Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Dünyayı takip eden bir yönetici nasıl olunur?

Günlük işlerin baskısı altında bunalanlar, gemilerin makine dairesindeki sorunlara fazla zaman ayıran kaptanlar gibidir. Mikroyönetim denen bu zaaf onların kaptan köşküne çıkıp, ufuktaki değişim rüzgarlarını algılamalarını zorlaştırır.

Hızlı değişimde ezberdeki trendler, pazarın şifresini çözmekte yetersiz kalır

Günlük işlerin baskısı altında bunalanlar, gemilerin makine dairesindeki sorunlara fazla zaman ayıran kaptanlar gibidir. Mikroyönetim denen bu zaaf onların kaptan köşküne çıkıp, ufuktaki değişim rüzgarlarını algılamalarını zorlaştırır.

Ekonominin ve toplumun normal dönemlerinde olay ve olguları gözlemlemek ve algılamak kolaydır. On yılların boyu süren istikrarlı gelişme ortamında, ekonominin ve pazarın nereden gelip nereye gittiğini, pazarı okuma becerisine sahip her girişimci görebilir. İş yapma ufkunun bölgesel veya ulusal pazarla sınırlı olduğunda da trendleri fark etmek ve gereken önlemleri almak daha kolaydır.

Küçük değişim unsurları birikip, sosyal ve ekonomik olayların akışını değiştirecek kritik bir kütleye ulaştığı dönemlerde ise trendleri algılamak iyice zorlaşır. Hızlı değişim dönemlerinde ezberdeki trendler, pazarın şifresini çözmekte yetersiz kalır.

Trendlerin algılanması geleceğe yönelik bir zihinsel ve örgütsel çaba gerektirir. Günlük işlerin baskısı altında bunalanlar, gemilerin makine dairesindeki sorunlara fazla zaman ayıran kaptanlar gibidir. Mikroyönetim denen bu zaaf onların kaptan köşküne çıkıp, ufuktaki değişim rüzgarlarını algılamalarını zorlaştırır.

40-30-20 kuralı

Yeniden yapılanma akımının öncülerinden Gary Hamel ve C.K. Prahalad, “Geleceği Kazanmak” adlı kitaplarında işadamlarının trendleri yakalamaya çok az zaman ayırdıklarını söyle anlatıyor. “Deneyimlerimiz üst düzey yöneticilerin, zamanlarının yüzde 40’ını şirketlerinin dışındaki dünyayı gözlemlemeye ayırdıklarını gösteriyor. Bu zamanın ancak yüzde 30’u üç-beş yıl veya daha uzun bir süre sonrasını öngörmeye ayrılıyor. Böylece yöneticinin zamanının sadece yüzde 12’sinde (yüzde 40 x yüzde 30 ) geleceği düşünüyor. Yüzde 12’lik sürenin, yüzde 80’inde yönetici kendi somut işinin geleceğini görmeyi amaçlıyor. Toplumun, ekonominin ve sektörün geleceğine ilişkin kolektif bir görüş oluşturmaya ayrılan zaman ise yöneticinin tüm zamanının yüzde 2.4’ünü aşamıyor.” Yazarlar bu kadar az bir zamanın değişimin tabiatını anlamaya ve gelişen trendleri kavramaya yetmeyeceğini vurguluyor.

Türkiye’de ise geleceğe yönelik düşünce ve strateji üretimine ayrılan süre, kısa vadedeki istikrarsızlık ve belirsizlikler nedeniyle, gelişmiş ülkelerin altında kalıyor. Geleceğin risk ve fırsatlarını anlamak için gösterilen çabaların azlığı, şirketlerin orta vadedeki gelişme potansiyellerini eritiyor.

Derinden akan ırmaklar

Zihinleri geleceğe yönelen, içinde yaşadığı toplumu ve insanları iyi tanıyan kişiler toplumdaki ve ekonomideki trendleri herkesten önce sezebilir. Aksi takdirde aynı ülkede yaşasalar da bilgi ve birikim düzeyleri birbirine yakın olsa da, her üst düzey yönetici, değişen trendleri algılayamaz.

Günlük hayatta “trend” kelimesi daha çok kısa vadeler için geçerli olan moda anlamına yakın olarak kullanır. Geniş anlamı ile trend, toplumsal ve ekonomik hayatın gittiği yönü gösteren ana eğilimleri ve akımları tanımlar. Trendler, orta vadede bireylerin kariyerlerini, şirketlerin kazançlarını Ana eğilimler (megatrends) ise ekonominin ve ülkenin geleceğinin belirlenmesinde önemli roller oynar.

Trend, “hava gibidir. Kendisini göremezsiniz ama etkilerini çok iyi fark edersiniz. Bazı trendler ise yerin altından akan büyük ırmaklar gibidir. Kimsenin fark etmediği bu akımlar zamanı geldiğinde gün ışığına çıkarak ekonomiyi etkisi altına alır.

Trendleri algılayanlar işlerinin geleceğine önceden ve tam zamanında yön verebilir. İşlerini mevcut duruma göre yürütenler ise, trendlerin etkisi gözle görülür hale gelip genelleştiğinde işlerini yeniden yapılandırma konusunda geç kalmış olurlar.

Ana eğilimleri kanunlar veya kararnamelerle durdurma, yasaklama imkânı da yoktur. Çünkü bu eğilimler geçmişin olgu ve gelişmelerinden, dünyadaki akımlardan ve üretim güçlerindeki değişimden kaynaklanır.

Yöneticinin gündemi

AB’ye tam üyelik, küreselleşme, pazardaki devrim, demokratikleşme gibi çok sayıda değişim sürecine aynı dönemde uyum göstermek zorunda olan Türkiye’de, geleceğin trendleri bugünkünden epey farklı olacak. Bu trendlerin getirdiği yeni iş yapma ilkeleri ve oyun kurallarını zamanında algılayanlar, gelecekte de varlıklarını sürdürecek. Trendleri algılamakta zorlananlar ise akıntıya karşı kürek çekmekten kurtulamayacak.

Ekonomide trendleri yakalamak için olayları ve değişim sürecini her boyutu ile incelemek şarttır. İlk bakışta sosyal niteliği ağır basan bir trend, orta vadede tüketim eğilimini ve harcamaların dağılımını esaslı bir şekilde değiştirebilir. Bilgi toplumuna dönüşüm süreci ve teknolojik trendler ise talep haritasını baştan aşağı değiştirebilir. Ekonomik ve demografik trendler ise orta ve uzun vadede olayların akışı üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Hayatın değişik alanlarında olayların akışına yön verebilecek trendlerin özetini aşağıda bulabilirsiniz…

PAZARDAKİ TRENDLER

Girişimciler gelecek 15 yılda iç ve dış pazarlarda aşağıdaki trendleri dikkate alarak işlerini geliştirenler rakiplerinden hep bir adım önde olacak:

Kesintisiz devrim: Geçen yüzyılın son çeyreğinde pazarda devrim yaparak egemenliği ele geçiren tüketici gelecek yıllarda da son sözü söyleyecek. Tasarımdan üretime, pazarlamadan satış sonrası servise kadar, tüketici taleplerine kulaklarını tıkayanların ayakta kalması zor olacak.

Bölümlenme süreci: Tüketici kitlesinde farklı kriterlere yaşanan bölümlenme (segmentasyon) devam edecek. Bölümlenme, zevk ve tercihleri birbirinden farklı sayısız hedef kitle ortayla çıkaracak.

Ürün farklılaştırması: Üretimdeki bu eğilim gelecek yıllarda da geçerliliğini sürdürecek. yıllarda da Ürünlerini farklı hedef kitlelerin istemlerine göre farklılaştıran girişimciler işlerini büyütürken, diğerleri siftah yapmakta bile zorlanacak.

Kitlesel ısmarlama: Sayıları ne kadar az olursa olsun her tüketici grubunun özel isteklerini karşılamayı amaçlayan “kitlesel ısmarlama” (mass costumization) yöntemi ile yapılan üretim yaygınlaşacak. Maliyetlerin düşürülmesi, farklılıkları mümkün kılan üretim platformları ile sağlanacak.

Bütünleşme eğilimi: Kır-kent ayırımının pazardaki ve tüketimdeki etkisi zamanla azalacak. İç pazardaki bütünleşmenin sağlanması yeni iş imkanları yaratacak.

Pazardaki derinleşme: Bugünün ortanın altı ve düşük gelir gruplarında bulunan nüfus çoğunluğunun gelecekte tüketim standartları yükselecek. Halen sosyal-ekonomik statü sınıflandırmasında C, D ve E gruplarının artan gelirler ve eğitim süresine paralel olarak, hem kaliteli hem de hesaplı kompakt ürünler talep edecek. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu grupların katılımı ile iç Pazar genişleyecek ve sürdürülebilir büyümeye katkıda bulunacak.

Fiyatlamada köklü değişim: Pazardaki değişim süreçleri fiyatlama yönteminde köklü değişimleri zorunlu kılacak. Girişimci, mal ve hizmetlerin fiyatlarını belirlerken, maliyetlerin üstüne belirli bir kâr oranı ekleme yöntemini, ister istemez terk edecek. Bunun yerine girişimci önce pazardaki her farklı hedef kitlenin satın alma gücünü esas alarak bir fiyat belirleyecek. Daha sonra maliyetlerin, bu fiyat düzeyine uygun hale getirilmesi için gereken önlemler alınacak.

YÖNETİMDE YENİLENMEYİ ZORUNLU KILAN TRENDLER

Gelecek 15 yıl içinde, her şirkette yönetim anlayışının aşağıdaki trendlere uygun bir şekilde yeniden yapılanması gerekecek.

Çekirdek yetenekler: Gelecek yıllarda küçüklü büyüklü her holding, sermaye grubu veya girişimci, gücünü en iyi yaptığı işlerde yoğunlaştırmak zorunda kalacak. Çekirdek yeteneklerdeki (core competencies) derinleşme, pazar payını artıracak. Elindeki sınırlı sermaye ve insan gücünü çok sayıda sektör ve şirkete dağıtanların işlerindeki “sığlaşma” küresel dönemde rekabet gücünü azaltacak.

Yönetim piramidinin yassılaşması: Şirkette tabandan tavana yönetim kademeleri sayısının azaltılması, işleri hızlandıracak. Bu yassılaşma, pazardan gelen sinyallerin okunmasındaki ve karar almadaki hızın yükseltilmesi, rekabet avantajının temel unsurlarından biri olacak.

Stratejik işbirliği: Gelecek dönemde özellikle KOBİ’lerin araştırma-geliştirme ve dağıtım sistemleri gibi konularda işbirliği yapmaları zorunlu olacak. Bu işbirliği özellikle dış pazarlara girişte yarar sağlayacak. Bu süreçte ortaklık konusuna da sıcak bakmak gerekecek.

Yalın yönetim: Maliyetler kalıcı olarak düşürülmesi yüksek ürün kalitesi ve inovasyonun (yenilikçilik) bir iş yapma tarzı haline gelmesi, bizzat yönetimin de yeniden yapılanmasını gerektiriyor. Gelecek 15 yılda bu zorunluluğa gözlerini kapayan yöneticiler koltuklarını korumakta zorlanacak. Kaizen, altı sigma ve diğer yalın yönetim teknikleri, şirketin değişen iş ve Pazar ortamına göre sürekli olarak yenilenmesine imkan verecek.

Kıyaslama: Şirketin sektörde doğru bir şekilde konumlanması için gelecek yıllarda iç ve dış rakiplerle her yönden kıyaslanması (benchmarking) yeniden yapılanmanın yol haritasını çizecek. Bu kıyaslama, küçüklü büyüklü her şirketin yöneticisine, bir Avrupa ve dünya şirketi olmak için neler yapılması gerektiğini gösterecek.

Yönetişim: Pazardaki egemenliğini, geçmiş dönemde tüketiciye kaptıran şirket yönetimleri, gelecek yıllarda iş yönetimini de, çalışanlarla, yan sanayi dalları ile ve çevresindeki toplumla paylaşacak. Şeffaflığa ve hesap verebilmeye dayanan bu “birlikte yönetim” anlayışı, orta vadede istikrarlı büyümeyi garanti edecek.

NÜFUS TRENDLERİ BÜYÜMEYİ DESTEKLEYECEK

Gelecek 15 yılda ekonomiyi etkileyecek demografik trendlerin büyük bölümü aşağıda görüldüğü gibi hızlı büyümeyi destekleyecek yönde gelişecek:

Artış hızındaki düşüş: 1985 yılında yüzde 2.7 olan ve geçen yıl yüzde 1.4 dolayına kadar düştüğü hesaplanan nüfus artış hızı, gelecek 15 yılda yüzde 1.1’e doğru gerileyecek. Bu düşüş, gelecekteki eğitim ve sağlık yatırımı ihtiyacının bir miktar azalmasına sağlayacak. Düşüş sayesinde kişi başına milli gelir daha hızlı yükselirken devlet, sosyal hizmetlerde nicelik yerine kaliteyi yükseltmek için daha fazla kaynak bulabilecek.

Nüfusun genç yapısı: Demografik faktörler gelecek 15 yılda ekonominin yaranına işleyecek. Çünkü Türkiye nüfusunun yaşlanma eğilimi 2025 sonrasındaki dönemde kendini gösterecek. Halen 65 yaş üstü nüfus, toplam nüfusun yüzde 6’sını oluştururken, bu oran 2020’de yüzde 9’a çıkacak. Oysa söz konusu oran AB üyesi ülkelerde bugünden yüzde 17’yi aşmış bulunuyor. Ekonominin çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde nüfusun genç kalması hem üretim hem de tüketim için olumlu sonuçlar verecek.

Çalışan kadınlar: Kadınların çalışma hayatına katılımı 2010 yılından sonra yavaş ama istikrarlı bir şekilde artacak. Nüfusunun yarısının mal ve hizmet üretim faaliyetine aktif olarak katılımı ekonomiyi canlandıracak. Ailelerin gelirlerinin artması ise tüketim harcamaları üstünde bir doping etkisi yapacak.

Çocuklara öncelik: Nüfus yapımızın ve doğurganlığın düşmesinin bir sonucu olarak 0-14 yaş arası çocukların sayısı gelecek 15 yıl içinde 20 milyon dolayında sabit kalacak. Aynı süre içinde, çocuklara bakacak yetişkin sayısı artmaya devam edecek. Bu süreçte çocuk başına yapılan harcama bu süre içinde reel olarak hızla artacağı için daha sağlıklı ve eğitimli bir kuşak yetişecek.

Aile sayısında artış: Nüfus artış hızı yüzde 1.1’e düşerken, aile (hane halkı) sayısı yüzde 2 dolayında artacak. Bu artış, konut, mobilya, beyaz ve elektronik eşya sektörlerine ek talep yaratacak.

OLUMSUZ TRENDLER DE VAR

Gelecek 15 yılda aşağıdaki olumsuz trendleri de dikkatle izleyip gerekli önlemleri almak şart:

İşgücündeki artış: Mevcut demografik yapı nedeniyle işgücüne yeni giren genç sayısı 2020’ye kadar her yıl biraz daha artacak. Her yıl çalışma çağına gelen 850 bin gencin tümünün iş bulabilmesi için büyüme hızının her yıl yüzde 8’i bulması gerekiyor. Bu gençlere yeni iş kapıları açılamaması durumunda işsizlik, baş ağrıtmaya devam edecek.

Küçük girişimcilerin tasfiyesi: Halen işgücünün yüzde 48’ini oluşturan ücretlilerin oranı AB’ye tam üyelik sürecinde yüzde 60’ın üstüne çıkacak. Bu artış, bağımsız iş yapan küçük esnaf ve tüccar kitlesinin bir bölümünün ücretlilerin saflarına katılması ile sonuçlanacak. Ancak yaratıcı olan küçük girişimciler kepenklerini açık tutabilecek.

Teknolojik yapıdaki vasatlık: Ekonominin kronik rahatsızlığı olan cari işlemler açığının azaltılması ve sürdürülebilir büyümenin sağlanması, ancak üretim ve ihracat içinde orta ve ileri teknoloji ile üretilen malların artması ile mümkün olacak. Ekonominin teknolojik düzeyinin yükseltilmesi ise yeni bir sanayileşme politikasının uygulanmasından sonraki en az 10 yıl içinde mümkün olabilecek. Bu nedenle girişimcilerin işlerinde sağladığı sermaye birikimlerini ileri teknoloji sektörleri yerine konut ile alışveriş merkezi yapımı ve enerji gibi alanlarda değerlendirme eğilimleri gelecek 15 yılda da sorun üretmeye devam edecek.

Tarımın dışa açılması: Halen işgücünün yüzde 27’si ile 30’u arasında bir bölümünü istihdam eden tarım sektörü, gelecek dönemde küreselleşme ve AB’ye tam üyelik sürecinin yarattığı sancıları yoğun olarak yaşayacak. Tarımın dünya ekonomisine eklemlenmesi ve modernleşmesi, tarımdaki istihdamın toplama oranının 15 yılda yüzde 20’nin epey altına çekilmesi ile sonuçlanacak. Tarımda açığa çıkacak olan milyonlarca kişi iç göç trendini güçlendirecek. Bu kitlenin sanayi ve hizmetler sektörlerinde iş bulamaması ise işsizliği artıracak.

Siyasetteki yenilenmenin yavaşlığı: Sosyal ve siyasi yapıdaki değişim hızının, ekonomideki ve teknolojideki değişim hızının çok altında kalması gelecek 15 yılda yeni fay hatları üretecek. Farklı değişim hızlarının yarattığı gerilimin, ekonominin önünü kesmemesi için, tüm siyasi partilerin özen göstermesi gerekiyor. Küreselleşmenin yarattığı mağdurlar ordusunun, ekonomiye üretken bir şekilde kazandırılması yerine, popülist önlemlere başvurulduğu takdirde, büyüme ivmesinin sürdürülmesi zorlaşacak.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND