Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Büyükler daha başarılı, küçükler daha mutlu

Ailede hangi çocuk daha başarılı oluyor sorusundan yola çıkan araştırmacılar ilk, ortanca ve küçük çocukların başarı grafiklerini inceledi. Araştırma bulgularına göre büyük çocuklar daha başarılı, küçük çocuklar daha mutlu. Neden mi…

AİLEDE HANGİ ÇOCUK DAHA BAŞARILI OLUYOR?

Pek çok araştırma ilk çocukların meslek hayatlarında daha başarılı olduklarını gösteriyor. Neden mi? Çünkü ilk çocuklar genelde daha sorumluluk sahibi, otoriter, başarı odaklı, kurallara uyan kişiler.

İlk çocuk olduklarından ailelerinin beklentileri çok yüksek. O nedenle CEO’ların büyük oranda ilk çocuk olduğu söyleniyor. Aynı durum Amerikalı devlet başkanları, Nobel ödüllü bilim adamları ve astronotlar için de geçerli. Küçük çocuklar ise genellikle daha dışa dönük, neşeli oluyor ve yaratıcı alanlarda kendilerini gösteriyorlar, örneğin sanatsal alanlarda daha başarılı oluyorlar. Doğum sırasının (aslında ailelerin tutumu) çocukların karakterlerini ve iş hayatındaki pozisyonlarını nasıl etkilediğini araştırdık.

“Kardeşimle aramda 2.5 yaş var. Hayatım boyunca hep onun sorumluluğunu üstümde hissettim, hep ‘ama kardeşin küçük, sen ona göz kulak olacaksın’ dendi. Ben zayıf not getirdiğimde bu çok ciddi bir sorun oldu, ama o birkaç zayıf getirdiğinde bile bu neredeyse hiç sorun yapılmadı. Sanki bütün umutları bendim. Onları hayal kırıklığına uğratmamak için çok çalıştım, kendimi çok zorladım. Birçok şeyi kendim başardım. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki de öyle olmuş diyorum. Çünkü bu bana kendi ayaklarımın üzerinde durmayı, rekabet etmeyi öğretti. Beni güçlendirdi. Bugün geldiğim mevkide büyük çocuk olmanın payı büyük bence” Bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışan S.O. büyük çocuk olmanın nasıl bir tecrübe olduğunu bu şekilde anlatıyor.
Doğum sırası, daha doğrusu aile bireylerinin çocuklarına davranışları ve kardeşler arasındaki ilişki, insanların karakterini etkiliyor. Küçük çocuklar daha dışa dönük, bağımsızken, büyük çocuk daha içine kapalı, başarılı, sorumluluk sahibi, kuralların savunucusu oluyor.

Ailede hangi çocuk daha başarılı oluyor sorusundan yola çıkan araştırmacılar ilk, ortanca ve küçük çocukların başarı grafiklerini inceledi. Araştırma bulgularına göre büyük çocuklar daha başarılı, küçük çocuklar daha mutlu. Neden mi…

Büyük daha başarılı küçük daha mutlu

Fransa’da, çocukların doğum sırasına göre karakterlerini inceleyen Büyükler ve Küçükler kitabının yazarı Marc Sznajder, 5 Eylül 2011’de Le Figaro’da yayımlanan bir haberde şunları söylüyor: “Anneler 10 vakadan 9’unda küçük çocuğun daha bağımsız, daha dışa dönük, ama – daha içine kapalı ve kaygılı olan büyük çocuğa nazaran – daha kararlı olduğunu söylüyorlar. Mesela 41 yaşındaki bir anne ‘Büyük kızım biraz ciddi, hatta kaygılı, halbuki ikincisi daha neşeli ve daha açık. En küçük ise tamamen bağımsız, çok açık, hiçbir şeyden korkmuyor ve herkesin yanında çok rahat” diyor.

Sznajder, büyüklerin profesyonel kariyerlerinde daha başarılı, küçüklerin ise şahsi açıdan daha mutlu olduğunu savunuyor.

Araştırmalara göre Amerika başkanlarının ve Nobel kazananların ezici bir çoğunluğu ilk çocuk. Aynı şekilde ilk 23 NASA astronotunun 21’i ilk veya tek çocuk. 7 Mercury astronotunun tamamı ilk çocuk. Oslo Üniversitesi’nden bilim adamlarının yaptığı bir araştırmaya göre, 240 binden fazla Norveçli üzerinde yapılan IQ testi, ilk çocukların ikinci çocuktan çok daha zeki olduğunu ortaya koyuyor.

Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Aylin Sezer, yapılan araştırmaların, zekadaki farkı, büyük çocuğun küçüklere günlük işlerde yardım etmesi ve yol göstermesiyle ilişkilendirdiğini ve bu nedenle büyük çocukların daha zeki çıktığını söylüyor: “Daha küçükten kardeşlerine bakmayı, onlarla ilgilenmeyi, evde ebeveynden sonra ilk sorumluluk almayı bir rol olarak üzerine alan çocuk, büyüdüğünde de aynı sorumlulukları almaya devam ediyor. Küçük çocuklarda da, aynı dinamik farklı bir davranış şekline dönüşüyor. Her zaman ona bakacak, onu kollayıp, onun yapamadıklarını yapacak bir abisi veya ablası olan çocuk, yetişkinlik hayatında da böyle bir abla veya abiye gerek duyabiliyor.”

CEO’lar neden ilk çocuk?

USA Today, dünyanın en büyük CEO organizasyonlarından Vistage’tan üyelerini araştırmasını istedi. Vistage’in cevap veren 1.582 üyesinin yüzde 43’ü ilk çocuk, yüzde 23’ü son çocuk, yüzde 33’ü ise ortancaydı. USA Today’ın bir CEO panelinde yaptığı küçük çaplı araştırmaya göre ise 155 CEO’dan yüzde 59’u ilk çocuk, yüzde 18’i en küçük ve yüzde 23’ü ortanca çocuktu.
Peki neden ilk çocuklar yönetim kurullarına hükmediyor? CEO’ların buna cevabı şöyle oluyor. Bir kere hayatlarında en azından bir kez olsun ailelerinin ilgisini kimseyle paylaşmıyorlar. (İkinci çocuk doğana kadar). Ayrıca büyük umutların baskısını hep üzerilerinden hissediyorlar. Ve küçük kardeşlerine bakmak için kendi kendilerine yetmeleri şart oluyor.

New York University’den bir psikoloji profesörü olan ve doğum sırası üzerine araştırmalar yapan Ben Dattner, ilk çocukların en tepeye yükselmesinin anlamlı olduğunu söylüyor. Çünkü onlar daha kendine güvenli, iddialı, otoriter, dominant, görev odaklı, disiplinli, kurallara uyan ve pozisyonunu, unvanını kaybet korkusu taşıyan kişiler.

Büyük çocuk melankolik oluyor

Doğum sırası konusunda çalışmalar yapan ilk psikologlardan Alfred Adler büyük çocukların aşırı sorumluluk hissi taşıdığını ve bu nedenle de küçük yaşlarından itibaren onları hiç bırakmayan bir melankoli hissettiklerini söylüyor. C.A., büyük çocuk olmayı tarif ederken hep ezilen olmak diyor, diğer kardeşlerinin daha rahat büyüdüğünü, kendisinin ise hep ağır sorumluluklar altında ezildiğini, horlandığını düşünüyor: “Kardeşine ders çalıştır, o küçük sen ona bakacaksın, teneffüste kardeşine bak, ona örnek ol, ödevini yaptır vs vs. Anne baba kavga eder sana patlarlar, genelde kabak her durumda sizin başınıza patlar.”
Yabancı bir forumda, evin en büyüğü olan abi şunları söylüyor “Çoğu kez kardeşimi giydirmekten ve ödevini yaptırmaktan nefret ederdim, çünkü benden daha çok sevildiğini düşünürdüm. O en küçük olduğu için ailem onu sevmekte haklıydı. Ben feda edilmiştim. Bu da sizi içinize kapanık, mutsuz ve güvensiz yapıyor.”

Psikoloji eğitimi alan ve şu anda halkla ilişkiler alanında çalışan, Sevi Hacıhanifioğlu kardeşiyle olan ilişkisinde kendisini de her büyük çocuk gibi en çok etkileyen şeyin ‘kardeşin ufak ama’ şiarı olduğunu söylüyor: “Büyük çocuk olmak sorumluluk almak. Nişantaşı’nda Şişli Terakki ve Işık Liseleri’nde yanyana okuyorduk mesela, onu alıp eve dönmek zorundaydım, çıkışta arkadaşlarımla buluşamıyorum bana ayak bağı oluyor diye çok hayıflanırdım. Küçük olduğu için yaptığı her türlü hatayı görmezden gelmek, senden daha küçük ve şirin birşeyin üstündeki ilgiyi almasını üzüntüyle izlemek, anneni, babanı paylaşmak zorunda kalmak duygusuyla baş etmeye ve onları affetmeye çalıştım belli bir yaşa kadar. Öte yandan sürekli senden sonra gelene öğretmek, yolunu açmak, örnek olmak, anne babana karşı dahi onu korumak, dayanışmak, ‘büyük’ ve ‘lider’ olduğunu hissetmek işin güzel tarafı” diyor.

Getir-götür işleri küçüklere kalıyor

Tabii küçük çocukların da şikayet ettikleri alanlar var, kardeşlerinin eskilerini giymek zorunda kalmak, sürekli abisi-ablasıyla kıyaslanmak, büyük kardeşin altında ezilmek, ‘sen sus, küçüksün’ denmek, evde getir-götür işi yapmak gibi. Ama küçük çocuklar çoğunlukla hem abiden hem abladan harçlık almak konusunda son derece mutlu. 3 kardeşin en küçüğü K.Y. “Eğer ailenin en küçüğü iseniz ve diğer kardeşlerle aranızda yaş farkı varsa çok şanslısınız demektir. Herkes sizi çok sever, 30 yaşına da gelseniz size çocuk muamelesi yapılır. Bu hem iyi hem kötü ama genelde hatalarınız hoş görülür. Bayramlarda el öper ve iyi para toplarsınız. Abinizin ablanız sizin yerinize mücadele vermiştir ve kazanılmış bazı haklar vardır. Mesela eve geç gelme konusunda sizin mücadele vermenize gerek kalmamıştır, ayrıca sizi savunan bir ablanız vardır. Ama küçük çocuk olmanın şöyle kötü bir tarafı vardır. Tüm bakkal işleri ve çöp dökmeler size patlar“ diyor.

Hep başarı kaygısı taşıyor

İlk çocuk doğduğunda, anne ve babanın maddi ve manevi kaynaklarının yüzde 100’üne sahip oluyor. Anne baba, tüm sahip oldukları varlıkları tek çocukları için kullanıyor, tüm zaman, ilgi ve sevgileri tek çocuğa yöneliyor. Yine araştırmalara göre ilk çocukların eğitimine genelde daha fazla yatırım yapılıyor, ilk çocuklar daha iyi üniversitelere giriyor ve okul hayatlarında daha başarılı oluyorlar. Dolayısıy1a iş hayatında da daha başarılı oluyorlar. Tabii ebeveynin de büyük çocuktan başarı beklentisi oluyor. Bu beklenti büyük çocuğu başarılı olmaya teşvik ediyor ama aynı zamanda ilk çocuklar daima performans ve başarı kaygısı yaşıyorlar.

Yine bir büyük kardeş şunları söylüyor: “Ailenin en büyüğü olarak hem ailede hem iş çevresinde başarılı olma baskısını çok net hissettim. Daima yapabileceğimin en iyisini yapmaya gayret ettim” diyor. Bir başkası “Ben 3 kardeşin en büyüğüyüm. Daima sorumluluklarım oldu. İlk olarak kardeşlerime ebeveynlik yaptım. Üniversiteyi iyi bir dereceyle bitirdim ve sonrasında kendi işimi kurdum. Hiç hayal bile edemeyeceğim bir okulda okudum, ailenin en zekisi değildim ama bence doğum sıram benim başarılarımı etkiledi. Çünkü ailem bana güveniyordu, benden umutluydular. Bu da beni çok çalışmaya teşvik etti” diyor.

İkinci çocuk daha cesur

İkinci çocuklarda, ebeveyn baskısının daha az olmasına bağlı olarak, başarıdan daha çok sevdikleri, mutlu oldukları şeyleri yapmaya eğilimli olduklarını gösteriyor. Küçük çocuk daha canayakın, espirili, uyumlu olmayı seçiyor. Büyük kardeşiyle yarışmak yerine, ailede bu özellikleriyle varoluyor. Psikolog Aylin Sezer, “Küçük çocukların, büyük kardeşlerine göre daha riskli davranışlarda bulunuyor. İlk çocuklar, anne ve babanın beklentilerini yerine getirme sorumluluğunun ağırlığı ile başarı odaklı olarak, risk içeren davranış ve planlardan kaçınıyorlar. Diğer yandan, küçük kardeşler, ailede tepki yaratabilecek davranışlarla, anne ve babanın ilgisinin bir kısmını çekmeye çalışıyor. Daha cesur olan küçük kardeşler, yetişkin yaşamlarında da, başarısızlık kaygıları daha az olduğu için, daha riskli adımlar atabiliyorlar“ diyor.

Sandviç olmak zor

Kimilerine göre en zor pozisyon ortancanın. Ortanca hep arada kalıyor, bir nevi sandviç olma durumu var. Ortancanın, büyük ve küçükle yarışması, onların içinde yer edinmesi gerekiyor ve bu nedenle daha uzlaşmacı oluyorlar.

Tek çocuk olmak ise ilk bakışta ideal pozisyon gibi görünüyor. Anne-babanın ilgisi, alakası hep sizin üzerinizde ve hep de öyle kalacak. Bu nedenle kendinizi biraz fazla beğenmiş olabilirsiniz ama kalabalık ailelerde kardeşleri ile rekabet etmek zounda olan çocukların karşısında rekabeti öğrenemediğinizden zayıf kalacağınız kesin.
PSİKİYATRİST PROF. DR. BENGİ SEMERCİ
Belirleyici olan sıra değil ailenin tutumu
Bir cocuğun karekteri, kendi özellikleri, ailenin tutumu, aile üye sayısı, ailenin sosyal ve ekonomik yapısı, aile sorunları, sosyal çevre başta olmak üzere bir çok şeyden etkilenir. Doğum sırasının da bir etken olduğunu ileri süren görüşler var ancak tek başına anlamı yok, aslında doğum sırasının aile tutumlarına ilişkili olduğu da söylenebilir. Kardeşler arasındaki ilişkiyi anne baba destekleyecek ve sorunları çözecek sekilde davranırsa fark az olur. Kilit nokta anne baba tutumu. Anne babaların çocuklara atfettikleri değerler vardır, ‘Bu güçlü, bu güçsüz vb.’ Ve bu atıflar ailelerin tutumlarını etkiler, güçsüzü koruyup, kollamak gibi. Bu da çocuğun gelişimi etkilenir. Büyük çocuklardan daha güçlü olmaları, kardeşini korumaları, paylaşmaları beklenir. Ailenin iyi çocuğu olması beklenir. Ailenin büyük çocuğa daha fazla şey vermesi (zaman, ilgi vb) mümkündür, çünkü ebeveynligi öğreniyordur. Aile kuralları da büyük çocukta öğrenir. Bu büyük çocuğa, diger koşullar da uygunsa liderlik özelikleri kazandırabilir. Böylece her anlamda daha çok beslenen ve çok şey beklenen çocuk diğer şartlar uygunsa daha çok şey becerebilir. Küçük çocuk ise büyük çocukta yapılamayanların yapıldığı, küçük diye korunan, sorumluların onun yerine yerine getirilen, bu nedenle de daha yetersiz ve şımarık olabilen çocuktur. Beklenti az olduğundan ve daha serbest bırakıldığından hiç bir şey olamayacağı ve benlik saygısı düşük olabileceği gibi, sanatçı, yaratıcı yönünü öne çıkarma şansı da bulabilir. Bu gibi durumlarda küçük çocuk sendromundan bahsedilir.

Meslek seçimini etkiliyor
Geleneksel toplumlarda büyük çocuğun üstünlüğü var. Bu toplumlarda küçük çocukların bakımı ablaya emanet ediyor. Afrika’da ilk doğan çocuğun toplumda özel yeri var. Feodal toplumlarda yönetim babadan oğula geçtiğinde şirket sahipliği ya da yöneticiliği genellikle en büyük erkek çocuğa kısmet oluyor. Ama bunun haricinde ailede sorumluluğu alan çocuk, lider özellikleri taşımak durumunda kaldığı için iş hayatında yönetici, karar verici pozisyonunu benimsemeye çok daha eğilimli olabiliyor.

Yetiştiriliş tarzı, anne babanın tutumu ve ailede alınan roller, kişilerin yetişkin yaşamlarındaki meslek seçiminde etkili oluyor. Daha disiplinli ve başarıya önem veren ilk çocuklar, eğitimlerine daha fazla devam ediyorlar. Bunun sonucunda da, ikinci veya üçüncü doğan çocuklara göre, daha yüksek mevkili işler bulabiliyorlar. Ailede sorumluluğu alan çocuk, lider özellikleri taşımak durumunda kaldığı için iş hayatında yönetici, karar verici pozisyonunu benimsemeye eğilimli olabiliyor. Psikolog Aylin Sezer, “Yapılan araştırmalara göre ilk çocukların daha çok yüksek eğitim seviyesi gerektiren, tıp, hukuk ve mühendislik gibi alanlar seçtiklerini gösteriyor, devlet başkanlarının genelde ilk çocuk olduklarını ortaya çıkarıyor” diyor.
Ortanca çocuklar, ailede genelde arabulucu rolleri üstlendikleri için, yetişkin yaşamlarında da aynı rolü devam ettirip, iletişim ve ilişki becerilerini kullanabilecekleri meslekleri seçiyorlar. Yine Sezer’e göre ortanca çocuklar hemşirelik, polislik, itfaiyecilik ve alet kullanmayla ilgili işler seçiyorlar.

Ailenin küçük çocukları ise, sevimlilikleri, canayakınlıkları ve espritüellikleriyle kendilerini ifade edebilecekleri işlere daha yatkın oluyorlar. Diğer kardeşlerine göre daha yaratıcı da olan küçük çocuklar, daha sanatsal ve dışarıda yapılan işlere yöneliyorlar. Gazetecilik, reklamcılık, sanatçılık, atletlik, küçük çocukların daha başarılı oldukları iş alanları.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Her alanda uzlaşma şart mıdır?

uzlaşmacı yaklaşım, uzlaşma, şirketlerde yönetim, Manşet

Uzlaşmacı olmanın her zaman doğru bir yaklaşım olduğu düşünülür. Fakat bu yaklaşım bazen yarardan çok zarar da getirebilir. Peki, insanın hayatta karşısına çıkan hangi durumlarda uzlaşması, hangilerinde kendi bildiğini yapması ve daha da önemlisi, hangi durumlarda karşı tarafın dediğini yapması gerekir?

Şirketler Demokrasiyle Yönetilmez

Uzlaşma, çoğu durumda zor ama gerçekleştirilmesi arzu edilen bir durum olarak gösterilir. Kendi isteklerini dayatanlara, uzlaşmanın iyi olduğu tavsiye edilir. Tarafların bazı haklarından, bazı ayrıcalıklarından feragat etmeleri halinde, herkesin daha kazançlı olacağı söylenir.

Peki, gerçekten uzlaşma, her durumda iyi bir şey midir? Farklı düşünceleri, farklı öncelikleri, farklı istekleri olan tarafların, her zaman “orta yolu bulmaları” doğru mudur? İnsanın hayatta karşısına çıkan hangi durumlarda uzlaşması, hangilerinde kendi bildiğini yapması ve daha da önemlisi, hangi durumlarda karşı tarafın dediğini yapması gerekir?

Uzlaşmanın şart olduğu alan, insanın özel hayatındaki birlikteliklerdir. Hayatı paylaşan iki insanın, her ikisini de ilgilendiren bütün konularda, mutlaka ama mutlaka uzlaşmaları gerekir. Hangi şehirde, hangi semtte, hangi evde oturmaktan tutun da, boş zamanlarda ne yapılacağı, kimlerle birlikte olunacağı, nerede tatil yapılacağına kadar bütün konularda, iki insanın birbirini dinleyerek, birbirini anlayarak, her ikisini de hoşnut kılacak çözümleri bulmaları gerekir. Bu çözümü bulmak için uzlaşmaları gerekir.  Aksini yapmak, ilişkileri temelden sarsar. Sürekli olarak taraflardan birinin isteklerini yapmak, ilişkinin ömrünü kısaltır.

Eşler ve sevgililer için şart olan uzlaşma, arkadaşlıklar için de olmazsa olmazdır. Eğer arkadaşlar uzlaşamazlarsa, ilişkileri uzun sürmez. Kimse sürekli olarak bir başkasının yapmak istediklerini yaparak mutlu olmaz.

Siyasette de uzlaşma şarttır. Uygar toplumlar, bir beldeye park mı yoksa kapalı spor salonu mu yapılacağına bile oylamayla karar verirler.  Siyaset, çoğunluğu mutlu edecek çözümler üretmek için vardır. Uzlaşma siyasetin temel felsefelerinden biridir. (Küresel Dünyanın İdeolojisi, Uzlaşmadır.)

Şirket yönetimlerinde de uzlaşmanın gerekli olduğu durumlar vardır. Herhangi bir alanda risk almak gerektiğinde, ortakların uzlaşmaları gerekir. Uzlaşma karşılıklı kazanç ve barış içinde yaşamak demektir.

Ancak bütün iyi taraflarına rağmen, uzlaşma kimi koşullarda yarardan çok zarar getirir. Hayatta bazı durumlarda uzlaşma aranmaz.

Bazı konularda, sadece konunun uzmanı olan insanların karar almaları gerekir.  Böyle bir alanda, o konunun uzmanıyla uzman olmayanların uzlaşmasını aramak, genelde çok yanlış kararlara neden olur. Bir binanın statik hesaplarını yapan bir mühendisle, o binanın müteahhidinin uzlaşması beklenmez; doğru olan ne kadar masraflı olursa olsun mühendisinin kararlarını uygulamaktır. Uzman olmayanların,  uzmanlık gerektiren konularda, karar sürecinin dışında kalmaları gerekir.  Bir hastanın bir doktorla uzlaşması değil, doktorun dediklerini yapması beklenir.

Şirket yönetimlerinde de bazı konularda uzlaşma aramak, yarardan çok zarar getirir. Bir şirkette her kararı uzlaşarak almaya kalkışmak, karara katılanları mutlu etse de, genellikle vasat kararlara yol açar. İletişim gibi uzmanlık isteyen bir konuda, iletişimle hiç ilgisi olmayan yöneticilerinin karar toplantısına katılıp, oy vermeleri yanlış bir uygulamadır. Sadece iletişim değil, uzmanlık gerektiren herhangi bir  alanda, yönetimin herkesi karara ortak etmesi, gerçek bir yönetim zafiyetidir.

Uzlaşarak karar almakla, katılımcı  yönetim aynı şeyler değildir. Katılımcı yönetim, karardan etkilenecek herkesin sürece dahil olmasını ve görüşünü dile getirmesini öngören, son derece yararlı bir yönetim anlayışıdır. Bir şirkette önemli kararlara herkesin görüşünü ifade ederek katkı yapması, alınacak kararın isabet oranını artırır. Ancak, katılımcı yönetim, her kararın uzlaşmayla alınması değildir. Doğru olan, herkesin fikrini söylemesi ama kararı, o konunun sorumluluğunu üstlenecek ve hesabını verecek insanların almasıdır.

Bir şirkette katılımcı yönetimi yüceltmek, o şirketin demokrasiyle yönetileceği anlamına gelmez. Şirketler, demokratik yerler değildir; olmaları da gerekmez. Bir şirketi, herkesin eşit oy hakkına sahip olacağı bir yöntemle yönetmek, kısa zamanda şirketi ölüme terk etmek demektir. Şirketler, çalışanlarına adil davranmak, onların görüşlerine değer vermek zorundadırlar ama alıncak her kararda çalışanlarla uzlaşma içinde olmak zorunda değillerdir. En katılımcı şirketlerde bile, çoğu zaman, uzlaşma arzu edilen bir durum değildir. Bir şirketin alacağı kararlarda uzlaşma arayacağı durumlar, istisnai durumlardır.

Uzlaşmadan bahsedildiğinde, çoğu zaman ortak aklın üstünlüğü yüceltilir. Ama ortak akıl konusu da çok yanlış anlaşılan bir konudur. Ortak akıl, birden fazla insanın bir konu hakkında,  düşünsel güçlerini birleştirmeleri, akıl kapasitelerini artırmaları demektir. Ancak ortak akıl demek, kararların ortak olarak alınması değildir.  Zaten herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir karar, genellikle en yenilikçi, en yaratıcı ya da en ilerici karar olmaz.  Aksine ortaklaşa alınan kararlar, herkesi memnun eden ama sonuçları vasat olan kararlardır.

Katılımcı bir ortam yaratmak, farklı fikirlerin seslerini duymak, birbirini etkilemek ve bu sürecin sonunda az sayıda insanın karar almasını sağlamak ne kadar doğru bir yöntemse,  kimsenin gönlü kırılmasın diye  uzlaşarak karar almak, sonra da alınan bu kararı ortak aklın ürünü olarak nitelemek o kadar kötü bir yöntemdir.

Ortak akıl bir şirketteki, bir kurumdaki, bir toplumdaki bütün beyinlerden faydalanmak demektir. Karar almak ise, ortak aklın birikiminden yararlanarak, bir ya da birkaç kişinin, hesap verme sorumluluğunu üstlenerek, birçok seçenekten birisini seçmesidir. Birçok doğru arasından, birinde karar kılmasıdır.

Felipe Csaszar, uzlaşmanın bazı durumlarda şart ama bazı durumlarda bir seçenek olduğunu söyler. Csaszar’a göre, bir konuda ne kadar çok insan sorunu irdeler, kendi açısından değerlendirirse, alınacak karar da o kadar olgunlaşır. Böyle bir karar süreci, bütün tarafların hassasiyetini ve çıkarını dikkate aldığı için, sağlıklı sonuçlar doğurur.

Ancak, bütün kararların mutlaka uzlaşmayla alınması gerekmez. Bir konuda taraflar, o konunun uzmanı değillerse ya da vizyonları yetersizse o konuda uzlaşarak karar almak yanlışlara yol açar. Böyle durumlarda ne kadar uzlaşılırsa, hata yapma oranı da o kadar artar.

Hayatta uzlaşmanın, çok iyi sonuçlar doğurduğu durumlar vardır; bu durumlarda dünyanın en uzlaşmacı insanı olmak gerekir. İnsan bunu başardığı zaman, mutlu ve huzurlu olur.

Ama bazı alanlarda da uzlaşma, tam tersine yarardan çok zarar verir. İnsanın bu alanları iyi bilmesi ve hiç uzlaşma aramadan, konunun uzmanının kararını uygulaması gerekir.

Hayatta her alanda uzlaşma şart değildir.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Siz hiç reddedildiniz mi?

yakın ilişkiler, reddedilmek, psikoloji, Manşet

Reddedilmek hepimizin zaman zaman karşılaştığı, kabul edilmesi zor bir durumdur. Peki, reddedilmekle nasıl başa çıkabiliriz? Bu durum psikolojimizi nasıl etkiler? İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Reddedilme Hassasiyeti: Evrimin Bir Armağanı Mı, Yoksa Bir Lanet Mi?

Hepimiz sosyal ilişkiler kuruyoruz ve hayatlarımızı bu sosyal ilişkiler çevresinde şekillendiriyoruz. Bir yere, birilerine ait olmak istiyor ve yakın ilişkiler kurmaya çabalıyoruz. Hayatımıza anlam katan bu ilişkiler maalesef bazen bize zarar da verebiliyor. Bu yazımızda da fark edilmesi bazen çok zor olan ve uzun vadede hem bize hem de ilişkilerimize zarar verebilen “reddedilme hassasiyeti” olgusundan bahsedeceğiz.

Reddedilme hassasiyeti evrimsel süreçte kazandığımız psikolojik bir mekanizma ve bir sosyal grubun üyesi olmayı sürdürebilmemiz açısından büyük öneme sahip1. Örnek vermek gerekirse, kalabalık bir masada siz konuştuğunuz sırada bir arkadaşınızın gözlerini devirdiğini kolayca fark etmeniz ya da insanların sahte ve gerçek gülüşlerini ayırt edebilmeniz bu mekanizmanın bir sonucu. Bu mekanizma sayesinde sosyal gruplarda onaylanıp onaylanmadığımızı veya davranışlarımızın toplum içinde kabul görüp görmediğini gözlemleyebiliyor ve buna göre hareket ederek dışlanmaya karşı önlemler alabiliyoruz. Bu aslında sağlıklı ve sosyal yaşam için gerekli bir mekanizma olsa da bazı kişilerde fazla güçlü bir şekilde işleyip bu kişilere zarar vermeye başlıyor.

Reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet gösteren kişiler, partnerlerinin davranışlarının sebebini etraflıca düşünmek yerine hemen “partnerim beni sevmiyor” veya “partnerim benimle olmak istemiyor” gibi varsayımlarda bulunma eğilimi gösteriyorlar2. Bu konu üzerine yapılan bir araştırma kapsamında romantik ilişkisi olmayan bir grup üniversite öğrencisinden reddedilme hassasiyetine dair bir anket doldurmaları isteniyor. Aylar sonra, bu öğrencilerden romantik bir ilişkiye başlamış olanlardan birkaç anket daha doldurmaları isteniyor. Bu anketler ilişkilerde yaşanabilecek bazı olumsuzluklar ilgili. Örneğin; partnerin soğuk ve mesafeli davranması, bir hata durumunda hoşgörüsüz davranması ya da birlikte eskisinden daha az zaman geçirmek gibi durumlar üzerine katılımcıların tepkilerini ve düşüncelerini ölçüyor. Araştırma sonuçları gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas kişiler, partnerlerinin davranışlarıyla kendilerini kasten incitmeye çalıştıklarını düşünme eğiliminde oluyorlar.

Romantik bir ilişki içerisindeki kişiler, partnerlerinin düşüncesizliklerini direkt olarak sevgi veya bağlılık eksikliği gibi daha derin sorunlara bağladıkları takdirde, çatışma şiddetleniyor ve daha büyük bir sorun haline geliyor3. Çiftlerin tartışmaları sırasında alınan ses kayıtları üzerine yapılan bir araştırma gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas olan kişiler tartışma sırasında seslerini yükseltme, sorumluluk kabul etmeme, partnerlerini aşağılama gibi davranışlara eğilim gösteriyorlar. Bunun yanı sıra, reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler partnerleri tarafından daha kıskanç ve saldırgan olarak değerlendiriliyorlar. Ayrıca partnerleri bu kişilerin kendilerine yeterince destek olmadığını düşünüyor2. Tüm bunlar zamanla ilişki memnuniyetine zarar verip çifti ayrılık noktasına götürebiliyor.

Bir başka araştırma gösteriyor ki; reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, reddedildikleri zaman kendilerini reddeden kişilerle veya gruplarla bir ilişki kurabilmek ve kendilerini kabul ettirebilmek için büyük miktarlarda para harcayabiliyorlar4. Cömertlik belirli bir seviyeye kadar olumlu bir özellik gibi görünse de, bu kişiler bazen kendi ekonomik güçlerinin ötesinde harcamalar yapabiliyorlar. Kişilerin cömertlik seviyeleri arasındaki büyük farklar da zamanla ilişkideki eşitlik ve adalet hissine zarar vererek ilişki memnuniyetini düşürebiliyor.

Reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, ilişki memnuniyetsizliğine kıyasla daha ciddi ve kalıcı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalabiliyorlar. 2000 yılında yapılan bir araştırmaya göre reddedilme hassasiyeti yüksek olan ergenlik dönemindeki kızlar romantik partnerleri tarafından reddedilmemek uğruna aslında yapmak istemedikleri şeyler yaparak istismara ve travmalara maruz kalabiliyorlar5. Başka bir araştırma ise, geçmişte yaşadıkları bir reddedilme tecrübesini hatırlayan ve reddedilme hassasiyeti yüksek olan üniversite öğrencilerinin kendine zarar verme düşüncesiyle daha fazla mücadele etmek zorunda kaldığını gösteriyor6.

Peki reddedilme hassasiyetiyle nasıl başa çıkılabilir? Araştırmalara göre, reddedilme hassasiyetiyle mücadele etmenin en etkili yolu “öz farkındalık” sahibi olmak; bir diğer deyişle, kendi duygusal ve davranışsal tepkilerimizi gözlemleyip kontrol edebilmek7. Potansiyel bir reddedilme işareti yakaladığımızda, dikkatimiz sadece bu şüpheyi besleyecek işaretlere odaklanabiliyor ve reddedileceğimiz şüphesi güçlendiğinde çevremize öfkeyle tepki verebiliyoruz. Fakat böyle hızlı tepkiler vermek yerine, içinde bulunduğumuz durumu etraflıca düşündüğümüz takdirde yıkıcı davranışları törpüleyebiliyoruz. Reddedilme hassasiyetinizin yüksek olduğundan şüpheleniyorsanız siz de bundan sonra kendinizi daha iyi gözlemleyerek olumsuz sonuçları minimuma indirebilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilirsiniz. Ayrıca şunu unutmamak gerekiyor: Her şey her zaman bizimle ilgili değil ve bazen hepimiz öfkemizi veya mutsuzluğumuzu başkalarına yansıtabiliyoruz.

Yazan: Alper Günay
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak:  www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Daha Fazla İş İçin Güne Erken Başlanmalı mı?

Manşet, işe başlama, güne başlama

Daha çok iş yapmak ve rakiplerin önüne geçmek için güne erken başlamak bir yöntem olarak düşünülebiliyor. Bu ne kadar doğru bir düşünce?

Kimler güne çok erken başlıyor?

Başta bazı aktörler ve Silikon Vadisi genel müdürleri olmak üzere bazı insanlar güne çok erken başlıyor. Daha fazla iş yapabilmek için bu iyi bir yöntem mi?

İki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Hollywood yıldızı Mark Wahlberg her sabah 02.30’da kalktığını, akşamları ise 19.30’da yattığını açıkladı.

Güne bu kadar erken başlayan sadece Wahlberg değil. Apple’ın CEO’su Tim Cook’un 03.45’te kalktığı söylenirdi; Disney CEO’su Bob Iger ise her sabah 4.25’te egzersize başlarmış.

Profesyonellerin kullandığı LinkedIn gibi sosyal medya platformlarında dikkat çeken yaygın inanca göre, başarılı olmak istiyorsanız erken kalkmanız gerekir.

Öyleyse herkesin bunu denemesi mi gerekir? Bu durumda daha verimli mi oluruz? Belki. Ama bunun da bir bedeli var. Ayrıca sabahın köründe kalkıp ne kadar “verimli” olduğumuz konusunda insanları etkileme arzusunun etkisini de görmek gerekir.

Yeterince uyumak önemli

02.30 gibi erken bir saatte kalkmak uzun bir gün ve az uyku olarak anlaşılabilir. Ama Wahlberg erken yatarak her gece 7 saatlik uykusunu garantiye alıyor.

Verimli olmak için yeterince uyumak çok önemli. Uykusuzluk hem sağlığı hem de kişinin bilişsel becerilerini olumsuz etkiler.

Washington Üniversitesi’nden Christopher Barnes ile Michigan Üniverstiesi’nden Gretchen Spreitzer bu konu üzerinde ayrıntılı araştırmalar yaptı. Şirketler çalışanlarının yeterince uyumasını sağlamalı mı gibi soruları incelediler.

Spreitzer’e göre, aktör Wahlberg gün içinde uyanık olduğu saatleri değiştirip güne daha erken başlayarak daha verimli olabilir.

“Bunun bazı avantajları var” diyor Spreitzer. “Bir disiplininiz oluyor ve kendinize daha fazla zaman ayırabiliyorsunuz. Aileniz ve arkadaşlarınız uyanmadan önce kendi yapacaklarınızı yapıyorsunuz.”

Ancak akşam çok erken saatte yatmak kişinin sosyal ilişkilerini geliştirmesine engel olabilir. Sosyal ilişkiler ise ruh sağlığı için gereklidir.

Erkenci misiniz akşamcı mı?

Peki, sabah güne çok erken başlamak herkesin yapısına uygun mudur?

İnsanın uyku düzenini belirleyen vücut saatidir. Bu saat düzenli aralıklarla vücudumuzda uyku ve uyanıklık zamanlarını tetikler. Çoğu insan her gün aynı saatte uyuyup uyanma eğilimi gösterir. Sürekli yaşadığımız ülkeden farklı bir zaman dilimine geçtiğimizde yaşadığımız jet lag ile vücudumuzun şoka uğraması bundandır.

Bu vücut saatine dayanarak araştırmacılar insanları iki ana gruba ayırıyor: Erkenciler (erken kalkıp erken yatanlar) ve akşamcılar (geç kalkıp geç yatanlar).

Barnes insanlar arasında farklıklar olduğunu, ama genel olarak çocuklukta erkenci, ilk gençlik döneminde akşamcı, yaşımız ilerledikçe yeniden erkenci rutine geri döndüğümüzü söylüyor.

Barnes, Wahlberg gibi doğal yoldan “süper erkenci” olan insanların çok nadir olduğuna inanıyor.

“Psikolojik ve davranışsal olarak kişi için en doğru olan şey doğal vücut saatine uyum gösterip yatıp kalkma zamanını ona göre belirlemektir.”

Bunu gözetmeyip aşırıya kaçanlar farklı bir motivasyonla hareket ediyor demektir.

Başkalarını etkileme ihtiyacı mı?

Peki neden pek çok kişi sabah ne kadar erken kalktıklarıyla övünür? Bunun nedeni erken kalkmanın verimlilikle ilişkilendirilmesi olabilir. Ayrıca toplumda genellikle erken kalkanları kayırma gibi bir eğilim söz konusudur.

2014’te yapılan bir araştırmada, 120 yetişkin çalışanın müdürleri tarafından nasıl bir performans değerlendirmesine tabi tutulduğuna bakılmış ve işe geç başlayanları daha az duyarlı görüp daha düşük puan verdikleri görülmüştü. Ayrıca kendisi erkenci olan müdürler, akşamcı olanlara kıyasla onları daha negatif değerlendiriyordu.

“Çalışma düzeni değerlendirilirken bir önyargı görüyoruz. Erken güne erken başlamışsanız daha olumlu görülüyorsunuz.”

Ancak önemli olan başkalarını etkilemek değil, vücudu dinleyip ne zaman yatıp kalkacağına ona göre karar vermektir. Güne erken başlamak gerçekten de verim artırıcı olabilir. Ama bunu yaparken şunu sormak gerekir: Bunu gerçekten daha fazla iş başarmak için mi yapıyorum, yoksa kendimi ve başkalarını buna inandırmaya mı?

Nedeni ne olursa olsun, önemli olan sağlıktır. Barnes’ın araştırmaları, vücut saatinin uyku istediği bir zamanda zorla uyanık kalmaya çalışmanın, doğru olmayan davranışlarda bulunma riskini artırdığını gösteriyor.

“Enerjinizin azaldığı, kendinizi iyi hissetmediğiniz zamanlarda başınıza kötü şeyler gelir” diyor Barnes.

Yazar: Bryan Lufkin
Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND