor muyum? Ama macerayı sevmem, sürpriz sevmem…

Nasıl yani, şimdi de mi?

– Evet. Baktığın zaman bana, her şeyi yapabilen bir tip zannedebilirsin, oysa öyle değil. Macera yaşamak istemem, sürpriz partilerden filan hiç haz etmem.

Siz şimdi aynı zamanda mimar mısınız?

– Yok, üniversiteyi bitirmedim. Zaten ben eğitim dendiğinde, AFS’yi sayarım. 1968’de bir yıllığına AFS ile Amerika’ya gittim.16 yaşındaydım. O yaşta Amerika’ya gitmek aya gitmek gibi bir şeydi.

Ufkunuzu açan bir dönem miydi?

– Hem nasıl. İlk televizyonu, ilk renkli televizyonu orada gördüm. İngilizcem gelişsin diye beni televizyonun önüne oturturlardı. Reklamlara bayılırdım.

Türkiye’ye dönünce ne oldu?

– Kayda değer bir şey yok. 20 yaşında baba oldum.

Efendim, anlamadım.

– Çocuk, çocuk… Kızım Burçak doğdu…

Peki eşiniz kimdi?

– İlk eşim, lise aşkım…

Aileler ne diyor bu işe?

– Felaket. Babam nikaha gelmedi. “İşi gücü olmayan bir insan nasıl evlenebilir?” diyor, başka bir şey demiyor. Ama ben hep evlenmek isteyen bir adamdım. Amerika’da Brezilyalı bir kız arkadaşım vardı, Türkiye’ye dönünce mektuplaşıyoruz, nerede evleneceğimizle ilgili bilgileri zarfın üzerine yazmış, babam bunu okudu, “Delirdin mi? Sen 16 yaşındasın” dedi, onu kırmamak için 20’ye kadar bekledim!

Evliliği, bir kaçış gibi mi görüyordunuz?

– Hayır, ben hep evlilik meraklısıydım. Çünkü evlilik, çok güzel bir şey. Annemle babamınki öyleydi. Hálá her şeyi beraber yaparız biz. Bir tek sevişirken çocuğu yanımıza almıyoruz.

Reklam işine nasıl girdiniz?

– Akademide bir arkadaşım vardı, “Sen çok gırgır şeyler yapıyorsun. Ben bir reklam bürosunda çalışıyorum, sen de denemek ister misin?” dedi. Kamuran’ın abisi Kenan, Kenan Çizer. Yüksel Ünsal’a götürdü beni. Tivi Reklam, sektörün gelmiş geçmiş en iyilerinden. 4000 lira maaşla işe başladım. Babam çok kızdı, çünkü 1. dereceden devlet memuruydu ve 2700 lira alıyordu. “Bu ülkenin dengesizliği işte buradan geliyor!” gibi şeyler söylemeye başladı, annem susturdu onu: “Bırak, oğlana vermişler işte. Sana ne oluyor!”

Bu arada eşiniz ve kızınız nerede?

– Onların ailesi ve bizimkiler, Moda’da ev tuttular, çamaşır makinesi, buzdolabı filan koydular. Orada öyle yaşamaya başladık. Tivi Reklam’daki iş çiçek gibi geldi.

Niye size o kadar çok para ödediler?

– Senaryoya sıkışmışlar. Yapı Kredi’nin “Yanlışı buldunuz mu?” diye bir şeyini yapıyorlar. Ben bir gecede 20 tane yazdım. Yüksel Bey 18’ini uygulanabilir buldu. 18 tane, 18 hafta demek. Hızlı düşünüp, işe yarayan bir herif olduğuma kanaat getirdiler.

Şirketinizi kurana kadar ne kadar debelendiniz?

– Epey. Göreme Reklam var, evde kurduk. Babam logosunu yaptı. Bir tek kişi çalışıyor: Ben! Sonra Taran Reklam var, arkadaşım Tarık Pabuççuoğlu finansör. Ondüla Şampuanları için iyi işler yaptık. Sonra Delta Ajans’a girdim, Cüneyt Koryürek’le, Paul Mc Millen’la çalıştım. Böyle bir sürü yer var. Sivri şeyler düşünen adam olarak tanınıyordum.

Gerçek “yükseliş”, ne zaman oldu?

– Cenajans, Ajans Ada, bunlar bir yandan da benim işi öğrendiğim yerler. Sonra Merkez Ajans’a girdim, Nazar Büğüm’le birlikte çalıştık. Tokai’ler, Bay Pardon’lar o zaman çıktı. Sonra kendi ajansımı kurdum.

AZ KALSIN KANADA’YA YERLEŞİYORDUM

Teröre “anarşi” dediğimiz yıllarda ben bu ülkeden gitmek istedim. Arkadaşlarımız vuruluyordu, korkuyorduk. Göçmen olarak Kanada’ya gidecektim, formlar filan geldi. Abim ise Ortadoğu’yu bitirmiş, o sırada Arçelik’te çalışıyor, “Oğlum, ben gidiyorum” dedim. “Nereye?” “Kanada’ya.” “A nasıl gidiyorsun?” oldu. Anlattım. Formları gösterdim, “Bir güzellik yapıp, bize de istesene” dedi. Yaş 22, Ankara’ya mülakata gittim, gayet kötü davrandılar, Kanadalılar beni istemediler, “Bankaya 2 milyon dolar yatırın, sonra bakarız” gibi laflar ettiler. Beni reddettiler. Abime ise bayıldılar. Ben kaldım, o gitti. 25 senedir orada.

DUBAİ’YE YERLEŞEBİLİRİM

Dubai’yi geleceğin merkezlerinden biri olarak görüyorum. Buraya yerleşebilirim de. Bir düşünce yapısı ve müthiş bir vizyon görüyorum. En önemlisi, ileriye dönük çok ciddi bir hazırlık görüyorum. O hazırlığın içerisinde keşke ben de olsam diyorum. Birtakım projelerim var Dubai’yle ilgili, gelip sunmak istiyorum. Ama tabii Türkiye’de yaşayan biri olarak, Maslak’ta yapılması gereken o kulelerin isminin İstanbul Towers olmasını isterim. Şu kaldığımız otelin adı, Burj El Turk olabilir mi? Hayır. Koyarlar mıydı? Hayır…

KİTAP OKUMAM FİLM İZLEMEM

Fikirler aklınıza nasıl geliyor? Vahiy şeklinde mi?

– Evet ama vahiy şeklinde gelmesi yetmez, çalışmak da gerekiyor. Ben bir konuya odaklanmışsam, başka hiçbir şeyle ilgilenmem. Bunu isteyerek yapmıyorum. Zaten genelde kitap-mitap okumam. Sinemadan hoşlanmam, film izlemem. Çünkü etkileniyorum…

Ama beslemez mi insanı böyle şeyler?

– Ben beslenmem. Orada anlatılan şeyle çok ilgileniyorum, bu da beni yoruyor. Kitap hiç denecek kadar az okudum hayatımda. Bir iki tane belki.

İyi de, bu dünyada sizin kadar zeki ve yaratıcı olan başka insanlar da var, onların eserleriyle, ürettikleriyle ilgili değil misiniz!

– Hayır.

Onların kafası nasıl çalışıyor öğrenmek istemez misiniz?

– Hayır.

Neden?

– Allah Allah, istemiyorum kardeşim!

CEM YILMAZ VE BEN

Denk düşerse, beraber iş yaparız dedik. Denk düşmezse yapmayız… Cem, çalışırken inanılmaz profesyoneldir. Herkes zannediyor ki, “Bunlar gırgırdan çalışamıyordur. Öyle değil. Cem, kanalize olduğu ya da kanalize edildiği yönde çok iyi düşünüyor. Disiplinsiz bir düşünce değil onunki. Ders çalışarak öğrenilen dediğim bu: Disiplinli düşünmek. Bende de var o. Yoksa şahane fikirlerin var ama havada uçuşup duruyorlar, kimseye faydası yok o tip bir zekanın…

BU BEYAZ GİYSİYİ NEDEN GİYDİM?

“Dubai’de röportaj yapıyoruz, ortama uyum sağlayalım!” diye değil. Umurumda olmaz öyle şeyler. Ben bu giysiyi seviyorum. Umre’ye iki kere gittim, oradan aldım, püfür püfür, çok rahat, buraya gelince de beyaz elbisemi giyeyim istedim. Bunu belirtelim de, “Adamı maymuna çevirmişler!” demesinler.

Gelmiş geçmemiş en iyi reklamcılardan biriyim

Nasıl bu kadar “efsane” oldunuz?

– Bu efsane meselesinden fena halde sıkılmış durumdayım. Ben ne efsaneyim, ne de efsane olabilmek için özel bir çaba sarf ediyorum. Yaptığım reklamlara ilgi duyanlar, beni bir kalıba oturtmaya çalışıyorlar. Reklamcı dendiği zaman “Herhalde şöyledir…” diye bir kanı var insanlarda. Mesela bana iş başvuruları oluyor, diyor ki: “Ben sizin dinamik ve kim bilir nasıl yaratıcı fikirlerin uçuştuğu o ortamda olmak ve bunu yaşamak istiyorum.” İyi ama böyle bir ortam yok ki. O hayal ediyor sadece. Bunun disiplinli bir iş olduğunu, bir reklam ajansının birilerinin milyon dolarlarına yön verdiğini unutuyor. Benim reklamcılık stilimde, “Emaneti bize bırakacaksın yönetimi” var. Tam teslimiyet yani. Şimdi böyle bir şey söylemişken, orada uçuş, burada bilmem ne, denemelerle- menemelerle bu iş olmaz. Deneme, milyon dolarla yapılabilir mi? Yapılamaz. Ama nedense insanlar, reklam ajansıyız ya, uçtuğumuzu ve uçuk kaçık tipler olduğumuzu düşünüyor. Öyle olmadığımızı bir şekilde bir yerden öğrenince de, işler “Ya herifin boyu 1.40’mış ama potaya smaç basıyormuş”un enterasanlığıyla büyüyor. “Herif, kitap okumuyormuş, zaten lise mezunuymuş, üniversiteyi bırakmış…” Ben aslında beklenilen gibi bir adam olsam, hiç ilginç olmayacağım. Herhalde hakkımda üretilen “efsaneler” ondan diye düşünüyorum. Rahmetli Kemal Sunal bile telefon edip geldiydi…

Meraktan mı?

– Yok canım. “Bu adam Türk halkını iyi tanıyor” diyorlar ya benim için, ona senaryo yazmamı istedi. Oysa, ne alakası var…

Reklamla uzaktan kuzen ama değil mi sinema?

– Yok efendim, olur mu öyle şey. Bu Sibel Can’la Deniz Baykal’ı birbirine benzetmeye benzer, ikisi de mikrofon kullanıyor diye…

Eski reklamcılar sinema yönetmeni oluyor diye sormuştum, sormaz olaydım!

– Tamam bir daha sorma. Karım da kafamda boza pişiriyor zaten, “Uzun metraj yaz” diye. Yazmayacağım işte.

Peki hakkınızdaki bütün “şehir efsanaleri” palavra mı? Mesela, otobüse binen çalışanlarınız işe geç kalmasınlar diye araba alıyormuşsunuz…

– Araba hediye ettiğim doğru. Sebebi yanlış: Onların hayatlarında bir rahatlık olacağını düşündüğüm için yapıyorum. O insanların annesi babası, varsa sözlüsü, nişanlısı, kocası da benimle ilgili mutlaka doğru şeyleri bildikleri için yanlış anlamıyor, akıllarına saçma sapan şeyler getirmiyorlar.

Tuhaf bir şey değil mi peki? Hangi patron, çalışanına araba hediye eder?

– Bana ne ya. Ben ediyorum. Öyle yapmak istiyorum.

Kaç kişiye hediye etmişsinizdir?

– 10 olmuştur. Evet, 10 filan…

Şaka bu, değil mi?

– Benim her şeyim herkese tuhaf geldiği için, ne yapsam fayda etmiyor. “Reklamcısınız, neden içki içmiyorsunuz? Neden sizi barlarda görmüyoruz?” diyorlar. Reklamcının prototipi yok bunu kimseye anlatamıyorum. “Pembe peruk takıp, Taksim’de dolaşıyormuşsunuz, halkın nabzını tutmak için…” Valla, Taksim’de pembe perukla dolaşırsanız, halkın nabzını değil başka şeyini tutarsınız. Sinirlendiriyorlar bazen beni…

CEM UZAN’LA ÇALIŞMANIN BEDELİNİ ÖDEDİM ÖDÜYORUM

Bir reklamcının siyasete bulaşması doğru mu?

– Ben siyasete bulaşmadım. Siyası parti reklamı yaptım. Ama siyasi parti reklam yapan ilk reklamcı değilim. Bütün reklamcılar, Ersin Salman, Nazar Büğüm, Nail Keçili parti reklamı yaptılar. Ama Uzan grubuyla arası iyi olmayan gruplar, beni de bir taraf olarak konumlandırdı. “Milyonlarca dolar götürdü” dediler, ben çıkarttım faturaları. 925 milyar TL para almışım. Bir trilyon bile değil.

Az mı yani?

– Değil ama “Kamyonlarla dolar götürdü, 5 milyon dolar. Türkiye’ye büyük kötülük yaptı” gibi şeyler külliyen iftira. Beni Goebbels’e benzettiler, daha ne olsun? Kızım aradı, “Baba seni Goebbels’e benzetmişler” diye telefonda ağladı. Hakkımda böyle yazanlarla ilgili onların en hassas taraflarını düşünecek kadar da yaratıcı bir adamım. Neler geçti aklımdan. Hatta bu düşüncelerimi Uzanlar’a da söyledim ama onlar hayata geçirmedi. Hammer arabam vardı, ilk alanlardan biriyim, onun için bile “Uzan’ın hediyesi” yazdılar. Ne hediyesi kardeşim? Son derece mesafeli bir ilişkimiz vardı. Ben Cem Bey, Hakan Bey derdim, onlar Ali Bey diye hitap ederdi, biz hiçbir zaman enseye tokat olmadık.

Peki Genç Parti kampanyası sonuç olarak sizin için başarı mı, başarısızlık mı?

-Başarısızlık. Çünkü yüzde 20’ydi, yüzde 7 oldu. Sonuç olarak başarısızlık..

Neden kabul ettiniz bu işi? Mecbur olduğunuz için mi, istediğiniz için mi?

– Mecburiyetten hiçbir iş yapmadım bugüne kadar. İstedim, yaptım. Bedelini ödedim, ödüyorum.

Zarar gördünüz yani?

-Hálá görüyorum. “Uzanlar’ın sesi çıkmıyor ama alttan alta Ali Taran’la birlikteler. Durumları düzelsin, göreceksiniz. Biz Ali Taran’la iş yapmayalım hükümeti karşımıza almayalım” diye patronlarını etkilemeye çalışan yöneticiler var.

Tekrar Uzanlar’la iş yapar mısınız?

– Yarın potansiyel müşteri olarak çıkarlarsa, ajans prensiplerimize uygun olursa neden yapmayayım? “Şu anda görüşüyor musunuz, görüşmüyor musunuz?” diye soruyorlar. Kime ne, ne yapacaksın? Kimseye hesap vermek mecburiyetinde hissetmiyorum ki kendimi. Böyle söyleyince de, “Biz ilişmeyelim bu adama” diyorlar. İlişmesinler.

Siz Cem Uzan’ın bütün metinlerini mi yazıyordunuz?

– Hayır efendim. Sadece miting konuşmalarını yazdım. O konuşmalar içindeki bütün bilgileri de bana Cem Uzan ve onun bu konuda çalışma yapan takımı verdi. Aynı reklam gibi. Ben bir sürü konudan anlamam, orman köylüsünün ekonomik sıkıntıları nereden doğuyor, IMF’nin Türkiye üzerindeki etkileri nedir, ben bunlarla ilgilenen bir adam değilim. Ama elimdeki bilgileri anlaşılır ifade etmek benim işim. Ben de işimi yaptım. Paramı da aldım kardeşim, bunun için de utanmayacağım.

GÖZÜMLE GÖRSEM ALDATTIĞINA İNANMAM

İyi bir aşık mı?

– Hem nasıl. İnanılmaz ilgilidir. Kollar, himaye eder, arar, sorar. Ve aldatmaz. Gözümle görsem inanmam. Çok sevecendir, çok güvenilir. Bir de komiktir. Eğlenirsin, gülersin. Hızı seviyorum diye bana Porsche aldı. Daha ne olsun? Ama dikkatini çekerim, Porsche pahalı bir araba olduğu için değil, öyle pahalı hediyelerle kadınları etkileme meraklısı bir adam hiç değildir. Ben gerçek hız manyağıyım, ondan aldı.

Birlikte yaşaması kolay bir insan mı?

– Çok kolay değil. Değişik bir adam. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyor. 87’den bu yana birlikteyim, hálá çok hayranım ona. Çok vericidir. İşte de öyle. Yanında çalışanlara çok iyi maaşlar verir. Ama karşılığında da iyi iş ister. Ve saygı ister. Kızdı mı kızar. Bağırır. Ama çözüm getirmek için. Neşesi yerindeyse, tadından yenmez. Kızgınsa, odadan çıkmaz, kimseyle konuşmaz, kimseyle görüşmez. Biz zar zor yanına gireriz. Çabuk “down” olur, çabuk yukarı çıkar. Anını kollamak lazım…

BEN ŞANSLIYIM BABAM FARKLI

Nasıl bir baba?

– Şahane. Beni çok seviyor. Ben de onu…

Ama farklı bir baba değil mi?

– Evet arkadaşlarımın babasına benzemiyor. Mesela benim babamın, “Ya olursa…” paranoyası var. Bu bir oyun aramızda. Çok gülüyoruz. Herkes babasıyla keşke böyle oyunlar oynasa ve gülse…

Okula küpeyle filan gelince rahatsız oluyor musun?

– Yoooo.

Babanın saçlarını sen kazıyormuşsun…

– Evet.

Saçlarını boyaması filan da normal geliyor mu sana…

– Tabii. Okul izin verse ben de yaparım. Benim babam reklamcı, yaratıcı bir işi var, bir de karakteri öyle, “Niye öyle?” denmez ki. Öyle o. Ben babamla gurur duyuyorum.

Bugüne kadar yaptığı işlerle ilgili hiç canını sıkan bir şey oldu mu?

– Evet. Okulda bir çocuk, “Cem Uzan’ın yalanlarını baban mı yazıyor?” dedi.

Peki, sen ne yaptın?

– Ne yapacağım, çok üzüldüm.

Siz hep anne-baba-çocuk bir aradasınız. Arkadaşların arasında böyle yaşayan var mı?

– Yok. Anneleri babaları tatile gidiyor, onları evde bırakıyorlar. Ben şanslıyım, bizimkiler nereye gitseler, beni de götürüyorlar.

Sanki büyük değilmiş de, senin yaşındaymış gibi hissettiğin oluyor mu?

– Sık sık…

Peki ondan daha yakışıklı olduğunu biliyor musun?

– Öyle mi?

BİZDE 6’DAN SONRA ÇALIŞILMAZ

Nasıl bir patronsunuz?

– Hakiki ve iyi bir patronum. Bizde çalışanlar iyi kazanır. Ama çok büyük bir disiplin vardır bizim ajansta. Herkes güzel giyinmek ve bakımlı olmak zorundadır. Kadınlar, kışın ojelerine kadar. Salaş görüntü bile bir şıklığın içinde olmalıdır. Ve 6’da herkes işi bırakmak zorundadır. Kuraldır. Ajansta kalmak yok, gideceksin…

6’da bitmez ki iş…

– Biter. Kendini ona göre ayarla. Bir insanın yaşaması da lazım. Artık evine mi gider, sinemaya mı, sevgilisiyle mi buluşur, karısıyla yemek mi yer, ne yaparsa yapar. Beni ilgilendiren sabah 9’da tekrar taze bir halde işe gelmesi gerektiği. Cumartesi pazar da çalışılmaz. Hani “Tarz olarak reklamcı bohemdir” filan denir ya, bizde öyle değil. 6’dan sonra ofisimde kimseyi istemiyorum. Ama işi de zamanında istiyorum…

MAKSİMUM PARANOYAK

Ne kadar paronoyak, ne kadar takıntılı ve ne kadar obsesifsiniz?

– Maksimum…

Gerçekten?

– Gerçekten. Hepsinden aşırı derecede var bende.

Örnek?

– Niye örnek vereyim, Allah Allah! Her şeyi kafama takarım. Ama aklına gelebilecek her konuyu. Taktım mı da takarım…

ÊHer zaman mı böyleydiniz?

– Evet.

“Acaba benim hakkımda ne düşünüyorlar?” filan gibi mi?

– Öyle değil…

“Gelip bana zarar verecekler…”

– Yok o da değil…

“Deprem olacak…”

– Çok, çok daha ileride. Her detayı düşünürüm. Bak, Selma kendini zor tutuyor, anlatmak istiyor, ah bir anlatsa kocasını…

YARADILIŞIM BÖYLE

Neden bu kadar inişli çıkışlı birisiniz?

– Yaradılışım öyle. Ben moody’im. Bir gün çok iyiyim, bir gün kötü. Bir gün sevinçliyim, bir gün üzgün. Değişiyor.

Bir terapiste gitseniz, belki size manik depresiv teşhisi koyabilir…

– Olabilir ama ben tedavi edilmek istemiyorum!

Sürekli tipinizi değiştiriyorsunuz. Niye kendi görüntünüzle bu kadar çok oynuyorsunuz?

– Bilmem, hoşuma gidiyor. Saçımı boyarım, beyaza boyarım, maviye boyarım, yeşile boyarım. Ama aklarımı kapamak için boyamam. Bıyık bırakırım, geçenlerde sakallıydım. Canım öyle istediği için.

Neden korumalarınız var?

– Benim saldıracağım kişileri benden korumak için! Bugüne kadar hiç kimse saldırmadı, şimdi diyorum ki, iki “saldırma” tutayım, onlar saldırsın, bunlar korusun.

En çabuk sizi kim sakinleştirir?

– Her zaman karım.

YELKEN OTEL İLETİŞİM HARİKASI

Burj El Arab’ın yelkenli şeklinde olması ve deniz üstüne yapılması, o kadar büyük bir iletişim ki. Şeklinden dolayı değil. Bu oteli karaya inşa etselerdi, bu kadar etkileyici olmazdı. Deniz tarafında olması, denizin içinde olması, bir üstünlüğü ve teknolojiyi beraberinde getiriyor. Dubai, Arap, sıcak, çöl derken; birdenbire bu otel sayesinde bambaşka bir çağrışım oluyor, kafandaki imajlar değişiyor. Çölü değil, denizi düşünmeye başlıyorsun. Oysa otelin 30 metre ilerisi, yine çöl…

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Fark Yaratanların Fark Yaratan Hikayeleri

sabancı vakfı, Manşet, fark yaratanlar

Bazı insanlar hayata anlam katar. O insanların yaptıkları başka hayatlar için fark oluşturur. İşte Sabancı Vakfının fark yaratanları ve hikayeleri.

Türkiye’nin ‘Fark Yaratanlar’ını Arıyoruz!

Söz konusu fark yaratmak olduğunda illa milyonların hayatını değiştirmek gerekmiyor. Bazen bir insana verdiğimiz bir kitap, bazen iyi bir haber, kimi zaman da hastanedeki bir çocuğun yüzündeki tebessüm olabilmek. Küçük dokunuşlar, kocaman farklar yaratabilir.

Fark yaratmak için yola çıkan Sabancı Vakfı’nın ‘Fark Yaratanlar Programı’ ise bunun en güzel örneklerinden biri. 11 yılda seçilen 195 Fark Yaratan’ın ilham veren hikayesi, proje kapsamında insanlara ulaştı. Siz de onlardan biri olabilir ve insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Belki şu an bile bunu yapıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Fark Yaratanlar Programı’na başvurmak. Başvuruya dair detayları da paylaşacağımız bu yazıda, önce fark yaratan bazı insanların hikayelerine bir göz atalım.

Sadece yeteneğini değil, yüreğini de ortaya koyan fark yaratan

Fatih Küçük, çizgi film sanatının yurt dışı örneklerini inceledikten sonra Türkiye’nin ilk çizgi film okulunu kurmak istediğinde cebinde sadece 5 lirası vardı. Evrensel değerlere uygun bir çizgi film karakterinin bu topraklardan çıkması ve dünyaca tanınması için yola çıktı. Ardından zoru başararak bugün uluslararası boyutta festivallerin de düzenlendiği, dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarını ağırlayan çizgi film okulu ‘The Cartoon Mill’i Kaş’ta kurdu. 2021 yılında açılması planlanan ikinci çizgi film okulu ise Ürgüp yamaçlarında olacak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=AJi8Najd2Y8

‘Hayır’ demekten korkmayan fark yaratan

Hayvan hakları aktivisti Yağmur Özgür Güven’in öncülüğünde kurulan Deneye Hayır Derneği ise hayvan deneylerinin yerini bilimsel alternatif yöntemlerin almasını amaçlıyor. Dernek, deneylerde hayvan kullanımının son bulması ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için çalışmalar yapıyor. Tüm dünyada 100 milyondan fazla hayvan üzerinde deney yapılıyor, deneylerin yüzde 92’si insanlara uyarlanamıyor ve akademik çalışma sürecinde kalıyor. Ne yazık ki bu çok büyük ve ciddi bir rakam. Bu rakamın ortaya çıkmasının esas nedeni hayvanların biyolojik ve fizyolojik farklarının olması. Çok küçük farklılıklar bile deney sırasında yalnızca bir türü hastalıktan koruyabiliyor veya zarar verebiliyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=QEW-0ZDee2I

Herkes susarken ‘konuşmamız gerek’ diyen fark yaratan

Dezavantajlı bölgelerdeki kadınların menstrual ürünlere erişebilmeleri ve regl konusundaki tabunun yıkılması için çalışmalar yürüten, regl yoksulluğu ve adil vergilendirme konusunda hak savunuculuğu yapan ‘Konuşmamız Gerek’ platformu kurucusu: İlayda Eskitaşçıoğlu. 2016 yılında kurduğu platforma dahil olan akademisyen ortağı Bahar Aldanmaz ile köy okullarına giden genç kızlara, mevsimlik tarım işçilerine ve mülteci kadınlara yönelik cinsel sağlık, regl olma ve hijyen konularında eğitimler düzenliyorlar. Eğitimlerin yanı sıra genç kızlar ve kadınlara menstrual ürünleri temin eden ‘Konuşmamız Gerek’ platformu, bugüne kadar İstanbul, Ankara, Adana ve Sivas’ta 8 saha çalışması gerçekleştirerek 6 bin 500’den fazla insana ulaştı. Platform, regl yoksulluğunun çözümü için hijyenik ürünlerin vergi diliminin lüks ürünler kategorisinden çıkarılması için mücadele veriyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=fP4UF41OV9Q

Hayalleri gökyüzünü aşan fark yaratan

Zahit Mungan, küçük yaşlardan itibaren başlayan uçurtma sevdasını, farklı teknikler öğrenerek geliştiriyor ve ‘Uçurtmanın Peşinde’ projesi ile hayata geçiriyor. Mezopotamya’da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatmak için kolları sıvayan Zahit, Mardin’in kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmayı hedeflerken, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Zahit aynı zamanda henüz droneların yaygın olmadığı dönemlerde uçurtmasına telefon bağlayarak Mardin kalesinin kuşbakışı fotoğraflarını çekmiş ve 5 yılda çektiği bu fotoğraflardan yaptığı seçki ile ‘Uçurtmanın Gözünden Mardin’ isimli bir fotoğraf sergisi de açmış.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=tXR_p6SfDWw

Çocukların hayallerinde yepyeni sayfalar açan fark yaratan

Eğitimde fırsat eşitliği için ikinci el bir minibüsü gezici kütüphaneye dönüştüren iki sınıf öğretmeni Nusrettin Biçer ve Abdulkadir Korkmaz, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde köy köy gezerek, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırıyor. Gezici kütüphane ile düzenli olarak 8 köye ulaşan öğretmenlerimiz kitapların yanı sıra çocukları bilim, sanat ve müzik atölyeleri ile de buluşturuyorlar. Ziyaretlerini iki haftada bir tekrarlayarak çocukların gelişimlerini takip ediyorlar. Amaçları ilerleyen dönemlerde daha fazla sayıda gönüllü öğretmen ile Suruç’ta gezilmemiş köy ve ulaşılmamış çocuk bırakmamak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=SKf5IhSVWBM

Detaylı bilgi için tıklayınız!

Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et

MAKALE

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in ilham veren başarı hikayesi

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, Manşet, kişisel gelişim

Mesleğinde başarılı olmuş kişiler, büyük işler başarmak isteyen gençler için en iyi örneklerdir. Çoğumuzun çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olan Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in de ilham veren bir başarı hikayesi var. 

1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Gönül Tezcan Keleş, uzmanlığını 1997 yılında aynı üniversitede Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı’nda tamamladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2006 yılında doçentlik, 2011 yılında profesörlük unvanları aldı. 22 senedir bu üniversitede akademik kariyer yapıyor. Tıp fakültesinde öğretmenlik, hastanede hekimlik yaparak bu iki meslek duygusunu aynı anda yaşayan başarılı bir akademisyen ve hekim. Akademik yaşamı boyunca; ulusal ve uluslararası düzeyde birçok yayını bulunan, editörlüğünü yaptığı bir kitabı ve pek çok tıbbi bilimsel kitapta bölüm yazarlığı olan, Almanya Bonn Üniversitesi’nde bilimsel araştırma bursu kazanan, Avrupa Resüsitasyon Konseyi’nin “Hayata El Ver” sosyal sorumluluk projesinde gönüllü olarak eğitim veren ve birçok meslek kuruluşunda aktif olarak çalışan üretken bir bilim insanı.

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, sadece mesleki başarısı olan sıradan bir doktor değil. Aldığı koçluk ve mentorluk eğitimleriyle de sosyal hayatında pek çok başarılı işe imza atmış biri. Çoğu doktor zorlu yaşam yolculuklarında kişisel gelişimine zaman ayıramazken, o kendisi, öğrencileri ve hastaları için fark yaratacak çalışmalarda bulunuyor. Kazandığı güçlü iletişim yeteneğiyle, her öğrendiğini öğrencilerine, hastalarına aktarıp kullanıyor. Çünkü varoluş amacı; “yeni bir şey öğrenmek ve öğretmek”. Onun başarısının sloganı “Mum dibine ışık versin.”  Başarılı bir akademisyen ve doktor olmasının yanı sıra mütevazi bir kişiliğe sahip olan Gönül Hanım’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onun sözlerinin Kigem okurlarının yoluna da ışık olmasını diliyoruz.

-“Büyüyünce ne olmak istersin” sorusunu bir çocuğa sorduğunuzda, alacağınız ilk cevap genellikle “doktor” olur. Doktor olmak sizin de çocukluk hayaliniz miydi? Tıp Fakültesi’ni kendi iradenizle mi seçtiniz, yoksa ailenizin kararı mıydı? 

Ben lise eğitimime kadar öğretmen olmak istiyordum. Hatta bölüm bile belliydi. Matematik veya İngilizce öğretmeni olacaktım. Lisede okurken büyükbabamı çok ani olarak kalp krizinden kaybettim. Bu üzücü kayıptan sonra babam doktor olmamı çok istedi. Derslerimde başarılı bir öğrenciydim. Lise sınıfımda arkadaşlarımın yarısından çoğu doktor olmak istiyordu. Ben de o kervana katıldım. Üniversite tercihlerimde sadece tıp fakültesi yazdım. O zaman ülkede 18 tıp fakültesi vardı. Kural gereği ben listeme 14 tanesini yazabilmiştim. Tıp dışında bir tercih yapmadım.

-Anestezi ve reanimasyon uzman hekimi olarak çalışıyorsunuz. Ameliyathane ve yoğun bakımda zor görevleriniz var. Neden bu alanda kariyer yapmayı seçtiniz?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra spesifik bir bölüm seçmek ve uzmanlaşmak isterseniz TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) barajını aşmak zorundasınız. Tıp öğrencisiyken, çocuk doktoru olmak istemiştim fakat o yıllarda çocuk bölümü çok yüksek puanla aldığı için giremedim. Pratisyen hekimlik yaptığım dönemde girdiğim TUS ile yaptığım tercihler arasında anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlığı da vardı. Mecburi hizmetten ayrılıp, yeniden kendi mezun olduğum üniversitede ihtisasa başlamak çok hoşuma gitti.

Anestezi ve reanimasyon uzmanı; yenidoğan çocuktan başlayıp, çok ileri yaşlara kadar tüm yaş grubu hastayı en zor anlarında tedavi ediyor. Küçük bir dokunuşu ile ölüm-kalım arasındaki ince çizgiyi değiştirebiliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İlk tercih olarak girmemiştim bu bölüme ama çok sevdim. Çok farklı çalışma alanları var. Özellikle “yoğun bakım” çalışmaktan çok mutlu olduğum bir alan. Hasta ile minimal, gerekli iletişimi kuruyorsunuz ve çok görünür olmadan harika sonuçlar yaratıyorsunuz. Tam bana göre bir bölüm olduğuna karar verdim ve yoluma devam ettim. 5 Mart 1993 yılından beri anestezi ve reanimasyon hekimi olarak çok severek çalıyorum. Bir insanı yeniden hayata döndürmek, en zor zamanında onu tedavi etmek ve başka bölümlerin daha iyi hizmet vermesine olanak sağlamak bana inanılmaz bir manevi tatmin sağlıyor. Sessiz, çok göze batmayan, gürültü çıkarmayan ve ihtiyacı olanlara hayat bağışlayan süper bir kahramansınız. Bundan daha güzel ne olabilir ki…

-Dışarıdan hoş, güçlü bir dünyadasınız. İçeride yaşamak özellikle bu günlerde hiç de kolay olmasa gerek. Yoğun bakımda ağır korona hastalarını tedavi ediyorsunuz. Türkiye’nin ve dünyanın Covid-19 salgını ile mücadelesi devam ediyor. Sizce gidişat nasıl? Bu mücadele daha ne kadar sürecek?

Covid-19 bir pandemi, yani tüm dünyanın ortak sorunu olan bir hastalık. Kış aylarına girdiğimiz şu dönemde mevsimsel hastalıkların da eklenmesiyle yeniden artmaya başladı. Önümüzde en az bir yıl daha var. En iyimser bakış açışı ile böyle. Belki daha uzun bir süre olacak. Burada herkese çok iş düşüyor. İnsanların koruyucu önlemlerin hepsini hiç aksatmadan uygulaması gerekiyor. Çünkü bulaşıcı hastalıkların temel tedavisi, korunma tedavisidir. Korona hava yoluyla bulaşıyor. Yani yüz bölgemizden; ağız, burun ve gözden alıyoruz bu hastalığı. Bu nedenle ellerimiz her zaman temiz olmalı. Asla bu bölgeler pis ellerle ellenmemeli. Ayrıca mutlaka maske takılmalı. Hem kendimizi hasta kişiden, hem de eğer biz hasta isek ve farkında değilsek karşımızdaki kişiyi, en sevdiklerimizi korumak adına maske takmak zorundayız.  Kişilerarası mesafe de önemli. Kalabalık topluluklara girmemek, iki kişi arasına en az 1,5-2 metre mesafe koymak çok önemli ve etkili bir korunma yöntemidir. “Maske-mesafe-hijyen”. Bunlar asla unutulmamalı ve hayatımızın en önemli uygulaması olmalıdır. En önemli tedavi budur. Buna rağmen bulaş yine olacaktır ama en az oranda devam edecektir. Daha çok yolumuz var. Tedbirleri maksimal tutup, gücümüzü tüketmemeliyiz.

-Akademik kariyer ve hekimlik yolculuğunuzda hedefinize nasıl odaklandığınızı, çalışma disiplininizdeki başarınız için beslendiğiniz kaynakları anlatır mısınız? 

Meslek yolculuğumda felsefem her zaman şöyle olmuştur: Üniversitemi çok severek okudum ve başarılı bir öğrenciydim. Ben bir işi yaparken, hangi iş, hangi basamak olursa olsun en iyisini yapmak isterim. Sadece yapılmış olması için hiçbir işi veya çalışmayı yapmam. İyi bir hekim olmanın gerektirdiği tıbbi bilgi yanında, mesleğin anlamını dolduran insani özelliklerin de her zaman güçlü olması gerektiğine inananlardanım. Her gün daha iyisini yapmak, insanlara maksimum fayda sağlamak, tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, hiçbir karşılık beklemeden sağlık anlamında sana muhtaç insanlar için 7 gün 24 saat çalışmak üzerine kurgulanmış bir meslek inancım oldu. Bir işi başarmak istiyorsam, geçilmesi gereken yolları ve zor basamakları öğrenirim. Önüme çıkan hangi engel olursa olsun asla yapabilme inancımdan ve mesleki değerlerimden ödün vermeden yoluma devam ederim.

İnsan bazen duraklar, olsun varsın. O dönemde bile “Farklı konularda nasıl gelişebilirim.” diye düşünürüm. “Sonuca bir gün mutlaka ulaşacağım.” inancım hep vardır. En sorunlu durumlarda bile; farklı yollar düşünmeyi, sorgulamayı, o konu için çok daha fazla çalışmayı asla bırakmam.

Sadece kendi gücümden beslenirim. Başkalarının negatif eleştirilerine veya pozitif övgülerine hedefime ulaşana kadar hiç kulak vermem. Amacıma ulaştığım zaman da, kendi içimde ve çok yakın çevremin anlayabileceği şekilde gürültüsüz büyük bir mutluluk yaşarım. Bu, hedefe ulaşmanın sessiz büyük orkestrasıdır ve hazzı inanılmazdır. Mesleğe başladığım ilk günkü inancım ve idealim, meslekte 30. seneye yaklaşırken bile hiç değişmedi.

-Evlisiniz ve üniversiteye giden bir oğlunuz var. Akademik kariyer, doktorluk, eş ve anne olmak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız? 

Mümin Sekman, Her Şey Seninle Başlar eğitimlerinde şöyle der: “Hayatta alınacak 3 büyük karar: Yaşanacak şehir, yapılacak iş ve birlikte olunacak eştir.” Benim hayatım, bu sözün gerçek bir örneğidir.

Mesleğe atıldığım ilk yıllarda, “Akademik kariyerime hep İzmir’de devam edeceğim.” şeklinde bir karar almıştım. Sadece mecburi hizmet için Rize-Çayeli’nde görev yaptım. TUS’u  kazanarak Rize’den yine İzmir’e döndüm. Bu karar sanırım diğer işleri yapmamda bana çok kapı açtı. Doğduğum, büyüdüğüm ve ailemle beraber yaşadığım çok sevdiğim bir şehirdir İzmir. 

Akademik hayata, anestezi uzmanlığı eğitimine burada başlamam benim için en doğru karardı. En başta yapacağım işi ve yaşayacağım şehri doğru seçmiştim. Bunu yıllar sonra geriye dönüp bakınca anladım. Bu kararı verirken hep kalbimin sesini dinledim.

Tabii ki eş seçimim de buna paralel oldu. Benim gibi İzmir’de yaşamayı seçmiş ve mesleki anlamda beni destekleyen bir doktor eş seçmiş olmam; hem akademik hayatta başarılı olmama, hem de aynı zamanda aile hayatımın düzenli olmasına olanak sağladı. Tüm seçimlerimde kendime ve çevreme çok dürüst davrandım. Neyi niçin istediğimi, meslek olarak nasıl bir yol planladığımı hep ailemle paylaştım. Ailemin desteği her zaman sınırsızdı. Eşim genel cerrahi uzmanıdır. Kariyer yolculuğumda belirlediğim yolun tüm detaylarını, zorluklarını biliyordu ve hep yanımda oldu. Özellikle oğlumuzu büyütürken, aynı gece nöbet tutmamaya çok özen gösterirdik.

Mesleğini bu kadar çok seven 7/24 sınırsız hizmet için yemin etmiş iki ebeveyne sahip olmak en zoruydu. Bu nedenle fedakarlık, en çok oğlumuzdan geldi diyebilirim. Süre olarak az ama çok verimli zamanlar geçirmeye özen gösterdik. Çocuklara doğru ve yeterli açıklamalar yaparsanız, size destek oluyorlar. Oğlum bizi hep anlayışla karşıladı. Eşimin mutfak hobisi de çok işime yaradı. Çoğu zaman ben ders çalışırken yemeklerimizi yaptı. Çok güzel bir denge kurabildiğim için şanslıyım. Bunun için hep çok şükrederim.

-Öğrencilerinize bilimsel çalışmaları için mentorluk yaparken, sizi kendi ilgi alanınız mı yönlendiriyor, öğrencilerinizin doğal eğilimlerini önemsiyor musunuz? Onların çalışmalarını olumlu etkileyeceğini düşündüğünüz inovasyonlarınız var mı?

Bulunduğum konumum itibariyle ve işimin bir parçası olarak, üniversite öğrencilerine ve anestezi uzmanlığı eğitimi alan asistanlarıma mentorluk yapıyorum. Benim ilgi alanım dışında, önceliğim mentorluk isteyen öğrencimi çok iyi dinlemek. Karşımdaki ne istiyor? Hangi yetenekleri gelişmiş? Hangilerini geliştirmeye yatkın, en güçlü yanları nedir? Desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken özellikleri nelerdir? Bu bakış açısı ile onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında kendisini keşfetmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Benim inovasyonum, kişinin kendi ilgi alanını keşfetmesini sağlamak ve en iyi olduğu halini yakalamasına basamak olmak. Sonrası kendiliğinden geliyor. Başarılı, mutlu ve en önemlisi de çok istekli olarak yoluna devam ediyor. Kendi fikrimi dikte ettiğimde aynı verimi almam imkansızlaşıyor. Çoğu zaman onların göremediği ya da bilgi sahibi olmadığı ama sahip olduğu olanakları fark etmelerine yardımcı oluyorum. Burası muhteşem oluyor. Onlar kendilerinden sonra gelenlere mentorluk yapmaya başlıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu benim için. Dalga dalga genişleyen bir dayanışma ağı kurmuş oluyorlar kendi aralarında. İnanılmaz mutluluk verici.

-Hayat akışınızı değiştirmiş, size rol model olmuş bir mentorunuzu bizimle paylaşır mısınız?

Hayattaki ilk ve en büyük mentorum ilkokul öğretmenimdir. Beni ben yapan, içimdeki başarma, kendimi gösterebilme ve ifade edebilme yeteneğini kazandıran en değerli kişidir. “Gönül” olarak ilkokul öğretmenime çok şey borçluyum.

Ayrıca yine akademik kariyerime olanak sunmuş başka bir hocamı-mentorumu sizlerle paylaşmak isterim. Anestezi ihtisasımı bitirmeye yakın dönemlerde, 1997 yılında bir kongrede asistanlık tezimin sunumunu yaptım. Tez konum olduğu için konulara oldukça hakimdim. Kongrede beni dinleyen, o güne dek beni hiç tanımamış olan bir hocam yanıma geldi ve sunumumu değerlendirdi. Tezime ve sunumuma ait olumlu özellikleri paylaştı. “Bu konuyu daha iyi nasıl çalışabilirsin? Bundan sonra mesleki kariyerine nasıl devam edersin?” gibi bana yol gösteren ve bu konuda farkındalık oluşturan sorular sordu. Ben danıştıkça kendisi açıkladı. Bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra hocamın kliniğinde ve halen devam ettiğim yerde anestezi uzmanı olarak göreve başladım. Yıllar içerisinde profesör oldum. Hocamın bana çizdiği yolda devam ediyorum.

-Sizce doktorların diğer meslek mensuplarından üstün oldukları duygusunu pekiştiren nedir?

İnsan hayatına dokunmaları, ölümle kalım arasındaki ince çizgide yer alan yaşam alanı, gerçekten çok fedakarlık isteyen bir meslek olması, hiç tanımadığın bir kişiye bağışlanmış yeni bir hayat vermenin mutluluğu, eğitim süresinin çok uzun oluşu ve hep yeni şeylerin takip edilme gereksinimi, bir nevi hiç bitmeyişi, şifa dağıtıcı olma hali.

-Galen “En iyi doktor aynı zamanda filozoftur.” der. Eğitim sistemimize göre, sadece tıbbi bilgiyle hastalık tanımlanıyor. Bu mekanik dünya içerisinde çoğu doktor, baktıkları yerde sadece organı, işleyen sistemi görüyorlar ve ötesine geçemiyorlar. Siz hastalarınızla ve yakınlarıyla iletişim kurarken onları anlamak, idare edebilmek ve onların güvenini kazanmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Hastayı bir bütün olarak görüyorum. Organik bir hastalık var ama duyguları, ailesi, bu hastalıktan önceki hayatı ve sonrası, var olduğu işi gibi konuları da düşünüyorum. Empati yapıyorum aslında. Bunu mesleğimin ilk yılları daha çok yapar ve duygusal açıdan çok etkilenirdim. Artık dozunu ayarlayabiliyorum. Hastaya fayda sağlayacak etkin dozda empati yapabilmek sizi daha başarılı bir doktor yapıyor. Buna inanıyorum. Mesleği severek yapmak da çok önemli. Severek şifa dağıtmaktan daha değerli bir şey olamaz.

-Belki zorlu bir nöbet gecesi, belki bir ameliyat sonrası, belki de yoğun bakımda görevdeyken kaybettiğiniz hasta sonrası hiç pes etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Bu zamanlarda kaybettiğiniz motivasyonunuzu size geri kazandıran neydi?

Saydığınız durumlara yönelik o kadar çok anı var ki… Anneler gününde iki evladını bisiklet sürerken trafik kazası nedeniyle yoğun bakıma yatırmış ve kaybetmiş anne biliyorum. Yine bir beyin ameliyatı nedeniyle 23 saat ameliyathaneden çıkamadığım zamanlar oldu. Bebeğini doğurduktan sonra kan kaybından kendi canını kaybetme noktasına gelen genç insanlar gördüm… Bu gibi durumlar tabii ki beni de çok etkiliyor. Kurtarılmayı bekleyen hayatlar var. “Senin elinle şifa bulacaklara yardım etmeye devam et.” diyorum kendime. Kurtardığım hayatların ve ailelerinin gözlerindeki mutluluk, sevdiklerine kavuşmanın sevinçli anı her şeyin önüne geçiyor ve bu işi severek yapmaya devam ediyorum.

Dokunabildiğim her yaşam motivasyonumu daha çok arttırıyor. İşimi çok severek yaptığım için pes etmeyi hiç düşünmedim. Babası tarafından kurşunlanmış genç bir hastam vardı. Tam 3 ay yoğun bakımda tedavi ettim, iyileşti. Şimdi kendisi de baba oldu. Çocuğu ile beni ziyarete geliyor. Bunu görmek motivasyonun tek ilacı. Yola devam etmemi sağlayan en önemli etken, hayat bağışlamak. 

– Ömrünüzü bilime adarken, biliyoruz ki kişisel gelişiminiz için de ciddi çabalar harcayan bir doktorsunuz. Bu alandaki arayış ve uğraşılarınızdan bahseder misiniz?

İşimi çok severek yapmama karşın, yıllar içinde bazen tükenmişlik hali ve hep tek taraflı verişin getirdiği yorgunluklar oluyor. 2017 yılında yaşam koçluğu ile tanıştım. Önce kendime faydam olması amacıyla gittim. Mum dibine de ışık versin istedim. Sonra eğitimlerini çok beğendim ve hepsini tamamladım. Ayrıca yıllardır yaptığım iş olan mentorluk için de sertifikalı eğitim aldım. Böylece sadece hastalıklı hayatlara can veren bir hekim değil, kendi hayatım ve diğer normal hayatların daha iyi olması adına çok şey yapmaya başlayan biri oldum. İyi bir hekim olmak yanında, sertifikalı yaşam koçu ve mentor olmak da çok hoşuma gidiyor. 

-Aldığınız kişisel gelişim eğitimlerini mesleğinize ve yaşam akışınıza entegre ettiğinizi biliyoruz. Bu eğitimler hayatınızda ne tür kolaylıklar sağladı, neleri değiştirdi? 

İletişimimi çok etkiledi. Öğrenci ve asistanlarımla daha verimli çalışmalar yapıyorum. Diyaloglarımız kendimizi beslemek adına çok yapıcı hale geldi. Amatörce çevremdeki normal kişilere de koçluk yapıyorum. Hekim olarak hastalarıma, mentor olarak öğrenci ve asistanlarıma, koç olarak kendime ve sevdiklerime dokunabilmek çok mutluluk verici.

-Türkiye’de sağlık sektörünü nerede görüyorsunuz? Sizce başarılı mıyız?

Almanya’da 6 ay, Amerika’da 3 ay yaşamış ve hastanelerde görev almış biri olarak söylüyorum.  Türkiye’de hekimler, yani bizler aslında çok iyiyiz. Türk tıbbı gerçekten iyi. Olanaklar son yıllarda oldukça arttı. Bizde eksik olan; kalıcı düzen, kurallar ve sorumluluk alanlarının işini gerektiği gibi yapamıyor olması. Sadece sağlıkçıların bu işi yapması gerekiyor. Ülke bazında net kurallar, yasalar, standartlar olmalı ve uygulanmalı. Kişiye, zamana, mekana göre değişmeyen kurallar ve uygulamalar gerekiyor. En çok buna ihtiyacımız var.

-Sağlık Bakanlığı’nda yetkili biri olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz? Hekimliği hangi yöntemle, nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ve gelirlerini yeniden düzenlerdim. Düşünsenize, 7/24 ve 365 gün aynı kalitede, hiç durmadan hizmet veren kaç sektör var? Emeğinin ve özverisinin karşılığını almalı sağlıkçılar. İş koşulları ve standartları çok yüksek tutulmalı, iş güveni sağlanmalıdır. Tüm hekimler bu işi severek seçiyor.  Tıp fakültelerine girmek için ilk 50 bine girmeniz gerekir. Yani hiç kimse rastgele bu fakültelerde okumuyor. İsteyerek, çalışarak ve özveri ile geliyor. O zaman bu kişilerin aynı duygu ve çalışkanlıklarını, mesleklerini icra ederken de devam ettirmek bakanlığın görevidir. Aksayan yönleri bulmak ve hızlı düzeltmek çok önemli.

-Başarılı olmak isteyen ve akademisyenlik düşünen hekim adayları için tavsiyeleriniz neler?

Başarılı olmayı istemek çok önemli tabii ki. İstemek yapmanın yarısı ama diğer yarısı var ki çok çalışmak. Sadece geçer not almak için değil de öğrenmek ve yapmak üzerine kurulu bir çalışma düzeni yaratmak gerekir. Mesleğe ait gelişmeleri takip etmek, her geçen gün yenilenen eğitim araçlarını ve yeni bilgileri öğrenmek ve uygulamak gerekir. Mesleki sosyal çevre ile de iletişimde olmak, bilgi alışverişinde bulunmak gelişme ve akademik hayat için en gerekli basamaklardır. Yapılan her işin içi çok dolu olmalı. Tam sorumluluk alan ve işini iyi yapan çok başarılı oluyor, bu kesin. Yol alırken bilgisine ve desteğinin tam olacağına inandığın mentorlerden yardım almayı da unutmamak gerekir.

-Son olarak meslek seçimine dair sağlık çalışanlarına neler söylemek istersiniz?

Bu söyleşiyi yapma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tıp fakültesi okuyan, sağlık sektöründe çalışmayı tercih etmiş herkese çok büyük saygı ve sevgi duyuyorum. Sevmeden yapılacak bir iş sektörü değil. Çok özveri gerekiyor. Ömür boyu ve ailece özveri çok değerlidir. Doğru meslekler seçin. Size uygun, yapabileceğiniz, ömür geçirebileceğiniz. Sadece parası ve havası için meslek seçmeyin. Eğer kişi mesleğini çok severse, kararlarını alırken kendisine dürüst olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarının ana bileşeni de çalışmaktır.  Hiçbir başarı çalışmadan, alın teri olmadan ve emek verilmeden kazanılamaz.

Röportaj: Sevcan Yıldırım Eray

www.kigem.com

Okumaya devam et

MAKALE

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Ben para biriktirmeyeceğim, çocuk yetiştireceğim!”

Demiş Muharrem Bey! Ve öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil.

Adı Erkut Söğüt.

Muharrem Bey, 60’ların sonu, 70’lerin başında Almanya’ya eşiyle birlikte işçi olarak çalışmaya gidiyor.

Kendisi bir fabrika hattında, eşi Rengül ise temizlik işlerinde çalışıyor. 3 çocuğu var… iki oğlu ve bir de kızı.

Muharrem ve Rengül, eğitimli değiller. Çocuklarının hayatını kurtarıp onlara iyi bir gelecek verebilmenin yolunu, Nevşehir’den kalkıp Almanya’ya göçerek buluyorlar.

Onlar bedenleriyle para kazanmanın tüm zorluklarını yaşadıkları için, evlatlarının iyi eğitim almasını istiyor.

Dil bilmemenin ezikliğini ve okuyamamanın tüm zorluklarını fazlasıyla hisseden baba için eğitim en önemli şey.

Anne ise; üç kardeşi büyütürken dürüstlük ve mutlu olmanın, aileye sahip çıkmanın önemini aşılamış.

Bence aslında gerçek başarı ailenin.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

Ben size bu gün Erkut‘u anlatacağım. Çok içimizden biri.

Etrafımızdaki başarı öykülerinden biri…

Bu genç adamın hayata başarıya olan tutkusu etkiledi beni.

İşini anlatırken parlayan gözleri, iş tutkusu etkiledi.

Anne ve babasını anlatırken onlara duyduğu saygı, sevgi etkiledi.

Annesi onun hayat mentörü olmuş.

Onun gibi pozitif olmak istemiş. Yılmadan çalışarak, hedeflerine ulaşmak istemiş.

Annesini ilk kazandığı parayla emekli yapmayı hayal etmesi etkiledi beni.

Annesinin her sabah üç gibi kalkıp fabrikaya topallayan bacağıyla giderken hazırladığı kahvaltıları hiç unutmaması etkiledi.

Ailesine bu kadar sahip çıkması, kardeşini yanına alıp onunla çalışması, ona kol kanat olması etkiledi.

Para kazanıp eğlenceye dalmaması, “Harvard’da profesör olarak ders vereceğim” demesi etkiledi.

Pandemi döneminde futbolcularıyla birlikte gidip yoksullar için yemek dağıtması, imkansız çocuklar için okul yemekleri pişirmesi etkiledi.

Mesleğine olan tutkusu etkiledi. Kısacası hayata tutkusu etkiledi.

Erkut 40 yaşlarında, evli ve 3 yaşında bir oğlu var.

Ofisi Londra’nın en şık caddelerinden birinde. Harrods’un karşısında.

Ofisinin alt katında minik bir kafeteryası var. Kahve çekirdeği alıp kahve dükkanlarına da satıyor. Kafası zehir gibi ticarete de çalışıyor, belli.

Kız kardeşi de hukuk okumuş, birlikte çalışıyorlar.

Beni kafeteryada karşıladı, enerjisi çok yüksek ve pozitif.

Tam bir işkolik. Çalışmak onun kendini ifade etme şekli olmuş.

Kardeşi Gül diyor ki; “Ben dinlerken bilirdim onun başaracağını… O kendine inanır ve bunun için çok çalışırdı, başardı da”.

Erkut, konudan konuya heyecanla geçerken, “Hep çalıştım, zeki olmak yetmiyor, çalışmazsan olmuyor. Üstelik bunu sürekli yapman lazım” diyor.

“Mesela abim, benden daha zeki ama çok çalışmak istemedi. Rahat yaşamak istedi, öyle mutlu o. Herkesin yolu farklı. Benim yolum farklı, mutluluğun tek bir formülü yok.

“Ben öğrenmek ve öğrendiklerimi anlatmak istiyorum.

“Onun için Harvard’a konuk eğitmen olarak gittiğimde profesör olup burada ders vermeye söz verdim kendime. Hedef koymazsan yapamazsın” diyor.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Annem benim rol modelim!”

“Benim sözüm vardı kendime, ben öğretmen olacaktım. Bunu istedim hep!

“Etrafıma bildiklerimi anlatmak, anlatırken de öğrenmeye devam etmek… Ama babam doktor ya da avukat olmamı istiyordu. Sonunda hukuk okuyunca ikimizin de dediği oldu.

“Almanya’da hukuk okumak çok zor. Biz 400 kişi girdik okula, 40 kişi mezun olduk. Okulu kazanmak değil, bitirmek zordu Almanya’da.”

Avukat olduktan sonra master yapıyor, yetmiyor doktora, üstelik iki ülke hukukunu da öğreniyor. Türk olmanın ve Alman olmanın avantajını işe çeviriyor.

Spor hukuku ve pazarlama Erkut’un uzmanlık alanı. Family&Futbol adlı bir şirketi var.

Hukuk okuduğu için de, bu konuda kendini iyi geliştirmiş. Ünlü futbolcu Mesut Özil’in menajeri.

Yaklaşık 30 futbolcusu var. Futbolcularının çoğunluğu Almanya, Türkiye, Avusturya ve İngiltere’den. 4 farklı ülkede ofisi var. Yanında yetiştirdiği menajerlerle de Ürdün, İspanya, Almanya gibi farklı ülkelerden 15 kişilik takımla ağırlıklı Avrupa’ya yayılmış durumda.

Gelecek 3-5 yıl içinde çalıştığı futbolcu sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyor.

Bu işte en büyük ve kurumsallaşmış şirketler Amerika’da diyor. Onun şirketini de satın almak isteyenler olmuş ama “daha erken, yapacak çok şeyim var” diye reddetmiş.

“Peki senin bir futbol menajeri olarak diğerlerinden farkın ne” diye sordum. “Niye aileler ve futbolcular seni seçiyor?”

Şöyle bir örnekle cevapladı:

“Geçen gün Afrikalı bir aile geldi. Baba doktor. Anne ile birlikte bir otelde toplantı odası tutmuşlar. O gün peş peşe menajer şirketleri dinliyorlar.

“İçeriye genel müdürümle girdik. Ben onlara şunu söyledim. Önerim şu oldu. Oğlunuz için bir gelecek planı hazırlarım. Ola ki bir sakatlık yaşadı ya da bir nedenle futbol oynayamadı. Onu mesleksiz, eğitimsiz bırakmayız. Futbola paralel olarak eğitimini destekler, mentörlük yaparız.

“Kişisel gelişimi içinde destek veririz dedim. Çok yetenekli bir çocuk, çok genç yaşta milli takımda oynamaya başlamıştı. Onunla çalışmak bizim istediğimiz bir şeydi.

“Birkaç gün sonra aile bizi çağırıp işi verdi. Sebebini sorduğumda bir tek siz eğitimi önemsediniz, bizi bu etkiledi dediler. Eğitimci olmam yaptığım iş için çok önemli.

“Ben buna çok inanıyorum. Ayrıca genç yaşta gelen başarı ve stresi yönetebilmek için de mentöre ve psikolojik desteğe çok ihtiyaçları oluyor.

“Eğitim… Eğitim… Eğitim…

“Hedef koyuyoruz sporcu için, birlikte buna ulaşıyoruz.

“Hedefleri koyarken de de bütünsel yaklaşıyoruz. Pazarlama etkinliklerinin yanı sıra, sporcu lisans haklarından tutun, sosyal medyaya, basın ilişkilerine, ailesi ile ilişkilerine kadar işin içindeyiz.”

“Mesela İrlanda genç milli takımında oynayan bir sporcum var. Çok zeki, eğitiminde de çok başarılı. City of London’da okuyor. Onun Harvard’da master yapmasını hedef olarak koyduk. Oranın takımında oynamasını ve eğitimini de burslu olarak tamamlamasını sağlamaya çalışıyorum. Benim eğitmen olmamın böyle avantajları oluyor sporcularıma.”

Yanında çok genç bir ekibi var. Sporcularının her biri “fashion celebrity” gibi. Mesut Özil için harika işler yapmışlar. Dünyanın her yerine satılacak birbirinden güzel marka işbirlikleri.

Bayıldım gördüğüm spor ayakkabılara, hoodielere, şapkalara. Yakında lansmanını yapacaklarmış… İş modelleri çok genç. Dünyanın her yerine bağlantıları var.

Dil bilmenin büyük avantaj olduğunu söylüyor. Menajer olacakların mutlaka iyi İngilizce ve İspanyolca bilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Futbolcuların bu işleri güvendikleri insanlara bırakabilmeleri, onların üzerinden en azından büyük yük alıyordur sanırım. “Beyond The Names” adlı şirketiyle futbolcularına bu tip hizmetler veriyor.

Aynı zamanda onlara ‘Able’ diye kurduğu şirketiyle de konsiyaj hizmeti veriyor. Otelleri, uçakları, restoran rezervasyonları… Her şeyi bu kurduğu sistemin içinde çözmüş.

Dedim ya iyi bir iş adamı.

Yatırımları içinde servis veren departmanları var. Futbolcuları ile hangi iş kollarına yatırım yapılacaksa bu konuları araştırıp birlikte karar veriyorlar.

Bu arada meraklıları için bir de kitabı var: ‘How to become a football Agent’.

Merak edip sordum; “Türk aileler futbol yeteneği olan çocuklarına yeteri kadar vizyoner destek verebiliyor mu” diye!

Türk ailelerin çocuklarına, onların ekonomik geleceğinin güvencesi olarak baktıklarını, bunun da genç futbolcularda çok büyük bir baskı yarattığını söylüyor ve diyor ki:

“Çocukları zaten onlara bakar. Bu bizim kültürümüzde var. Onların vereceği en büyük destek mesleklerine ve eğitimlerine odaklanmalarını sağlamak olmalı. Ama maalesef çoğu para derdine düşüyor. Hatta bazı babalar işlerini bırakıp çocuğun kazandığı parayla yaşamaya başlıyor. Bunlar çok yanlış. Onları psikolojik olarak para baskısına sokuyor. Onların desteğe eğitime ihtiyacı var. Strese değil. Çocuklar kendilerini para kasası gibi görmeye başlıyor. Başarı o yüzden devamlı olamıyor.”

“Menajerlik işini meslek olarak seçeceklere tavsiyen ne” diye sorduğumda ise, “Para aklınızı çelmesin, kısa yoldan kazanmak için kirli işlere girmeyin. Dürüst olun zaten o paraları kazanacaksınız. Uzun soluklu çalışmayı ve güvenilir olmayı seçin” diyor.

“Yanında çalışanlarla, onlarla ilişkin nasıl” diye de sordum…

“Hepsi çok genç, onların kurum kültürünü almalarını ve gerekli eğitimleri tamamlamalarını önemsiyorum. Bizzat her biriyle kendim ilgileniyorum.

“Şirket anayasamızı birlikte yazıyoruz. Birlikte karar alıyoruz. Maaşlarının yanında başarı primleri var. Ben buna inanırım. İnsan hedef koymalı, yoksa çok motive olarak çalışmıyor. Maaşı yüksek olursa niye çalışsın ki?

“Hedefi bir başarıya bağlanırsa daha azimle çalışır. Zaten o zaman, onun üstünde kazanır diye düşünüyorum. Bir tek Genel Müdürüm Jason’ın maaşı yüksektir. O yönetir bütün işleri. Diğer menajerlerim ve ofis pazarlama takımım başarı primi alırlar.

“Okurken çok işte çalıştım… Tezgahtarlık, garsonluk, yapmadığım iş kalmadı. Gençken futbol oynardım, iyiydim de. Ama babam hiç istemedi oynamamı. Bir gün bile izlemeye gelmedi. Destek olup aklım çelinmesin diye sanırım.

“O yıllarda Almanya’nın en iyi menajerinin yanında staj yapmayı koydum kafama. Kafelerde çalışmak yerine… Çok uğraştım…

“‘Beni stajyer olarak kabul edersen, sana faydam olur, bilmediğin şeyleri yaparım, sen de kazanırsın’ dedim ama olmadı!

“‘Sahibi beni kabul etmedi. Prensip olarak stajyer almıyoruz’ dedi. Görüşmede ‘sana faydalı olurum’ dedim ikna edemedim. Beni geri yolladı.

“Gizli olan bilgileri duymamı istemedi sanırım. Fakat vazgeçmedim, 7 ay boyunca ayda bir defa ona sporcu davalarını inceleyen raporlar yazdım. Biliyordum ki, avukat olmadığı için işine yarayacak ve onları okuyacak. O okumasa bile ben onları yazarken bilgimi geliştirip öğrenmeye devam edecektim. Öyle de oldu. Yılmadım, her ay iki saat trene binip o ofise gittim. Sahibini hiç göremedim ama hazırladığım bülteni sekreterine bırakıp çıktım. Bunu 7 ay yaptım. Fakülteden arkadaşlarım dalga geçti. Vaktimi boşa geçirdiğimi düşündüler.

“Onlar hafta sonları dışarı çıkarken ben kütüphanede okuyup o bültenleri hazırladım. Bir gün beni aradı ve elinde federasyonla ilgili bir dava olduğunu söyledi ve bunu çözmemi istedi.

“O dava üstünde 3 ay çalıştım. Duruşmaya girdim ve kazandım. Bir yıl sonra o ofisin, maaşlı olmasa da, saatle çalıştırdığı elemanı oldum ve Türkiye’deki işlerini de takip ettim. Bu benim meslek hayatımın dönüm ve başlangıç noktası oldu.

“Gençlere en büyük tavsiyem, başarısızlıkları işinizin başarısı için kazanç görün. Bunlar gelişimin parçası. O şirket beni hiç bir zaman kadrosuna almadı, hep dışarıdan çalıştırdı. Üç yıl sonra gördüm ve anladım ki, almayacak da. Ve karar verdim, kendi şirketimi kurdum.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Şükür şirketi kurduktan 3 yıl sonra Mesut Özil’le çalışabilecek bir ajans olmayı başardık. Şimdi birbirinden kıymetli 30 sporcum var. 5 yıl sonra 100 futbolcumuz olacak, ben de Harvard’da profesör olup ders vereceğim.”

Eminim Erkut bu hedefini de gerçekleştirir. Dilerim Türkiye’de futbolcu olmak, menajer olmak isteyenler bu yolculukta eğitimi ve yabancı dil bilmeyi göz ardı etmezler.

Başarı için çok çalışmak ve sürekli çalışmak şart.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: t24
Yazar: Zuhal Şeker

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND