Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Dünyada kendinize iyi bir yer açın

Hepimiz dünya üzerinde kendimize bir yer edinmek isteriz. Kim olursak olalım, hangi sosyal sınıfa ait olursak olalım, yeterince iyi bir statüye sahip olduğumuzdan tam olarak emin olamadığımız zamanlar olur…

Felsefenin modern temsilcilerinden Alain de Botton’a göre “Her yetişkinin hayatında iki büyük aşk öyküsü vardır. Birincisi karşı cinsin sevgisine ulaşmanın öyküsü; ikincisi de dünyanın takdirine, saygısına ulaşmanın, bir statü edinmenin öyküsüdür.“

Hepimiz dünya üzerinde kendimize bir yer edinmek isteriz. Kendimize açacağımız bu yerle ilgili endişeler vardır kafamızda. Kim olursak olalım, hangi sosyal sınıfa ait olursak olalım, yeterince iyi bir statüye sahip olduğumuzdan tam olarak emin olamadığımız zamanlar olur.

Sanıldığının aksine çok zengin olanlarda, çok ünlü olanlarda ya da çok yüksek mevkilere gelmiş olanlarda bile vardır bu endişe. Onların da fethetmek istedikleri insanlar vardır. Onlar da kendilerine seçtikleri “hayat gözlemcilerinden“ sürekli daha yüksek puanlar almak için çaba gösterirler. Seçtikleri bu gözlemciler bazen onların rol modelleri bazen yakın arkadaşları bazen eşleri ya da anne-babalarıdır.

Hayatta kendimize ne kadar iyi bir yer açmış olursak olalım, yine de onaylanmak isteriz; çünkü kendi değerimizi kendi gözlerimizle değil, başkalarının gözleriyle görme eğilimimiz vardır. Değerimizi ölçerken başkalarının aynalarından yansıyan görüntümüze bakarız.

Bizim için takdir görmek, ekmek kadar su kadar hayati bir ihtiyaçtır. Yaşamımızın ilk yıllarından itibaren sevilmeye, onaylanmaya ihtiyaç duyarız. Alain de Botton’un dediği gibi:“Dünyadaki takdir pastasından daha büyük bir pay almaya çalışırız.”

Doğduğumuz andan itibaren kendimize ilişkin düşüncelerimiz başkalarının yargılarına bağlanmıştır. Herhangi bir şey yaptığımızda takdir edilirsek kendimizi mükemmel hissederiz; yerilirsek berbat. En beteri ise yaptığımız iyi işleri yakınlarımızın hiç fark etmediği durumlardır.

Sizce çalıştığımız yerlerdeki yöneticilerimiz bu ihtiyacımızın farkındalar mı? Sizce arkadaşlarımız, eşlerimiz, sevgililerimiz bu gerçeği biliyorlar mı?

Statü güç verirken eksikliği de bir hiçlik duygusu yaratıyor. Birçoğumuz için statü eksikliği bir varlık sorunu haline geliyor. Statü kaybı yok olmak anlamına geliyor. En çok da yakınlarımızın takdirini elde etmek istiyoruz.

David Hume “Kıskançlığı doğuran kendimizle başkaları arasındaki orantısızlık değil, aksine yakınlıktır.” der. Hiç kimse Kraliçe Elizabeth’i kıskanmaz; ama okul arkadaşımızın bizden daha iyi bir konuma gelmesi bize acı verir. Statü edinme çabamız bizden çok yukarıda olanlarla değil, bize benzeyenlerle yaşadığımız bir rekabettir. Yarıştıklarımız kendimize eş değer gördüklerimizdir. Bizim meselemiz bizimle aynı sosyal çevreye ait olanlarladır. Yoksa Kraliçe Elizabeth’e kimin ne alıp veremediği olabilir ki?

Statü arayışı insanlık tarihi kadar eskidir. Avcı ve toplayıcı toplumlarda en iyi avcılar ve savaşçılar, ortaçağda şövalyeler ya da rahipler, aristokratik toplumlarda köklü aileler hep yüksek statüye layık görülmüşlerdir.

Statü sahibi olmak için tek bir yol yok. Zenginliğin statü sağlaması gibi sanatta, bilimde ya da siyasette yüksek bir mevkiye ulaşmak da statü sağlar. Statü, toplumda ayrıcalıklara ulaşmak demektir.

Tarihte statü sadece maddi değerlerle ölçülmüyordu; ama günümüzde statü daha çok maddi başarılara endekslendi. Bugün statü, herkesin imrendiği ama çok az insanın sahip olduğu ayrıcalıklar, özel mevkiler, büyük evler, pahalı arabalar ve eşyalar, iş hayatındaki yüksek pozisyonlarla ölçülüyor.

Bu yüzden göze göz, dişe diş bir rekabet hayatın her alanını kaplıyor. Statüsü yüksek olanların sözleri daha fazla dinleniyor, çevreleri onların yaptıklarını daha çok onaylıyor, komik olmayan esprileri bile komik bulunuyor. Hataları ve bariz cahillikleri bile hoş görülüyor. Yüksek statü, sahibine “güç ve özgürlük” veriyor.

Ay çiçeklerinin güneşe dönmesi gibi insanlar yüzlerini güçlü olana doğru çeviriyorlar. Statü sahibi olanlar da bu ilgi nedeniyle kendilerini önemli ve değerli hissediyorlar. Gerçek öyle olmasa bile.

Bu durum hiç kuşkusuz insan doğasının bir zayıflığı. Bütün dinler, bütün “kişisel gelişim” kitapları insanın bu zafiyetinden kurtulması gerektiğini söylese de insan kendi doğasını terbiye edip olgunlaşmak yerine bu zayıflığının şehvetiyle yaşamayı tercih ediyor.

Ruhumuzun bu zayıflığı imkan bulduğu zaman zapt edilmez olabiliyor. Statü sahibi olmak insanı daha kaprisli ve şımarık yapıyor. Jacqueline Kennedy’nin yalnız her sabah değil, her öğle uykusundan sonra da yatak çarşaflarının değiştirilmesini istemesi ya da Christina Onassis’in diyet colanın henüz Fransa’da bulunmadığı günlerde, her hafta uçağını New York’a gönderip yüz şişe “Diet Coke” getirtmesi ve kolaların bayatlayacağını düşünerek bir seferinde yüz şişeden fazla getirilmesine izin vermemesi dünya çapındaki kaprislere örnektir.

Statü markalarının hayatımızdaki önemi içimizi kemiren güvensizlik duygusunda gizlidir. Statü arayışı sadece zenginlere özgü bir arzu değildir. Sınırlı geliri olan insanlar da temel ihtiyaçlarından bile fedakârlık edip kendilerine statü sağlayacak markalara sahip olmak istiyorlar. Cep telefonları, çantalar, giysiler bu amaca hizmet ediyor. Bu arzuya hitap eden markalar insanların kimlik yaratma projelerinin ayrılmaz bir parçası oluyor. İnsanlar bu markaları tüketerek kendi kimliklerini üretiyorlar.

Her toplumun kendine özgü kültürü, statüyü nasıl algıladığını belirliyor. Bazı toplumlar daha eşitlikçi bir yapıya sahipken bazıları toplumsal basamakları daha “doğal” buluyor. Yapılan araştırmalarda Türkiye, dünya ülkeleri arasında “eşitsizliği” daha rahat kabullenen toplumlar arasında yer alıyor. (Geert Hofstede, Cultural Dimensions) Bize göre, bir insanın nüfuz sahibi olması, ayrıcalıklı bir konumda bulunması hiç de yadırgatıcı bir unsur değil. Bu nedenle Türkiye’de insanlar statü elde etmek için diğer toplumlara göre daha fazla çaba gösteriyorlar. Cep telefonlarının veya teknolojik ürünlerin Türkiye’de çok hızlı bir yer edinmesinin nedeni burada gizli. İnsanlar kendi gelirlerinin daha üzerindeki markalara sahip olmak için bütçelerini zorluyorlar.

Prestij markalarının yalın bir kurgusu vardır. Bir markanın statü simgesi olması için o markanın herkes tarafından tanınması; ama çok az sayıda insan tarafından ulaşılabilir olması gerekir. Büyük bir markanın sahtesinin geniş kitleler tarafından kullanılması, o markanın tanınmasına büyük katkı sağlar; ama markayı “herkesin” kullanması o markayı “statü simgesi” olmaktan uzaklaştırır. Büyük lüks markalarının taklit edilmekten bir taraftan memnuniyet duyması diğer taraftan da sahtecilikle savaşması bu nedenledir.

Herkesin ulaşamayacağına ulaşmak statü sağlıyor; ama statü sahibi olmak kalıcı bir durum değil. Statü sahibi olmanın içeriği zaman içinde hep değişir. Dünün statü simgeleri bugün bir anlam ifade etmeyebilir.

Endüstri devrimi büyük kitlelerin neredeyse her ürüne sahip olmasını mümkün kıldıkça prestij arayanlar daha ender bulunan “şeylerin” peşine düşüyorlar. Ayrıcalıklı azınlığın statü arayışı daha da ender bulunan ürünlere doğru kayıyor. Artık bu azınlık sınırlı sayıda ya da sadece bir tane üretilmiş olan ürünleri talep ediyor.

Diğer taraftan lüks olana daha çok insanın ulaşması sonucu, statü artık ürünlerden deneyimlere doğru kayıyor. Bugün bazı markalar, sadece ayrıcalıklı bir grubun satın alabileceği deneyimler sunuyor. Kalıcı olmasa bile yoğun ve prestijli bir deneyim yaşamak pekala bir statü sembolü olabiliyor. Yeter ki bu deneyimlerin herkesin imreneceği bir öyküsü olsun ve bu deneyimi çok az sayıdaki özel bir grup yaşasın. (İsveç’teki Buz otelde (Ice Hotel) iki gün geçirenlerin hikayelerini dinlediniz mi?)

Statü, sadece sahip olmakla ilgili bir kavram da değil. Sadece “almak” değil “vermek” de statü getirebilir. Kamuoyunun ilgisini çeken senfonik orkestralara, modern sanata, müzelere ya da elit sınıfın önemsediği toplumsal hareketlere hesapsızca para yatıran birçok “hayırsever” var. Bu insanlar bu yatırımları yaparak herkesin imreneceği bir hikâye anlatabilme ayrıcalığına ulaşıyorlar, statülerini yükseltiyorlar.

Statü arzusu, sosyal basamaklarda bir üst sıraya çıkma arzusudur. Ne kadar soylu bir edayla yapılırsa yapılsın bu arzunun içinde karanlık bir taraf da vardır aynı zamanda. En iyi kalpli olanlarımız bile içindeki şeytana yenilir bazen. Amerikalı romancı Gore Vidal’in “Ne zaman bir dost başarsa sanki içimde bir parça ölüyor. Ne garip, kazanmak insana yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorum.” dediği gibi çoğumuzun içinde karanlıklar vardır.

Statü arayışı her insanın içinde bir miktar var olan “aşağılık kompleksinin” dışa yansımasıdır. İnsani zayıflıkları fazla olanlar daha fazla “gösteriş ve statü” sembollerine bel bağlarlar.

Bence statü arayışına cevap veren markalar hayatımızdan hiç çıkmayacak; ama diğer taraftan da yaşadığımız çağda bunun tersine gelişen akımlar yükseliyor. Son yıllarda insanın egosunu terbiye etmesi, kişisel gelişim, doğallık, sadelik ve sahicilik yükselişteki yeni değerler oldu.

Bu paradigma değişiminin, zamanla maddi statü simgelerini dengeleyeceğini düşünüyorum. Nasıl artık çok enerji tüketen ultra lüks arabalar yerine daha çevre dostu araçlar kullanmak daha havalı (cool) olmaya başladıysa daha fazla tüketmek yerine daha az tüketmek ve sadeleşmek de zaman içinde daha fazla tercih edilecek bir yol olabilir.

Kendi hesabıma ben insan doğasının, soylu tarafları kadar sefil yönlerini de anlamanın peşindeyim. İnsan doğasının gizlerini bir nebze bile anlamak beni heyecanlandırıyor. Statü arayanları da anlamaya çalıştığım gibi bir dindarın kendini dünya nimetlerinden arındırma çabasını da anlamaya çalışıyorum. Her şeyden evvel kendimi anlamaya çalışıyorum.

Bu konuya yaklaşırken kendi değer yargılarımı bir kenara bırakıyorum. İnsanı anlamanın sadece marka ve pazarlamada değil sanatta da siyasette de toplumsal ilişkilerimizde de birinci önceliğimiz olması gerektiğini düşünüyorum.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

Podcast yapmak cesaret istiyor

Podcast son dönemde özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Bunda gencin özgürlüğüne imkan tanıması hiç kuşkusuz önemli bir faktör. Ancak podcast üretimi yapan uzman sayısı yeterli değil. Bunun en önemli nedeni ne olabilir?

Podcast yapmaya başlamaktan neden çekiniyoruz?

Kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen bazı şeyler var…

Podcast’ler dünyada her geçen gün artmaya devam ediyor. Türkiye’nin en büyük podcast ağı olan Podfresh’in bile şimdiden çeşitli kategorilerde 100’e yakın yayını bulunuyor. Yalnızca ABD’de, nüfusun yüzde 75’i “podcast”in ne demek olduğuna aşina durumda. Ekim 2020 itibariyle ise 1,5 milyonun üzerinde podcastin olduğunu söylemek biraz ütopik gelse de gerçek bu.

Her gün başlanan yeni podcastler, kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen ve başlamaktan alıkoyan bazı yanlış yanlış bilinen şeyler var. Bu yazımda biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.

Podcast bir iş modelidir

Aslına bakarsanız podcast’ten hemen bir gelir elde etme beklentisi büyük bir hata ve orta vadede motivasyon düşürebilen bir şey. Çünkü Türkiye’de henüz yeni yeni büyüyen, ilginin fazla olduğu ancak reklam modellerinin henüz tam oluşturulmadığı bir ortam söz konusu. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, ürettiğimiz her türlü içerik, yaratmamız gereken bir pazarlama planının da parçası olmalı ve o doğrultuda bir strateji üretilmeli. Podcast yayınlarını yaymanın sadece içerik pazarlamasıyla bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Birçok platformda çok sayıda niş podcastin olduğu bir arenada, bunu bir işe çevirme düşüncesinden önce içeriğimizi iyi oluşturmayı düşünmek daha yerinde olacaktır. Çünkü salt gelir eldetmekten ziyade podcastimizi aynı zamanda kendimize bir network oluşturmak için de kullanacağız ve podcastimizi de bu network dinleyecek. 

Profesyonel bir stüdyo olmadan başlanmaz

Ben şahsen podcastlerime ufacık bir odada, sesimdeki yankıyı kesmek için üzerime battaniye örterek başladım. Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen de hâlâ evimden yayın yapmaya devam ediyorum. Yayıncı adaylarının, profesyonel bir stüdyoya ihtiyaç duyacaklarını, stüdyo sesi olmadan podcast olmayacağını düşünmeleri ve bunun harekete geçmelerini engellemesi, acilen aşılması gereken bir konu.

Peki benim yaptığım podcastler süper kaliteli mi? Elbette evde sınırlı imkanlarla alınan herhangi bir kaydın stüdyo gibi olması imkansız ama zaten sorun burada başlıyor. Neden başlangıçta stüdyo kalitesinde bir yayın yapma zorunluluğu hissedeyim ki? Her şeyden önce içeriğimiz ve sürdürülebilirliğimiz çok daha önemli olgular. Bana soracak olursanız podcast yayınlarını benzersiz kılan şeyler, içerdiği samimiyet. Yani bir ev ortamında, belki çayınızı koyarken çıkan ses, belki arkanızdan gelen bir kedi. Nerede olursanız olun, telefon kulaklığına bile sahipseniz (ki Podfresh’te kulaklıklarla yapılan çok güzel yayınlar var) başlayın.

Podcast yapmak aşırı pahalı

Diğer bir yanlış düşünce de, ekipman fetişisti olup podcast yapmaya başlamak için pahalı ve kaliteli mikrofonlara sahip olmamız gerektiği. Örneğin, 3000 TL’ye çok kaliteli bulduğunuz ve profesyonellerin önerdiği bir mikrofon var ve almak istiyorsunuz. Durun, almayın! Bunun yerine 150 liraya bir yaka mikrofonu, aylık 50 TL’ye yayınlarıma değer katacak bir podcast barındırma platformu (ki artık size Spotify kataloğundan dilediğiniz müziği kullanma imkanı sağlayan Anchor varken ona bile ihtiyaç olmayabilir) ve 20 liraya podcastime sesli tanıtımlar yapabileceğim bir uygulama alırsam, erken dönemde yapacağım 3000 TL’lik bir mikrofondan daha mantıklı ve yayınıma değer katacak bir harcama yapmış olurum.

Demem o ki, Podcaste başlamak pahalı ve maliyetli değil. Bilgisayar ya da telefonunuzdaki ses kayıt düğmesine basın, telefonunuzun kulaklığını takın ve içeriğinizi oluşturun.

Dinleyici bulmak için ünlü olmak gerek

1,5 Milyon podcast yayını, daha fazla sayıda yayıncı, daha fazla sayıda da dinleyici var. Herhalde bu rakamların hepsi ünlü değil. Bu arada yayıncı adaylarının gözlerinin korkmasına hak veriyorum. Belki konuşmak istediğiniz konuyla alakalı onlarca podcast vardır ve endişe duyuyorsunuzdur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her podcast birbirinden parmak izlerimiz gibi farklı. Herkes niş bir yayın yapmaya çalışıyor ve konunun genelinden uzaklaşıp ister istemez spesifikleşiyorlar. 

Anlattığınız hikaye ve inşa ettiğiniz içeriğiniz sizin her şeyiniz. Yayınınız başka podcastlerin konusunu andıracak gibi görünse de, mutlaka kendinizden katacağınız şeylerle farklılaşacaktır. Kişisel deneyimler ve insan hikayeleri her şeyi değiştirir. Dinleyici olarak iki aynı nüanstaki podcast programından ayrı ayrı kendime kattığım birçok şey var. Eğer platformlarda var olan podcastler sizi podcaste başlamaktan alıkoyuyorsa, masada herkese bir sandalye olduğunu bilmenizde fayda var. 

Her şey kusursuz olmalı

Bir felaket olan ilk podcast bölümüme buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Sesimin yetmediği, tonlamalarımın ise anlamsız olan bu bölümü çekerken ne kadar zorlandığımı ve onlarca kez baştan kayıt aldığımı hâlâ hatırlıyorum. Ancak sonuç itibariyle içeriğimi dünyaya yaymak istediğim için “yayınla” butonuna bastım. Sadece biz değil, dünyaca ünlü podcasterların da ilk yayınlarına baktığınızda kusursuz olmadıklarını görüp kervanın her zaman yolda düzüleceğini anlayabilirsiniz. Kimse mükemmel değil, olamaz da. Podcastinizin daha ilk bölümden mükemmel olması gerekmiyor. Açıkçası geliştikçe her zaman yeni şeyler öğreneceksiniz ve bir önceki bölümünüzü beğenmeyeceksiniz. Gereksiz mükemmelliyetçilik sizi engelleyen bir şey ise, bunu önemsememek en güzeli.

Bitirirken…

Yanlış bildiğimiz şeyler bizi bir şeylere başlamaktan, düşüncelerimizi yaymaktan ve başkasının hayatına bir şeyler katmaktan her zaman alıkoyan bir şey. Eğer profesyonel bir stüdyo yüzünden podcast yapmaya başlamıyorsanız bir hayalinizden vazgeçmiş olacaksınız. Ürettiğiniz içeriğin nerede, kimi ve nasıl etkileyeceğini, ne gibi izler bırakacağını bilemezsiniz. İnsanlara temas etmek ve dokunmak güzeldir. Yeter ki en başında belirttiğim süreklilik ve içerik gibi doğru şeylere odaklanalım.

Kaynak: T24
Yazar: İlkan AKGÜL

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND