Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Çocuğunuzu hayata hazırlıyor musunuz?

Çocuk yetiştirme konusunda iki ana eğilim var: Korumacılık ve sorumluluk verme. Aşırı korumacılık da, aşırı sorumluluk verme de çocuğun motor gelişimini olumsuz etkileyebilir. Peki bu durumda ne yapmalı… Dr. Bahar Eriş yazdı…

motor gelişimi, dr.bahar eriş, çocuk yetiştirme

 

Çocuk yetiştirme konusunda iki ana eğilim var: Korumacılık ve sorumluluk verme. Aşırı korumacılık da, aşırı sorumluluk verme de çocuğun motor gelişimini olumsuz etkileyebilir. Peki bu durumda ne yapmalı… Dr. Bahar Eriş yazdı… 

Bebeğiniz var gücüyle kapıyı iterek açmaya çalışırken, hemen yardımına mı koşuyorsunuz? 

Çocuğunuzun parktaki çocuklarla kavga edeceğini anlayınca, “iş işten geçmeden” araya mı giriyorsunuz?

Ev ödevlerini onun yerine siz mi yapıyorsunuz? 

Akrabaların, komşuların, öğretmenlerin yanında sözcülüğünü mü üstleniyorsunuz?

Hatta daha ileri gidip “Biz büyüyünce doktor olacağız Nazan teyzesi” gibi cümleler mi kuruyorsunuz?

Cevabınız çoğunlukla evetse, “helikopter ebeveyn” olabilirsiniz.

Çocuk bir şey için çaba harcarken koşup yardım etmek hissi çok doğal bir içgüdü. Hatta bizimki gibi korumacı kültürlerde daha da yaygın. Özellikle modern çağ anne- babaları, çocuklarının yapabilecekleri birçok şeyi onlar adına yapma eğiliminde. İşte bu aşırı korumacı stile “helikopter ebeveynlik” deniliyor. Kendimden bir örnekle anlatayım: 

Birkaç yıl önce Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde yürürken karşı yönden, yabancı bir kız çocuğuyla babası geliyordu. 4-5 yaşlarında bir kızdı. Babasıyla konuşurken ayağı takılıp yere düştü. İşte o an bağrımdan Süpermen’in ‘S’si fışkırmış bir halde çocuğa adeta uçtum ve apar topar yerden kaldırdım. İnsanlığa yaptığım bu kahramanca katkının karşılığında baba, “Teşekkürler Süpermen” demedi. Bilakis, “Ne yaptın şimdi?” diyen gözlerle bana bakıyordu.

Sahi, babası dururken çocuğu “kurtarma” işi bana mı kalmıştı? Ama asıl mesele o da değildi. Babası büyük olasılıkla çocuğun kendi kendine kalkmasını istemişti. Bense çocuğa yardım ederek, zorluğu kendi çabasıyla aşma fırsatını yok etmiştim. Hikayedeki “helikopter” benim. Yaptığımı anladığımda utanıp özür diledim. Her yardımsever Türk genci gibi içten bir “thank you” bekliyordum. Oysa adam gülümseyerek “It’s OK” dedi. “Önemli değil”. 

Çocuğa yar etmediğim hayat dersi, bana kısmet olmuştu!

Hangi davranışlarımız çocuklara zarar veriyor?

Helikopterin motoru bebeklik çağında çalışmaya başlıyor. Çocuk kendi kendine koltuğa tırmanmaya çabalıyor, biz kucağımıza alıp hop diye koltuğa yerleştiriveriyoruz. Ayakkabısını kendi giymeye çalışırken alelacele biz giydiriyoruz. “Önemli olan öğrenmek, çabalamak, keşfetmek değil; önemli olan kısa yoldan sonuç almak” mesajını veriyoruz. 

Parkta oynarken komşu çocuğu gelip elinden oyuncağını kaptığında, “Abisi ama o senin oyuncağın değil, geri ver” diye çocuğun avukatlığını yapıyoruz. Çatışmayı kendi kendine çözümlemesine, sosyal becerilerini geliştirmesine engel oluyoruz.

Sabah yatağını dağınık bıraktığında, onun yerine biz topluyoruz. Şimdi o toplayana kadar servis kaçar. “Sen kahvaltını yap paşam” diyoruz, evladının karnını doyurmuş her muzaffer Türk annesi gibi gurur duyarak ! 

Ödevini evde unuttuğunda arkasından kan ter içinde okula koşturuyoruz… Aman düşük not almasın, başarılı olsun, eve laf gelmesin. Bunları yapmasına yapıyoruz da, çocuğumuza hayatının sonuna kadar onun yanında olma garantisi verebiliyor muyuz? 

Kimsenin ana-babası başından eksik olmasın, ama hayat maalesef merhametli değil. “Bir tek annem olsun, bana bir şey olmaz” diyen reklamları içten içe haz duyarak izlesek de, bizim yanında olamadığımız gün geldiğinde çocuğumuz yıkılsın istemeyiz, değil mi? Kendine yeten yetişkinlikler yetiştirmek istiyoruz. Peki çocuğu bu yolda hazırlamak adına ne yapıyoruz? 

Tacı elinden alınmış krallar 

Çocuğumuzun yapabileceği şeyleri yaparak ona güçlüsün, yetkinsin, başarabilirsin mesajı mı veriyoruz? Hayır. Aksine, “Sen acizsin, o yüzden ipler benim elimde” demiş oluyoruz. Çocuğumuzun çalışma motivasyonu bu şekilde artıyor mu? Hayır. Tersine, düşüyor. Nasılsa her şeyi onun adına yapan, peşinden toplayan, sorumluluklarını onun yerine üstlenen ana babası var. Çabalamak niye? 

Çocuk okula başlayınca da sudan çıkmış balığa dönüyor. Haklı olarak, “Evde her şeyi benim için yapıyorlardı, buraların bendim şahı ağası; bu okul ne menem bir yer?” diye düşünüyor. Tacı elinden alınmış kral gibi hissediyor. Evde belli ödevleri olmayan, sorumluluk edinmemiş çocuk, okulda verilen ev ödevlerini nasıl ve neden anlasın ya da kabullensin? Evde sorumluluk öğrenmediğinden okulda sorumsuz davranınca da “sorunlu” ilan ediliyor. Kimi zaman gereksiz yere “ilaçlanıyor”.

Çocuğu olmadığı bir şey olmaya zorlamak depresyona yol açabilir

Bir psikiyatr anlatıyor. Bir hastası 14 yaşında bir kız çocuğu. Çocuk ağır depresyon sorunuyla gelmiş. Okulda başarılı bir çocuk değil. 

Burada bir parantez açalım: Her çocuk okulda yüksek başarı gösteremez ki! Her çocuğun sporda, müzikte, sanatta başarılı olmasını beklemezken akademik başarısının yüksek olmasını beklemenin mantığı nedir? Ama ailesi çok iyi eğitimli kişiler. Kızlarının da en iyi üniversitelerden birine girmesini istiyorlar.

Annesi okula gidip öğretmenlerle konuşuyor. Kızının düşük notlarının “öğrenme stilinin farklılığından” kaynaklandığını savunuyor. Kızın akademik başarıya ulaşması için “gereğinin yapılmasını” talep ediyor.

Kızın bütün bu süreçte düşündüğü ise “arkadaşları kadar zeki olmadığı”. Sonuçta ağır depresyona giriyor. Okulu ve ailesini suçluyor, hedefleriyle notları arasındaki farktan onları sorumlu tutuyor. Psikiyatr kızla ve aileyle yaptığı görüşmelerin ardından, depresyonun altındaki asıl sebebin, akranlarına göre aşağıda hissetme duygusu olduğunu keşfediyor. Aileyi de dahil eden uzun bir terapi süreci başlıyor. Aile, kızın kendi yolunu bulması için geri çekiliyor ve yavaş yavaş kendini bulmaya çalışan, olduğu gibi kabullenilmeye başlayan çocuğun depresyonu da zaman içinde çözümleniyor.

Çocukları güçsüzleştiriyor muyuz?

Adamın biri yolun kenarında kozasından kurtulmaya çabalayan bir kelebek görür. Yardım etmek için kelebeği eline alır, kozasından çıkarır. Kelebek kanadını güçsüzce bir çırpar, iki çırpar, sonra ölür. Çünkü kelebeğin kozadan çıkarken mücadele vermesi gerekir; ancak bu şekilde kanatları güçlenir ve uçabilir.

Biz de çocukların sorumluluklarını üstlenerek kanatlarını erken yaşta kırmıyor muyuz? 

Jean Jacques Rousseau, “Bir çocuğun başına gelebilecek en iyi şey, küçük yaşta babasını kaybetmektir” demiş. Bunu hemen kötü niyetli bir filozofun felaket tellallığı olarak değerlendirmeyelim, altta yatan anlam üzerinde duralım. Küçük yaşta “başsız” kalan bir çocuk, kendi başının çaresine bakmayı öğrenir. Kendi kendini geliştirmek, geçindirmek, güçlendirmek zorunda kalır.

Yaptıklarımızı kötü niyetli, korkunç insanlar olduğunuz için yapmıyoruz. Tersine, amacımız iyilik yapmak. Ama iyi niyetle bir çuval inciri berbat ediyoruz. Özsaygısı düşük, mutsuz, zararlı alışkanlıklara yönelebilen çocuklar ortaya çıkıyor. 

Birgham Young Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, ailenin sevgisi ve desteği, helikopter davranışın olumsuz etkilerini ortadan kaldırmıyor. Sevgi ve desteği de esirgeyen bir helikopter aile ise, çocuğu daha da olumsuz etkiliyor.

Bir görüşe göre çocuklar neden bilgisayara bu kadar tutkun biliyor musunuz? Anne baba kontrolü olmayan tek ortam orası olduğu için! Bütün kontrolün kendi ellerinde olduğu, belki de kendilerini en yetkin hissettikleri ortam olduğu için.

İşbaşvuruları “ana baba günü” 

Günümüzde ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemi uzadıkça uzuyor. Çocuklar bir türlü büyümüyor. Evde kalma süreleri uzamış durumda. Ailelerinden daha uzun süreyle maddi destek alıyorlar. Wall Street Journal’da yayınlanan bir ankete göre, ABD’de üniversite mezunlarının yüzde 8’i iş görüşmelerine anne babalarıyla gidiyor. Yüzde 3’ü işe de anne babalarıyla giriyor! 

Düşünsenize, oğlunuz ya da kızınız iş görüşmesinde, siz de dibinde oturuyorsunuz! Küçükken “Ablası, çok güzel şiir okur bizimki” diye konu komşuya reklamını yaparken, şimdi de “(Müstakbel) patronu, Excel’de çok güzel rapor yazar, bir sunum yapar ki tadına doyum olmaz!” diyerek övüyorsunuz!

Şaka bir yana, helikopter ebeveynler ve onların mamulü çocuklar, şirketleri ciddi anlamda düşündürüyor. Dünyanın önde gelen şirketlerinden LinkedIn, geçtiğimiz günlerde “Anneni Babanı İşe Getir” diye bir gün düzenlemiş.

On helikopter gücünde anneler

Haydi bir gün neyse, bir günlüğüne böyle bir aktivite yapmak ilginç olabilir. Ben bunu düzenli yapan “on helikopter gücünde” anneler biliyorum. Bir arkadaşımın avukatlık ofisi var, annesi akşama kadar orada oturuyor. Gelen giden müvekkili dinliyor. Her sabah kızını adliyeye arabayla taşıyıp şoförlüğünü yapıyor, çıkana kadar bekliyor, ofise geri getiriyor. Kendisini de bu nedenle dünyanın en iyi annesi ilan etmiş durumda. 

Ama bu “hizmet”in bir de bedeli var. Kız, arkadaşlarıyla yalnız yemeğe gitmek istese kıyamet kopuyor, “nankör evlat” ilan ediliyor. Dolayısıyla genellikle anne de yemeklere gidiyor. Dışarıdan bakanlar durumu çok tuhaf buluyor. Kız da şikayetçi ama bir şey söyleyemiyor. Anne, durumun dışına çıkamadığı için, dışarıdan bakamıyor. 

Psikologlara göre çocuğa en zararlı helikopter ebeveyn modeli de bu; yani “Sana saçımı süpürge ettim, bana borçlusun” yaklaşımı. “Eğitimine para akıttım, şimdi benim seçtiğim yoldan gitmek zorundasın. Benim istediğim mesleği seçmek zorundasın.” 

Çocuk bu durumda duygu ve düşüncelerinin göz ardı edildiğini düşünüyor. Değersiz, suçlu, kızgın, mutsuz hissediyor.

Helikopterin pervanelerini durdurmak için ne yapabilirsiniz?

Kısacası çocukların hayatından kendi egomuzu çıkardığımızda, geriye kendine yeten yetişkinler kalıyor. Bunu başarmak çok zor değil. Şu birkaç öneriyi uygulasanız bile çok şey değişir:

• Bırakın ev ödevini evde unutsun. Okulda zaten bunun için doğal bir bedel ödeyecek. Siz peşinden ödevi yetiştirdiğinizde alacağı yüksek not mu, ödevi unutunca edineceği hayat dersi mi daha önemli? 

• Hataları dünyanın sonu gibi değil, öğrenme fırsatı olarak görün. “Nerede hata yaptın, gel birlikte bakalım” diyebilirsiniz. Yaptığı hatadan ne öğrendiğini sorabilirsiniz. Çabasını takdir edebilirsiniz. Bu, doğru düzeyde bir destek olur. Ayrıca hatalara olumsuz tepki, korku duygusuna yol açar. Korku içinde öğrenme motivasyonu ve sevgisi çok zor. 

• Kendi yapabilecekleri şeyleri onların yerine siz yapmayın. Ev içinde, yaşına göre sorumlulukları olsun. Örneğin çamaşırları renklerine göre ayırsın. Biraz büyüyünce sofrayı kursun, çamaşırını kendi yıkasın. Şimdiki çocuklar öyle zeki ki, öğrenememeleri imkansız. Bu davranışı erken yaştan yerleştirmeye başlayın. Sorumluluk duygusunu erkenden evde kazanmak, okul hayatına da, ondan sonraki hayatına da olumlu etki eder. 

• Kurallarınız, sınırlarınız önceden belli olsun. Ne olursa olsun o sınırlardan vazgeçmeyin. Sözünüzle eyleminiz tutarlı olsun. Anneyle baba tutarlı davransın. Tutarsızlık kafa karışıklığı, kafa karışıklığı da güvensizlik yaratır.

• Çocuğunuzu tanıyın. Karakterine, kapasitesine, sınırlarına saygı gösterin. Çam ağacını portakal ağacı yapmaya kalkarsanız, ortaya çıkan meyve sağlıksız olur. Olmayacak şeye zorlamayın.

• Bırakın çocuk erkenden yenilmeyi öğrensin. Yenilgiyi ne kadar erken öğrenirse, bunun dünyanın sonu olmadığını da o kadar erken görür. Asıl zaferin, her yenilgiden sonra ayağa kalkıp yola devam etmek olduğunu, yolun başındayken öğrenir.

Helikopter geç olmadan inişe geçsin ki, çocuğunuz bir an önce kanatlarını açıp yükselmeye başlasın.

Yazar: Dr.Bahar Eriş
Kaynak: www.bahareris.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Küçük istavritin öyküsü

umut etmek, umudunu kaybetme, küçük istavrit

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya

Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu

“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci

İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gökyüzünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu

İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye
“Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
Son ana kadar hep bir umudum olsun diye”

Sevgili Feraye ve okuyucum Ali Çetintür yollamış bu dizeleri..
Ne kadar güzel… Ne kadar anlamlı… Ne kadar dokunaklı…
Ama mesaj nasıl harika…
“Son ana kadar umudunu yitirmeyeceksin!..”
Bitince bitmez.. Umudunu yitirince biter!..

Yazan: Hıncal Uluç
Kaynak: www.sabah.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Quasimodo sendromu: Gerçekte var olmayan kusurları bulmak

sendrom, sağlık, Quasimodo Sendromu belirtileri, Quasimodo Sendromu, psikoloji, Manşet

Quasimodo sendromu nedir? Bu sendroma sahip bireyler ne tür davranışlar sergiler? Tedavisi var mıdır? İşte tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Quasimodo Sendromu nedir? Belirtileri neler?

Quasimodo sendromu, kişinin vücudunda gerçekte var olmayan kusurlar bulması ve bundan yoğun rahatsızlık duyması anlamına geliyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri, Quasimodo Sendromu ya da diğer adıyla Beden Disformik Bozukluğu olan kişilerin sürekli aynada kendilerini inceleyip, her seferinde yeni bir kusur bulduklarını belirterek şu bilgileri paylaştı:

Quasimodo Sendromu nedir?

İsmini Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu eserindeki Quasimodo karakterinden alan Quasimodo sendromu, kişinin vücudunda gerçekte var olmayan kusurlar bulması ve bundan yoğun rahatsızlık duyması anlamına geliyor.

Bu düşünsel uğraşlar kişinin işlevselliğinde bozulmaya neden olur. Bu durumun yarattığı mutsuzluktan dolayı kişi içine kapanır, kendi görüntüsünden duyduğu memnuniyetsizlikten dolayı iş ve sosyal hayatından uzaklaşır, daha ilerlediğinde evden çıkamaz hale gelebilir hatta çok ilerlemiş durumlarda intihar girişimlerine yol açabilir.

Quasimodo Sendromu belirtileri neler?

Bu sendromun genellikle ergenlik döneminde ortaya çıktığını, genetik yatkınlığın yanı sıra toplumsal normlar ve sosyal medyanın dayattığı güzellik algılarının da tetikleyici olma özelliği taşıdığını belirten Uzman Psikolog Sena Sivri, Quasimodo sendromunun 3 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Çok vakit harcamak

Kişinin kendini aşırı inceleyip eleştirmesi, sürekli kendi görüntüsünde kusur bulması temel belirti olarak karşımıza çıkıyor. Kişinin çok vaktini alan bu incelemeler özellikle yüz bölgesinde yoğunlaşıyor.

Kişi, etrafındaki herkesten kusurlu bulduğu bölgeleriyle ilgili fikir alma ihtiyacı içinde oluyor; hayali kusurlarının nasıl gözüktüğünü sorup, kendisini çirkin kabul ediyor. Diğer insanların hatta uzmanların söylemleri inandırıcı olmuyor.

Bu kişiler, plastik cerrahlar ve dermatologların kapısını sık sık çalıp, küçüklü büyüklü müdahaleler yaptırırken; hekimin onay vermediği, gerek görmediği işlem / operasyonlar için ehil olmayan kişilere işlemler yaptırtıp daha büyük hasarlar görebiliyorlar.

Aşırı kararsız olmak

Quasimodo sendromu olan kişiler saç ve kıyafet gibi konularda her zaman kararsızlık içinde oluyorlar ve gerçekte var olmayan kusurlarının, etrafındaki herkes tarafından fark edildiğini, çirkin olduğunu düşünüyorlar. Hayatları ile ilgili her alanda güzellik algılarına bağlı yanlış kararlar verebiliyorlar.

Bu sendroma sahip kişiler “Olmaz çünkü çok çirkinim, burnum/gözüm vs çirkin” gibi cümleleri çok sık söylüyorlar. Hayatları ile ilgili karar almaları gereken noktalarda güzel olmadıklarına dair algıları özgüven eksikliği yaratarak birçok konuda cesaretlerini kırıyor. Aynı zamanda güzelliklerine dair bu obsesyonları birçok alana dair ilgi ve algılarını da bloke ediyor.

Takıntılı düşünceler ve davranışlar geliştirmek

Kişi, başkalarınca fark edilmeyen ya da gerçekte olmayan kusurunu ciddi bir kusur veya özür olarak görüyor, devamlı bu sorunla uğraşıyor; bu algısından dolayı tekrarlayıcı davranışlarda bulunuyor. Örneğin; aynaya bakma, gizlemeye çalışma, deri/saç yolma, düzeltmeye çalışma, güven ve güzelliğine dair onay arayışı içerisinde olma bunlardan birkaçı. Kendi özelliklerini başkalarıyla kıyaslarken, zamanla yaşam kalitesi bozuluyor, içe kapanıyor hatta evden çıkmak istemiyor. Tek uğraşıları bu kusurlarını düzeltmek için oluyor. Çok ilerlemiş durumlarda, yaşamlarına son verme istekleri ve girişimleri sık görülüyor.

Kaynak: www.indigodergisi.com

Okumaya devam et

MAKALE

Yorgunluk modern hayatın getirdiği bir sorun mu?

yorgunluk, tükenmişlik, Manşet, depresyon, Anna Katharina Schaffner

Birçok insanı etkisi altına alan yorgunluk ve tükenmişlik hissi birkaç yıl önce edebiyat eleştirmeni ve tıp tarihi uzmanı olan Anna Katharina Schaffner’ın da hayatını zorlaştırmaya başlamıştı.  Schaffner, bu konuyu araştırmaya ve bir çözüm bulmaya karar verdi. İşte o araştırmanın tüm detayları ve daha fazlası…

Yorgunluk hissi neden bu kadar yaygın?

Anna Katharina Schaffner birkaç yıl önce yorgunluk salgınının kurbanları arasına girmiş, yaptığı her şeyde bir “ağırlık hissi” duymaya başlamıştı. En basit işler bile bütün enerjisini tüketiyor, işine yoğunlaşması giderek zorlaşıyordu.

Bazıları bunu yaşadığımız çağa bağlıyordu. Bu doğru bir gözlem mi, yoksa yorgunluk ve tükenmişlik hissi diğer hastalıklar gibi hayatımızın belli dönemlerini etkileyen bir parçası mıydı?

İngiltere’deki Kent Üniversitesi’nde edebiyat eleştirmeni ve tıp tarihi uzmanı olan Schaffner bu konuyu araştırmaya karar verdi. Bu çalışmanın sonucunu “Yorgunluğun Tarihi” başlıklı bir kitapta topladı.

Alman doktorları arasında yapılan bir araştırmada doktorların yarısının yorgunluktan şikayet ettiğini, günün her saatinde bu durumda olduklarını, işe gitme düşüncesinin bile kendilerini yorduğunu gösterdi. Finlandiya’da yapılan bir araştırma ise kadın ve erkeklerin yorgunluk karşısında farklı yöntemlere başvurduğunu, erkeklerin daha fazla hastalık izni kullandığını ortaya koydu.

Almanya’da yayımlanan bir makalede ise yorgunluk depresyonun “lüks versiyonu” olarak tanımlanıyordu. Depresyona olumsuz bir anlam yüklendiği için o “başarısız insanların hastalığıydı”, iyi meslek sahibi eğitimli insanlar ise yorgunluktan şikayet ediyordu.

Oysa Schaffner ikisinin farkı olduğunu söylüyor. “Depresyonda özgüven kaybı, hatta kendinden nefret etme durumu söz konusu olabilir; oysa yorgunluk ve tükenmişlik hissinde kişinin kendine bakışında değişiklik olmaz” diyor.

Yorgunluk kronik yorgunluk sendromu ile de karıştırılmamalıdır. Burada en az altı ay süren ve en küçük aktivitenin bile büyük bir fiziksel ve ruhsal yorgunluğa yol açması durumu söz konusudur.

7/24 kültürü

Bazıları ise insan beyninin modern çalışma ortamıyla başa çıkacak şekilde evrilmediğini iddia ediyor. Verimlilik artışı konusundaki sürekli baskı ve kişinin işi yoluyla kendisini kanıtlama ihtiyacı işçileri sürekli bir ‘savaş ya da sıvış’ durumuna sokuyor. İnsan evriminde tehlikeye karşı geliştirilmiş olan bu durum stres hormonlarının artmasına neden oluyor.

Çoğu insan için baskı hissi sadece işle de sınırlı değil. Büyük şehir yaşantısı, teknoloji cihazları ve ‘7/24’ kültürü dinlenmeyi zorlaştırıyor. Bedensel ve ruhsal yenilenmenin mümkün olmadığı yerde de pilin tükenmesi hali ortaya çıkıyor. En azından teori bu.

Fakat eski kayıtlara baktığında Schaffner aşırı yorgunluğun sadece modern işyerlerine özgü bir sorun olmadığını, bu konudaki tartışmaların Roma İmparatorluğu dönemine kadar uzadığını görüyor. Batı kültürüne Hristiyanlık hakim olduğunda ise yorgunluk manevi bir zafiyet olarak görülüyor.

Modern tıbbın gelişmesiyle birlikte yorgunluk belirtilerine ‘nevrasteni’ ya da sinir zayıflığı tanısı konmaya başladı. Artık doktorlar sinirlerin elektrik sinyalleri ilettiğini ve sinirleri zayıf olan kişilerin, iyi izole edilmeyen bir kablo gibi enerjiyi dışarı yaydığına inanılıyordu. Oscar Wilde, Charles Darwin, Thomas Mann ve Virginia Woolf gibi ünlülere de nevrasteni teşhisi konmuştu. Doktorlar bunu sanayi devriminin neden olduğu sosyal değişime bağlıyordu.

Ruhsal ve bedensel etkenler

Bugün bu terim sadece Japonya ve Çin’de kullanılıyor. Bazıları depresyon yerine kullanılmasını eleştiriyor.

Öyle görünüyor ki yorgunluk sadece modern çağın sorunu değil, tarih boyunca bu durumu yaşamış birçok insan var. Schaffner da “Yorgunluk hep vardı” diyor, “değişen sadece nedenleri ve etkileriydi”.

Aslında ‘enerjik’ olma hissini nereden aldığımızı ve herhangi bir fiziksel zorlama olmadan birden nasıl tükendiğini, bunun bedensel mi yoksa ruhsal mı olduğunu, toplumdan mı yoksa kendi davranışlarımızdan mı kaynaklandığını hala bilmiyoruz.

Belki de bunların hepsi etkendir. Psikoloji – beden ilişkisi duygularımızın ve inançlarımızın fiziksel sağlığımız üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Örneğin duygusal sıkıntılar iltihap ve acıyı artırdığı gibi, bazı durumlarda nöbete ve körlüğe neden olabiliyor.

“Bir hastalığın sadece fiziksel mi yoksa ruhsal mı olduğunu söylemek gerçekten zor; zira çoğu zaman ikisi birden söz konusudur” diyor Schaffner. Rahatsızlığın psikolojik olması onun uydurma olduğu anlamına gelmez.

Sınırları belirlemek

Modern yaşamın yarattığı stresin etkilerini de kabul etmek gerekir. Schaffner, herhangi bir işin sınırları belirlemediğinde çoğu insanın kendisini fazla zorladığını ve “yeterince iyi olamama ya da beklentilere cevap verememe kaygısı şeklinde ortaya çıktığını” ifade ediyor.

Eposta ve sosyal medyanın enerji tükettiğini belirterek “Birçok bakımdan enerji tasarrufu sağlaması gereken teknoloji stres kaynağı haline geliyor” diyor. Bugün ofisten çıktığımız anda işimiz bitmiş olmuyor artık.

Tarih gösteriyor ki bu sorunun kolay bir çözümü bulunmuyor. Eskiden yorgunluk teşhisi konan insanlara yatak istirahati veriliyordu. Bugün duygusal tükenmişlik hissini gidermelerine ve yeniden enerji kazanma yollarını bulmalarına yardımcı olmak için bilişsel davranış terapisi uygulanabiliyor.

“Bunun çaresi kişiden kişiye değişir. Neyin enerjinizi tükettiğini, nelerin enerji verdiğini bilmeniz lazım” diyor Schaffner. Bazıları yoğun spora, bazıları ise kitap okumaya başvurabilir. “Önemli olan iş ile eğlence ve dinlenme arasına sınır koymaktır. Bunlar tehdit altında.”

Yazar: David Robson
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND