Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Çocuğunuz okula başlamaya hazır mı?

Eğitim sistemi değişti. 4+4+4’lük sistemde okula başlama yaşı erkene çekilince velilerin endişeleri arttı. İşte uzmanından okula başlama korkusu ile başa çıkmanın yolları…

Eğitim sistemi değişti. 4+4+4’lük sistemde okula başlama yaşı erkene çekilince velilerin kafası iyice karıştı. İşte uzmanından okula başlama korkusu ile başa çıkmanın yolları…

ÇOCUK OKULA NASIL HAZIRLANIR?

Okul korkusu neden olur? Bu korkuyla nasıl başa çıkılır? Çocuk okula gitmeye nasıl ikna edilir? Uzman Psikolog Feriha Şenkaya Dildar’dan okula hazırlık önerileri Pudra.com’da.

Okulların açılmasına sayılı zaman kala ailelerde hazırlıklar başladı. Peki ya çocuklar okula hazır mı? Özellikle ilk kez okula gidecek olan çocuklardan söz ediyoruz. Okul korkusu neden olur? Bu korkuyla nasıl başa çıkılır? Çocuk okula gitmeye nasıl ikna edilir? Tüm bu konularla ilgili ayrıntılı bilgileri PSİ Çocuk Aile Danışma Merkezi’nden Uzman Psikolog Feriha Şenkaya Dildar veriyor…

Okul; çocuğun gelişiminde yürüme, konuşma gibi önemli aşamalardan biridir. Her yeni aşama gibi aile için ‘doğal bir hayat krizi’dir ve uyum gerektirir. İlkokula başlama ile birlikte çocuk yeni ve karmaşık bir sosyal çevreye girer, bir birey olarak toplumda yer alır ve dış dünyaya açılır.

Uzmanlara göre, okula alışma dönemi ortalama iki-üç hafta kadardır. Bu dönemin sağlıklı bir şekilde geçirilebilmesi çocuğun okula ne kadar hazırlıklı olduğu ile ilişkilidir. Okula başladığında çocuk; yeterli bedensel, zihinsel, ruhsal ve sosyal olgunluğa erişmişse önemli sorunlar yaşanmaz.

Okula sağlıklı bir başlangıç için;
Çocuğun anne-babadan ayrılıp okula uyum sağlayacak kadar duygusal olgunluk düzeyine ve
Kendi yaşına uygun öğrenme, kavrama yeteneklerine sahip olması gerekir.

Evden ayrılabilme başarısını gösteremeyen çocukların okula uyumları zorlaşır.

Dolayısıyla okula korkuyla giden, hep evi düşünen bir çocuğun kendini ‘öğrenme’ye vermesi de kolay olmaz. Yeterli sosyal deneyimi olmamış, aileye aşırı bağımlı yetişmiş çocukların uyum dönemini kolay aşamadığı görülür.

İki-üç haftada uyumu gerçekleştiremeyen çocuklarda okula tepki giderek artar ve okul saatlerinde çeşitli ağrıları, kusma gibi tepkiler görülürse ‘okul fobisi’ denilen sorunun gelişiyor olduğu düşünülür. Her çocukta belirtilerin türü ve şiddeti değişik olabilir. Ancak bunu aşmanın yolu, öncelikle sevecen bir öğretmenin desteğiyle çocuğun okula gitmesi için kararlı ve kesin bir tavır almaktır. Okula gitmenin ertelendiği her saat problemin büyümesine yol açar. Bu nedenle çocuğun okula devamı için net bir tavır alınmalı ve mümkünse ilk günler tercih ettiği aile büyüğü ile okula hemen devamı sağlanmalıdır.

Okula hazır olmanın, uyum sağlamanın bir başka etkeni de çocuğun kendi başına öğrenme olayını gerçekleştirebilmesine yetecek zihinsel yeteneklere sahip olması ve beklenen performansı gösterebilmesidir. Eğer bu noktada aile ve öğretmenlerin kuşkusu varsa bir uzmana başvurmak yerinde olur. Çünkü psiko-pedagojik tedavi gerektiren her türlü sorun için erken tanı ve tedavi çok önemli bir şarttır. Aksi halde ’zaman içinde okula alışır’ varsayımı çok zaman kaybettirebilir.

Okula hazırlığı evde desteklemek için;
Çocuğunuzun bu yeni ‘sınırları’ olan kuruma alışabilmesi için önceden onu hazırlayın. Aşama aşama onu okulun getireceği talepleri anlatın.

Çocuğunuzun okula daha rahat uyum sağlayabilmesi ve sizden bağımsızlaşabilmesi için ona bazı sorumluluklar verin. Çocuğunuzun kendi kendine yemek yemek, tuvalet temizliği, eşyalarını düzene sokmak gibi konularda bağımsızlaşabilmesi okula uyumunu hızlandıracaktır.

Çocuğunuzun dil gelişimini desteklemek için; resimli kitaplar okuyup sorular sorun, günlük hayatınızda onunla sohbet edin, renkleri ve gruplandırmayı öğrenebilmesi için oyunlar oynayın.

Okul öncesinde çocuğunuzun değişen aktivitelerle 30- 40 dakika masa başında geçirebilmesi için uygun düzen ve materyaller sağlamaya çalışın. Oluşturacağınız düzende mutlaka okuma-yazma etkinliklerini yapmak yerine çeşitli zihinsel oyunlar boyama, oyun hamuru, yap-boz gibi faaliyetler yapabilirsiniz. Tüm bu uğraşılar okuma-yazmaya temel oluşturacak zihinsel uyaranlardır.

Çocuğunuza bol kitap okuyun, karakterler, olaylar ve gerçek dünya arasındaki benzerlik ve farklılıkları konuşun.

Görsel becerilerini geliştirmek için gördüğünüz her şeyin (ağacın, bulutun vs.) neye benzediğini konuşun, birlikte resmini çizmeyi deneyin. “Bu resimdeki benzerlikleri ya da farklılıkları bul”, “ Burada ne gibi hatalar var” türünden sorular görsel ve düşünsel becerilerini bağlantılandırır ve geliştirir.

Çocuğunuzun sıralama becerilerini geliştirin. Nesneleri, olayları, kelimeleri sıra ile hatırlamayı öğretin. Matematik derslerine yatkınlığını oluşturmak için onunla sayılarla ilgili oyunlar oynayın.

İlkokula başlayan çocuklar daha önceki yıllarda hiç rastlamadıkları kadar yapılanmış bir öğrenme ortamıyla karşılaşır. Belirli bir süre aynı yerde oturmak, talimat almak, yerine getirmek, yeni sembol ve kavramlarla başa çıkmak ayrıca da bu yeni ortamda sosyalizasyonu gerçekleştirmek gibi çok önemli görevler üstlenirler.

Bütün bu beklenenlerle altı yaş çocuğunun özelliklerini bir arada düşünmek aslında ilkokul birinci sınıfın hem çocuk hem de öğretmen için kolay olmadığını anlamaya yeter. Yuvanın özgür ortamında oyun ağırlıklı aktivitelerden ya da evdeki anne beraberliğinden sonra ilkokulun en ayırıcı tarafı öğrenme ağırlıklı ve yapılanmış olmasıdır. Bu nedenle disiplini öğretmekte çok acele etmemek gerekir, ‘ipi baştan sıkı tutmak’ çocuğun daha sonrasına ilişkin ciddi endişeler yaşamasına yol açabilir.

Çocukların ebeveynleriyle daima beraber olamayacaklarını öğrenmek için dürüst açıklamalara ve deneyimlere ihtiyaçları vardır. Çocuğunuza ayrı olduğunuzda da mutlu ve güvenli hissedebileceğini ve bu ayrılığın geçici olduğunu anlatın.

İlk günlerdeki uyumu hızlandırmak ve olası okul reddiyle başa çıkmak için ebeveynlere öneriler

Çocuğunuzun okulla ilgili duygu ve endişelerini ifade etmesine fırsat tanıyın. Eğer olumsuz duyguları varsa, dinleyin ve kabul edin. Çocuğunuzun okulla ilgili sorduğu sorulara dürüst ve detaylı cevaplar verin.

Çocuğunuzun okulla ilgili korkuları parmak emme, bebekçe konuşma ya da yatağını ıslatma gibi birtakım problem davranışlar olarak kendini gösterirse, sabırlı olup bu davranışları görmezden gelin, rutininizi bozmayın ve okulla ilgili pozitif yaklaşımınıza devam edin.

Çocuğunuzun okulla ilgili (örneğin; tuvaleti bulamayacağını düşünmesi) spesifik bir korkusu varsa, onunla birlikte okula gidin ve korkusunun üstesinden gelmesine yardımcı olun.

Çocuğunuza karşı sakin ve sabırlı olmaya çalışın. Unutmayın ki, okul onun için yepyeni bir deneyimdir ve birtakım problemler yaşaması son derece doğaldır.

Bunları biliyor muydunuz?

Uzmanlar tarafından yapılan bir araştırmada ilkokul öğretmenleri, fiziksel olarak sağlıklı, dinlenmiş, iyi beslenmiş olmanın, ihtiyaçlarını, isteklerini, düşüncelerini ifade edebiliyor olmanın, yeni aktivitelere karşı heyecanlı ve meraklı olmanın okula hazır çocuklarda görülen başlıca özellikler olduğunu belirttiler.

Çocuk bakım ve ilgisine erken yaşta başlamanın okula hazırlık süresinde çok güçlü bir destekleyici faktör olduğu görüldü.

Anne ile kurulan pozitif ilişkinin, düşük oranla eleştirinin ve daha az baskıcı davranışın okula hazır olma ve ileriki zamanlardaki okul başarısında IQ ve sosyoekonomik durumdan çok daha etkili olduğu saptandı.

Yapılan araştırmalara göre erkek çocuklarının elle yapılan aktivitelerde yazılı aktivitelere oranla daha başarılı olduğu ortaya çıktı.

Okul reddinin yaygınlığı tüm okul çapındaki çocuklar için yaklaşık %1 ve kliniğe başvuran tüm çocuklar için %5 olarak bildiriliyor. Okul reddi oranı kız ve erkeklerde eşit olarak görülüyor.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND