Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Darbe travmasını nasıl yenebiliriz?

Travma kelimesi, Yunanca “yara” anlamına geliyor. Travma, insanın en çok zorlandığı koşullar altında gelişir ve büyür. Son bir kaç ayda yaşadığımız olaylardan sonra günlük hayata dönmek kolay görünmüyor. Ancak travma süreçleri gelişimimizin bir parçası… İşte bu süreçten en az etkilenmek için yapılması gerekenler…

Travma kelimesi, Yunanca “yara” anlamına geliyor. Travma, insanın en çok zorlandığı koşullar altında gelişir ve büyür. Son bir kaç ayda yaşadığımız olaylardan sonra günlük hayata dönmek kolay görünmüyor. Ancak travma süreçleri gelişimimizin bir parçası… İşte bu süreçten en az etkilenmek için yapılması gerekenler…

Olaylardan Sonra Günlük Hayata Nasıl Döneriz?

Bir sinema salonuna oturdunuz, film başladı.

Son zamanlarda çok popülerleşmiş olan doğa üstü güçleri olan kahramanları konu alan bir film izliyorsunuz. Filmin başlarında her insan gibi normal davranışlar gösteren kahraman, filmin konusu ilerledikçe alameti farikasını ortaya koyuyor ve gözlerinden fışkıran lazer ışıklarıyla duvarı delmeye başlıyor!

Ne kadar şaşırıyorsunuz? Gözleriniz yuvalarından çıkmıyor, nabzınız yükselmiyor. Filmin içinde bu olanların doğallığını, ve normalliğini kabul etmiş olarak izlemeye devam ediyorsunuz. Neden sinema salonunun ortasında “böyle saçma şey olur mu?” diyerek tepki göstermiyorsunuz?

Sebebi şu: Filmi izlemek için oturduğunuz koltuğa yerleşmeden önce, daha gişede film biletini satın alırken, sözsüz bir anlaşma yapıyorsunuz. Bu anlaşma sizinle, filmi üretmiş ve ayağınıza getirmiş olanlar arasında. Siz, filmi izlerken, “bu çok saçma”, “böyle şey hiç olur mu”, “oradan gerçekten düşse kesin bacağını kırardı” gibi şeyler söylemenize sebep olacak sorgulamaları yapmama sözü veriyorsunuz; filmi çekenlerde sizi bunun (ve bilet parasının) karşılığında eğlendirme sözü veriyorlar. Bu durum, tam tabiriyle suspension of disbelief(Türkçe’ye en çevrilebilir haliyle inanmamaya ara verme olarak biliniyor.)

Her halükarda film bir noktada bitiyor, ayağa kalkıp silkeleniyorsunuz. Sinema salonunun karanlığından aydınlığa çıkarken gözleriniz kamaşıyor. O göz kamaşmasıyla birlikte hayal dünyası ile gerçek dünyası arasına da net bir çizgi çekiyorsunuz. Daha sonra, normal hayata devam.

Bugüne gelelim…

İçinde yaşadığımız coğrafyada öylesine garip, öylesine sıradışı, öylesine gerçekdışı, şaşırtıcı, kabul etmesi ve sindirmesi güç olaylar yaşanıyor ki sürekli dönüp dönüp bu bizim gerçekliğimiz mi diye bakıyoruz.  İçten içe umuyoruz ki televizyonlarda izlediğimiz, arkadaşlarımızdan duyduğumuz, Twitter, Facebook ve haber sitelerinden aldığımız haberler bir filmin parçası olsun. Gerçek olmasın. Ancak ne kadar istersek isteyelim, o göz kamaşmasını yaşayarak sinema salonunu terkedip dış dünyaya yani kendi normal hayatımıza dönemiyoruz.

Travma kelimesi, yunanca “yara” anlamına geliyor. Dolayısıyla Psikolojik Travma dediğimiz olgu, kişinin ruh dünyasının zarar görmesi olarak tanımlanabilir. Ancak psikolojik travma tanımının içerisinde bize ışık tutan çok kritik bir nokta var.

Psikolojik Travma bir çok kaynağa göre şu şekilde tanımlanıyor. “Beklenmedik bir durum karşısında kişinin başetme becerisini aşan, yüksek stres.”

Psikolojik Travma’yı tanimlayan en önemli unsur, kişisel bir durum olması. Yani bir durum bir kişi için travma yaratabilirken, bir başkası için bu etkiyi yaratmayabilir.

Buradan ne sonuç çıkarılabilir? Örneğin her insanın farklı hassasiyet seviyeleri olduğu söylenebilir. Herkesin farklı değerleri ve hayattan farklı beklentileri olduğu söylenebilir… Bunların hepsi doğru. Ancak çıkacak en önemli ve üzerine en aksiyon alınabilir sonuç şu: Psikolojik Travma’yı yaşamak, olayın kendisi kadar kişinin olaylarla başetme becerisinin gelişmişliği (psikolojideki tabiri ile “coping”) ile ilgili. Karşı karşıya kaldığımız durumları veya bireysel ya da toplumsal olarak başımıza gelenleri seçemeyebiliriz, ancak bunlar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimiz ve ne derecede etkileneceğimiz konularında söz sahibiyiz!

  • Hayatta pozitif senaryoları beklediğiniz kadar, negatif senaryoları da bekleyin. Kötü şeylerin olabileceğini de dikkate alın.

Başınıza kötü bir olay gelse bile toparlayabileceğinizi ve yara almadan atlatabileceğinizi kendinize hatırlatın. Duygusal Zeka kavramı Daniel Goleman’a göre kişinin stresli durumlar altında kendini sakinleştirebilmesi ve iç dünyasında endişe ve öfke duygularını çözümleyebilmesi olarak tanımlanıyor.  Yine empati Duygusal Zeka’nın göstergelerinden bir tanesi. Yani kendinizi hassas veya empatik biri olarak görüyorsanız bunu avantaja çevirin ve kendi duygularınızı olgunca yönetmek için kullanın.

  • Sosyal destek almak için arkadaş çevrenize dönün. Başetmek için gereken gücü onlardan alın. Akıl birliği yapın, tartışın, konuşun. 

Özellikle tek bir kişiyi değil, bir toplumu ilgilendiren olaylar karşısında, en doğru başetme taktiği dışa dönmek ve arkadaşlarla daha da çok sosyalleşmek. Böyle zamanlarda kişinin son ihtiyacı olan şey kendisini daha da yalnız hissetmesidir. Birlik duygusu insana kendisini en kuvvetli hissettiren şeydir. Toplumsal travma zamanları, arkadaşlarla sosyalleşmek, dünyayı farklı perspektiflerden tartışmak ve böylece kişisel düşünceleri sağlıklı bir şekilde netleştirmek ve yalnız olmadığınızı hissetmek için en sık görüşülmesi ve sosyal olarak aktif olunması gereken zamanlardır.

  • İyi uyuyun, kaliteli beslenin ve dolu dolu spor yapın.

Fiziksel canlılarız ve bütün psikolojimiz beyin kimyamızdan, beyin kimyamız da vücut kimyamızdan etkileniyor. Aktif ve yüksek enerji harcadığınız bir gündelik yaşam, depresif bir ruh haline sürüklenmemek ve travmaları aşmak için çok kuvvetli bir araç.

  • Mizah kullanın.

İnsan bir espriye neden güler? Hayattaki basit ama zor sorulardan bir tanesi. İşin en temelinde, yani insanların bir şeyi “komik” bulmasının arkasında, onlar için tanıdık bir kavrama, tanıdık olmayan ve onları şaşırtan bir bakış açısı keşfetmeleri yatar. Yani mizah, içinde bulunduğunuz veya bildiğiniz bir durumun, bilmediğiniz bir perspektifini size gösterir. Aynı duruma farklı bakış açılarından bakma şansı bulmak, o konuyu doğru anlamak, kabullenmek ve aşmak için harika bir panzehirdir.

IŞİD, Türkiye’den Çekilme Kararı Aldığını Açıkladı: ”Terör ve şiddet açısından kendi kendine yetebilen bir ülke…” https://t.co/oKtH76CddG

— zaytung (@zaytung) July 17, 2016

  • Sadece kendinizi düşünmeyin, başkalarına destek olun.

Başkalarına yardımcı olmak, bir anlığına da olsa sizi “bana ne olacak” sorusunun üstüne çıkarır. Daha az ben, daha çok biz diye düşünmeye başlarsınız ve bu birliktelik duygusu pozitif etki sağlar. Üstelik, başkalarına yardımcı olmak kriz zamanlarında hissettiğiniz “güçsüzlük duygusu”nu aşmaya ve sallantıda olan özgüveninizi yerine getirmeye yarar.

Darbeye, diktaya karşı üç beş ağacın altında; Gezi’deyiz. Yaşamın düşmanlarına inat yaşasın dayanışma!#Taksimdeyiz pic.twitter.com/jEkw5IyQSb

— K.OrmanlarıSavunması (@kuzeyormanlari) July 24, 2016

  • Bu olaydan ne öğrendiğinizi kendinize sorun. Duygusal ve zihinsel olarak nasıl gelişirsiniz bunun yolunu arayın.

Yaşadığınız olay karşısında dünya görüşünüz nasıl değişti? Hiç olmaz sandığınız neleri gözlemlediniz? Çevreniz, toplumunuz, kendiniz ile ilgili neler keşfettiniz ve öğrendiniz? Tüm bu ve benzeri soruları düşünerek dünyaya karşı daha olgun bir şekilde bakıyor olacağınızı kendinize hatırlatın.

Tercih etmesek ve bilinçli olarak istemesek de, insan en çok zorlandığı koşullar altında gelişir ve büyür. Son bir kaç ayda yaşadığımız olayların her birimizi daha olgunlaştırması, bencillikten uzaklaştırması ve çoğulcu, gerçek anlamda demokratik olarak paylaşacağımız bir hayata imkan vermesi dileğiyle…

Hayata ilişkin yeni bir şeyler öğrenin.

 

 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et

MAKALE

Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla beraber, yaşların taşıdığı anlamlar ve algılanış şekilleri de değişmeye başladı. Bundan elli yıl önce, 50’li yaşlarında şehirli bir kadınla ilgili stereotip belliydi. Ev hanımı ya da emekli, yaşına uygun diz altı etekler ve uzun kollu penyeler giyen, ayakkabı alırken rahatlığına önem veren, arkadaşlarıyla gündüzleri görüşüp gece evde eşiyle ve çocuklarıyla dizi izleyen bir kadın tiplemesiydi bu. Oysa şimdi, global haber ve trendleri takip eden, hobilerine zaman ayıran, modern giyinmeye ve görünmeye özen gösteren, akıllı telefonunu elinden düşürmeyen bir nesille karşı karşıyayız: Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Kalıcı, sürekli ve ilgili: Perenniallar

Perennialler nesli 200x300 - Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Günlük lugata yeni eklenen bir sözcük olan Perennial, adını Perennializm (daimicilik) adlı felsefeden alıyor. Bu felsefe, evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğunu öne sürer. Sözcüğün kalıcı, tekrar eden, sürekli, uzun ömürlü gibi anlamları da düşünüldüğünde, bu yeni “yaşsız” insan grubuna neden bu adın layık görüldüğü anlaşılıyor.

Özellikle gelişmiş ülkelerdeki trend, insanları hedef kitle olarak sınıflandırırken biyolojik yaştan çok, dünyayla, hayatla ne kadar ilgili olunduğuna bakma yönünde. Nesillere ve yaş gruplarına göre insan ayrıştırmak eskide kaldı, artık insanlar davranışlarına göre birbirinden ayrılıyor.

The Telegraph’ın yaptığı global ankete göre, 40+ yaşındaki kadınların;

  • yüzde 96’sı orta yaşlı gibi hissetmiyor.
  • yüzde 80’i, orta yaşlı kadınlarla ilgili yaygın görüşün kendi hayatını yansıtmadığına inanıyor.
  • üçte ikisi hayatının doruk noktasında olduğunu düşünüyor.
  • yüzde 59’u hayatı boyunca olduğu kadar genç ve hayat dolu hissediyor.
  • yüzde 84’ü kendisini yaşıyla tanımlamıyor.

Orta yaşlılara dair kabuller günümüzde geçerli değil

Günümüzde, yaygın orta yaşlı insan kabulünü gözden geçirmek gerektiği çok açık. Zira çoğu marka, hedef kitlesini belirlerken bu mevcut ve yanlış öngörüleri kullanıyor. Netflix ve Amazon gibi örnekler hariç: Bu mecralar insanlara seçenekler sunarken yaşlarını değil, beğeni ve zevklerini dikkate alıyor. Böylece ortaya daha sağlıklı bir sonuç çıkıyor. Çünkü artık çoğu orta yaşlı insan, özellikle de kadınlar, hiç de “yaşlarını göstermiyorlar”.

Yapılan araştırmalar, X jenerasyonu olarak bilinen 1960-1980 doğumluların finansal olarak güçlü, alışverişte söz sahibi bir nesil olduğunu ortaya koyuyor. Onlar, yani Perenniallar, hala hayatın içinde, hala “ilgili” olduklarını savunuyorlar. Dolayısıyla hedef kitleleri belirlerken önyargılardan değil, hızla ilerleyen teknolojiye ve şehir hayatına tamamen adapte olmuş insanların görüşlerinden yararlanmak gerekiyor.

Kaynaklar: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

TREND