Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Doktor bana unutkanlık ilacı ver!

Giderek daha çok sayıda kişi unutkanlıktan şikayet ediyor. Üstelik şikayet edenler arasında her yaş grubundan insanlar var. Hızla yayılan unutkanlık hastalığına karşı henüz tek bir ilaç bulunabilmiş değil ama durum umutsuz da değil…

unutkanlıktan kurtulmanın yolları

Hafif de olsa unutkanlığı olan birçok kişi, zihnini açacak bu unutkanlık ilacının peşinde. Prof. Dr. Murat Emre dizinin bu bölümünde unutkanlığın tek bir ilacının olmadığını, hastalığın türüne göre değiştiğini anlattı

Filmde beyni kat kat görme imkanı var. Bu görüldüğünde Alzheimer bulguları belirlendiği gibi beyin damarlarındaki tıkanıklıklar, ur ve kanamalar da görülebiliyor.

Teşhis süreci nasıl işliyor?
Hastada bir aksama var mı yok mu, sorduğumuz sorularla bunu belirleriz. Ön planda bellek mi, dil mi, dikkat mi aksıyor bunu ortaya çkarırız. Bu tabloyu çıkarttıktan sonra hastada zihinsel işlev bozukluğunun boyutları bunama tanımını kullanacak kadar bozulmuş mu değil mi belirleriz. Bazen hastayı muayene ederiz, hafif bir unutkanlık buluruz ama işlevsellik sorunu olmaz. O zaman biz buna hafif zihinsel bozukluk diyoruz. Ama kişinin işlevselliği de bozulmaya başladıysa o zaman bunama ortaya çıkar. Mesela unutkanlığından dolayı sürekli hatalar yapıyor, artık tek başına evde ya da başka bir yerde bırakmak mümkün olmuyor ve yanına sürekli bir yardımcı gerekiyor. Günlük yaşam işlemleri bozulmaya başlayınca işte bunama tam anlamıyla ortaya çıkar.

Bu aşamada bunama tespit edildi, sonra ne oluyor?
‘Bunamanın altında ne yatıyor?’ safhası geliyor. Ortada belirlenmiş bir bunama durumu var ama bu neden kaynaklanıyor diye bakılması gerekiyor. Bu aşamada hem laboratuvar hem de görüntüleme teknikleri kullanılıyor.

Kan tahlilinde veya görüntülemede ne ortaya çıkıyor?
Bunamaların yüzde 70’inin sebebi Alzheimer hastalığı. Standart bir hastada laboratuvar tetkikleri istememizin nedeni bunamaya neden olabilecek diğer tetkikleri ekarte etmek. Bunamanın biyokimyasal, hormonal nedenleri olabilir. Mesela B12 vitamini eksikliği, folik asit eksikliği, tiroid hormon bozuklukları bunamaya neden olabilir. Bizim kanda yaptığımız şey Alzheimer ile ilgili bir bulgu aramak değil tam tersine diğer hastalıkları elemek. Görüntüleme cihazları da mutlaka kullanılıyor. Bir film çekiliyor. Olabilirse beyin MR’ı olamazsa bilgisayarlı tomografi çekiyoruz. Bu filmi çekme nedenimiz aslında üç tane. Alzheimer’dan şüpheleniyorsak filme bakarak beyinde Alzheimer’a özgü değişiklikler var mı yok mu bunu belirliyoruz.

Nasıl bir görüntü değişikliği oluyor?
Beynin özellikle bellekle ilgili olarak çalışan bölgelerinde küçülme ortaya çıkıyor. Filme dikkatli bakıldığında bu görülebiliyor. İkincisi bunamayı açıklayacak alternatif bir sebep var mı, onu görebiliyoruz. Mesela beyin içinde kanama, damarlarda tıkanma, beyin tümörü gibi durumların olup olmadığını belirliyoruz. Üçüncüsü ise gözden kaçıp tedavisi yapılmazsa ciddi sonuçlar doğurabilecek başka şeyler var. Mesela beynin küçük damar hastalıkları. Baktığımızda görüyoruz ki ufak ufak tıkanmaya başlamışlar. Unutkanlığın sebebi belki yüzde 100 bunlar değil ama bunlara mutlaka müdahale etmek lazım. Çünkü yapıda bozulmalar başlamış, ileride üzerine başka bozukluklar da dahil olursa daha kötü bir durum ortaya çıkabilir.
Bu filmde görülen soruları ortadan kaldırmak, hastalığı geri döndürüp eski haline getirmek mümkün mü?
Geri dönüş olmaz ama tedavisi yapılabilir. Diğer dejeneratif demansların da tedavileri vardı. Kanında B12’si eksik çıkarsa takviye yaparsınız.

Unutkanlığın ilacı var mı?
Halk arasında çok sık söylenen ve kullanıldığı iddia edilen unutkanlık hapları var. Hatta birçok kişi doktoruna ‘Bana bir unutkanlık ilacı verseniz’ ricasıyla geliyor. Bütün bu anlattıklarımdan sanırım unutkanlığın bir ilacı olmadığını anlayabilmek mümkün. Unutkanlık bir hastalık olmadığı için tek bir ilacı da yoktur. Unutkanlığın altında yatan hastalığa ve sebebe göre ilaçlar var. Alzheimer’a bağlı ise Alzheimer tedavisinde kullanılan ilaçlar var. Depresyona bağlı ise depresyonla ilgili ilaçlar var. Bu nedenle tek bir ilaç yok.

Kesin tedavisi yok

Alzheimer teşhis edilebiliyor ama tedavisi yapılabiliyor mu?
Çaresi var mı?
Bu bizim ‘tıbbi nihilizm’ dediğimiz şey. Bir hastalığın kesin tedavisi ile bir hastalık için yapılabilecek şeyleri birbirinden ayırmak lazım. Bir hastalığın kesin tedavisi olmasa dahi bir hasta için yapılacak birçok şey vardır. Bu hastanın ve yakınlarının hayatını kolaylaştırmak için yapılır. Tıbbın görevi ameliyat yapıp bir ilaç vererek hastalığı tamamen geçirmek, hastayı tamamen eski haline döndürmekten ibaret değildir. Tıbbın görevi gerekli tavsiyeler ve yönlendirmelerle hastanın ve yakınlarının hayat kalitesini yükseltmektir. Genel olarak baktığınızda Alzheimer’ın kesin tedavisi yoktur, bu doğru! Ayrıca hastalığı durdurmak ve geriye döndürmek de mümkün değildir. Ama Alzheimer hastalığı için hastalığın seyrini klinik anlamda yavaşlatan, hastalığın daha kontrollü gitmesini sağlayan, yaşadığı müddetçe hem kendisinin hem ailesinin daha kolay bir yaşam sürmesini sağlayacak ilaçlar elimizde var. Bunların bir kısmı Alzheimer’a özgü ilaçlar. Prensipleri Alzheimer’da değişen beyin kimyasını dengelemek ve normale yaklaştırmak!

Alzheimer hastasının beyin kimyasında ne gibi değişiklikler oluyor?
Alzheimer hastasının beyninde azalan bazı kimyasallar var. Bunlar hepimizin beyninde olan moleküller ama Alzheimer hastalarında bu moleküllerin değeri azalmaya ve yapısı bozulmaya başlıyor. Alzheimer’a özgü ilaçların prensipleri de bu eksilen ve bozulan molekül yapısını normale getirmek. Bu tedavide kullanılan 2 grup ilaç var. Bir de Alzheimer’a özgü olmayan ve tedavide sık kullandığımız ilaçlar var. Mesela Alzheimer hastalarında zihinsel belirtiler yanında davranışsal belirtiler de artar. Zihinsel belirtiler kelime bulma zorluğu, oryantasyon bozukluğu, unutkanlık gibidir. Davranışsal belirtiler ise depresif ruh hali, ağlama, içine kapanma, konuşmak istememe, hayattan keyif almamaya başlama gibi tanımlamalarda ortaya çıkıyor. Bu tip hastalarda kullandığımız antidepresanlar var. Ayrıca zaman zaman ortaya çıkacak hayaller ve hezeyanlar da olabilir. Ya da hasta eşyalarını saklıyor, bulamıyor ve çalındığını iddia ediyor. Eve gelen temizlikçi kadını suçluyor, torununu suçluyor gibi… Alzheimer hastalığının kesin bir ilacı olmadığı doğru ama hastaların hayat kalitesini bu tip ilaçlarla yükseltmek mümkün.

Neden insanlar Alzheimer oluyor?
Alzheimer hastasının beyninde ne olduğunu biliyoruz da onu başlatan, tetiği çeken şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Alzheimer hastasının beyninde normalde hücre duvarında bulunan bir protein hücreler arasında birikmeye başlıyor. Hücrenin çeperinde bulunan bu uzunca proteinin bir parçası hücreler arasında birikirken plaklar oluşturuyor. Bu maddenin adı amilod. Bu madde birikiyor ve hücreler arasındaki iletişimi bozuyor. Ayrıca hücreler arasında Tau denen bir başka protein daha birikmeye başlıyor. Bu da hücrenin ince yapısını bozmaya başlıyor. İnce yapısı bozulan hücre işlev kayıplarına neden oluyor. Bir taraftan biriken bu protein diğer taraftan bağlantıların kaybı Alzheimer hastasının beyninde olan bitenleri gösteriyor. Ama bunları ne tetikliyor, niye oluşuyor bu bilinmiyor. Bunların bir kısmının genetik olduğunu biliyoruz. Genç yaşta da Alzheimer görülebiliyor.

Hastanın yakınlarına öneriler
Demans ilerledikçe kişi çeşitli nedenlerden dolayı bazen evinden amaçsız uzaklaşıp dolaşmaya başlar. Bu durumun üstesinden gelebilmenin yolunu bulabilmek için bakımını üstlendiğiniz kişinin niçin evden amaçsız dolaşmalar için uzaklaştığının nedenlerini düşünmek önemlidir.
Baş etmek için seçeceğiniz yöntem ne olursa olsun, demanslı kişinin bağımsızlığını ve kendisine olan saygısını koruma ihtiyacını göz önüne alarak yaklaşmalısınız. Burada birkaç öneri bulabilirsiniz:

*Amaçsız dolanma bakıcılar için hem şaşırtıcı hem de stresli olabilir. Sizin atacağınız adımlar demanslı kişinin olayla baş edebilme kabiliyetini belirleyecektir.
Ayrıca kişinin amaçsız dolaşmasının nedenlerini göz önünde tutmanız gerekir: Yoğun trafik içinde tehlikeli bir ortamda mı ya da sessiz ve emniyetli bir mahallede mi oturuyor diye düşünmeniz gerekir.

*Birçok hasta yakını gibi siz de kişinin bağımsızlığını engellememek için bir miktar riskin kabul edilebilirliğine karar verebilirsiniz. Bununla birlikte, kişiler mümkün olduğu kadar bağımsızlıklarını korumaları için teşvik edilmiş olmalıdır.

*Yürüyüşün formunu korumanın en iyi yolu olduğunu ve geceleri daha iyi bir uyku uyumaya yardımcı olduğunu hatırlamak önemlidir.
Günün büyük bir kısmında evde olmak kişi için çok kısıtlayıcıyken dışarı çıkmak eğlenceli olabilir.

*Eğer demanslı kişi gündüz bakımevine gidiyorsa ya da huzurevinde kalıyorsa, sağlık personelinden amaçsız dolaşması ile ilgili uyguladıkları taktikler hakkında bilgi isteyin.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND