Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Doğan cüceloğlu ile yurt dışı eğitim üzerine!

Doğan Cüceloğlu ile Milliyet yurtdışı eğitim konusunda kafaları karıştıran pek konuda uzun uzun konuştu.İşte Cüceloğlu’nun yurt dışında eğitime gitmek isteyenlere önerileri…

Yaşamı anlama üzerine yazdığı pek çok kitapla 7’den 70’e hepimize seslenen Doğan Cüceloğlu, günlük hayatta göremediklerimizi bize fark ettiren Türkiye’deki ender insanlardan biridir.

Sayıları 40’ı aşmış İngilizce ve Türkçe bilimsel makalesi bulunan Cüceloğlu Türk insanının duygu, düşünce ve davranışlarının bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen kitaplarıyla yıllardır nedenlerimizi sorguluyor. Kendisiyle ilk tanışıklığım üniversite yıllarıma, “İnsan İnsana” kitabına uzanıyor. Şimdi ise kendi adıyla kurduğu ve sürekli güncel tuttuğu internet sitesi üzerinden yazdığı kitapların değerlendirmelerini diğer okuyucularla paylaşabiliyor, hatta kendisine soru sorabiliyorsunuz.

Doğan Cüceloğlu ile yurtdışı eğitim konusunda kafaları karıştıran pek konuda uzun uzun konuştuk. Konuşmalarımızdan çıkan en önemli sonuç; en kötü durumun bile farkına vardıktan sonra bir fırsata dönüşebileceğini görmemiz oldu.

Türkiye’de pek çok genç bütçesine uygun farklı programlara katılıp geleceklerine artı değer katma amacıyla yurtdışına gidiyor. Bu durumda gençler, ne gibi uyum ve davranış sorunlarıyla karşılaşırlar?
Kültür şoku diye bir kavram var. Giden yabancı öğrenciler bu kültür şokunu yaşıyor. Onun da üç aşaması var. Biri, kendini çok yabancı ve her şeyin dışında hissetme. Bu sırada bir yargılama oluşuyor. O da, “Bunlar da insan mı, bu ne biçim yiyecek, bu ne biçim giyiniş tarzı, bunların hepsi sahte, ne anlamsız bir dünya, ben niye geldim buraya…” şeklinde oluyor ve bir yalnızlık ve karamsarlık oluşuyor. Bu dönem 6 hafta kadar devam ediyor. Bu sırada karar verip, geri dönenler çok oluyor. Ardından ikinci bir devre başlıyor. Birden bire, “Ben anlayamamışım bu işi, aslında bunlarla ilgili her şey şahane, burada müthiş bir gelişmişlik var. Bu insanların müziği de şahane, giyinişi de şahane, yolları da şahane, iyi ki gelmişim, aslında görememişim, bizimkinde bir iş yokmuş…” gibi ayrı bir yargılama durumu oluşuyor. Kendini kötüleyip, yeni ortamı gözde büyütme ve büyük bir hayranlık içerisinde kalma belirtilerinin yaşandığı ikinci dönem uzun sürüyor.

Bazıları hiç kurtulamıyor bu dönemden. Bir süre sonra daha gerçekçi bir üçüncü devre başlıyor. O da, “Bunların yolu kendilerine uygun, fonksiyonel; bizim yolumuz kendimize uygun, fonksiyonel. Her ikisinin de artıları var, eksileri var, değerlendirilebilir” şeklinde görülen düşünce durumu.

Gerçekten yabancı öğrenci almaya hazır, deneyimli, üniversiteler bilinçli hareket ediyor. O nedenle bir yabancı öğrenci geldiğinde daha okul başlamadan önce “oryantasyon” dedikleri bir program oluşturuyorlar. ABD’de yabancı öğrencilere danışmanlık yapmak bir nevi meslek haline gelmiş. Gönül ister ki Türkiye’de de böyle bir bilinç olsun. Türkiye’den gidecek öğrencilere Milli Eğitim Bakanlığı bir program hazırlasın. Bizde böyle bir bilinç olsaydı daha önce Almanya’ya giden işçilerimiz için bir yönlendirme yapılırdı ve bugün tahmin ediyorum ki Almanya’da çok farklı bir kitle oluşurdu. İlişkilerimiz ve imajımız çok farklı olurdu.

Sizce neden böyleyiz?
Çünkü biz bireyin yaşamına önem veren bir kültür değiliz. Peki, niye önem vermiyoruz konusu da apayrı bir inceleme alanı. Şimdilerde bununla ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bunlara, dünyaya bakış tarzımızın sonucunda oluşan durumlar, diyebiliriz. Yaşananlar tesadüfen yaşanmıyor. İyi veya kötü olduğumuzdan kaynaklanmıyor.

Bu noktada ebeveynlerin de durumunu göz ardı etmemek gerekir. Onlara ne gibi görevler düşüyor?
Enteresan bir durum var. Ebeveyn gerçekçiyse zaten çocuğunu göndermeden önce ona yaşamın gerçekleriyle karşılaşma imkânı vermiştir. Çocuğunu yaşamdan yalıtmamıştır. Çok koruyucu, yönlendirici, denetleyici ana babalar olmamışlardır. Koruyucu, denetleyici, yönlendirici ana babalar, çocukları telefon açıp da ağlamaklı bir ses tonuyla “anne ben gelmek istiyorum” dediklerinde gel tabii ne var, diyenlerdir. Ya da “ah evladım böyle yap, şöyle yap, bilmem ne ol” gibi yönlendirme yapan insanlardır. Bu tavırlar aslında çocuğun zaten niye öyle davrandığının sebebi. Bu çocuk demek böyle bir aile ortamında yetişmiş ki oraya gidince bu tip programlar etrafında olmayınca sudan çıkmış balığa dönüyor. Çocuk önüne dört köfte konulup hadi ye, diyen bir aile ortamından gittiğinden kim ne verecek, kim ne diyecek onu bekliyor. Öyle bir şey olmayınca da sanıyor ki kimsenin umurunda değilim.

Bence ebeveynlerin kültür şokunun çok doğal olduğunu ve bunun 6 hafta, 2, 3 ay sürebileceğini bilmesi gerekiyor. Aileler nasihat etmek yerine dinlemeye önem vermeliler. Sürekli gerçekçi olarak yeni bir dünyada, geçici bir süre içerisinde olduğunu çocuğa göstermeliler. Geçici bir süreç içerisinde olduğu bilinci çocuğa iyi gelecektir. Ailelerin “madem o kadar mutsuzsun o zaman gel, dünyanın sonu mu ne var yani” dememeleri gerekir.

Genellikle kültürümüzde seçimlerimizi alışkanlıklarımızın içinde farkında olmadan yapıyoruz. Daha bilinçli yapmak durumundayız. Bence yurtdışına gitmek kişinin kendini, kültürünü, temel inançlarını, değerlerini, kavrayıp, kültür robotluğundan kurtulması için çok güzel bir fırsat. Her gence öneririm. Her ana babaya imkânları varsa en azından bir yıl çocuklarının yurtdışında kendi başlarına ayakta kalabilmelerine fırsat vermelerini tavsiye ederim.

İstanbul Üniversitesi’nde psikoloji okuduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptınız. İlk başlarda sizin de davranış sorunlarınız oldu mu?
Hem de çok fazla oldu. Bu çok masumane durumlarda oluyor ve bazen de son derecede gülünç durumlarda oluyor. Örneğin, ben alışveriş merkezine gidip kendime bir fotoğraf makinesi alacaksam ve siz arkadaşımsanız, “”Hadi gidelim bana bir fotoğraf makinesi alalım.”” derim. Biz birbirimize böyle “”hadi gidelim”” deriz. Amerika’da arkadaş bildiğim insanlara “”hadi gidelim bana bilmem ne alalım”” dediğimde adam tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor ve “”Niye bana ihtiyaç duyuyorsun ki, ben anlamam fotoğraf makinesinden”” diyor. Şaşırıp kalıyorsun.

En çok karşılaştığım zorluklar kadın erkek ilişkilerinde oldu. Yüzüme gülümseyen her kızın bana aşık olduğunu sandım. Ondan sonra müthiş öfkelendim ve “Benimle dalga geçiyorlar” dedim. Çünkü bana bakıyor, gülümsüyor, benimle flört ediyor sandım. Beş dakika sonra bu benim nişanlım, diye tanıştırdığında hayret ettim. Alay mı ediyorsun, nişanlın varsa bana niye böyle bakıyorsun, dedim. Müthiş yargıladım onları. Daha sonra farkına vardım ki farklı bir sistem içerisindeyim. Bir kızın senin gözünün içine bakması, gülümsemesi, konuşması uygarca bir davranış olarak algılanıyor. En basit şey mesela yemeğe gittiğin zaman birisinin yemeğinin parasını vermek zorunda değilsin.

Ayrıca orada beni en çok etkileyen hiç tanımadığım insanların gözümün içine bakarak “günaydın” demesiydi. Kapıdan önden çıkıyorsa, arkadan siz geliyorsanız kapıyı tutması ve gülümseyerek yüzünüze bakması çok güzel bir davranıştı. Önceleri çok hayret etmiştim. Sonra alışkanlık haline geldi benim için. Buraya döndüğümde bunu bulamadığım zamanlar öfkelenmeye başladım.

Düşünce tarzında uyumun çok önemli olduğunu gördüm. Örneğin, profesör diyor ki “cuma günü saat 5’te bu ödevi bekliyorum”. Eğer ödevi 5 dakika geç verirsen kabul etmiyor. İlk başlarda bu bana çok katı, gâvur inadı gibi gelmişti. Sonra anlıyorsun ki bu da kendi başına bir eğitim. Hoca sınavda dışarı çıkıp, gidiyor. Öğrenciler ne birbirlerine bakıyor, ne de birbiriyle konuşuyorlar. Kişinin onur sistemi dediğiniz sistemi görmek beni çok etkiledi. Üniversite doktora öğrencileri arasında herkes kendi alanında en iyisini yapmak üzere gelmiş. Elinden gelenin en iyisini yapıyor. Hesap soran yok. “Kimse görmüyor, şunu şuradan alsam da şöyle yapsam” diye düşünüp söylediğinde benim bulunduğum üniversite ortamında birçok öğrenci, “ama sen görüyorsun ya niye başkalarının görmesine gerek var” tavrı içerisinde. Bunlar bana çok önemli uyum süreçleri olarak geldi. Yavaş yavaş uygar bir kültürün ne demek olduğu konusunda çok düşünmeme yol açtı.

Siz yabancı dili nerede öğrendiniz?
Ben Amerika’ya doktoraya gittiğimde yabancı dilimin çok iyi olduğunu sanıyordum. Çünkü o zamanlar Türkiye’de asistandım ve Amerikalı profesörlerin derslerini öğrencilere tercüme ediyordum. Ama doktora programına girebilmem için bir yeterlilik sınavına girmem gerekiyordu. Şunu gördüm ki benim buradaki yabancı dilim ABD’de akademik bir eğitimi kaldıracak olgunlukta değil. O nedenle Amerika’da doktora derslerine paralel bir yıl yabancı dil eğitimi aldım.

Dil öğrenmek için nasıl bir yol izlemek gerekir sizce?
Gençlerin kesinlikle yabancı dil alt yapısını çok güçlü bir şekilde oluşturmalarına salık veririm. Buradaki zamanlarını bu alt yapıyı oluşturmak için kullanabiliyorlarsa kullansınlar. Sınavı geçmiş olmaları yeterli değil. Eğer eğitim için gidiyorlarsa kendi alanlarında bilimsel araştırmaları okuyabilecek hale gelmelerini tavsiye ediyorum.

Yabancı dil o kültürün, o toplumun dilidir. Yaşamdan yalıtılamaz. O nedenle o kültürün müziği, sanatı, felsefesi, edebiyatı ve yaşamıyla tanışmaları gerekir. Dil çalışmak yanlış bir yaklaşım. Televizyonuyla, müziğiyle, kitabıyla bütünün içine girmek gerekir. Her dilin bir ritmi vardır. O ritmi yakalamak önemli.

Yurtdışında hem eğitim gören hem de eğitim veren bir insansınız. Türkiye ile karşılaştırdığınızda ne gibi farklılıklar gördünüz?
Türkiye’deki üniversite geleneği ABD’deki üniversite geleneğinden farklıdır. Bize Cumhuriyet döneminde Orta Avrupa geleneği gelmiş. Ondan önce de medrese geleneği var. Medrese geleneğini biliyoruz. Onun bilimsel araştırma ile bir ilgisi yok. Medrese daha ziyade hafıza üzerine kurulmuş bir sistem. Onun için bir nesilden öbürüne bellek aktarılması sağlıyor. Orta Avrupa üniversitelerinde oldukça hiyerarşik bir yapı var. Ülkelere göre farklılıklar gösteriyor. Mesela, Fransız sistemi, Alman sisteminden farklıdır. Şimdi yavaş yavaş Amerikan sistemi hakim olmaya başladı. ODTÜ ve Boğaziçi Üniversiteleri gibi kurumlarımız Amerikan modeline daha yakın. Klasik yerleşmiş üniversitelerimizin ise oldukça farklılıkları var. En önemlisi hocanın bilimsel kariyerine hazırlanışı, yetişmesi farklıdır. Ne demek bu? Türkiye’de kimler asistan alınıyor. Doktora programı nasıl planlanıyor ve doktora programlarının çalışma alanları nasıl yönetiliyor? Bunlar incelendiği zaman her iki tarafta çok büyük fark görülür. Bu demek değil ki bu farklar bizde bilim insanı yetiştirme konusuna pek özen gösterilmiyor. Bence bu konunun üzerinde ısrarla durulması gerekiyor. Bizde benim gördüğüm kadarıyla bir kişi asistan olarak alınırken ve hatta doktora programından geçip, üniversite kadrosuna girerken daha ziyade o bölümdeki güçlü insanlarla ilişkisi hesaba katılıyor. Amerika’da ise kişinin akademik yeteneği hesaba alınıyor. Bunu kesinlikle söyleyebilirim. Bu, zaman içerisinde çok büyük farklar ortaya çıkarıyor. Orada akademik program içinde bir doktora öğrencisi son derecede bağımsız olarak sürekli eleştirir, karşı çıkar ve kendi görüşlerini destekleyecek araştırmaları bularak mevcut dersin içerisine sokar. Bunu ne kadar dirençle ve bir nevi asi bir tavır içerisinde yaparsa sistem onu o kadar çok kabul eder. Burada ise akademik hayatının sonu olur. Türkiye’de benim gördüğüm kadarıyla bizim klasik akademik sistem içinde gerçekten yetenekli, bağımsız ve kendini alanına adamış gençlerin akademisyen olma fırsatları pek çok. Bu söylediğim şey çok acı bir şey. Bununla ilgili de ufukta yapılacak herhangi bir şey görmüyorum. Bu sadece üniversitelerimizde mi böyle? Hayır. Bürokrat sistemde de böyle. “Tanıdık bildik kültürü” olduğumuzdan kaynaklanıyor.

Amerika’da kötü üniversiteler var. İyi üniversiteler var. Bundan dolayı Amerika’da üniversite mezunuyum dediğiniz zaman hemen soruyorlar, “Hangi üniversite mezunusun?” diye. 3000’in üzerinde üniversite var. Bunların içerisinde ben üniversiteden mezunum dediğiniz zaman utanılacak üniversiteler de var. Yani tamamıyla parayla mezun olabileceğin okullar. Herkes bunları bilir ve sürekli üniversiteler değerlendirilir, açık pazar durumundadır. “Doktoramı aldım” dediğinizde “Hangi üniversiteden doktoranı aldın?” diye sorarlar. Onun için bazı üniversitelerin doktoralarını doktora olarak kabul etmezler. Bilmeyenler için geçerlidir orada. Kaliteli, bilimde öncülük yapan üniversitelerin hocalarına ise müthiş olanaklar sağlanmıştır. Onun için öğretmen olarak görülmezler. Hemen hemen üç grup yüksek öğrenim vardır. Bir tanesi meslek yüksek okulu düzeyinde eğitim verir, iki yıllıktır. Bunların sayısı çok fazladır, yaygındır. Hiçbir sınavı yoktur. İstediğin gibi girebilirsin. Herhangi bir alanda meslek edinebilirsin. İkincisi öğrenime ağırlık veren ve hocalarından daha çok iyi öğretmen olması istenilen üniversitelerdir. Üçüncüsü ise lisans düzeyinde eğitim veren araştırmaya önem veren üniversitelerdir. Bu üniversitelerde hocalık yapan kişiler bir yılda bir ders verirler, o da haftada 3 saattir. Hatta onu da 1 bir sömestir verirler. Bazılarının 12, bazılarının 36 asistanı vardır. Müthiş araştırma üretirler. Kitap yazmazlar. Kitap yazanlar daha çok üniversitedeki öğretmenliğe önem veren profesörlerdir ama yazılacak kitaba konu olan araştırmaları da hep bu insanlar üretir. Sürekli makale hazırlarlar ve Nobel mükafatı alan gruptakiler böyledir ve büyük araştırma fonlarıyla çalışırlar. Bilimi sürekli canlı tutarlar. Amerika bu araştırma kurumlarına gözbebeği gibi bakar. O bakımdan bizde gerçekten meslekte üretici olmak isteyen insanların çoğu maalesef üniversite ortamında yer imkânı bulamaz. Amerika’ya gidip, parlayıp, bizim gazetelerde isimlerini okuduğumuz insanlar haline gelebiliyorlar. Daha başka farklar da var ama esas üzerinde duracağım temel farklar bunlar.

Yurtdışı bir kurtuluş olarak görülüyor. Bir şekilde gideyim. Orada tuvalet temizleyeyim ama gideyim. Daha sonrasında ise sıkıntılar başlıyor. Gitmeden önce gençler neler düşünmeliler, kendilerini nasıl hazırlamalılar, nasıl bir bakış açısı geliştirmeliler?
Türkiye’de biraz dış dünyanın farkına varmış, kendine güveni olan insanlara sor. Sadece üniversite öğrencisi değil, Türklerin büyük bir çoğunluğu yurtdışına gitmek istiyor. Bu önemli. Bunun nedenini sormak gerekir. Şimdi üzerinde çalıştığım kitap, benim “Mış gibi Yaşamlar” kitabımın ikinci adımı olarak devam ediyor. Şöyle bir gözlemde bulunuyorum. Bir mahpushane yaratmışız kendimiz için. Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun en ufak bir sesinde hemen şişt diyoruz. Neden şişt diyoruz, onu düşünmek gerekir. Yani 10 günlük çocuğun ıh ıh demesini kabul etmeyecek, bundan rahatsız olacak bir toplum haline gelmişiz. Eğer biz bundan rahatsız oluyorsak çok hasta bir toplumuz. Çocuk doğalca çocukluğunu yaşarken sürekli yaramaz olarak damgalanıyor. Bu ülkenin çocukları, çocukluğunu yaşayamaz hale gelmiş. Dersine çalış, yapma, gitme, koşma düşersin sözleri ile büyüyen çocuk birden kendini OKS, ÖSS maratonunda buluyor. Ne yapmışız? Bir mahpushane yaratmışız. Şimdi, kim mahpushanede kalmak ister? Hapistekilere soralım: Hapiste kalmayı mı tercih edersiniz? Dışarıda nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz ama şöyle bir kapıyı açalım mı? Herkes çıkar gider değil mi? Durum bu. Belki abartarak konuşuyorum ama bizim bu ülkeyi yöneten insanlar olarak, bu ülkenin entelektüelleri olarak, bu ülkenin profesörleri olarak bu ülkenin geleceğinden sorumlu ana babalar, öğretmenler, yöneticiler, politikacılar olarak düşünmemiz gerekir. Neden bu ülkeyi böyle bir mahpushane havası içerisinde tutuyoruz. Hepimiz böyleyiz. Biraz zenginleşince, fırsat bulunca gidip 8 ay New York’ta yaşayım, 4 ayımı da burada geçireyim diyoruz. Yazarlarımıza bak, çizerlerimize bak hepsi aynı. Ama dışarıdakilerin “Ay geleyim de 8 ay İstanbul’da kalayım, 2 ay Amerika’da yaşayım” dedikleri çok az. Hemen hemen yok gibi. O nedenle ben gençlerimizi kınamıyorum. Bu tavrın arkasında neler yattığını düşünmeliyiz.

Sorunuza cevap olarak şunu söyleyeyim: Gençler gitmeden önce araştırsınlar. Neyi araştırsınlar? Bizim ülkemizde pek konuşulmayan şeyler söyleyeceğim. Gönüllerinin muradını keşfetmeye çalışsınlar. Bir yaşam vizyonu oluşturmaya çalışsınlar. Çünkü oraya gidip, rüzgârın önündeki yaprak gibi uzun yıllar geçirip, orada biraz dal budak salıp, ev sahibi olup, çoğu evleniyor. Bir süre sonra keşfediyorlar ki mutlu değiller. Ama iş işten geçmiş. O zamanda dönüş çok zor oluyor. Onun için bence dışarıya gidecek olan öğrencilerin önce ben neyi gerçekleştirmek istiyorum? Seçeneklerimde nelerim var? Ben ne de iyiyim? Neyi başarabilirim? Gönlümden geçenler, gönlümün muradı ne? Böyle bir düşünce keşfetmeleri gerekiyor. Nasıl keşfedecekler? Bir ortam gerekir bunun için. Bu ortamı ailede bulabilirler mi? Üniversite hocalarıyla bulabilirler mi, arkadaş aralarında bulabilirler mi? Gözlesinler. Ellerinden gelinceye kadar bu ortamlar içinde bir etkileşim kurmaya çalışsınlar. Gidip gelenlerle temas kursunlar. Mümkün olduğunca gitmeden önce bilinçli gitmeye çalışsınlar. Çünkü yaşam hem çok uzun hem çok kısa. Nasıl baktığına bağlı. Her geçen gün ve her geçen saat tik tak, tik tak ilerliyor. O seçimleri çok bilinçli yapmalılar.

İşsizliğin had safhada olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Üniversiteyi bin bir emekle kazanan, bitiren gençler, ya işsizlikten yakınıyor ya da düşük ücretlerle istemedikleri belki de branşlarının dışında olan alanlarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Tabiî ki bu durumda bir mutsuzluk duygusu, karamsarlık ve hayal kırıklıkları yaşanıyor. Bu noktada gençler ne yapmalılar?
Bir kere dediğiniz doğru, karamsarlık mı gerçekçilik mi? Ben “gerçekçilik” diye görüyorum. Ama “karamsar bir gerçekçilik” var burada. Çünkü gerçeğin kendisi karamsar hakikaten. Burada eğer kişinin özgüveni yerinde değilse benim önerim, Türkiye iş kurma cenneti. Ama Türkiye’de iş kuranların çoğu kırsal bölgeden, tahsili az olan insanlar. Bu adamların sahip olduğu ne? Girişim! Yaşam içerisinde boğuşmuş, ben yapabilirim duygusunda olan insanlar. Ondan İngiltere’ye gidip, doktora yaptıktan sonra, “Gel bakayum gardeşim ne isteyisün şu işi yapacaksın bağa, ne vereceğüm sağa” diyor. Okumuşların, yürekli ve girişimci olmalarını gönlümden geçiriyorum. ” Bizim paramız yok ki, bilmem ne haldeyiz” bunların hepsi laf. Bence gençler eksiklerini tamamlasınlar ve girişimci olsunlar. Çünkü Türkiye tam bir girişimci cennetidir. Yok pahasına başka hiçbir yerde bu kadar kalifiye insanı çalıştıramazsınız. İş kur, bir sürü kaliteli adam hemen hemen yok pahasına seninle çalışmak için sıraya giriyor. Daha ne istersin. Bu kaliteli insanlar iş kursun. Dördü beşi bir araya gelsinler. Su içsin, kuru ekmek yesin, iş kursun. Yapılacak çok iş var. Yabancı geliyor, parasının zoruyla burada iş kuruyor. Çok iyi para kazanıyor. Yazık oluyor bizim emeğimize diyorum.

İş kuranların şu 5 konuya dikkat etmesini öneriyorum.
1. Kendini tanımak, kendine değer vermek: Kendini tanımıyorsa, kendini tanımaya başlasın. Bil ki kız erkek cinsiyetin, dilin, dinin, ırkın ne olursa olsun sen insan olarak değerlisin.
2. Seçimlerinden sorumlu olmak: Paldır, küldür yaşama. Sabahleyin kaçta kalkıyorsun? Niçin o saatte kalkıyorsun? Kalktıktan sonra ne yapıyorsun? Ne yapmıyorsun? Ne içiyorsun? İçmiyorsun? Kendine hesap vermeye çalış.
3. Önceliklerinin bilincinde olmak: Neden şunu daha önce yapıyorsun? Neyi daha önce neyi daha sonra yapacağının farkında olmak, bu da sorumlulukla ileri gelir.
4. İnsan ilişkilerinin bilincinde olmak
5. Paranın gücünü bilmek ve parayı yönetmesini bilmek

Bu beş maddeye dikkat etsinler. Derin bir nefes alıp, iş hayatına girsinler. Türkiye’de o kadar çok geliştirilecek iş var ki ve bu amaçla yurtdışına gitsinler. 2–3 ay gitsin, görsün. Bizde kahve mi yoktu? Neden Star Bucks bu kadar yayıldı. Bizde köfteci mi yoktu? Neden Mc Donald’s bu kadar talep görüyor? Hiçbiri sebepsiz değil. Bütün bunları inceleyecek olursak bir işletme ve yaklaşım tarzı, bir mimari, insanı anlama çabası, yaşama coşkuyla bakma gibi bir sürü alt başlık çıkıyor. Bunları öğrensinler, zengin olsunlar. Türkiye’de iş hayatı onları bekliyor.

Adam mezun oluyor. İş arıyorum, ağabey iş yok, diyor. Bence, nasıl iş kurulur seminerleri verilmeli. Hükümetin bunu yapabilecek bürokrasisi yok. Zaten bilse kendisi yapacak. İş kuranların hayatlarını okusunlar.

Ben psikolojiye yazıldığımda ağabeyim “Sen Galata Köprüsü’ne git, dilenci ol” demişti. Şimdi yeteri kadar psikolojik danışman yetiştiremiyoruz. Öyle bir ihtiyaç haline geldi ki ben gelen talepleri karşılayamaz durumdayım. Demek ki kendini geliştirdiğin zaman iş alanı var.

Son olarak mutlu bir yaşam için gençlere tavsiyeleriniz neler?
En önemli tavsiyem “mış gibi yaşamasınlar” şu dört gereksinimin karşılanmasına imkân versinler: Ciğer, gönül, kafa ve öldükten sonra hayırla anılmak. Bunun dördünü de düşünsünler. Yamukluk olursa hayat eninde sonunda yakalıyor. Sadece ceple mutlu olmuş insan yok. Sadece kafayla mutlu olan yok. Sadece gönülle de mutlu olunmuyor. Hayat denge istiyor sürekli.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND