Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Cennete, kapıyı kırarak giremezsin!

Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım, Ruhi Mücerret romanlarının yazarı Murat Menteş, bu kez gündeme dair sorulara yanıt verdi. İşte bir edebiyatçının gözünden Türkiye ve dünyaya dair keskin tespitler…

kişisel gelişim

Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım, Ruhi Mücerret romanlarının yazarı Murat Menteş, bu kez gündeme dair sorulara yanıt verdi. İşte bir edebiyatçının gözünden Türkiye ve dünyaya dair keskin tespitler…

Murat Menteş: Cennete, kapıyı kırarak giremezsin!

Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım, Ruhi Mücerret…

Son yıllarda çok okunan bu üç romanın altındaki imza aynı: Murat Menteş.

Her mecrada sadece ve sadece edebiyatçı olduğunu söyleyen Menteş, 2013 yılının temmuz ayında ‘Uçsuz bucaksız bir Araf’ta’ başlıklı son yazısıyla, 11 aydır köşe yazdığı Yeni Şafak’tan ayrılmıştı.

Ara sıra Afilifilintilar ve OT dergisinde yazsa da epeydir sesi soluğu çıkmıyordu.

Menteş’le çok şey vardı konuşulacak… Günlük siyaseti, dünyadaki İslam algısını, hükümetin dinle ilişkisini ve geldiği çizgiyi konuşmak için bir araya geldik.

Demokrasiden şehitliğe, Tarantino’dan Tanzimat’a, ‘Ponzi Tezgahı’ndan ‘siyasi sorumluluk‘ kavramına kadar biz sorduk o yanıtladı…

Siyasi roman yazsam bugünün siyasetçileri kadar kötü adamlar yazamazdım

Siyasi gündemle başlamak istiyorum…

Tatsız mevzu.

Neden?

Çünkü bir ülkede ne kadar çok siyaset konuşuluyorsa, o ülkede hayat o kadar kötü demektir.

Siyasetimizi kötü yapan ne?

Türkiye’de siyaset bir kısır döngü içinde. Demokrasinin seyrelmesi, siyasetimizi bir ‘Emir verme ve emir alma’ kalıbına oturttu. Hatta, tapınmaya varan ifadelere şahit oluyoruz. Onurlu insanlar emir vermek de, emir almak da istemezler. Krala filan tapmazlar.

Peki, sanatın siyaseti konu etmesi? Mesela siz, siyasi bir roman yazmayı düşünmez misiniz?

Gerçekler, romanlardan daha ilginç. Siyasi roman yazsam, bugünün siyasetçileri kadar kötü adamlar yazamazdım. Böylesi tipler, korku romanlarında bile yok.

28 Şubat’ın tek mağduru kadınlar

Sık sık kadın haklarına vurgu yapıyorsunuz. Kadın meselesi neden önemli?

Uygarlığın düzeyi, kadının konumundan belli olur. Türkiye’de tüm iyi kadın yazarlar medyadan kovuldu. Yürürlükteki gaddar maçoluğun bedelini hepimiz ağır ödüyoruz. Şefkatli, nazik, yumuşak bir ses yok artık medyada.

Ot dergisinde ‘Beyaz Bluzlu Kız’ başlıklı bir yazı yazmıştınız. Medyanın ötesinde, genel bir kadın sorunundan söz ediyordunuz…

Türkiye, kadınların dehasından, enerjisinden, sezgi gücünden faydalanamıyor. Kadınlara “Başını ört, başını aç” dedik. Centilmen olamadık. Bülent Arınç “Kadınlar gülmesin” dedi. Yüz binlerce kadını diri diri gömdük aslında. İş yok, gelir yok, umut yok… 28 Şubat sürecinin de tek mağduru kadınlar oldu. İslamcı erkekler iktidara geldi, fakat kadınlar diplomasız, işsiz, yapayalnız kaldılar.

Kur’an’a hakaret edenin karikatüre kızmaya hakkı yok

Charlie Hebdo dergisinde, Hz. Muhammed karikatürünün yayınlanması, 7 Ocak’ta dergiye saldırılması ve çizerlerin katledilmesi size ne ifade ediyor?

Bu karikatür, inanca saygısızlık; cinayet ise büyük bir suçtur. Bu karikatürlerden hiç hoşlanmıyorum. Fakat cinayetler, o karikatürleri tüm dünyaya yaydı. Artık, milyonlarca insan, “Hz. Muhammed” denilince karikatürü hatırlıyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İnsanları karikatür çizdiler diye katletmek nasıl terörse, peygamberi resmetmek de en az o kadar terördür” dedi. Sizce de öyle mi?

Hayır… Karikatüristlere çokça dava açan, kitapların bombalardan tehlikeli olabileceğini söyleyen cumhurbaşkanımızın ilginç bir bakış açısı var. Daha dün Kur’an’la “Bakara makara” diye dalga geçilmesine hiç ses çıkarmamış birinin, peygamber karikatürüne kızmaya hakkı yok.

“Bakara makara” sözü, Egemen Bağış’a aitti. Yolsuzluk iddiaları nedeniyle Yüce Divan’a sevk edilmesi için oylama yapılan dört bakandan biri. Egemen Bağış, oy kullanırken zarfı bir nevi artistik bir hareketle attı. Ve çok tepki topladı. Siz ne dersiniz?

Saygısızlık. Millete sayısı yok, kendine saygısı yok, Allah’a, Kur’an’a hiçbir şeye saygısı yok.

Zorba bir milyarderin ölümünden sana ne?

Bu arada, Suudi Arabistan Kralı’nın ölümünden ötürü Türkiye’de yas ilan edilmesini nasıl karşıladınız?

Arabistan Kralı, Kâbe’nin çevresini 50’ye yakın gökdelenle kuşattı. Allah’ın evini, mimari olarak, yani olası en kalıcı şekilde aşağılamıştır.

En az 300 sene o gökdelenler Kabe’ye tepeden bakacak! Milyarlarca Müslüman, kıble diye gökdelenlere yöneliyor! Kral, Peygamber’in doğduğu sokağı, rezidans yapmak için tahrip etti.

Peygamber karikatürüne kızıyorsan, Kabe’ye hakaret edenin, Peygamber’in sokağını yıkanın yasını niye tutuyorsun? Zorba bir milyarderin ölümünden sana ne?

Kâbe çevresindeki gökdelenler neden hakaret olarak algılanmıyor?

İstanbul silueti, mimari ve tarihî bir Müslüman imzasıdır. Bu imzayı tahrif eden zihniyetten ne beklersin?

Din adına konuşanların yüzde 99’u ‘stratejik yalan’ söylüyor

Dindarlık bugün çok farklı anlamlara gelebiliyor, neden böyle?

Dindarlık çok çeşitli, rengarenk olabilir. Problem şu ki bugün din adına konuşanların yüzde 99’u ‘stratejik yalan’ söylüyor. Biri kefen satar, öbürü şov yapar, bir başkası laga lugayla, zırıltıyla kafamızı şişirir. Ağzını açıp “Dinimiz…” diyerek, tertemiz insanları yıllarca kandırıp hayatları zehirleyen din tacirlerinden iğreniyorum.

Ekonomide de mi dini kullanıyorlar?

Siyasal İslam gibi, bir de ticari İslam var. Hatta, ticari İslam, siyasal İslam’ı kapsıyor.

‘Ponzi Tezgahı’nı bilir misiniz? Bir dolandırıcılık türü. Biri sana bir paket ürün satar. Senden, bu üründen iki kişiye satmanı ister, onların da ikişer kişiye satmasını söyler. Böylece piramit oluşur. En tepede bir adam, altında milyonlarca müşteri… İslamcılara ait büyük şirketlerin çoğu Ponzi Tezgahı’yla ortaya çıkmıştır. Tek fark, reklam sloganı: “İslamî!”

Yandaş yazarın da ifade özgürlüğü yok!

Neden dindar aydınlar bu duruma ses çıkarmıyor?

Bugün, muktedir yandaşı bir yazarın, doğruyu söyleme, riyasız konuşma lüksü yok! Desteklediğin kimse iktidarda ve senin eleştiri, ifade özgürlüğün yok?! Neden tek kelime etmediklerini kendilerine sorun. Onları hiç anlayamıyorum zaten.

Sizin romanlarınızda mizah çok büyük yer tutuyor. Okurken sık sık kahkaha atıyoruz. Sizce mizahın gündemle ilişkisi nasıl olmalı?

Bugün en çok ilgi gören komedi Recep İvedik. Siyasetimiz de komedimizle aynı seviyede.

Eksiğimiz akıl, bilgi ve ahlak

Avrupa’nın İslam’a bakışı değişiyor mu?

Gelecek-bilimciler, önümüzdeki 200 yıl içinde, İslam’ın Avrupa’da en yaygın din olacağını söylüyordu. Fakat şimdi Allah ile kullar arasına mermiler, bıçaklar giriyor. İnsanlar İslam’dan kaçıyorlar. Avrupa’daki 700 milyon insan bir ağızdan şehadet getirip Müslüman olsa, İslam dünyasının acıklı durumu gözler önüne serilir.

Nasıl yani?

Diyelim, Quentin Tarantino İslam’a girdi. İslamcılar sevinir. Fakat Yönetmen Onur Ünlü’nün ‘İtirazım Var’ adlı tertemiz, şahane filmine de ‘+18′ sınırlaması getirdiler?!

Cat Stevens, 1977’de Müslüman oldu. Onu da kendilerine benzettiler. Adamcağız 35 sene eline gitar almadı! Yazık değil mi? Ta 2000’lerde bir konser verdi. Lady D’Arbanville’i öyle coşkulu söylüyordu ki, içim acıdı.

Fakat Avrupa komple Müslüman olursa, onları uyduruk bir İslam’a ikna edemezler. Ve din tacirlerinin çirkinliği, kokuşmuşluğu, adiliği su yüzüne çıkar. Eksiğimiz akıl, bilgi ve ahlak. Tarantino’nun, Spielberg’ün, Stephen King’in filan Müslüman olmasını bekleme. Kendi büyük yazarlarını, yönetmenlerini, bilim insanlarını çıkar.

Osmanlı’ya dönüş hem Cumhuriyet’e hem ecdada saygısızlık

Osmanlı’ya dönüş söylemi ve bir vekilin “Cumhuriyet 90 yıllık reklam arasıydı” sözüne ne diyorsunuz?

“Osmanlı, ecdat, şanlı tarihimiz…” Bunlar, masum sivilleri tavlayan hamaset kalıplarıdır. Osmanlı coğrafyasında bugün ancak demokrasiyle öncülük edebiliriz. Bilim ve sanatla. Emek ve eserle.

Osmanlı’yı severiz; dedesini kim sevmez? Mehteri, Divan Şiiri’ni, Süleymaniye’yi, Itri’yi severiz. Tamam da Fatih yaşasa, böyle mi yapardı? Osmanlı’ya dönme eğilimi, hem Cumhuriyet’e, hem ecdada saygısızlık.

Yobaz başkası mutlu olacak diye ödü kopan insandır

Hükümetin en önemli hatası ne?

Türkiye’yi tüm unsurlarıyla bir bütün olarak benimseyememek, ‘biz ve onlar’ diye ikiye bölmek. Milletin yarısını dışlamak, yarısını ise kenetlemek. Bunu yaparken dini kullanmak. ‘Bizden olmayanlar din düşmanı’ havası yaymak. Demokratik yani çoğulcu, şeffaf, katılımcı seyirden sapmak. Eleştiri kabul etmemek.

Bu durumun ne gibi toplumsal sonuçları oluyor?

Bakın, dünya artık kozmopolit bir şehir görünümünde. Pencereden komşuyla konuşur gibi Meksika’yla, Hindistan’la konuşuyoruz. 2013’te, 1 milyar 100 milyon insan bir ülkeden diğerine seyahat etti. Herkes farklı inançları, kültürleri tanıyor.

Siz eğer İslam’ı ticarete, siyasete, suça, saltanata alet etmeye devam ederseniz; orta sınıftan, diplomalı, liyakat sahibi insanlar isyan eder. Size yalnızca eğitimsiz ve muhtaç insanlar tâbi olur. Bu yoksul nüfusun yoğunluğu nispetinde taraftar bulursunuz. Siyasi varlığınız eşitsizliğe, her bakımdan sefalete bağlı hale gelir.

Ne olmalı peki?

Ben size sorayım: Bugün diyelim bir İspanyol, Japon veya Rus’un, yani bir yabancının örnek almak, ona benzemek isteyeceği bir Müslüman imgesi var mı? Yani, ‘Müslüman’ denince akla harika bir insan geliyor mu?

Pek sanmıyorum. Bu ne manaya geliyor?

İslam, tüm bu sultanlar, krallar, büyük ustalar, kefen giyenler, yalakalar, silahlı radikaller… yüzünden cazibesini kaybediyor. Eleştirmeyenler, soru sormayanlar yüzünden. Bilgisizlik, bağnazlık ve açgözlülük yüzünden.

Bağnazlık yalnızca dine mi özgü?

Tabii ki hayır. Bir başkası mutlu olacak diye ödü kopan herkes bağnazdır, yobazdır. Tek fikir, tek tutum, tek renk, tek önder, tek yol… diyen ve espri yeteneği sıfır kimseler…

Kız verilmeyecek türden bir adama Allah huri de vermez

IŞİD gibi örgütlere nasıl bakıyorsunuz?

Cennete gitmek için, dünyayı cehenneme çeviriyorlar. Halbuki bir insanın öldürülmesi, bir gencin katil olması, tüm insanlığın ortak kaybıdır.

Zulmediyorlar. Hurilere kavuşacaklarını umuyorlar belki. Normal bir adamın kız vermeyeceği tipte birine, Allah huri vermez.

Cennete, kapıyı kırarak giremeyiz

Şehit olmak için İslamcı örgütlere katılan gençler var. Siz, ‘Şimdi o silahı yavaşça yere bırak’ başlıklı bir yazı yazmıştınız. Şimdi ne diyorsunuz?

Şehitlik hayattan yana olmaktır. Kur’an’da “Size saldıranlar, sizi öldürenler, kadınları ve çocukları ezenler, sizi yurtlarınızdan sürenler…”e karşı direnmekten söz ediliyor. Durduk yerde savaş çıkarmak deliliktir. Bu, zekat verebilmek için hırsızlık yapmaya benzer.

Cennete, kapıyı kırarak giremeyiz. Şehit, bizim yaşamamızda onun fedakarlığının payı olan kişidir. Çanakkale şehitleri gibi. Doğum yaparken ölen anne gibi.

“Ben demokratım” diyemezsek hiçbir şeyi düzeltemeyiz

“Gerçek İslam bu değil” sözünde ifadesini bulan yorumlara, tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

Şu anda dünyada birbirine en uzak insanlar, İslamcı teröristler ile barışçı, medeni, demokrat Müslümanlardır.

İslamcılar demokratlığı benimseyebilir mi?

Türkiye’de dindarlar zaten tüm kazanımlarını demokrasiye borçlu. Dindar, liberal veya sosyalist olabilirsiniz. Bununla birlikte demokrat olabilirsiniz. Yani barışçı ve özgürlükçü olursunuz.

Demokratlık, ötekinin yaşam hakkına, söz hakkına saygı göstermektir. Eşitlikçi olmaktır. Çoğulculuktur. Müzakereden, kuvvetler ayrılığından, serbest seçimlerden yana olmaktır. Kendine güvenmektir. Tüm toplumsal süreçlerde barışçı dengeler kurmaktır.

“Ben demokratım” diyemezsek hiçbir şeyi düzeltemeyiz.

AKP, 2002’de ‘Müslüman demokratız’ diyordu. Bugün aynı çizgide mi?

AK Parti iktidarı, bu ülkenin dindar çocuklarının; eşitlikçi, özgürlükçü, demokrat ve çalışkan olduklarını gösterme fırsatıydı. Ne yazık ki bu fırsat heba edildi. ‘Kötünün iyisi’ olmaya rıza göstermek utanç verici. Dindarlar, muhalefetteyken son derece demokrattı. Şimdi, yalnızca bileğine kelepçe takılanlar‘demokrasi’ diyor.

Siz tam olarak neyi ümit ediyordunuz?

Batı, bizim sanatsal, derinlikli inanç değerlerimize; İslam dünyası ise demokratlığımıza ilgi duyacaktı. Tüm gezegene faydamız dokunacaktı.

Erdoğan kendini bir savaşın içinde görüyor

Erdoğan’ın oyu yüzde 50 civarında. Bir o kadar insan da Erdoğan’a muhalif. Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?

Cumhurbaşkanı, 12 yıllık iktidardan sonra artık çok daha özgüvenli, barışçı ve kalender olabilirdi. Kendini bir savaşın, bitmeyen bir kavganın içinde görüyor.

1994’te, ellerinde karanfillerle kapı kapı gezen o başörtülü kızlar ve kravatlı çocuklar… Laik teyzelerden, bar müdavimlerinden, hatta genelevlerdeki hayat kadınlarından oy almayı başaran o gençler nasıl bu hale geldiler anlayamıyorum. Osmanlı’ya döneceklerine, 1994’e dönseler ya?

Başbakan Davutoğlu, Charlie Hebdo katliamından hemen sonra, “İslam barış dinidir” dedi. İnandırıcı oldu mu bu?

Nasıl inandırıcı olabilir ki? Bugün öldürülen her 10 Müslümandan dokuzunu Müslümanlar öldürüyor. 5,5 milyar gayrimüslimin katledilmesi ve 1,5 milyar Müslüman’ın şehit olması gerektiğine inanan radikaller var. Herkes ölsün istiyor adamlar. İslam denilince akla katliam ve hırsızlık geliyor.

Birçok insan, Erdoğan’a âşık, Davutoğlu hiçe sayılıyor

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun daha demokratik bir üslup getireceğini düşünüyor musunuz?

Kütahya’nın AK Parti’li belediye başkanı, “Haziran seçimlerine lidersiz giriyoruz” dedi. Yani, Davutoğlu’nu hiçe sayıyor. Cumhurbaşkanı, bakanlar kuruluna başkanlık etti. Davutoğlu’nun suratı asıktı. Birçok insan, Erdoğan’a âşık. Davutoğlu ne yapsın? Araya giremiyor.

Âşık mı?

Âşık, evet. İşadamları “Erdoğan’a aşığım” diyorlar. “Erdoğan’a zaafım var” diyen üstatların gözleri doluyor. “O’na dokunmak ibadettir” diyen vekiller, “O bizim için ikinci peygamber gibi”diyen il başkanları gördük.

Erdoğan sürekli ekranlarda, gazetelerde, afişlerde; evde, işte, her yerde göründüğü için bu aşklar hiç küllenmiyor. Her dem taze. O, sadece bir politikacı değil aynı zamanda en büyük star. Bilimsel tezleri, keşifleri, mimari konusundaki öncülüğü, şairliğiyle de beğeni topluyor.

Din adına hırsızlık, cinayet ve köleliği savunuyorlar

İlahiyat Uzmanı Profesör Hayettin Karaman’ın “Yolsuzluk, hırsızlık değildir” açıklamasına katılıyor musunuz?

Yolsuzluk, hırsızlığın en ileri aşamasıdır.

Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Kardavi de, Aralık 2012’de, Suriye’de entelektüellerin ve sivillerin de öldürülmesi yönünde fetva verdi. “Masum iseler zaten cennete giderler”dedi. Katliam çağrısı yaptı! Gezi eylemleri sırasında da “Tayyip Erdoğan’ı protesto etmek haramdır” demişti.

Din adına hırsızlık, cinayet ve köleliği savunuyorlar.

Aydın, iktidara eyvallah etmez

Entelektüeller ile muktedirler arasındaki ilişki nasıl olmalı?

Safderun bir adam, bir arife sormuş: “Rüyamda filanca şeyhi cehennemde, hükümdarı ise cennette gördüm; bunun manası nedir?” Arif cevap vermiş: “Hükümdar cennete gitti, çünkü şeyhe hürmet ediyordu. Şeyh cehenneme gitti, çünkü hükümdarla uzlaştı.”

Bizde ise hükümdarın entelektüele, yazara, sanatçıya, bilim insanına, arife… zerre kadar hürmeti yok. Bununla birlikte hükümdarla uzlaşmaya can atan bir sürü herif var.

Hükümete hiçbir konuda katılmamak mı gerekiyor?

Bakın, iktidar bir lanettir. Yıllarca kendini Tanrı zannedersin. Sonra kuyruğu titretirsin. Yani ölür gidersin. Bu kadar acıklı ve basittir. Entelektüel bunu bilir. Muktedire, Tanrı olmadığını hatırlatır.

Bunu yapabilmesi için, entelektüelin yoksulluktan ve yalnızlıktan korkmaması gerekir. Entelektüelin, ‘âkil insan’ın, alimin, arifin, yazarın… kalbindeki karar bu olmalıdır: “Yoksulluktan ve yalnızlıktan korkmuyorum!”

Kitleler bunu diyemez. Bu, aydınların sözüdür. Aydın, iktidara eyvallah etmez.

Tamer Karadağlı tutarlı konuştu

Aktör Tamer Karadağlı’nın önce “Sayın Cumhurbaşkanı’ndan korkuyorum” deyip bir gün sonra “Onun müthiş karizması çok etkileyici” gibi sözler söylemesi ne anlama geliyor?

Gayet tutarlı. İkinci açıklama, Sayın Karadağlı’nın gerçekten çok korktuğunu gösteriyor.

Bizi Batı değil, başımızdakiler sömürüyor

Sömürgeci Batı’nın bugün bölgemizdeki kargaşayı körüklediğine katılıyor musunuz?

Hayır. Batı, Afrika’yı sömürdü, Hindistan’ı sömürdü, doğru. Fakat Türkiye’de devlet kendi öz evlatlarını, vatandaşlarını sömürdü. 13 milyon insan asgari ücretle çalışıyor, sen 700 bin liralık saat takıyorsun. Bu yoksul halktan 270 kalem vergi alıyorsun.

Biz emeği, zamanı, istikbali çalınan bir halkız. Üstüne bir de duygularımız, inançlarımız, umutlarımız sömürülüyor. Halkın yüzde 62’si, 1200 liranın altında aylık gelirle yaşıyor. Yani 46 milyon 500 bin kişi bu ülkede sefalet içinde.

Batı’nın hiç mi dahli yok?

Sen kendi çocuğunu öldüresiye dövüp sokağa atarsan, yoldan geçen Batılı’nın da o çocuğu tekmelemesi veya sana karşı kullanması, senin suçunu ortadan kaldırmaz.

Siyasi sorumluluk yok, saltanat var

Yani ‘dış güçlerin oyunu’ ifadesine katılmıyorsunuz, öyle mi?

Bak, çocuğun doğar, onu kucağına aldığın anda senin için tüm dünyanın anlamı değişir. Ömür boyu o çocuğu koruyacak, seveceksin artık. Onun başına bir iş gelince, kendini sorumlu hissedersin…

Siyasi sorumluluk diye de bir şey var. İktidar, hiçbir konuda sorumluluk üstlenmiyor. “Paralel yapı, dış güçler, faiz lobisi, iç düşmanlar, bizi çekemeyenler…” gibi ifadeler kullanıyor. İyi de sen ne iş yapıyorsun? Neden iktidardasın? Niye hiçbir sorumluluk kabul etmeden sadece saltanat sürüyorsun?

Siyasi sorumluluktan kaçış neye mal oluyor?

Sadece Soma’da 301 işçi öldü! Ermenek’te ölen 18 madenciden birinin eşi “1 lira için kapı kapı gezdim” diyordu! Muktedirler bundan utandı mı? Hayır. Gene yetimi itip kaktı, gene yoksulu tekmeledi!

Avrupa’nın en genç nüfusu bizde. Fakat evlatlarımız kaçacak ülke arıyor. Gençleri memleketten soğuttular işte!

Lider “Darbe” diyor, katil, “Darbeyi bastırdım”diyor, yoksul çocuklar ölüyor

Gençler sevilmiyor mu?

Gezi eylemleri için “Darbe girişimi” denmişti. 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ı döverek öldüren sanık polislerden biri (Mevlüt Saldoğan’ı kastediyor), kasım ayında, mahkemede “Ben, darbenin bastırılmasında görev aldım, beraatımı talep ediyorum” dedi. Lider “Darbe” diyor, katil, “Darbeyi bastırdım” diyor, yoksul çocuklar ölüyor. Bu denklemde sevgi yok. Gaddarlık var.

Ali İsmail Korkmaz davasında verilen karar?..

Hukuk ile adaletin birbirinden kopup uzaklaştığını gösteriyor.

Mevki ve yetki sahibi olmak için, şahsiyetsizliği kabul ettiler

Muktedirler niye utanmıyorlar?

1- Haklı çıkmak veya haklı görünmek onlara yetiyor. Yolsuzluğu‘resmen’ rttüklerinde haklı çıktıklarını sanıyorlar. Fakat‘haksızlık etmemek’ gibi bir hassasiyetleri yok.

2- Mevki ve yetki sahibi olmak için, şahsiyetsizliği kabul ettiler.

İslam ahlakı, Batı’daki seküler ahlakın gerisine mi düştü? ‘Batı’nın ahlakını da alalım’ mı diyorsunuz?

Allah aşkına Batı’dan bir şey almayalım artık. Biraz da biz Batı’ya, dünyaya, insanlığa bir şeyler sunalım.

‘Batı’nın oyunu’ deyip geçemezsin. Önce bir aynaya bak, halini gör

İslam bir kriz mi yaşıyor?

Hepimiz hacca gitmek isteriz, fakat hiçbirimiz Arabistan’da yaşamayı düşünmüyoruz. Ticari ve siyasal İslam’ın krizi bu. Kalplerde temiz bir inanç olarak yaşayan İslam’ın krizi değil.

İslam ülkelerinin durumu ne?

Katar’da, her Katar vatandaşı başına yıllık gelir 150 bin dolar. Etiyopya’da ise sadece 177 dolar. Yani, birinin bir günde kazandığını, öteki üç yılda bile kazanamıyor! Ayrı gezegenlerdeler sanki?!

Dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi olan Endonezya, aynı zamanda emeğin en ucuz olduğu ülke!

İslam, tüm dünyada adaletsizlerin, vicdansızların tahakküm aracı haline getirildi. Müslümanların asıl isyan etmesi gereken budur. ‘Batı’nın oyunu’ deyip geçemezsin. Önce bir aynaya bak, halini gör. Gözünün önünde, İslam adına fırıldak çevirenleri gör.

‘İslam kalplerde kalmasın, sokakta da yaşansın’ fikrine katılmıyor musunuz?

Kalbinde inanç varsa, senin düşüncen, sözün, emeğin, eserin, sözün, tebessümün sokağı da memleketi de, hatta dünyayı aydınlatır.

Vicdansız ve akılsız yöneticilerin yalanlarını alkışlamaya varan dindarlık umurumda değil

Sizce gelişmişlik nedir?

Ruh hastası olmamaktır. Çalışkanlıktır. Gelişmişlik, cazibedir. Müslümanlar; ahengiyle, sanatıyla, bahçeleriyle, estetiğiyle, tebessümüyle dünyayı büyülemeliydi. “Vay canına!”dedirtmeliydi.

Türkiye dindarlaşmıyor mu peki?

Düşmanlıkların, ölümlerin, hırsızlıkların, korkunun, yalanların… artmasıyla birlikte yürüyen bir dindarlaşmaya inanmıyorum. Vicdansız ve akılsız yöneticilerin yalanlarını alkışlamaya varan dindarlığa asla itibar etmiyorum. Umurumda değil.

“İslam dünyası çağın gerisinde kaldı” diyorsunuz. Bu eski bir tespit değil mi?

Üzgünüm. “Dünyanın başrolünde Müslümanlar var”diyebilmeyi çok isterdim.

Sanayi ve bilim çağlarını ıskaladık. Şimdi yeni bir çağın eşiğindeyiz. Gelişmiş toplumlar, tabiatla uyumlu bir teknolojiye yöneliyor. Güneş enerjisini, rüzgar enerjisini depolayıp iletmeyi mümkün kılan sistemler üzerinde çalışıyorlar. Bu yeni çağı da yakalayamazsak, büsbütün köleleşeceğiz.

Artık her evde bir Tanzimat aydını var!

Bu iktidar döneminde, düşünce üretimi azaldı mı?

Hem de nasıl. Bugün, çoğunluk düşünmüyor, rasyonalizasyon yapıyor. Yani olayları, durumları mantığa bürüyor, tutarlı gösteriyor.

Rasyonalizasyon, demagojiyle birlikte yürür. Düşünmenin bir yolu da, fikrimizin, kanaatimizin aksi yönünde kanıtlar aramaktır. Bu, cesaret gerektirir. Böylece tüm doğruları, tüm iyilikleri, tüm güzellikleri kendimizde; tüm yanlışları, kötülükleri, çirkinlikleri başkasında görme çılgınlığından kurtuluruz.

Çözüm ne peki? Bilim ve sanat mı?

Son halife Abdülmecit Efendi yetkin bir ressamdı. ‘Sarayda Beethoven’ gibi tabloları çok meşhurdur. Bakın, halife diyorum, ressam diyorum. Bugün ise Tanzimat’ın da gerisine düşüldü.

Tanzimat’ı olumlu mu kabul ediyorsunuz?

Elbette. Tanzimat aydınını yerden yere vurduk. Onu taklitçi ilan ettik. Hacivat aydın, bopstil, Frenk şebeği diye yaftaladık.

Osmanlı nüfusu 13 milyon iken, Paris’e giden diyelim 13 kişiyle alay etmek kolaydı. Halbuki, hepsi de dindar çocuklar olan Tanzimat aydınları, bize çok basit bir şey söylüyorlardı: “Sistem kurmalıyız. Demokratlaşmalıyız. Batı ilerliyor. Bunu görmezden gelemeyiz…”

Bugün, 75 milyon nüfusun 10 milyonunda pasaport var. Kıyas, reflekstir. Londra’daki yeşil alanları (bu arada, Londra dünyanın en büyük kent ormanıdır), trafik düzenini, mimari dokuyu gören her vatandaşımız; bizim durumumuzun içler acısı olduğunu söylüyor. Yani artık her evde bir Tanzimat aydını var!

Talancılara kendi çocukları isyan edecek

Tanzimat Fermanı, halk arasında “Artık gavura gavur denmeyecek” şeklinde yorumlanmıştır. Bu tepkiyi nasıl anlamalı?

İnsanlara “Gavur” demek bir kazanım mı, iyi bir şey mi?

Tanzimat Fermanı, tek sayfalık bir metindir. İçinde ‘gavur’kelimesi geçmez. Okumadan nasıl yargılayabiliriz?

Ahmet Mithat, Recaizade, Namık Kemal… hepsi de aslan gibi adamlardı. Saygıdeğer münevverlerdi. Okuyan bir toplum olsun, eşitlik olsun, geri kalmayalım derdindeydiler. Milyonlarca insan, dönüp bu insanlarla alay etti. 200 yıldır da alay ediliyor. İşte, geldiğimiz yer ortada.

Her evde bir Tanzimat aydını bulunması neye yol açacak sizce?

Çocuklarımızın dünyası, bizimkinden daha geniş olacak. Onlar, işlerini yaparken, eser verirken dünya standardını tutturacaklar. Akılsız, düşüncesiz, asalak olmayacaklar. Dinî inançları da onların hayatına zarafet ve bilgelik katacak.

Bugünün dinci talancılarına da, bizzat kendi çocukları en gür şekilde “Yeter!” diyecek.

Son söz: Birbirinden güzel üç film

Son olarak ne söyleyeceksiniz?

Sanırım epey iç karartıcı bir konuşma oldu…

Din ve inançla ilgili üç film tavsiye etmek isterim: 

1- ‘PK’, 2014 Hindistan yapımı, harika bir komedi. 

2- ‘Sürpriz Damatlar’, bir Fransız filmi, o da çok komik. 

3- ‘Benim Komşum Bir Melek’adıyla vizyona giren ‘St. Vincent.’

İnsan nedir, inanç nedir, demokratlık, eleştiri, ahlak, şefkat, barış nedir?.. Bu sorulara zekice cevaplar bulabilirsiniz bu filmlerde. Çok da eğlenirsiniz.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Fark Yaratanların Fark Yaratan Hikayeleri

sabancı vakfı, Manşet, fark yaratanlar

Bazı insanlar hayata anlam katar. O insanların yaptıkları başka hayatlar için fark oluşturur. İşte Sabancı Vakfının fark yaratanları ve hikayeleri.

Türkiye’nin ‘Fark Yaratanlar’ını Arıyoruz!

Söz konusu fark yaratmak olduğunda illa milyonların hayatını değiştirmek gerekmiyor. Bazen bir insana verdiğimiz bir kitap, bazen iyi bir haber, kimi zaman da hastanedeki bir çocuğun yüzündeki tebessüm olabilmek. Küçük dokunuşlar, kocaman farklar yaratabilir.

Fark yaratmak için yola çıkan Sabancı Vakfı’nın ‘Fark Yaratanlar Programı’ ise bunun en güzel örneklerinden biri. 11 yılda seçilen 195 Fark Yaratan’ın ilham veren hikayesi, proje kapsamında insanlara ulaştı. Siz de onlardan biri olabilir ve insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Belki şu an bile bunu yapıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Fark Yaratanlar Programı’na başvurmak. Başvuruya dair detayları da paylaşacağımız bu yazıda, önce fark yaratan bazı insanların hikayelerine bir göz atalım.

Sadece yeteneğini değil, yüreğini de ortaya koyan fark yaratan

Fatih Küçük, çizgi film sanatının yurt dışı örneklerini inceledikten sonra Türkiye’nin ilk çizgi film okulunu kurmak istediğinde cebinde sadece 5 lirası vardı. Evrensel değerlere uygun bir çizgi film karakterinin bu topraklardan çıkması ve dünyaca tanınması için yola çıktı. Ardından zoru başararak bugün uluslararası boyutta festivallerin de düzenlendiği, dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarını ağırlayan çizgi film okulu ‘The Cartoon Mill’i Kaş’ta kurdu. 2021 yılında açılması planlanan ikinci çizgi film okulu ise Ürgüp yamaçlarında olacak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=AJi8Najd2Y8

‘Hayır’ demekten korkmayan fark yaratan

Hayvan hakları aktivisti Yağmur Özgür Güven’in öncülüğünde kurulan Deneye Hayır Derneği ise hayvan deneylerinin yerini bilimsel alternatif yöntemlerin almasını amaçlıyor. Dernek, deneylerde hayvan kullanımının son bulması ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için çalışmalar yapıyor. Tüm dünyada 100 milyondan fazla hayvan üzerinde deney yapılıyor, deneylerin yüzde 92’si insanlara uyarlanamıyor ve akademik çalışma sürecinde kalıyor. Ne yazık ki bu çok büyük ve ciddi bir rakam. Bu rakamın ortaya çıkmasının esas nedeni hayvanların biyolojik ve fizyolojik farklarının olması. Çok küçük farklılıklar bile deney sırasında yalnızca bir türü hastalıktan koruyabiliyor veya zarar verebiliyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=QEW-0ZDee2I

Herkes susarken ‘konuşmamız gerek’ diyen fark yaratan

Dezavantajlı bölgelerdeki kadınların menstrual ürünlere erişebilmeleri ve regl konusundaki tabunun yıkılması için çalışmalar yürüten, regl yoksulluğu ve adil vergilendirme konusunda hak savunuculuğu yapan ‘Konuşmamız Gerek’ platformu kurucusu: İlayda Eskitaşçıoğlu. 2016 yılında kurduğu platforma dahil olan akademisyen ortağı Bahar Aldanmaz ile köy okullarına giden genç kızlara, mevsimlik tarım işçilerine ve mülteci kadınlara yönelik cinsel sağlık, regl olma ve hijyen konularında eğitimler düzenliyorlar. Eğitimlerin yanı sıra genç kızlar ve kadınlara menstrual ürünleri temin eden ‘Konuşmamız Gerek’ platformu, bugüne kadar İstanbul, Ankara, Adana ve Sivas’ta 8 saha çalışması gerçekleştirerek 6 bin 500’den fazla insana ulaştı. Platform, regl yoksulluğunun çözümü için hijyenik ürünlerin vergi diliminin lüks ürünler kategorisinden çıkarılması için mücadele veriyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=fP4UF41OV9Q

Hayalleri gökyüzünü aşan fark yaratan

Zahit Mungan, küçük yaşlardan itibaren başlayan uçurtma sevdasını, farklı teknikler öğrenerek geliştiriyor ve ‘Uçurtmanın Peşinde’ projesi ile hayata geçiriyor. Mezopotamya’da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatmak için kolları sıvayan Zahit, Mardin’in kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmayı hedeflerken, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Zahit aynı zamanda henüz droneların yaygın olmadığı dönemlerde uçurtmasına telefon bağlayarak Mardin kalesinin kuşbakışı fotoğraflarını çekmiş ve 5 yılda çektiği bu fotoğraflardan yaptığı seçki ile ‘Uçurtmanın Gözünden Mardin’ isimli bir fotoğraf sergisi de açmış.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=tXR_p6SfDWw

Çocukların hayallerinde yepyeni sayfalar açan fark yaratan

Eğitimde fırsat eşitliği için ikinci el bir minibüsü gezici kütüphaneye dönüştüren iki sınıf öğretmeni Nusrettin Biçer ve Abdulkadir Korkmaz, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde köy köy gezerek, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırıyor. Gezici kütüphane ile düzenli olarak 8 köye ulaşan öğretmenlerimiz kitapların yanı sıra çocukları bilim, sanat ve müzik atölyeleri ile de buluşturuyorlar. Ziyaretlerini iki haftada bir tekrarlayarak çocukların gelişimlerini takip ediyorlar. Amaçları ilerleyen dönemlerde daha fazla sayıda gönüllü öğretmen ile Suruç’ta gezilmemiş köy ve ulaşılmamış çocuk bırakmamak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=SKf5IhSVWBM

Detaylı bilgi için tıklayınız!

Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et

MAKALE

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in ilham veren başarı hikayesi

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, Manşet, kişisel gelişim

Mesleğinde başarılı olmuş kişiler, büyük işler başarmak isteyen gençler için en iyi örneklerdir. Çoğumuzun çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olan Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in de ilham veren bir başarı hikayesi var. 

1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Gönül Tezcan Keleş, uzmanlığını 1997 yılında aynı üniversitede Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı’nda tamamladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2006 yılında doçentlik, 2011 yılında profesörlük unvanları aldı. 22 senedir bu üniversitede akademik kariyer yapıyor. Tıp fakültesinde öğretmenlik, hastanede hekimlik yaparak bu iki meslek duygusunu aynı anda yaşayan başarılı bir akademisyen ve hekim. Akademik yaşamı boyunca; ulusal ve uluslararası düzeyde birçok yayını bulunan, editörlüğünü yaptığı bir kitabı ve pek çok tıbbi bilimsel kitapta bölüm yazarlığı olan, Almanya Bonn Üniversitesi’nde bilimsel araştırma bursu kazanan, Avrupa Resüsitasyon Konseyi’nin “Hayata El Ver” sosyal sorumluluk projesinde gönüllü olarak eğitim veren ve birçok meslek kuruluşunda aktif olarak çalışan üretken bir bilim insanı.

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, sadece mesleki başarısı olan sıradan bir doktor değil. Aldığı koçluk ve mentorluk eğitimleriyle de sosyal hayatında pek çok başarılı işe imza atmış biri. Çoğu doktor zorlu yaşam yolculuklarında kişisel gelişimine zaman ayıramazken, o kendisi, öğrencileri ve hastaları için fark yaratacak çalışmalarda bulunuyor. Kazandığı güçlü iletişim yeteneğiyle, her öğrendiğini öğrencilerine, hastalarına aktarıp kullanıyor. Çünkü varoluş amacı; “yeni bir şey öğrenmek ve öğretmek”. Onun başarısının sloganı “Mum dibine ışık versin.”  Başarılı bir akademisyen ve doktor olmasının yanı sıra mütevazi bir kişiliğe sahip olan Gönül Hanım’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onun sözlerinin Kigem okurlarının yoluna da ışık olmasını diliyoruz.

-“Büyüyünce ne olmak istersin” sorusunu bir çocuğa sorduğunuzda, alacağınız ilk cevap genellikle “doktor” olur. Doktor olmak sizin de çocukluk hayaliniz miydi? Tıp Fakültesi’ni kendi iradenizle mi seçtiniz, yoksa ailenizin kararı mıydı? 

Ben lise eğitimime kadar öğretmen olmak istiyordum. Hatta bölüm bile belliydi. Matematik veya İngilizce öğretmeni olacaktım. Lisede okurken büyükbabamı çok ani olarak kalp krizinden kaybettim. Bu üzücü kayıptan sonra babam doktor olmamı çok istedi. Derslerimde başarılı bir öğrenciydim. Lise sınıfımda arkadaşlarımın yarısından çoğu doktor olmak istiyordu. Ben de o kervana katıldım. Üniversite tercihlerimde sadece tıp fakültesi yazdım. O zaman ülkede 18 tıp fakültesi vardı. Kural gereği ben listeme 14 tanesini yazabilmiştim. Tıp dışında bir tercih yapmadım.

-Anestezi ve reanimasyon uzman hekimi olarak çalışıyorsunuz. Ameliyathane ve yoğun bakımda zor görevleriniz var. Neden bu alanda kariyer yapmayı seçtiniz?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra spesifik bir bölüm seçmek ve uzmanlaşmak isterseniz TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) barajını aşmak zorundasınız. Tıp öğrencisiyken, çocuk doktoru olmak istemiştim fakat o yıllarda çocuk bölümü çok yüksek puanla aldığı için giremedim. Pratisyen hekimlik yaptığım dönemde girdiğim TUS ile yaptığım tercihler arasında anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlığı da vardı. Mecburi hizmetten ayrılıp, yeniden kendi mezun olduğum üniversitede ihtisasa başlamak çok hoşuma gitti.

Anestezi ve reanimasyon uzmanı; yenidoğan çocuktan başlayıp, çok ileri yaşlara kadar tüm yaş grubu hastayı en zor anlarında tedavi ediyor. Küçük bir dokunuşu ile ölüm-kalım arasındaki ince çizgiyi değiştirebiliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İlk tercih olarak girmemiştim bu bölüme ama çok sevdim. Çok farklı çalışma alanları var. Özellikle “yoğun bakım” çalışmaktan çok mutlu olduğum bir alan. Hasta ile minimal, gerekli iletişimi kuruyorsunuz ve çok görünür olmadan harika sonuçlar yaratıyorsunuz. Tam bana göre bir bölüm olduğuna karar verdim ve yoluma devam ettim. 5 Mart 1993 yılından beri anestezi ve reanimasyon hekimi olarak çok severek çalıyorum. Bir insanı yeniden hayata döndürmek, en zor zamanında onu tedavi etmek ve başka bölümlerin daha iyi hizmet vermesine olanak sağlamak bana inanılmaz bir manevi tatmin sağlıyor. Sessiz, çok göze batmayan, gürültü çıkarmayan ve ihtiyacı olanlara hayat bağışlayan süper bir kahramansınız. Bundan daha güzel ne olabilir ki…

-Dışarıdan hoş, güçlü bir dünyadasınız. İçeride yaşamak özellikle bu günlerde hiç de kolay olmasa gerek. Yoğun bakımda ağır korona hastalarını tedavi ediyorsunuz. Türkiye’nin ve dünyanın Covid-19 salgını ile mücadelesi devam ediyor. Sizce gidişat nasıl? Bu mücadele daha ne kadar sürecek?

Covid-19 bir pandemi, yani tüm dünyanın ortak sorunu olan bir hastalık. Kış aylarına girdiğimiz şu dönemde mevsimsel hastalıkların da eklenmesiyle yeniden artmaya başladı. Önümüzde en az bir yıl daha var. En iyimser bakış açışı ile böyle. Belki daha uzun bir süre olacak. Burada herkese çok iş düşüyor. İnsanların koruyucu önlemlerin hepsini hiç aksatmadan uygulaması gerekiyor. Çünkü bulaşıcı hastalıkların temel tedavisi, korunma tedavisidir. Korona hava yoluyla bulaşıyor. Yani yüz bölgemizden; ağız, burun ve gözden alıyoruz bu hastalığı. Bu nedenle ellerimiz her zaman temiz olmalı. Asla bu bölgeler pis ellerle ellenmemeli. Ayrıca mutlaka maske takılmalı. Hem kendimizi hasta kişiden, hem de eğer biz hasta isek ve farkında değilsek karşımızdaki kişiyi, en sevdiklerimizi korumak adına maske takmak zorundayız.  Kişilerarası mesafe de önemli. Kalabalık topluluklara girmemek, iki kişi arasına en az 1,5-2 metre mesafe koymak çok önemli ve etkili bir korunma yöntemidir. “Maske-mesafe-hijyen”. Bunlar asla unutulmamalı ve hayatımızın en önemli uygulaması olmalıdır. En önemli tedavi budur. Buna rağmen bulaş yine olacaktır ama en az oranda devam edecektir. Daha çok yolumuz var. Tedbirleri maksimal tutup, gücümüzü tüketmemeliyiz.

-Akademik kariyer ve hekimlik yolculuğunuzda hedefinize nasıl odaklandığınızı, çalışma disiplininizdeki başarınız için beslendiğiniz kaynakları anlatır mısınız? 

Meslek yolculuğumda felsefem her zaman şöyle olmuştur: Üniversitemi çok severek okudum ve başarılı bir öğrenciydim. Ben bir işi yaparken, hangi iş, hangi basamak olursa olsun en iyisini yapmak isterim. Sadece yapılmış olması için hiçbir işi veya çalışmayı yapmam. İyi bir hekim olmanın gerektirdiği tıbbi bilgi yanında, mesleğin anlamını dolduran insani özelliklerin de her zaman güçlü olması gerektiğine inananlardanım. Her gün daha iyisini yapmak, insanlara maksimum fayda sağlamak, tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, hiçbir karşılık beklemeden sağlık anlamında sana muhtaç insanlar için 7 gün 24 saat çalışmak üzerine kurgulanmış bir meslek inancım oldu. Bir işi başarmak istiyorsam, geçilmesi gereken yolları ve zor basamakları öğrenirim. Önüme çıkan hangi engel olursa olsun asla yapabilme inancımdan ve mesleki değerlerimden ödün vermeden yoluma devam ederim.

İnsan bazen duraklar, olsun varsın. O dönemde bile “Farklı konularda nasıl gelişebilirim.” diye düşünürüm. “Sonuca bir gün mutlaka ulaşacağım.” inancım hep vardır. En sorunlu durumlarda bile; farklı yollar düşünmeyi, sorgulamayı, o konu için çok daha fazla çalışmayı asla bırakmam.

Sadece kendi gücümden beslenirim. Başkalarının negatif eleştirilerine veya pozitif övgülerine hedefime ulaşana kadar hiç kulak vermem. Amacıma ulaştığım zaman da, kendi içimde ve çok yakın çevremin anlayabileceği şekilde gürültüsüz büyük bir mutluluk yaşarım. Bu, hedefe ulaşmanın sessiz büyük orkestrasıdır ve hazzı inanılmazdır. Mesleğe başladığım ilk günkü inancım ve idealim, meslekte 30. seneye yaklaşırken bile hiç değişmedi.

-Evlisiniz ve üniversiteye giden bir oğlunuz var. Akademik kariyer, doktorluk, eş ve anne olmak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız? 

Mümin Sekman, Her Şey Seninle Başlar eğitimlerinde şöyle der: “Hayatta alınacak 3 büyük karar: Yaşanacak şehir, yapılacak iş ve birlikte olunacak eştir.” Benim hayatım, bu sözün gerçek bir örneğidir.

Mesleğe atıldığım ilk yıllarda, “Akademik kariyerime hep İzmir’de devam edeceğim.” şeklinde bir karar almıştım. Sadece mecburi hizmet için Rize-Çayeli’nde görev yaptım. TUS’u  kazanarak Rize’den yine İzmir’e döndüm. Bu karar sanırım diğer işleri yapmamda bana çok kapı açtı. Doğduğum, büyüdüğüm ve ailemle beraber yaşadığım çok sevdiğim bir şehirdir İzmir. 

Akademik hayata, anestezi uzmanlığı eğitimine burada başlamam benim için en doğru karardı. En başta yapacağım işi ve yaşayacağım şehri doğru seçmiştim. Bunu yıllar sonra geriye dönüp bakınca anladım. Bu kararı verirken hep kalbimin sesini dinledim.

Tabii ki eş seçimim de buna paralel oldu. Benim gibi İzmir’de yaşamayı seçmiş ve mesleki anlamda beni destekleyen bir doktor eş seçmiş olmam; hem akademik hayatta başarılı olmama, hem de aynı zamanda aile hayatımın düzenli olmasına olanak sağladı. Tüm seçimlerimde kendime ve çevreme çok dürüst davrandım. Neyi niçin istediğimi, meslek olarak nasıl bir yol planladığımı hep ailemle paylaştım. Ailemin desteği her zaman sınırsızdı. Eşim genel cerrahi uzmanıdır. Kariyer yolculuğumda belirlediğim yolun tüm detaylarını, zorluklarını biliyordu ve hep yanımda oldu. Özellikle oğlumuzu büyütürken, aynı gece nöbet tutmamaya çok özen gösterirdik.

Mesleğini bu kadar çok seven 7/24 sınırsız hizmet için yemin etmiş iki ebeveyne sahip olmak en zoruydu. Bu nedenle fedakarlık, en çok oğlumuzdan geldi diyebilirim. Süre olarak az ama çok verimli zamanlar geçirmeye özen gösterdik. Çocuklara doğru ve yeterli açıklamalar yaparsanız, size destek oluyorlar. Oğlum bizi hep anlayışla karşıladı. Eşimin mutfak hobisi de çok işime yaradı. Çoğu zaman ben ders çalışırken yemeklerimizi yaptı. Çok güzel bir denge kurabildiğim için şanslıyım. Bunun için hep çok şükrederim.

-Öğrencilerinize bilimsel çalışmaları için mentorluk yaparken, sizi kendi ilgi alanınız mı yönlendiriyor, öğrencilerinizin doğal eğilimlerini önemsiyor musunuz? Onların çalışmalarını olumlu etkileyeceğini düşündüğünüz inovasyonlarınız var mı?

Bulunduğum konumum itibariyle ve işimin bir parçası olarak, üniversite öğrencilerine ve anestezi uzmanlığı eğitimi alan asistanlarıma mentorluk yapıyorum. Benim ilgi alanım dışında, önceliğim mentorluk isteyen öğrencimi çok iyi dinlemek. Karşımdaki ne istiyor? Hangi yetenekleri gelişmiş? Hangilerini geliştirmeye yatkın, en güçlü yanları nedir? Desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken özellikleri nelerdir? Bu bakış açısı ile onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında kendisini keşfetmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Benim inovasyonum, kişinin kendi ilgi alanını keşfetmesini sağlamak ve en iyi olduğu halini yakalamasına basamak olmak. Sonrası kendiliğinden geliyor. Başarılı, mutlu ve en önemlisi de çok istekli olarak yoluna devam ediyor. Kendi fikrimi dikte ettiğimde aynı verimi almam imkansızlaşıyor. Çoğu zaman onların göremediği ya da bilgi sahibi olmadığı ama sahip olduğu olanakları fark etmelerine yardımcı oluyorum. Burası muhteşem oluyor. Onlar kendilerinden sonra gelenlere mentorluk yapmaya başlıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu benim için. Dalga dalga genişleyen bir dayanışma ağı kurmuş oluyorlar kendi aralarında. İnanılmaz mutluluk verici.

-Hayat akışınızı değiştirmiş, size rol model olmuş bir mentorunuzu bizimle paylaşır mısınız?

Hayattaki ilk ve en büyük mentorum ilkokul öğretmenimdir. Beni ben yapan, içimdeki başarma, kendimi gösterebilme ve ifade edebilme yeteneğini kazandıran en değerli kişidir. “Gönül” olarak ilkokul öğretmenime çok şey borçluyum.

Ayrıca yine akademik kariyerime olanak sunmuş başka bir hocamı-mentorumu sizlerle paylaşmak isterim. Anestezi ihtisasımı bitirmeye yakın dönemlerde, 1997 yılında bir kongrede asistanlık tezimin sunumunu yaptım. Tez konum olduğu için konulara oldukça hakimdim. Kongrede beni dinleyen, o güne dek beni hiç tanımamış olan bir hocam yanıma geldi ve sunumumu değerlendirdi. Tezime ve sunumuma ait olumlu özellikleri paylaştı. “Bu konuyu daha iyi nasıl çalışabilirsin? Bundan sonra mesleki kariyerine nasıl devam edersin?” gibi bana yol gösteren ve bu konuda farkındalık oluşturan sorular sordu. Ben danıştıkça kendisi açıkladı. Bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra hocamın kliniğinde ve halen devam ettiğim yerde anestezi uzmanı olarak göreve başladım. Yıllar içerisinde profesör oldum. Hocamın bana çizdiği yolda devam ediyorum.

-Sizce doktorların diğer meslek mensuplarından üstün oldukları duygusunu pekiştiren nedir?

İnsan hayatına dokunmaları, ölümle kalım arasındaki ince çizgide yer alan yaşam alanı, gerçekten çok fedakarlık isteyen bir meslek olması, hiç tanımadığın bir kişiye bağışlanmış yeni bir hayat vermenin mutluluğu, eğitim süresinin çok uzun oluşu ve hep yeni şeylerin takip edilme gereksinimi, bir nevi hiç bitmeyişi, şifa dağıtıcı olma hali.

-Galen “En iyi doktor aynı zamanda filozoftur.” der. Eğitim sistemimize göre, sadece tıbbi bilgiyle hastalık tanımlanıyor. Bu mekanik dünya içerisinde çoğu doktor, baktıkları yerde sadece organı, işleyen sistemi görüyorlar ve ötesine geçemiyorlar. Siz hastalarınızla ve yakınlarıyla iletişim kurarken onları anlamak, idare edebilmek ve onların güvenini kazanmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Hastayı bir bütün olarak görüyorum. Organik bir hastalık var ama duyguları, ailesi, bu hastalıktan önceki hayatı ve sonrası, var olduğu işi gibi konuları da düşünüyorum. Empati yapıyorum aslında. Bunu mesleğimin ilk yılları daha çok yapar ve duygusal açıdan çok etkilenirdim. Artık dozunu ayarlayabiliyorum. Hastaya fayda sağlayacak etkin dozda empati yapabilmek sizi daha başarılı bir doktor yapıyor. Buna inanıyorum. Mesleği severek yapmak da çok önemli. Severek şifa dağıtmaktan daha değerli bir şey olamaz.

-Belki zorlu bir nöbet gecesi, belki bir ameliyat sonrası, belki de yoğun bakımda görevdeyken kaybettiğiniz hasta sonrası hiç pes etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Bu zamanlarda kaybettiğiniz motivasyonunuzu size geri kazandıran neydi?

Saydığınız durumlara yönelik o kadar çok anı var ki… Anneler gününde iki evladını bisiklet sürerken trafik kazası nedeniyle yoğun bakıma yatırmış ve kaybetmiş anne biliyorum. Yine bir beyin ameliyatı nedeniyle 23 saat ameliyathaneden çıkamadığım zamanlar oldu. Bebeğini doğurduktan sonra kan kaybından kendi canını kaybetme noktasına gelen genç insanlar gördüm… Bu gibi durumlar tabii ki beni de çok etkiliyor. Kurtarılmayı bekleyen hayatlar var. “Senin elinle şifa bulacaklara yardım etmeye devam et.” diyorum kendime. Kurtardığım hayatların ve ailelerinin gözlerindeki mutluluk, sevdiklerine kavuşmanın sevinçli anı her şeyin önüne geçiyor ve bu işi severek yapmaya devam ediyorum.

Dokunabildiğim her yaşam motivasyonumu daha çok arttırıyor. İşimi çok severek yaptığım için pes etmeyi hiç düşünmedim. Babası tarafından kurşunlanmış genç bir hastam vardı. Tam 3 ay yoğun bakımda tedavi ettim, iyileşti. Şimdi kendisi de baba oldu. Çocuğu ile beni ziyarete geliyor. Bunu görmek motivasyonun tek ilacı. Yola devam etmemi sağlayan en önemli etken, hayat bağışlamak. 

– Ömrünüzü bilime adarken, biliyoruz ki kişisel gelişiminiz için de ciddi çabalar harcayan bir doktorsunuz. Bu alandaki arayış ve uğraşılarınızdan bahseder misiniz?

İşimi çok severek yapmama karşın, yıllar içinde bazen tükenmişlik hali ve hep tek taraflı verişin getirdiği yorgunluklar oluyor. 2017 yılında yaşam koçluğu ile tanıştım. Önce kendime faydam olması amacıyla gittim. Mum dibine de ışık versin istedim. Sonra eğitimlerini çok beğendim ve hepsini tamamladım. Ayrıca yıllardır yaptığım iş olan mentorluk için de sertifikalı eğitim aldım. Böylece sadece hastalıklı hayatlara can veren bir hekim değil, kendi hayatım ve diğer normal hayatların daha iyi olması adına çok şey yapmaya başlayan biri oldum. İyi bir hekim olmak yanında, sertifikalı yaşam koçu ve mentor olmak da çok hoşuma gidiyor. 

-Aldığınız kişisel gelişim eğitimlerini mesleğinize ve yaşam akışınıza entegre ettiğinizi biliyoruz. Bu eğitimler hayatınızda ne tür kolaylıklar sağladı, neleri değiştirdi? 

İletişimimi çok etkiledi. Öğrenci ve asistanlarımla daha verimli çalışmalar yapıyorum. Diyaloglarımız kendimizi beslemek adına çok yapıcı hale geldi. Amatörce çevremdeki normal kişilere de koçluk yapıyorum. Hekim olarak hastalarıma, mentor olarak öğrenci ve asistanlarıma, koç olarak kendime ve sevdiklerime dokunabilmek çok mutluluk verici.

-Türkiye’de sağlık sektörünü nerede görüyorsunuz? Sizce başarılı mıyız?

Almanya’da 6 ay, Amerika’da 3 ay yaşamış ve hastanelerde görev almış biri olarak söylüyorum.  Türkiye’de hekimler, yani bizler aslında çok iyiyiz. Türk tıbbı gerçekten iyi. Olanaklar son yıllarda oldukça arttı. Bizde eksik olan; kalıcı düzen, kurallar ve sorumluluk alanlarının işini gerektiği gibi yapamıyor olması. Sadece sağlıkçıların bu işi yapması gerekiyor. Ülke bazında net kurallar, yasalar, standartlar olmalı ve uygulanmalı. Kişiye, zamana, mekana göre değişmeyen kurallar ve uygulamalar gerekiyor. En çok buna ihtiyacımız var.

-Sağlık Bakanlığı’nda yetkili biri olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz? Hekimliği hangi yöntemle, nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ve gelirlerini yeniden düzenlerdim. Düşünsenize, 7/24 ve 365 gün aynı kalitede, hiç durmadan hizmet veren kaç sektör var? Emeğinin ve özverisinin karşılığını almalı sağlıkçılar. İş koşulları ve standartları çok yüksek tutulmalı, iş güveni sağlanmalıdır. Tüm hekimler bu işi severek seçiyor.  Tıp fakültelerine girmek için ilk 50 bine girmeniz gerekir. Yani hiç kimse rastgele bu fakültelerde okumuyor. İsteyerek, çalışarak ve özveri ile geliyor. O zaman bu kişilerin aynı duygu ve çalışkanlıklarını, mesleklerini icra ederken de devam ettirmek bakanlığın görevidir. Aksayan yönleri bulmak ve hızlı düzeltmek çok önemli.

-Başarılı olmak isteyen ve akademisyenlik düşünen hekim adayları için tavsiyeleriniz neler?

Başarılı olmayı istemek çok önemli tabii ki. İstemek yapmanın yarısı ama diğer yarısı var ki çok çalışmak. Sadece geçer not almak için değil de öğrenmek ve yapmak üzerine kurulu bir çalışma düzeni yaratmak gerekir. Mesleğe ait gelişmeleri takip etmek, her geçen gün yenilenen eğitim araçlarını ve yeni bilgileri öğrenmek ve uygulamak gerekir. Mesleki sosyal çevre ile de iletişimde olmak, bilgi alışverişinde bulunmak gelişme ve akademik hayat için en gerekli basamaklardır. Yapılan her işin içi çok dolu olmalı. Tam sorumluluk alan ve işini iyi yapan çok başarılı oluyor, bu kesin. Yol alırken bilgisine ve desteğinin tam olacağına inandığın mentorlerden yardım almayı da unutmamak gerekir.

-Son olarak meslek seçimine dair sağlık çalışanlarına neler söylemek istersiniz?

Bu söyleşiyi yapma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tıp fakültesi okuyan, sağlık sektöründe çalışmayı tercih etmiş herkese çok büyük saygı ve sevgi duyuyorum. Sevmeden yapılacak bir iş sektörü değil. Çok özveri gerekiyor. Ömür boyu ve ailece özveri çok değerlidir. Doğru meslekler seçin. Size uygun, yapabileceğiniz, ömür geçirebileceğiniz. Sadece parası ve havası için meslek seçmeyin. Eğer kişi mesleğini çok severse, kararlarını alırken kendisine dürüst olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarının ana bileşeni de çalışmaktır.  Hiçbir başarı çalışmadan, alın teri olmadan ve emek verilmeden kazanılamaz.

Röportaj: Sevcan Yıldırım Eray

www.kigem.com

Okumaya devam et

MAKALE

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Ben para biriktirmeyeceğim, çocuk yetiştireceğim!”

Demiş Muharrem Bey! Ve öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil.

Adı Erkut Söğüt.

Muharrem Bey, 60’ların sonu, 70’lerin başında Almanya’ya eşiyle birlikte işçi olarak çalışmaya gidiyor.

Kendisi bir fabrika hattında, eşi Rengül ise temizlik işlerinde çalışıyor. 3 çocuğu var… iki oğlu ve bir de kızı.

Muharrem ve Rengül, eğitimli değiller. Çocuklarının hayatını kurtarıp onlara iyi bir gelecek verebilmenin yolunu, Nevşehir’den kalkıp Almanya’ya göçerek buluyorlar.

Onlar bedenleriyle para kazanmanın tüm zorluklarını yaşadıkları için, evlatlarının iyi eğitim almasını istiyor.

Dil bilmemenin ezikliğini ve okuyamamanın tüm zorluklarını fazlasıyla hisseden baba için eğitim en önemli şey.

Anne ise; üç kardeşi büyütürken dürüstlük ve mutlu olmanın, aileye sahip çıkmanın önemini aşılamış.

Bence aslında gerçek başarı ailenin.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

Ben size bu gün Erkut‘u anlatacağım. Çok içimizden biri.

Etrafımızdaki başarı öykülerinden biri…

Bu genç adamın hayata başarıya olan tutkusu etkiledi beni.

İşini anlatırken parlayan gözleri, iş tutkusu etkiledi.

Anne ve babasını anlatırken onlara duyduğu saygı, sevgi etkiledi.

Annesi onun hayat mentörü olmuş.

Onun gibi pozitif olmak istemiş. Yılmadan çalışarak, hedeflerine ulaşmak istemiş.

Annesini ilk kazandığı parayla emekli yapmayı hayal etmesi etkiledi beni.

Annesinin her sabah üç gibi kalkıp fabrikaya topallayan bacağıyla giderken hazırladığı kahvaltıları hiç unutmaması etkiledi.

Ailesine bu kadar sahip çıkması, kardeşini yanına alıp onunla çalışması, ona kol kanat olması etkiledi.

Para kazanıp eğlenceye dalmaması, “Harvard’da profesör olarak ders vereceğim” demesi etkiledi.

Pandemi döneminde futbolcularıyla birlikte gidip yoksullar için yemek dağıtması, imkansız çocuklar için okul yemekleri pişirmesi etkiledi.

Mesleğine olan tutkusu etkiledi. Kısacası hayata tutkusu etkiledi.

Erkut 40 yaşlarında, evli ve 3 yaşında bir oğlu var.

Ofisi Londra’nın en şık caddelerinden birinde. Harrods’un karşısında.

Ofisinin alt katında minik bir kafeteryası var. Kahve çekirdeği alıp kahve dükkanlarına da satıyor. Kafası zehir gibi ticarete de çalışıyor, belli.

Kız kardeşi de hukuk okumuş, birlikte çalışıyorlar.

Beni kafeteryada karşıladı, enerjisi çok yüksek ve pozitif.

Tam bir işkolik. Çalışmak onun kendini ifade etme şekli olmuş.

Kardeşi Gül diyor ki; “Ben dinlerken bilirdim onun başaracağını… O kendine inanır ve bunun için çok çalışırdı, başardı da”.

Erkut, konudan konuya heyecanla geçerken, “Hep çalıştım, zeki olmak yetmiyor, çalışmazsan olmuyor. Üstelik bunu sürekli yapman lazım” diyor.

“Mesela abim, benden daha zeki ama çok çalışmak istemedi. Rahat yaşamak istedi, öyle mutlu o. Herkesin yolu farklı. Benim yolum farklı, mutluluğun tek bir formülü yok.

“Ben öğrenmek ve öğrendiklerimi anlatmak istiyorum.

“Onun için Harvard’a konuk eğitmen olarak gittiğimde profesör olup burada ders vermeye söz verdim kendime. Hedef koymazsan yapamazsın” diyor.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Annem benim rol modelim!”

“Benim sözüm vardı kendime, ben öğretmen olacaktım. Bunu istedim hep!

“Etrafıma bildiklerimi anlatmak, anlatırken de öğrenmeye devam etmek… Ama babam doktor ya da avukat olmamı istiyordu. Sonunda hukuk okuyunca ikimizin de dediği oldu.

“Almanya’da hukuk okumak çok zor. Biz 400 kişi girdik okula, 40 kişi mezun olduk. Okulu kazanmak değil, bitirmek zordu Almanya’da.”

Avukat olduktan sonra master yapıyor, yetmiyor doktora, üstelik iki ülke hukukunu da öğreniyor. Türk olmanın ve Alman olmanın avantajını işe çeviriyor.

Spor hukuku ve pazarlama Erkut’un uzmanlık alanı. Family&Futbol adlı bir şirketi var.

Hukuk okuduğu için de, bu konuda kendini iyi geliştirmiş. Ünlü futbolcu Mesut Özil’in menajeri.

Yaklaşık 30 futbolcusu var. Futbolcularının çoğunluğu Almanya, Türkiye, Avusturya ve İngiltere’den. 4 farklı ülkede ofisi var. Yanında yetiştirdiği menajerlerle de Ürdün, İspanya, Almanya gibi farklı ülkelerden 15 kişilik takımla ağırlıklı Avrupa’ya yayılmış durumda.

Gelecek 3-5 yıl içinde çalıştığı futbolcu sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyor.

Bu işte en büyük ve kurumsallaşmış şirketler Amerika’da diyor. Onun şirketini de satın almak isteyenler olmuş ama “daha erken, yapacak çok şeyim var” diye reddetmiş.

“Peki senin bir futbol menajeri olarak diğerlerinden farkın ne” diye sordum. “Niye aileler ve futbolcular seni seçiyor?”

Şöyle bir örnekle cevapladı:

“Geçen gün Afrikalı bir aile geldi. Baba doktor. Anne ile birlikte bir otelde toplantı odası tutmuşlar. O gün peş peşe menajer şirketleri dinliyorlar.

“İçeriye genel müdürümle girdik. Ben onlara şunu söyledim. Önerim şu oldu. Oğlunuz için bir gelecek planı hazırlarım. Ola ki bir sakatlık yaşadı ya da bir nedenle futbol oynayamadı. Onu mesleksiz, eğitimsiz bırakmayız. Futbola paralel olarak eğitimini destekler, mentörlük yaparız.

“Kişisel gelişimi içinde destek veririz dedim. Çok yetenekli bir çocuk, çok genç yaşta milli takımda oynamaya başlamıştı. Onunla çalışmak bizim istediğimiz bir şeydi.

“Birkaç gün sonra aile bizi çağırıp işi verdi. Sebebini sorduğumda bir tek siz eğitimi önemsediniz, bizi bu etkiledi dediler. Eğitimci olmam yaptığım iş için çok önemli.

“Ben buna çok inanıyorum. Ayrıca genç yaşta gelen başarı ve stresi yönetebilmek için de mentöre ve psikolojik desteğe çok ihtiyaçları oluyor.

“Eğitim… Eğitim… Eğitim…

“Hedef koyuyoruz sporcu için, birlikte buna ulaşıyoruz.

“Hedefleri koyarken de de bütünsel yaklaşıyoruz. Pazarlama etkinliklerinin yanı sıra, sporcu lisans haklarından tutun, sosyal medyaya, basın ilişkilerine, ailesi ile ilişkilerine kadar işin içindeyiz.”

“Mesela İrlanda genç milli takımında oynayan bir sporcum var. Çok zeki, eğitiminde de çok başarılı. City of London’da okuyor. Onun Harvard’da master yapmasını hedef olarak koyduk. Oranın takımında oynamasını ve eğitimini de burslu olarak tamamlamasını sağlamaya çalışıyorum. Benim eğitmen olmamın böyle avantajları oluyor sporcularıma.”

Yanında çok genç bir ekibi var. Sporcularının her biri “fashion celebrity” gibi. Mesut Özil için harika işler yapmışlar. Dünyanın her yerine satılacak birbirinden güzel marka işbirlikleri.

Bayıldım gördüğüm spor ayakkabılara, hoodielere, şapkalara. Yakında lansmanını yapacaklarmış… İş modelleri çok genç. Dünyanın her yerine bağlantıları var.

Dil bilmenin büyük avantaj olduğunu söylüyor. Menajer olacakların mutlaka iyi İngilizce ve İspanyolca bilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Futbolcuların bu işleri güvendikleri insanlara bırakabilmeleri, onların üzerinden en azından büyük yük alıyordur sanırım. “Beyond The Names” adlı şirketiyle futbolcularına bu tip hizmetler veriyor.

Aynı zamanda onlara ‘Able’ diye kurduğu şirketiyle de konsiyaj hizmeti veriyor. Otelleri, uçakları, restoran rezervasyonları… Her şeyi bu kurduğu sistemin içinde çözmüş.

Dedim ya iyi bir iş adamı.

Yatırımları içinde servis veren departmanları var. Futbolcuları ile hangi iş kollarına yatırım yapılacaksa bu konuları araştırıp birlikte karar veriyorlar.

Bu arada meraklıları için bir de kitabı var: ‘How to become a football Agent’.

Merak edip sordum; “Türk aileler futbol yeteneği olan çocuklarına yeteri kadar vizyoner destek verebiliyor mu” diye!

Türk ailelerin çocuklarına, onların ekonomik geleceğinin güvencesi olarak baktıklarını, bunun da genç futbolcularda çok büyük bir baskı yarattığını söylüyor ve diyor ki:

“Çocukları zaten onlara bakar. Bu bizim kültürümüzde var. Onların vereceği en büyük destek mesleklerine ve eğitimlerine odaklanmalarını sağlamak olmalı. Ama maalesef çoğu para derdine düşüyor. Hatta bazı babalar işlerini bırakıp çocuğun kazandığı parayla yaşamaya başlıyor. Bunlar çok yanlış. Onları psikolojik olarak para baskısına sokuyor. Onların desteğe eğitime ihtiyacı var. Strese değil. Çocuklar kendilerini para kasası gibi görmeye başlıyor. Başarı o yüzden devamlı olamıyor.”

“Menajerlik işini meslek olarak seçeceklere tavsiyen ne” diye sorduğumda ise, “Para aklınızı çelmesin, kısa yoldan kazanmak için kirli işlere girmeyin. Dürüst olun zaten o paraları kazanacaksınız. Uzun soluklu çalışmayı ve güvenilir olmayı seçin” diyor.

“Yanında çalışanlarla, onlarla ilişkin nasıl” diye de sordum…

“Hepsi çok genç, onların kurum kültürünü almalarını ve gerekli eğitimleri tamamlamalarını önemsiyorum. Bizzat her biriyle kendim ilgileniyorum.

“Şirket anayasamızı birlikte yazıyoruz. Birlikte karar alıyoruz. Maaşlarının yanında başarı primleri var. Ben buna inanırım. İnsan hedef koymalı, yoksa çok motive olarak çalışmıyor. Maaşı yüksek olursa niye çalışsın ki?

“Hedefi bir başarıya bağlanırsa daha azimle çalışır. Zaten o zaman, onun üstünde kazanır diye düşünüyorum. Bir tek Genel Müdürüm Jason’ın maaşı yüksektir. O yönetir bütün işleri. Diğer menajerlerim ve ofis pazarlama takımım başarı primi alırlar.

“Okurken çok işte çalıştım… Tezgahtarlık, garsonluk, yapmadığım iş kalmadı. Gençken futbol oynardım, iyiydim de. Ama babam hiç istemedi oynamamı. Bir gün bile izlemeye gelmedi. Destek olup aklım çelinmesin diye sanırım.

“O yıllarda Almanya’nın en iyi menajerinin yanında staj yapmayı koydum kafama. Kafelerde çalışmak yerine… Çok uğraştım…

“‘Beni stajyer olarak kabul edersen, sana faydam olur, bilmediğin şeyleri yaparım, sen de kazanırsın’ dedim ama olmadı!

“‘Sahibi beni kabul etmedi. Prensip olarak stajyer almıyoruz’ dedi. Görüşmede ‘sana faydalı olurum’ dedim ikna edemedim. Beni geri yolladı.

“Gizli olan bilgileri duymamı istemedi sanırım. Fakat vazgeçmedim, 7 ay boyunca ayda bir defa ona sporcu davalarını inceleyen raporlar yazdım. Biliyordum ki, avukat olmadığı için işine yarayacak ve onları okuyacak. O okumasa bile ben onları yazarken bilgimi geliştirip öğrenmeye devam edecektim. Öyle de oldu. Yılmadım, her ay iki saat trene binip o ofise gittim. Sahibini hiç göremedim ama hazırladığım bülteni sekreterine bırakıp çıktım. Bunu 7 ay yaptım. Fakülteden arkadaşlarım dalga geçti. Vaktimi boşa geçirdiğimi düşündüler.

“Onlar hafta sonları dışarı çıkarken ben kütüphanede okuyup o bültenleri hazırladım. Bir gün beni aradı ve elinde federasyonla ilgili bir dava olduğunu söyledi ve bunu çözmemi istedi.

“O dava üstünde 3 ay çalıştım. Duruşmaya girdim ve kazandım. Bir yıl sonra o ofisin, maaşlı olmasa da, saatle çalıştırdığı elemanı oldum ve Türkiye’deki işlerini de takip ettim. Bu benim meslek hayatımın dönüm ve başlangıç noktası oldu.

“Gençlere en büyük tavsiyem, başarısızlıkları işinizin başarısı için kazanç görün. Bunlar gelişimin parçası. O şirket beni hiç bir zaman kadrosuna almadı, hep dışarıdan çalıştırdı. Üç yıl sonra gördüm ve anladım ki, almayacak da. Ve karar verdim, kendi şirketimi kurdum.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Şükür şirketi kurduktan 3 yıl sonra Mesut Özil’le çalışabilecek bir ajans olmayı başardık. Şimdi birbirinden kıymetli 30 sporcum var. 5 yıl sonra 100 futbolcumuz olacak, ben de Harvard’da profesör olup ders vereceğim.”

Eminim Erkut bu hedefini de gerçekleştirir. Dilerim Türkiye’de futbolcu olmak, menajer olmak isteyenler bu yolculukta eğitimi ve yabancı dil bilmeyi göz ardı etmezler.

Başarı için çok çalışmak ve sürekli çalışmak şart.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: t24
Yazar: Zuhal Şeker

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND