Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Doğan cüceloğlu konuştu: gençler mış gibi yapmasınlar!

Doğan Cüceloğlu anlatıyor: “biz bireyin yaşamına önem veren bir kültür değiliz. Peki, niye önem vermiyoruz konusu da apayrı bir inceleme alanı. Şimdilerde bununla ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bunlara, dünyaya bakış tarzımızın sonucunda oluşan durumlar, diyebiliriz. Yaşananlar tesadüfen yaşanmıyor. İyi veya kötü olduğumuzdan kaynaklanmıyor.”

Yayımlandı

-

DOĞAN CÜCELOĞLU RÖPORTAJI: “Kendimiz için bir mahpushane yaratmışız”

Yaşamı anlama üzerine yazdığı pek çok kitapla 7’den 70’e hepimize seslenen Doğan Cüceloğlu, günlük hayatta göremediklerimizi bize fark ettiren Türkiye’deki ender insanlardan biridir. Sayıları 40’ı aşmış İngilizce ve Türkçe bilimsel makalesi bulunan Cüceloğlu Türk insanının duygu, düşünce ve davranışlarının bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen kitaplarıyla yıllardır nedenlerimizi sorguluyor.

Kendisiyle ilk tanışıklığım üniversite yıllarıma, “İnsan İnsana” kitabına uzanıyor. Şimdi ise kendi adıyla kurduğu ve sürekli güncel tuttuğu internet sitesi üzerinden yazdığı kitapların değerlendirmelerini diğer okuyucularla paylaşabiliyor, hatta kendisine soru sorabiliyorsunuz.

Doğan Cüceloğlu ile yurtdışı eğitim konusunda kafaları karıştıran pek konuda uzun uzun konuştuk. Konuşmalarımızdan çıkan en önemli sonuç; en kötü durumun bile farkına vardıktan sonra bir fırsata dönüşebileceğini görmemiz oldu.

Türkiye’de pek çok genç bütçesine uygun farklı programlara katılıp geleceklerine artı değer katma amacıyla yurtdışına gidiyor. Bu durumda gençler, ne gibi uyum ve davranış sorunlarıyla karşılaşırlar?
Kültür şoku diye bir kavram var. Giden yabancı öğrenciler bu kültür şokunu yaşıyor. Onun da üç aşaması var. Biri, kendini çok yabancı ve her şeyin dışında hissetme. Bu sırada bir yargılama oluşuyor. O da, “Bunlar da insan mı, bu ne biçim yiyecek, bu ne biçim giyiniş tarzı, bunların hepsi sahte, ne anlamsız bir dünya, ben niye geldim buraya…” şeklinde oluyor ve bir yalnızlık ve karamsarlık oluşuyor. Bu dönem 6 hafta kadar devam ediyor. Bu sırada karar verip, geri dönenler çok oluyor.

Ardından ikinci bir devre başlıyor. Birden bire, “Ben anlayamamışım bu işi, aslında bunlarla ilgili her şey şahane, burada müthiş bir gelişmişlik var. Bu insanların müziği de şahane, giyinişi de şahane, yolları da şahane, iyi ki gelmişim, aslında görememişim, bizimkinde bir iş yokmuş…” gibi ayrı bir yargılama durumu oluşuyor. Kendini kötüleyip, yeni ortamı gözde büyütme ve büyük bir hayranlık içerisinde kalma belirtilerinin yaşandığı ikinci dönem uzun sürüyor. Bazıları hiç kurtulamıyor bu dönemden. Bir süre sonra daha gerçekçi bir üçüncü devre başlıyor. O da, “Bunların yolu kendilerine uygun, fonksiyonel; bizim yolumuz kendimize uygun, fonksiyonel. Her ikisinin de artıları var, eksileri var, değerlendirilebilir” şeklinde görülen düşünce durumu.

Gerçekten yabancı öğrenci almaya hazır, deneyimli, üniversiteler bilinçli hareket ediyor. O nedenle bir yabancı öğrenci geldiğinde daha okul başlamadan önce “oryantasyon” dedikleri bir program oluşturuyorlar. ABD’de yabancı öğrencilere danışmanlık yapmak bir nevi meslek haline gelmiş. Gönül ister ki Türkiye’de de böyle bir bilinç olsun. Türkiye’den gidecek öğrencilere Milli Eğitim Bakanlığı bir program hazırlasın. Bizde böyle bir bilinç olsaydı daha önce Almanya’ya giden işçilerimiz için bir yönlendirme yapılırdı ve bugün tahmin ediyorum ki Almanya’da çok farklı bir kitle oluşurdu. İlişkilerimiz ve imajımız çok farklı olurdu.

Sizce neden böyleyiz?
Çünkü biz bireyin yaşamına önem veren bir kültür değiliz. Peki, niye önem vermiyoruz konusu da apayrı bir inceleme alanı. Şimdilerde bununla ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bunlara, dünyaya bakış tarzımızın sonucunda oluşan durumlar, diyebiliriz. Yaşananlar tesadüfen yaşanmıyor. İyi veya kötü olduğumuzdan kaynaklanmıyor.

Bu noktada ebeveynlerin de durumunu göz ardı etmemek gerekir. Onlara ne gibi görevler düşüyor?
Enteresan bir durum var. Ebeveyn gerçekçiyse zaten çocuğunu göndermeden önce ona yaşamın gerçekleriyle karşılaşma imkânı vermiştir. Çocuğunu yaşamdan yalıtmamıştır. Çok koruyucu, yönlendirici, denetleyici ana babalar olmamışlardır. Koruyucu, denetleyici, yönlendirici ana babalar, çocukları telefon açıp da ağlamaklı bir ses tonuyla “anne ben gelmek istiyorum” dediklerinde gel tabii ne var, diyenlerdir. Ya da “ah evladım böyle yap, şöyle yap, bilmem ne ol” gibi yönlendirme yapan insanlardır. Bu tavırlar aslında çocuğun zaten niye öyle davrandığının sebebi. Bu çocuk demek böyle bir aile ortamında yetişmiş ki oraya gidince bu tip programlar etrafında olmayınca sudan çıkmış balığa dönüyor. Çocuk önüne dört köfte konulup hadi ye, diyen bir aile ortamından gittiğinden kim ne verecek, kim ne diyecek onu bekliyor. Öyle bir şey olmayınca da sanıyor ki kimsenin umurunda değilim.

Bence ebeveynlerin kültür şokunun çok doğal olduğunu ve bunun 6 hafta, 2, 3 ay sürebileceğini bilmesi gerekiyor. Aileler nasihat etmek yerine dinlemeye önem vermeliler. Sürekli gerçekçi olarak yeni bir dünyada, geçici bir süre içerisinde olduğunu çocuğa göstermeliler. Geçici bir süreç içerisinde olduğu bilinci çocuğa iyi gelecektir. Ailelerin “madem o kadar mutsuzsun o zaman gel, dünyanın sonu mu ne var yani” dememeleri gerekir.

Genellikle kültürümüzde seçimlerimizi alışkanlıklarımızın içinde farkında olmadan yapıyoruz. Daha bilinçli yapmak durumundayız. Bence yurtdışına gitmek kişinin kendini, kültürünü, temel inançlarını, değerlerini, kavrayıp, kültür robotluğundan kurtulması için çok güzel bir fırsat. Her gence öneririm. Her ana babaya imkânları varsa en azından bir yıl çocuklarının yurtdışında kendi başlarına ayakta kalabilmelerine fırsat vermelerini tavsiye ederim.

İstanbul Üniversitesi’nde psikoloji okuduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptınız. İlk başlarda sizin de davranış sorunlarınız oldu mu?
Hem de çok fazla oldu. Bu çok masumane durumlarda oluyor ve bazen de son derecede gülünç durumlarda oluyor. Örneğin, ben alışveriş merkezine gidip kendime bir fotoğraf makinesi alacaksam ve siz arkadaşımsanız, “”Hadi gidelim bana bir fotoğraf makinesi alalım.”” derim. Biz birbirimize böyle “”hadi gidelim”” deriz. Amerika’da arkadaş bildiğim insanlara “”hadi gidelim bana bilmem ne alalım”” dediğimde adam tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor ve “”Niye bana ihtiyaç duyuyorsun ki, ben anlamam fotoğraf makinesinden”” diyor. Şaşırıp kalıyorsun.

En çok karşılaştığım zorluklar kadın erkek ilişkilerinde oldu. Yüzüme gülümseyen her kızın bana aşık olduğunu sandım. Ondan sonra müthiş öfkelendim ve “Benimle dalga geçiyorlar” dedim. Çünkü bana bakıyor, gülümsüyor, benimle flört ediyor sandım. Beş dakika sonra bu benim nişanlım, diye tanıştırdığında hayret ettim. Alay mı ediyorsun, nişanlın varsa bana niye böyle bakıyorsun, dedim. Müthiş yargıladım onları. Daha sonra farkına vardım ki farklı bir sistem içerisindeyim. Bir kızın senin gözünün içine bakması, gülümsemesi, konuşması uygarca bir davranış olarak algılanıyor. En basit şey mesela yemeğe gittiğin zaman birisinin yemeğinin parasını vermek zorunda değilsin.

Ayrıca orada beni en çok etkileyen hiç tanımadığım insanların gözümün içine bakarak “günaydın” demesiydi. Kapıdan önden çıkıyorsa, arkadan siz geliyorsanız kapıyı tutması ve gülümseyerek yüzünüze bakması çok güzel bir davranıştı. Önceleri çok hayret etmiştim. Sonra alışkanlık haline geldi benim için. Buraya döndüğümde bunu bulamadığım zamanlar öfkelenmeye başladım.

Düşünce tarzında uyumun çok önemli olduğunu gördüm. Örneğin, profesör diyor ki “cuma günü saat 5’te bu ödevi bekliyorum”. Eğer ödevi 5 dakika geç verirsen kabul etmiyor. İlk başlarda bu bana çok katı, gâvur inadı gibi gelmişti. Sonra anlıyorsun ki bu da kendi başına bir eğitim. Hoca sınavda dışarı çıkıp, gidiyor. Öğrenciler ne birbirlerine bakıyor, ne de birbiriyle konuşuyorlar. Kişinin onur sistemi dediğiniz sistemi görmek beni çok etkiledi. Üniversite doktora öğrencileri arasında herkes kendi alanında en iyisini yapmak üzere gelmiş. Elinden gelenin en iyisini yapıyor. Hesap soran yok. “Kimse görmüyor, şunu şuradan alsam da şöyle yapsam” diye düşünüp söylediğinde benim bulunduğum üniversite ortamında birçok öğrenci, “ama sen görüyorsun ya niye başkalarının görmesine gerek var” tavrı içerisinde. Bunlar bana çok önemli uyum süreçleri olarak geldi. Yavaş yavaş uygar bir kültürün ne demek olduğu konusunda çok düşünmeme yol açtı.

Siz yabancı dili nerede öğrendiniz?
Ben Amerika’ya doktoraya gittiğimde yabancı dilimin çok iyi olduğunu sanıyordum. Çünkü o zamanlar Türkiye’de asistandım ve Amerikalı profesörlerin derslerini öğrencilere tercüme ediyordum. Ama doktora programına girebilmem için bir yeterlilik sınavına girmem gerekiyordu. Şunu gördüm ki benim buradaki yabancı dilim ABD’de akademik bir eğitimi kaldıracak olgunlukta değil. O nedenle Amerika’da doktora derslerine paralel bir yıl yabancı dil eğitimi aldım.

Dil öğrenmek için nasıl bir yol izlemek gerekir sizce?
Gençlerin kesinlikle yabancı dil alt yapısını çok güçlü bir şekilde oluşturmalarına salık veririm. Buradaki zamanlarını bu alt yapıyı oluşturmak için kullanabiliyorlarsa kullansınlar. Sınavı geçmiş olmaları yeterli değil. Eğer eğitim için gidiyorlarsa kendi alanlarında bilimsel araştırmaları okuyabilecek hale gelmelerini tavsiye ediyorum.

Yabancı dil o kültürün, o toplumun dilidir. Yaşamdan yalıtılamaz. O nedenle o kültürün müziği, sanatı, felsefesi, edebiyatı ve yaşamıyla tanışmaları gerekir. Dil çalışmak yanlış bir yaklaşım. Televizyonuyla, müziğiyle, kitabıyla bütünün içine girmek gerekir. Her dilin bir ritmi vardır. O ritmi yakalamak önemli.

Yurtdışında hem eğitim gören hem de eğitim veren bir insansınız. Türkiye ile karşılaştırdığınızda ne gibi farklılıklar gördünüz?
Türkiye’deki üniversite geleneği ABD’deki üniversite geleneğinden farklıdır. Bize Cumhuriyet döneminde Orta Avrupa geleneği gelmiş. Ondan önce de medrese geleneği var. Medrese geleneğini biliyoruz. Onun bilimsel araştırma ile bir ilgisi yok. Medrese daha ziyade hafıza üzerine kurulmuş bir sistem. Onun için bir nesilden öbürüne bellek aktarılması sağlıyor. Orta Avrupa üniversitelerinde oldukça hiyerarşik bir yapı var. Ülkelere göre farklılıklar gösteriyor. Mesela, Fransız sistemi, Alman sisteminden farklıdır. Şimdi yavaş yavaş Amerikan sistemi hakim olmaya başladı. ODTÜ ve Boğaziçi Üniversiteleri gibi kurumlarımız Amerikan modeline daha yakın. Klasik yerleşmiş üniversitelerimizin ise oldukça farklılıkları var. En önemlisi hocanın bilimsel kariyerine hazırlanışı, yetişmesi farklıdır. Ne demek bu? Türkiye’de kimler asistan alınıyor. Doktora programı nasıl planlanıyor ve doktora programlarının çalışma alanları nasıl yönetiliyor? Bunlar incelendiği zaman her iki tarafta çok büyük fark görülür. Bu demek değil ki bu farklar bizde bilim insanı yetiştirme konusuna pek özen gösterilmiyor. Bence bu konunun üzerinde ısrarla durulması gerekiyor. Bizde benim gördüğüm kadarıyla bir kişi asistan olarak alınırken ve hatta doktora programından geçip, üniversite kadrosuna girerken daha ziyade o bölümdeki güçlü insanlarla ilişkisi hesaba katılıyor. Amerika’da ise kişinin akademik yeteneği hesaba alınıyor. Bunu kesinlikle söyleyebilirim. Bu, zaman içerisinde çok büyük farklar ortaya çıkarıyor. Orada akademik program içinde bir doktora öğrencisi son derecede bağımsız olarak sürekli eleştirir, karşı çıkar ve kendi görüşlerini destekleyecek araştırmaları bularak mevcut dersin içerisine sokar. Bunu ne kadar dirençle ve bir nevi asi bir tavır içerisinde yaparsa sistem onu o kadar çok kabul eder. Burada ise akademik hayatının sonu olur. Türkiye’de benim gördüğüm kadarıyla bizim klasik akademik sistem içinde gerçekten yetenekli, bağımsız ve kendini alanına adamış gençlerin akademisyen olma fırsatları pek çok. Bu söylediğim şey çok acı bir şey. Bununla ilgili de ufukta yapılacak herhangi bir şey görmüyorum. Bu sadece üniversitelerimizde mi böyle? Hayır. Bürokrat sistemde de böyle. “Tanıdık bildik kültürü” olduğumuzdan kaynaklanıyor.

Amerika’da kötü üniversiteler var. İyi üniversiteler var. Bundan dolayı Amerika’da üniversite mezunuyum dediğiniz zaman hemen soruyorlar, “Hangi üniversite mezunusun?” diye. 3000’in üzerinde üniversite var. Bunların içerisinde ben üniversiteden mezunum dediğiniz zaman utanılacak üniversiteler de var. Yani tamamıyla parayla mezun olabileceğin okullar. Herkes bunları bilir ve sürekli üniversiteler değerlendirilir, açık pazar durumundadır. “Doktoramı aldım” dediğinizde “Hangi üniversiteden doktoranı aldın?” diye sorarlar. Onun için bazı üniversitelerin doktoralarını doktora olarak kabul etmezler. Bilmeyenler için geçerlidir orada. Kaliteli, bilimde öncülük yapan üniversitelerin hocalarına ise müthiş olanaklar sağlanmıştır. Onun için öğretmen olarak görülmezler. Hemen hemen üç grup yüksek öğrenim vardır. Bir tanesi meslek yüksek okulu düzeyinde eğitim verir, iki yıllıktır. Bunların sayısı çok fazladır, yaygındır. Hiçbir sınavı yoktur. İstediğin gibi girebilirsin. Herhangi bir alanda meslek edinebilirsin. İkincisi öğrenime ağırlık veren ve hocalarından daha çok iyi öğretmen olması istenilen üniversitelerdir. Üçüncüsü ise lisans düzeyinde eğitim veren araştırmaya önem veren üniversitelerdir. Bu üniversitelerde hocalık yapan kişiler bir yılda bir ders verirler, o da haftada 3 saattir. Hatta onu da 1 bir sömestir verirler. Bazılarının 12, bazılarının 36 asistanı vardır. Müthiş araştırma üretirler. Kitap yazmazlar. Kitap yazanlar daha çok üniversitedeki öğretmenliğe önem veren profesörlerdir ama yazılacak kitaba konu olan araştırmaları da hep bu insanlar üretir. Sürekli makale hazırlarlar ve Nobel mükafatı alan gruptakiler böyledir ve büyük araştırma fonlarıyla çalışırlar. Bilimi sürekli canlı tutarlar. Amerika bu araştırma kurumlarına gözbebeği gibi bakar. O bakımdan bizde gerçekten meslekte üretici olmak isteyen insanların çoğu maalesef üniversite ortamında yer imkânı bulamaz. Amerika’ya gidip, parlayıp, bizim gazetelerde isimlerini okuduğumuz insanlar haline gelebiliyorlar. Daha başka farklar da var ama esas üzerinde duracağım temel farklar bunlar.

Yurtdışı bir kurtuluş olarak görülüyor. Bir şekilde gideyim. Orada tuvalet temizleyeyim ama gideyim. Daha sonrasında ise sıkıntılar başlıyor. Gitmeden önce gençler neler düşünmeliler, kendilerini nasıl hazırlamalılar, nasıl bir bakış açısı geliştirmeliler?
Türkiye’de biraz dış dünyanın farkına varmış, kendine güveni olan insanlara sor. Sadece üniversite öğrencisi değil, Türklerin büyük bir çoğunluğu yurtdışına gitmek istiyor. Bu önemli. Bunun nedenini sormak gerekir. Şimdi üzerinde çalıştığım kitap, benim “Mış gibi Yaşamlar” kitabımın ikinci adımı olarak devam ediyor. Şöyle bir gözlemde bulunuyorum. Bir mahpushane yaratmışız kendimiz için. Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun en ufak bir sesinde hemen şişt diyoruz. Neden şişt diyoruz, onu düşünmek gerekir. Yani 10 günlük çocuğun ıh ıh demesini kabul etmeyecek, bundan rahatsız olacak bir toplum haline gelmişiz. Eğer biz bundan rahatsız oluyorsak çok hasta bir toplumuz. Çocuk doğalca çocukluğunu yaşarken sürekli yaramaz olarak damgalanıyor. Bu ülkenin çocukları, çocukluğunu yaşayamaz hale gelmiş. Dersine çalış, yapma, gitme, koşma düşersin sözleri ile büyüyen çocuk birden kendini OKS, ÖSS maratonunda buluyor. Ne yapmışız? Bir mahpushane yaratmışız. Şimdi, kim mahpushanede kalmak ister? Hapistekilere soralım: Hapiste kalmayı mı tercih edersiniz? Dışarıda nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz ama şöyle bir kapıyı açalım mı? Herkes çıkar gider değil mi? Durum bu. Belki abartarak konuşuyorum ama bizim bu ülkeyi yöneten insanlar olarak, bu ülkenin entelektüelleri olarak, bu ülkenin profesörleri olarak bu ülkenin geleceğinden sorumlu ana babalar, öğretmenler, yöneticiler, politikacılar olarak düşünmemiz gerekir. Neden bu ülkeyi böyle bir mahpushane havası içerisinde tutuyoruz. Hepimiz böyleyiz. Biraz zenginleşince, fırsat bulunca gidip 8 ay New York’ta yaşayım, 4 ayımı da burada geçireyim diyoruz. Yazarlarımıza bak, çizerlerimize bak hepsi aynı. Ama dışarıdakilerin “Ay geleyim de 8 ay İstanbul’da kalayım, 2 ay Amerika’da yaşayım” dedikleri çok az. Hemen hemen yok gibi. O nedenle ben gençlerimizi kınamıyorum. Bu tavrın arkasında neler yattığını düşünmeliyiz.

Sorunuza cevap olarak şunu söyleyeyim: Gençler gitmeden önce araştırsınlar. Neyi araştırsınlar? Bizim ülkemizde pek konuşulmayan şeyler söyleyeceğim. Gönüllerinin muradını keşfetmeye çalışsınlar. Bir yaşam vizyonu oluşturmaya çalışsınlar. Çünkü oraya gidip, rüzgârın önündeki yaprak gibi uzun yıllar geçirip, orada biraz dal budak salıp, ev sahibi olup, çoğu evleniyor. Bir süre sonra keşfediyorlar ki mutlu değiller. Ama iş işten geçmiş. O zamanda dönüş çok zor oluyor. Onun için bence dışarıya gidecek olan öğrencilerin önce ben neyi gerçekleştirmek istiyorum? Seçeneklerimde nelerim var? Ben ne de iyiyim? Neyi başarabilirim? Gönlümden geçenler, gönlümün muradı ne? Böyle bir düşünce keşfetmeleri gerekiyor. Nasıl keşfedecekler? Bir ortam gerekir bunun için. Bu ortamı ailede bulabilirler mi? Üniversite hocalarıyla bulabilirler mi, arkadaş aralarında bulabilirler mi? Gözlesinler. Ellerinden gelinceye kadar bu ortamlar içinde bir etkileşim kurmaya çalışsınlar. Gidip gelenlerle temas kursunlar. Mümkün olduğunca gitmeden önce bilinçli gitmeye çalışsınlar. Çünkü yaşam hem çok uzun hem çok kısa. Nasıl baktığına bağlı. Her geçen gün ve her geçen saat tik tak, tik tak ilerliyor. O seçimleri çok bilinçli yapmalılar.

İşsizliğin had safhada olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Üniversiteyi bin bir emekle kazanan, bitiren gençler, ya işsizlikten yakınıyor ya da düşük ücretlerle istemedikleri belki de branşlarının dışında olan alanlarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Tabiî ki bu durumda bir mutsuzluk duygusu, karamsarlık ve hayal kırıklıkları yaşanıyor. Bu noktada gençler ne yapmalılar?
Bir kere dediğiniz doğru, karamsarlık mı gerçekçilik mi? Ben “gerçekçilik” diye görüyorum. Ama “karamsar bir gerçekçilik” var burada. Çünkü gerçeğin kendisi karamsar hakikaten. Burada eğer kişinin özgüveni yerinde değilse benim önerim, Türkiye iş kurma cenneti. Ama Türkiye’de iş kuranların çoğu kırsal bölgeden, tahsili az olan insanlar. Bu adamların sahip olduğu ne? Girişim! Yaşam içerisinde boğuşmuş, ben yapabilirim duygusunda olan insanlar. Ondan İngiltere’ye gidip, doktora yaptıktan sonra, “Gel bakayum gardeşim ne isteyisün şu işi yapacaksın bağa, ne vereceğüm sağa” diyor. Okumuşların, yürekli ve girişimci olmalarını gönlümden geçiriyorum. ” Bizim paramız yok ki, bilmem ne haldeyiz” bunların hepsi laf. Bence gençler eksiklerini tamamlasınlar ve girişimci olsunlar. Çünkü Türkiye tam bir girişimci cennetidir. Yok pahasına başka hiçbir yerde bu kadar kalifiye insanı çalıştıramazsınız. İş kur, bir sürü kaliteli adam hemen hemen yok pahasına seninle çalışmak için sıraya giriyor. Daha ne istersin. Bu kaliteli insanlar iş kursun. Dördü beşi bir araya gelsinler. Su içsin, kuru ekmek yesin, iş kursun. Yapılacak çok iş var. Yabancı geliyor, parasının zoruyla burada iş kuruyor. Çok iyi para kazanıyor. Yazık oluyor bizim emeğimize diyorum.

İş kuranların şu 5 konuya dikkat etmesini öneriyorum.
1. Kendini tanımak, kendine değer vermek: Kendini tanımıyorsa, kendini tanımaya başlasın. Bil ki kız erkek cinsiyetin, dilin, dinin, ırkın ne olursa olsun sen insan olarak değerlisin.
2. Seçimlerinden sorumlu olmak: Paldır, küldür yaşama. Sabahleyin kaçta kalkıyorsun? Niçin o saatte kalkıyorsun? Kalktıktan sonra ne yapıyorsun? Ne yapmıyorsun? Ne içiyorsun? İçmiyorsun? Kendine hesap vermeye çalış.
3. Önceliklerinin bilincinde olmak: Neden şunu daha önce yapıyorsun? Neyi daha önce neyi daha sonra yapacağının farkında olmak, bu da sorumlulukla ileri gelir.
4. İnsan ilişkilerinin bilincinde olmak
5. Paranın gücünü bilmek ve parayı yönetmesini bilmek

Bu beş maddeye dikkat etsinler. Derin bir nefes alıp, iş hayatına girsinler. Türkiye’de o kadar çok geliştirilecek iş var ki ve bu amaçla yurtdışına gitsinler. 2–3 ay gitsin, görsün. Bizde kahve mi yoktu? Neden Star Bucks bu kadar yayıldı. Bizde köfteci mi yoktu? Neden Mc Donald’s bu kadar talep görüyor? Hiçbiri sebepsiz değil. Bütün bunları inceleyecek olursak bir işletme ve yaklaşım tarzı, bir mimari, insanı anlama çabası, yaşama coşkuyla bakma gibi bir sürü alt başlık çıkıyor. Bunları öğrensinler, zengin olsunlar. Türkiye’de iş hayatı onları bekliyor.

Adam mezun oluyor. İş arıyorum, ağabey iş yok, diyor. Bence, nasıl iş kurulur seminerleri verilmeli. Hükümetin bunu yapabilecek bürokrasisi yok. Zaten bilse kendisi yapacak. İş kuranların hayatlarını okusunlar.

Ben psikolojiye yazıldığımda ağabeyim “Sen Galata Köprüsü’ne git, dilenci ol” demişti. Şimdi yeteri kadar psikolojik danışman yetiştiremiyoruz. Öyle bir ihtiyaç haline geldi ki ben gelen talepleri karşılayamaz durumdayım. Demek ki kendini geliştirdiğin zaman iş alanı var.

Son olarak mutlu bir yaşam için gençlere tavsiyeleriniz neler?
En önemli tavsiyem “mış gibi yaşamasınlar” şu dört gereksinimin karşılanmasına imkân versinler: Ciğer, gönül, kafa ve öldükten sonra hayırla anılmak. Bunun dördünü de düşünsünler. Yamukluk olursa hayat eninde sonunda yakalıyor. Sadece ceple mutlu olmuş insan yok. Sadece kafayla mutlu olan yok. Sadece gönülle de mutlu olunmuyor. Hayat denge istiyor sürekli.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Varsa Yorumunuz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

MAKALE

Çalışan Annenin Yaşam Dengesi kitabının yazarı ilk kez Kigem’e açıkladı!

Yayımlandı

-

Ekleyen

Türkiye’nin ilk kurumsal koçlarından olan olan Şirin Yelmen Oktar, ilk kitabını çıkardı. İş hayatı ile çocukların dünyası arasında bölünen anneleri anlattı.

Biz de Kigem.com olarak, kendisiyle inovatif bir röportaj tasarladık. Şirin hanımın çocukları Derin ve Deniz bizim için sorular hazırladılar ve annelerine sordular.

Çalışan annenin çocuklarının, annelerinin çalışmaları üzerine neler merak ettiklerini de gösterdiler.

İşte Derin ve Deniz’in çiçeği burnunda yazar anneleriyle yaptığı o röportaj. İlk defa ve sadece kigem.com sitesinde.

1. Derin-Kitap yazdığını bizden nasıl sakladın?

Aslında sizden saklamadım. Siz uyurken yazdığım için haberiniz olmadı.

2. Derin-Bizden saklandığın en önemli sırrın ne?

Sırlar gizlidir ve söylenmez. O yüzden söylemeyeceğim.

3. Deniz– Bu kitabı yazarken ki en büyük zorluğun neydi?

Zamansızlığa rağmen yazmak. Tam zamanlı bir işte çalışmak, anneliğin hakkını vermeye çalışmak, beni besleyen spor, konser, tatil gibi faaliyetlerden vazgeçmeyerek, kitap yazmak çok zordu. Bununla birlikte bu benim gerçeğimdi. 3, 5 yılda bu gerçekle birlikte yazmak en büyük zorluktu.

4. Deniz– Kitabı yazman niçin 3,5 yıl sürdü?

Sizlerle geçirdiğim zamandan ödün vermedim. Tam zamanlı olarak çalıştım. Yaz tatilini de beraber geçirdik. Sadece geceleri bir iki saat yazdığım için 3, 5 yıl sürdü

5. Deniz– Yazarlığa mı yoksa koçluğa mı önem veriyorsun?

İkisiyle de kendi sınırlarımı genişletiyorum. İkisi de beni besliyor. Koçlukta insanlara birebir dokunduğum ve hayatlarına katkı sunduğumu hissettiğim için daha çok seviyorum.

6. Deniz-Bu kitap sizin için ne ifade ediyor?

Bu kitap benim için 3. Çocuğum gibi… Gözümün önünde büyüyor. Gelirini OGAD’a bağışladığım için kendini sürekli yeniden doğuruyor.

7. Derin-Çalışan Annenin Yaşam Dengesi kitabını yazdığına göre kendini daha özgüvenli hissediyor musun?

Özgüvenim yazma konusunda arttı. Çalışan annelerle birlik olmak bana iyi geliyor.

8. Deniz– Başka bir kitap yazıyorsun, konusu ne?

İkinci kitabı da çalışan annelerle ilgili yazıyorum.

9. Derin– Kitap yazarken keyif alıyor musun?

Yazarken, üretmekten ve sürekli bakış açımı değiştirmekten keyif alıyorum.

10. Deniz– Bu hayattaki en büyük önceliğin ne?

En büyük önceliğim kendim Kendi istediğim hayatı yaşarsam hem daha faydalı bir anne, hem de daha başarılı bir iş insanı olacağımı düşünüyorum.

11. Deniz– Bu hayattaki en büyük zorluğun neydi?

En büyük zorluğum sizler çok küçükken, tam zamanlı bir işte çalışmaktı. Hem bana ihtiyacınız vardı, hem de bakıcı ile sizi büyüttüğüm için suçluluk hissediyordum.

12. Derin-Bir bulut olsaydın hangi ülkeye gitmek isterdin ve neden ?

Şu an için bir bulut olsaydım Amerika’da Lean In kitabının yazarı Sherly Sanberg’in yanına gitmek isterdim. Lean In oluşumunda onunla global piyasada işbirliği yapmak isterdim.

13. Derin-Dünyada en çok neye önem veriyorsun?

Dünya’da en çok üretmeye önem veriyorum. Üreten toplumlar, kendi bağımsızlıklarını ilan ederler. Üreterek, hem ekonomik bağımsızlığımızı kazanacağımıza hem de fırsat eşitsizliğini de ortadan kaldıracağımıza inanıyorum.

14. Deniz– Bir kâğıt olsaydın üzerinize ne çizilmesini isterdin?

Bir kâğıt olsaydım üzerime kocaman kırmızı bir kalp, deniz ve güneş çizilmesini isterdim. Kalp hayatımdaki tutkuyu anlatıyor. Tutku yoksa ben yokum. Deniz, özgürlüğü ve keyfi anlatıyor. Güneş de sıcak ve samimi ilişkilerimi anlatıyor.

15. Deniz– Hayattaki üç dileğin ne?

Global piyasada çalışan anneleri yüreklendiren, onların hayatlarını kolaylaştıran bir lider olmak,
Çocuklarımın yeteneklerini ortaya çıkaran ve onları geliştiren bir anne olmak
Kışı hayatımdan çıkarabileceğim bir yaşam kurmak

16. Deniz– Anneyken seni üzen en büyük olay nedir?

Deniz 8 aylıkken iş için gittiğim bir yerde ilk kez ateşlendiği an çok korkmuştum. Evden uzak olduğum, ilk kez başıma geldiği ve annelikte acemi olduğum için bütün geceyi acilde geçirmiştim.

17. Derin– Bir güneş olsaydın nereleri ısıtmak isterdin?

Bir güneş olsaydım, duygularını ifade edemeyen insanları ısıtırdım.

18. Derin– Bir kar olsaydın nerelere düşmek isterdiniz?

Bir kar olsaydım, karı seven insanların yaşadığı yerlere düşüp, onlar mutlu oluncaya kadar onlarla kalır, sonra su olur akardım.

19. Deniz– Annelikte en önem verdiğin şey nedir?

Annelikte en önem verdiğim şey özgüvenli ve sevgi dolu bireyler yetiştirmek

Okumaya devam et

MAKALE

Engellerin üzerinden ‘yüksek atlayan’ bir şampiyon: Kaderiye Aydın!

Yayımlandı

-

Ekleyen

Kadriye Aydın / Milli Sporcu

Kabına sığmayan yeteneğiyle hayatının olağan akışını değiştirdi. Onlarca imkânsızlığın üzerinden “yüksek atlama” yapan milli sporcumuz Kadriye Aydın, olimpiyatlara doğru adım adım ilerleyen bir başarı öyküsünün kahramanı oldu. Kadriye Aydın başarı yolculuğunu ilk defa kigem.com ziyaretçileriyle paylaştı…

Yedi çocuklu bir ailede dünyaya geldi. Mahallesindeki en yakın ilkokula başladı. Kimsenin ondan bir başarı beklentisi yoktu. Bir  gün, bir teneffüs arasında yeteneğiyle beden eğitimi öğretmeninin dikkatini çekti. Onun enerjisini spora yönlendirmek için harekete geçen öğretmenleri, beklemedikleri bir engelle karşılaştı.  Ailesi  “Kız çocukları spor yapmaz, ayıptır” diye karşı çıktı. Okul müdürünün evine kadar gidip, babasını ikna etmesi gerekti.

Neyse ki Kadriye kendisine güvenen öğretmenlerini hiç mahçup etmedi. Yüksek atlama alanında peş peşe kazandığı madalyalarla “boşuna uğraşıyorsun, spora başlayanların sonu ortada” diyenlerin önyargılarının üzerinden zarif bir şekilde atladı. Başardıkça özgüveni yükseldi, özgüveni arttıkça başarı çıtasını yükseltti. Önce il, sonra ülke şampiyonu, sonra avrupa şampiyonu oldu. Milli sporculuğa kadar yükseldi.  Şimdi de gözünü olimpiyatlara dikti. Biz onunla röportajdan ne mi öğrendik? Boyunuzu seçemezsiniz ama onun kaç santim yükseğinden aşacağınız sizin azminizin göstergesidir.

“Bu iş için boyun kısa” diyenlere boylarının ölçüsünü gösteren bir şampiyonun hikayesi!

İşte Türkiye ve Dünya Şampiyonu Kadriye Aydın’ın kendi ağzından ilham  veren başarı öyküsü. Milli  sporcumuz, “yüksek atlamacı” Kadriye Aydın’ın muhteşem hikayesini, ilk kez Türkiyenin ilk kişisel gelişim sitesi kigem.com tüm detaylarıyla aktarıyor.

Öğretmenlerim ailemi ikna etmek için eve geldiler!

“Van’da meydana gelen deprem sonrasında ailem Mersin’e göç etmiş. Yedi kardeşin altıncısı olarak Mersin’de dünyaya geldim. Yokluklar içinde büyürken, ilkokul üçüncü sınıfta beden eğitimi öğretmenim benim atletizme yeteneğim olabileceğini fark etti. Teneffüslerde yerinde duramayan, oradan oraya atlayıp zıplayan biraz yaramaz bir çocuktum. Bu durum öğretmenlerimin dikkatini çekmiş. Hiperaktif yapımdan dolayı beni atletizme yönlendirdiler.

Fakat başta babam olmak üzere tüm ailem buna karşı çıktı. Babam muhafazakar bir çevreden geldiği için kız çocuğunun sporla ilgilenmesinin doğru olmayacağını düşünüyordu. Ailemizin büyükleri de zaten “spor yaparak bir yere gelinemeyeceğini, boşuna böyle şeylerle uğraştığımı” söylüyordu. Evden onay çıkmayınca müdür ve müdür yardımcıları babamı ikna etmek için bizi ziyarete geldiler. Onlara bu konuda yetenekli olduğumu, ziyan olup gitmeme izin verirlerse yazık olacağını anlattılar. Öğretmenlerimin ailemin ikna çabası olmasaydı atletizm maceram başlamadan bitecekti.

Stadyuma gidecek imkan olmadığı için, parkta antrenman yaptım!

İlk olarak uzun mesafe koşusuyla başladım. Bir süre kros yaptıktan sonra sıçrama konusunda daha yetenekli olduğum görüldü. Ancak maddi imkânlarım olmadığı için yüksek atlama antrenmanlarını düzgün bir şekilde yapamıyordum.

Antrenman için minder, çıta, çivili ayakkabı gibi malzemeler gerekiyordu, ancak benim harçlığım bu malzemeleri almayı geçtim, onları kullanabileceğim stadyuma gitmeye bile yetmiyordu. Bu nedenle başlarda parklarda ve sokak aralarında antrenman yapmaya başladım. İki arkadaşım benim için bir lastiği iki ucundan tutuyordu, ben de bu şekilde sıçrama çalışıyordum. İlk olarak makas tekniğini öğrendim. Yüksek atlamayı bu şekilde düşe kalka yapabilir hale geldim. Minder alacak imkan olmadığı için, parkta çimenlerin üzerine düşerek antrenman yapıyordum.

Bir çivili ayakkabım bile yok, anlıyor musun?

Kros yapmaya başladıktan sonra kısa sürede başarılar peş peşe gelmeye başladı. Mersin il birincilikleri, bölge birincilikleri derecelerini elde ettim. İlk madalyamı kazandığımda 9 yaşındaydım.

Aslında madalya kazanmanın ne demek olduğunun bile farkında değildim. Hatta madalya kazandığımız için bir yerel televizyon bizi yayına çıkarmıştı. Herkese tek tek “ödül olarak ne istediğini” sordular. Benim o zaman kendime ait bir çivili ayakkabım yoktu. Ben, “çivili ayakkabı” istediğimi söyledim. Sunucular bu duruma çok şaşırdı, çünkü diğer şampiyonlar genelde bilgisayar, telefon, kıyafet gibi isteklerde bulunuyormuş.

Benim sadece çivili ayakkabı istediğimi görünce, “diğerlerinden daha farklı olduğumu” söylemişlerdi. O zaman benim için çivili ayakkabı en büyük ödüldü. Çünkü bunu alacak param yoktu. Bilgisayar ya da telefonu hayal bile edemiyordum. Programdan sonra bize armağanlar verildi.

Heyecanla beklediğim çivili ayakkabılar yerine kıyafet vermişlerdi…

Stadyuma yürüyerek gidiyordum

Madalyalar kazanmaya başlayınca kulüplerin dikkatini çektim. On yaşındayken Yüksel Spor’a transfer oldum. Kulübün antrenmanları stadyumda yapılıyordu. Benim kendimi geliştirmem, daha büyük başarılara imza atmam için bu antrenmanlar çok önemliydi. Stadyum evimden bir saat uzaktı. Daha kötüsü oturduğumuz mahalleden stadyuma giden bir dolmuş geçmiyordu. Bu yüzden her gün tek başıma yürüyerek stadyuma gidiyordum. Daha 10, 11 yaşındaydım… Akşamları korkarak eve dönüyordum.

Lise yıllarıyla birlikte hayata bakışım değişmeye başladı. Artık başarının ne demek olduğunu, bir insanın hayatını nasıl değiştirebileceğini biliyordum. Yaşım olgunlaşıyordu ama maddi imkânsızlıklarım hala önümdeki en büyük engel olarak duruyordu. Bir gün “tüm bu imkânsızlıkların üzerinden sıçramamın tek yolu ise daha fazla antrenman yapmaktan geçiyor” dedim içimden. Beni rekorlar kırmak, alanımda büyük işler başarmak kurtarırdı.

O günlerde annem bana günlük 1 lira harçlık veriyordu. Bu parayla hem karnımı doyuruyordum hem de okuldan antrenmana gidiyordum. Param bir simit ve bir ayran almaya yettiği için antrenmanlara yine yürüyerek gidiyordum.

Limit Sizsiniz’i okuyunca, limitlerimi aştım!

Lise birinci sınıfta başarılarımda dikkat çeken bir yükselme oldu. O dönemde başarı motivasyonumu daha da artıracak kitaplar arıyordum. Bir gün gittiğim kitapçıda Mümin Sekman’ın Limit Sizsiniz kitabını gördüm. Kitabı okuduğumda kendimi buldum, hayalimi gördüm. Kendimi daha güçlü ve daha kararlı hissetmemi sağladı. Bu kitap bana hiçbir şeyin imkansız olmadığını, düşünce gücü ve kararlılık sayesinde engellerin aşılabileceğini gösterdi.

Kitabı okuduğum yıl Dünya Liseler Şampiyonası’na katıldım ve kendi grubumda dünya şampiyonu oldum. Limitlerimi aşmak beni daha da hırslandırdı. Mümin Sekman’ın diğer kitaplarını okurken, bir gün öyküsü yazılacak başarılara imza atacağımı hayal ettim. Hatta bu hayalimi Mümin Sekman’a da yazdım. Kendisiyle de böylece tanıştık. Beni başarılı okurlar buluşmasına davet etti.  Bu beni çok mutlu etti.

Başarılı oldukça, her şey güzelleşmeye başladı

Dünya şampiyonu olunca Cumhurbaşkanlığının başarılı sporculara yönelik para ödülünü almaya hak kazanmıştım. Ancak henüz reşit olmadığım için para ödülü ailemin hesabına yatırılmıştı.

Bu başarıdan sonra bir çok şey hızla değişti. Fenerbahçe Spor Kulübü beni kulübümden istedi. Yüksel Spor Kulübü’nün imkanları çok sınırlıydı. Bu transferle birlikte çalışma koşullarım düzeldi, tabii maaşım da. İlk başladığımda Fenerbahçe Spor Kulübü bana 400 TL maaş veriyordu. Ancak henüz reşit olmadığım için maaşımı annem çekiyordu.

Bu transferden sonra annem harçlığımı artırmıştı. Artık beslenmeme ve antrenmanlarıma daha fazla özen gösterebiliyordum. Ayrıca daha liseyi bile bitirmeden para kazanmaya başlamam başta ailem olmak üzere çevremin bana bakışını değiştirdi. Başlarda emeklerimin boşa gideceğini söyleyenler, para kazanmaya başlayınca “hayatımı kurtardığımı” söylemeye başladılar.

Boş durmak yok, daha çok çalış!

Yıldızım parlamaya başlayınca ailemin bana inancı da desteği de arttı. Haftada 6 gün antrenman yapıyordum, bir gün de dinlenmem için boş bırakılmıştı. Ancak annem boş günlerimde bile antrenmana gitmemi istemeye başlamıştı! “Daha başarılı olmak için daha da çok çalışmalısın!”, diyordu.

Onlar da artık şampiyonalara benimle birlikte hazırlanıyor, benimle birlikte aynı heyecanları yaşıyorlardı. Annem beni ilk kez bir yarışmada izlemeye geldiğinde gözyaşlarını tutamadı. Bu hepimiz için bir tecrübe oldu. Bir daha annemi yarışlara davet etmedim. Çünkü o ağladığında ben de etkileniyordum.

Üniversiteye başlayınca birden derecelerim düşmeye başladı…

Liseyi bitirince dünya şampiyonu olduğum için sınavsız olarak üniversiteye geçiş hakkı kazandım. Ailem Mersin’de yaşadığı için Mersin Üniversitesi Beden Eğitimi Yüksekokulu’na başladım.

Sekizinci sınıftayken “Milli Sporcu” olmuştum, dünya şampiyonluğum vardı ama üniversiteye başlayınca performansım geriye gitmeye başladı. Milli sporcu olduğum için devlet bursu alıyordum ve bursun devam etmesi için derslerde başarılı olmam şarttı. Derslerime yoğunlaşınca bu sefer de sportif derecelerim geriye doğru gitmeye başladı. Hem dersleri hem dereceleri yüksekte tutmam gerekiyordu. İkisi birden çok zordu. Derslerden çıkıp antrenmana gitmek için üç dolmuş değiştiriyordum.

Aslında antrenmanlarımı ihmal etmiyordum ama odağım dersler ve hayallerim arasında bölünmüştü. Bu yüzden antrenmanlarım verimsiz geçiyordu. Günde çift antrenman yapmam bile bu durumu değiştirmiyordu. Sabah üniversitede antrenman yapıyor, sonra çift dolmuş değiştirip stadyuma gidiyordum. Bu yoğunluk ve baskı beni çok zorluyordu.

Bazen antrenmanlara aç karnına gittiğim bile oluyordu. Dört yıl boyunca atlama derecem bir santimetre bile gelişmedi. Daha da kötüsü geriye gitmeye başladı. Üniversiteye 1.80 cm derecesiyle başladım, ama bir sonraki sene 1.78 cm’ye geriledim. Bu durum psikolojimi etkiledi. Bir yandan bursumu kaybetme, bir yandan kulüpten atılma korkusu yaşıyordum.

“En iyisi sen bu sporu bırak!”

Kaygılar kendime olan güvenimin azalmasına yol açmıştı. Hocalarım, antrenörlerim bendeki düşüş karşısında sporu bırakıp “KPSS’ye hazırlanmanın” daha doğru olacağını söylemeye başlamıştı. Bu süreçte en büyük destekçim Mümin Sekman kitapları oldu. O kitaplar sayesinde kaybettiğim inancımı geri kazandım. Motivasyonumu geliştirecek videolar izlemeye başladım. Çünkü pes etmeyecektim!

Üniversiteden mezun olmam spor kariyerimde dönüm noktası oldu. Bende başarı potansiyeli olduğunu biliyordum. Sürekli kendi kendime “her şey seninle başlar, istersen yapabilirsin” diyordum. Okul bitince sadece hayallerime ve hedeflerime yoğunlaştım. Antrenman tempomu artırdım. Spor dışında başka hiçbir şey düşünmedim. Haftanın dört günü antrenman yaptım, diğer günlerimi KPSS hazırlığa ayırdım.

Kimse benim yeniden toparlanacağıma inanmıyordu, hatta Avrupa Şampiyonası’na katılmama ihtimal bile vermiyorlardı. Ama ben sadece hedefime odaklanarak 2017 Avrupa Şampiyonası’na katıldım ve finallere kaldım. Bu olaydan sonra kendime olan inancım arttı ve olimpiyatlara katılma hayalime yeniden dört elle sarıldım. Şu anda olimpiyatlar için aday kadrodayım.

Önemli olan boyunuzun yüksekliği değil, boyunuzun kaç santim yükseğinden atladığınız.

2020 Tokyo olimpiyatlarında ülkemizi en iyi şekilde temsil edebilmek için kendimle yarışmaya devam ediyorum. Kulüpler arası bir yarışmada herkes bana boyumun yüksek atlama standartlarına göre kısa olduğunu, finale kalamayacağımı söylediler. Bu durum benim daha da hırslanmamı sağlamıştı. Dünyada diğer sporcular bunu başardıysa ben de başarabilirim. Yapamazsın diyenlere de yapabileceğimi gösterdim.

Olimpiyatlara da aynı motivasyonla hazırlanıyorum. 2018 yılında katıldığım tüm yarışmalarda Türkiye şampiyonluğunu kazandım. Derecem arttı, artık insanlar benden daha fazlasını beklemeye başladı. Elde ettiğim bu başarılar “yapamazsın” diyenlere de en güzel cevap oldu.

Elbette yüksek atlamada uzun boylu olmak büyük avantaj. Benim boyum da gerçekten dünya ortalamasına göre oldukça kısa. Şu anda en yüksek derecem 1.85 ve boyumdan 22 cm uzun. Avrupa ve dünyada kendi boyundan 40-50 cm üstünü atlayan sporcular var. Onlar başarıyorsa, ben neden başaramayayım? Hiçbir şey imkansız değildir, önemli olan istemek ve inanmak.

Olimpiyatlar için haftada 6 gün antrenman yapıyorum.

Yıl sonunda Milli Takım kampına gireceğiz, orada her gün çift antrenman yapacağız.

Pek çok çocuk için ilham kaynağı oldum

Şu anda Türkiye’nin en iyi kulübüne geçtim. ENKA Spor Kulübü’ne transfer oldum. En büyük destekçim kulübüm. Yüksek atlama branşı ülkemizde yaygın olarak bilinmediği için federasyonlardan da sponsorluklardan da destek alamıyoruz.

Kenar bir mahallede büyüdüm ve spor olmasaydı hayatım anneminkinden farklı olmayabilirdi. Ailemde yükseköğrenim alan ilk kişi oldum. Benim başarılı olmam çevremi olumlu yönde etkiledi.

Ben spora başladığımda karşı çıkanlar, ayıplayanlar bile kız-erkek ayrımı yapmadan çocuklarını spora yönlendiriyorlar. Benim başarılarımı görüp kendisine örnek alan onlarca çocuk var. Onlara karşı da sorumluluğum var.

Başarılarımı devam ettirerek onlara doğru örnek olmak istiyorum.

İşte Kadriye Aydın’ın başarılarının sıralı tam listesi:

2006 Mersin ilkokullar puanlı atletizm il birinciliği

2008 Türkiye yıldızlar ve Gençler şampiyonluğu

2010 Balkan Yıldızlar şampiyonluğu

2011 Dünya liseler şampiyonluğu

2012 Balkan  Gençler şampiyonluğu

2017 U23 Avrupa finalisti

2017 ve 2018 Türkiye büyükler şampiyonluğu

Kigem.com notu: Şampiyon sporcumuz Kadriye Aydın’ın hikayesinin devamını merak ediyorsanız, İnstagram sayfasını takip edebilirsiniz. https://www.instagram.com/kadriye33

Okumaya devam et

MAKALE

Bilgi okyanusunda kaybolmamanın yolları

Yayımlandı

-

Ekleyen

Artık bilgi okyanusunda yaşayan balıklar gibiyiz. Çevremiz sayısız bilgiyle dolu. Peki bu bilgilerden hangisini öğrenmeli, hangisini göz ardı etmeliyiz? Bu sorunun cevabı için birkaç önerimiz var. İşte bilginin çıkmaz sokaklarında kendimize bir yol haritası bulmak için yapmanız gerekenler:

Bilgi Okyanusunda Kaybolmamak İçin Bazı Öneriler

Çağdaş toplumlarda kültürel birikim ve aktarımın yani kültürel evrimin araçlarından biri (hâlâ) kitaptır. Ancak, yayınların neredeyse sınırsız olduğu buna karşılık zamanın ve olanakların sınırlı olduğu yaşantımızda, gelişigüzel okumak yerine kitapları seçici okuyup onlardan verimli yararlanmak önem kazanmaktadır.

Bu sebeple bilginin çıkmaz yollarına dalmadan önce kendimize bir yol haritası çıkartmamız gerekebilir. Bu yol haritası nasıl olmalı derseniz bir kaç öneri paylaşalım:

Öncelikle genel görünümü gösterecek genel tarih kitapları (insanlık tarihi, dünya tarihi, bilim tarihi, bölge tarihi, ülke tarihi vb.) okunabilir.

Bunlar okunurken kafanın takıldığı noktalarda, özel kaynaklara (örneğin Afrika tarihi, devrimler tarihi) yönlenebilir.

İnsanlığın kültürel kalıtı (eşit oranlarda olmasa da) tüm halkların katkısıyla oluştuğuna göre ve kültürel diyalog ortak bir dille yürütülüp katkıların o kalıtlar üzerine yapıldığı göz önüne alınarak büyük kültürlerin klasik yapıtları (örneğin destanları, kutsal kitapları, edebiyat, felsefe kitapları) fırsat bulundukça, rastlandıkça edinilip okunmalıdır.

Sınıflı toplum dünyasında genel kültürün, insanlığın ortak değerleri yanı sıra ideolojik savaşının düşünsel silahlarını da içerdiği unutulmadan, karşı ideolojilerin temel yapıtları (örneğin köleci, ırkçı, faşist, emperyalist el kitapları) hakkında (hem korunmak hem saldırmak için) bilgi edinilmelidir.

İçinde yaşadığımız çağdaş toplumun sorunlarını, akımlarını, kavramlarını öğrenebileceğimiz yapıtları da (tarihsel bilgilerle desteklense de en yakın tarihin düşünsel ürünleri üzerinden yürütülen diyaloglara ve tartışmalara katılabilmek; hiç değilse onları anlayıp bilimsel, sınıfsal açıdan değerlendirmek için) izlemelidir.

Kısacası bir gözümüz tarihte, bir gözümüz günümüzde olmalıdır.

Peki, “Hangi kitaba ne kadar zaman ayırıp ondan nasıl yararlanmalı?” derseniz…

“Okuma ekonomisi ve metodolojisi” diyebileceğimiz bu konuda, bilgisayar ve internetle içli dışlı olduğumuz günümüzde herhangi bir konuda internete girip yüzlerce, binlerce yapıt listesiyle karşılaşmak yılgınlık verip, şaşkınlık yaratıcı olabilir.

Onun yerine ilgilenilen konu hakkında bilgili birinden başlıca kaynaklar sorulabilir. Bu kaynaklarda yararlanılan ve eleştirilen kaynaklar arasında, en çok yararlanabileceğimizi düşündüğümüz kaynaklara gidilebilir. Kitap ekleri ve eleştirileri okuduktan sonra biriktirilip, gerek duyulduğunda taranabilir. Kuşkusuz okumaya karar verilen yazarlar ve konular internetten (o zaman) aranabilir.

Kitaplardan yararlanmada “hızlı okuma” yöntemleri pek sağlıklı değildir. Ama bir (konuşma yapma, yazma, tartışmaya hazırlanmada) zaman kıtlığı söz konusuysa, kitabın tümü okunmadan (giriş, sonuç gibi) belli bölümler okunup, (varsa) dizinde verilen sayfalar taranabilir.

Okurken kitaplığımızda sözlükler, ansiklopediler bulunmalıdır. Olanaklıysa, anlamını bilmediğimiz hiçbir (örneğin Latince) sözcüğü, kavramı atlanmamalıdır.

Yararlanılan kitap, dergi gibi kaynaklarda ilgilenilen satırların altını çizmek kitabı yaralar. Sonraki okuyuculara yarardan çok zarar verir. Zorunlu durumlarda  önemli yerleri illa çizmek zorundaysak en azından kurşunkalem kullanılmalıdır.

Bir yazıdan en iyi yararlanmanın yolu notlar almak, (gerekirse) özetini çıkarmaktır. Notlar arasında köşeli ayraçlar içine ya da kıyıya kendi soru ve görüşlerinizi ekleyebilirsiniz, eklemelisiniz. Bu en sağlam ama (zamanca) en pahalı yöntemdir. Ancak ağırlığı, yazıyı sindirme ve kendi sözcük ve kavramlarınızla daha sonra çok kısa sürede yararlanma olanağı verir.

Bir okumadan en büyük verim, okuma bir tartışma, bir konuşma, bir eleştiri, hele bir yazı amacına yönelik olduğu zaman alınır. Ama böyle diye “o zaman okurum” havasına girilmemelidir. O zaman (örneğin ödev, seminer hazırlama) çok ender gelebilir ve sizin istediğiniz konularda gelmeyebilir. İstediğiniz konularda geldiğinde, daha önce genel okumalar yapmamışsanız, kendinizde büyük bir boşluk, eksiklik bulabilirsiniz.

Son olarak, mesela doğa bilimleri okuyan  kişiler toplum bilimlerini tanıtıcı yapıtlar, toplum bilimleri okuyanların da doğa bilimlerinin tarihini ve yapısını özetleyen kitaplar konusunda bilgili olmalarının gerektiği. Bu, işbölümü toplumunun bilgi edinmede yarattığı yabancılığının aşılması yanı sıra, doğal ve toplumsal gerçekliğin bütünlüğü içinde kavranıp dönüştürülebilmesinde yararlı olacaktır.

Yazar: Alâeddin Şenel
Kaynak: http://www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

Popüler İçerik