Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Büyükler daha başarılı, küçükler daha mutlu

Ailede hangi çocuk daha başarılı oluyor sorusundan yola çıkan araştırmacılar ilk, ortanca ve küçük çocukların başarı grafiklerini inceledi. Araştırma bulgularına göre büyük çocuklar daha başarılı, küçük çocuklar daha mutlu. Neden mi…

AİLEDE HANGİ ÇOCUK DAHA BAŞARILI OLUYOR?

Pek çok araştırma ilk çocukların meslek hayatlarında daha başarılı olduklarını gösteriyor. Neden mi? Çünkü ilk çocuklar genelde daha sorumluluk sahibi, otoriter, başarı odaklı, kurallara uyan kişiler.

İlk çocuk olduklarından ailelerinin beklentileri çok yüksek. O nedenle CEO’ların büyük oranda ilk çocuk olduğu söyleniyor. Aynı durum Amerikalı devlet başkanları, Nobel ödüllü bilim adamları ve astronotlar için de geçerli. Küçük çocuklar ise genellikle daha dışa dönük, neşeli oluyor ve yaratıcı alanlarda kendilerini gösteriyorlar, örneğin sanatsal alanlarda daha başarılı oluyorlar. Doğum sırasının (aslında ailelerin tutumu) çocukların karakterlerini ve iş hayatındaki pozisyonlarını nasıl etkilediğini araştırdık.

“Kardeşimle aramda 2.5 yaş var. Hayatım boyunca hep onun sorumluluğunu üstümde hissettim, hep ‘ama kardeşin küçük, sen ona göz kulak olacaksın’ dendi. Ben zayıf not getirdiğimde bu çok ciddi bir sorun oldu, ama o birkaç zayıf getirdiğinde bile bu neredeyse hiç sorun yapılmadı. Sanki bütün umutları bendim. Onları hayal kırıklığına uğratmamak için çok çalıştım, kendimi çok zorladım. Birçok şeyi kendim başardım. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki de öyle olmuş diyorum. Çünkü bu bana kendi ayaklarımın üzerinde durmayı, rekabet etmeyi öğretti. Beni güçlendirdi. Bugün geldiğim mevkide büyük çocuk olmanın payı büyük bence” Bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışan S.O. büyük çocuk olmanın nasıl bir tecrübe olduğunu bu şekilde anlatıyor.
Doğum sırası, daha doğrusu aile bireylerinin çocuklarına davranışları ve kardeşler arasındaki ilişki, insanların karakterini etkiliyor. Küçük çocuklar daha dışa dönük, bağımsızken, büyük çocuk daha içine kapalı, başarılı, sorumluluk sahibi, kuralların savunucusu oluyor.

Ailede hangi çocuk daha başarılı oluyor sorusundan yola çıkan araştırmacılar ilk, ortanca ve küçük çocukların başarı grafiklerini inceledi. Araştırma bulgularına göre büyük çocuklar daha başarılı, küçük çocuklar daha mutlu. Neden mi…

Büyük daha başarılı küçük daha mutlu

Fransa’da, çocukların doğum sırasına göre karakterlerini inceleyen Büyükler ve Küçükler kitabının yazarı Marc Sznajder, 5 Eylül 2011’de Le Figaro’da yayımlanan bir haberde şunları söylüyor: “Anneler 10 vakadan 9’unda küçük çocuğun daha bağımsız, daha dışa dönük, ama – daha içine kapalı ve kaygılı olan büyük çocuğa nazaran – daha kararlı olduğunu söylüyorlar. Mesela 41 yaşındaki bir anne ‘Büyük kızım biraz ciddi, hatta kaygılı, halbuki ikincisi daha neşeli ve daha açık. En küçük ise tamamen bağımsız, çok açık, hiçbir şeyden korkmuyor ve herkesin yanında çok rahat” diyor.

Sznajder, büyüklerin profesyonel kariyerlerinde daha başarılı, küçüklerin ise şahsi açıdan daha mutlu olduğunu savunuyor.

Araştırmalara göre Amerika başkanlarının ve Nobel kazananların ezici bir çoğunluğu ilk çocuk. Aynı şekilde ilk 23 NASA astronotunun 21’i ilk veya tek çocuk. 7 Mercury astronotunun tamamı ilk çocuk. Oslo Üniversitesi’nden bilim adamlarının yaptığı bir araştırmaya göre, 240 binden fazla Norveçli üzerinde yapılan IQ testi, ilk çocukların ikinci çocuktan çok daha zeki olduğunu ortaya koyuyor.

Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Aylin Sezer, yapılan araştırmaların, zekadaki farkı, büyük çocuğun küçüklere günlük işlerde yardım etmesi ve yol göstermesiyle ilişkilendirdiğini ve bu nedenle büyük çocukların daha zeki çıktığını söylüyor: “Daha küçükten kardeşlerine bakmayı, onlarla ilgilenmeyi, evde ebeveynden sonra ilk sorumluluk almayı bir rol olarak üzerine alan çocuk, büyüdüğünde de aynı sorumlulukları almaya devam ediyor. Küçük çocuklarda da, aynı dinamik farklı bir davranış şekline dönüşüyor. Her zaman ona bakacak, onu kollayıp, onun yapamadıklarını yapacak bir abisi veya ablası olan çocuk, yetişkinlik hayatında da böyle bir abla veya abiye gerek duyabiliyor.”

CEO’lar neden ilk çocuk?

USA Today, dünyanın en büyük CEO organizasyonlarından Vistage’tan üyelerini araştırmasını istedi. Vistage’in cevap veren 1.582 üyesinin yüzde 43’ü ilk çocuk, yüzde 23’ü son çocuk, yüzde 33’ü ise ortancaydı. USA Today’ın bir CEO panelinde yaptığı küçük çaplı araştırmaya göre ise 155 CEO’dan yüzde 59’u ilk çocuk, yüzde 18’i en küçük ve yüzde 23’ü ortanca çocuktu.
Peki neden ilk çocuklar yönetim kurullarına hükmediyor? CEO’ların buna cevabı şöyle oluyor. Bir kere hayatlarında en azından bir kez olsun ailelerinin ilgisini kimseyle paylaşmıyorlar. (İkinci çocuk doğana kadar). Ayrıca büyük umutların baskısını hep üzerilerinden hissediyorlar. Ve küçük kardeşlerine bakmak için kendi kendilerine yetmeleri şart oluyor.

New York University’den bir psikoloji profesörü olan ve doğum sırası üzerine araştırmalar yapan Ben Dattner, ilk çocukların en tepeye yükselmesinin anlamlı olduğunu söylüyor. Çünkü onlar daha kendine güvenli, iddialı, otoriter, dominant, görev odaklı, disiplinli, kurallara uyan ve pozisyonunu, unvanını kaybet korkusu taşıyan kişiler.

Büyük çocuk melankolik oluyor

Doğum sırası konusunda çalışmalar yapan ilk psikologlardan Alfred Adler büyük çocukların aşırı sorumluluk hissi taşıdığını ve bu nedenle de küçük yaşlarından itibaren onları hiç bırakmayan bir melankoli hissettiklerini söylüyor. C.A., büyük çocuk olmayı tarif ederken hep ezilen olmak diyor, diğer kardeşlerinin daha rahat büyüdüğünü, kendisinin ise hep ağır sorumluluklar altında ezildiğini, horlandığını düşünüyor: “Kardeşine ders çalıştır, o küçük sen ona bakacaksın, teneffüste kardeşine bak, ona örnek ol, ödevini yaptır vs vs. Anne baba kavga eder sana patlarlar, genelde kabak her durumda sizin başınıza patlar.”
Yabancı bir forumda, evin en büyüğü olan abi şunları söylüyor “Çoğu kez kardeşimi giydirmekten ve ödevini yaptırmaktan nefret ederdim, çünkü benden daha çok sevildiğini düşünürdüm. O en küçük olduğu için ailem onu sevmekte haklıydı. Ben feda edilmiştim. Bu da sizi içinize kapanık, mutsuz ve güvensiz yapıyor.”

Psikoloji eğitimi alan ve şu anda halkla ilişkiler alanında çalışan, Sevi Hacıhanifioğlu kardeşiyle olan ilişkisinde kendisini de her büyük çocuk gibi en çok etkileyen şeyin ‘kardeşin ufak ama’ şiarı olduğunu söylüyor: “Büyük çocuk olmak sorumluluk almak. Nişantaşı’nda Şişli Terakki ve Işık Liseleri’nde yanyana okuyorduk mesela, onu alıp eve dönmek zorundaydım, çıkışta arkadaşlarımla buluşamıyorum bana ayak bağı oluyor diye çok hayıflanırdım. Küçük olduğu için yaptığı her türlü hatayı görmezden gelmek, senden daha küçük ve şirin birşeyin üstündeki ilgiyi almasını üzüntüyle izlemek, anneni, babanı paylaşmak zorunda kalmak duygusuyla baş etmeye ve onları affetmeye çalıştım belli bir yaşa kadar. Öte yandan sürekli senden sonra gelene öğretmek, yolunu açmak, örnek olmak, anne babana karşı dahi onu korumak, dayanışmak, ‘büyük’ ve ‘lider’ olduğunu hissetmek işin güzel tarafı” diyor.

Getir-götür işleri küçüklere kalıyor

Tabii küçük çocukların da şikayet ettikleri alanlar var, kardeşlerinin eskilerini giymek zorunda kalmak, sürekli abisi-ablasıyla kıyaslanmak, büyük kardeşin altında ezilmek, ‘sen sus, küçüksün’ denmek, evde getir-götür işi yapmak gibi. Ama küçük çocuklar çoğunlukla hem abiden hem abladan harçlık almak konusunda son derece mutlu. 3 kardeşin en küçüğü K.Y. “Eğer ailenin en küçüğü iseniz ve diğer kardeşlerle aranızda yaş farkı varsa çok şanslısınız demektir. Herkes sizi çok sever, 30 yaşına da gelseniz size çocuk muamelesi yapılır. Bu hem iyi hem kötü ama genelde hatalarınız hoş görülür. Bayramlarda el öper ve iyi para toplarsınız. Abinizin ablanız sizin yerinize mücadele vermiştir ve kazanılmış bazı haklar vardır. Mesela eve geç gelme konusunda sizin mücadele vermenize gerek kalmamıştır, ayrıca sizi savunan bir ablanız vardır. Ama küçük çocuk olmanın şöyle kötü bir tarafı vardır. Tüm bakkal işleri ve çöp dökmeler size patlar“ diyor.

Hep başarı kaygısı taşıyor

İlk çocuk doğduğunda, anne ve babanın maddi ve manevi kaynaklarının yüzde 100’üne sahip oluyor. Anne baba, tüm sahip oldukları varlıkları tek çocukları için kullanıyor, tüm zaman, ilgi ve sevgileri tek çocuğa yöneliyor. Yine araştırmalara göre ilk çocukların eğitimine genelde daha fazla yatırım yapılıyor, ilk çocuklar daha iyi üniversitelere giriyor ve okul hayatlarında daha başarılı oluyorlar. Dolayısıy1a iş hayatında da daha başarılı oluyorlar. Tabii ebeveynin de büyük çocuktan başarı beklentisi oluyor. Bu beklenti büyük çocuğu başarılı olmaya teşvik ediyor ama aynı zamanda ilk çocuklar daima performans ve başarı kaygısı yaşıyorlar.

Yine bir büyük kardeş şunları söylüyor: “Ailenin en büyüğü olarak hem ailede hem iş çevresinde başarılı olma baskısını çok net hissettim. Daima yapabileceğimin en iyisini yapmaya gayret ettim” diyor. Bir başkası “Ben 3 kardeşin en büyüğüyüm. Daima sorumluluklarım oldu. İlk olarak kardeşlerime ebeveynlik yaptım. Üniversiteyi iyi bir dereceyle bitirdim ve sonrasında kendi işimi kurdum. Hiç hayal bile edemeyeceğim bir okulda okudum, ailenin en zekisi değildim ama bence doğum sıram benim başarılarımı etkiledi. Çünkü ailem bana güveniyordu, benden umutluydular. Bu da beni çok çalışmaya teşvik etti” diyor.

İkinci çocuk daha cesur

İkinci çocuklarda, ebeveyn baskısının daha az olmasına bağlı olarak, başarıdan daha çok sevdikleri, mutlu oldukları şeyleri yapmaya eğilimli olduklarını gösteriyor. Küçük çocuk daha canayakın, espirili, uyumlu olmayı seçiyor. Büyük kardeşiyle yarışmak yerine, ailede bu özellikleriyle varoluyor. Psikolog Aylin Sezer, “Küçük çocukların, büyük kardeşlerine göre daha riskli davranışlarda bulunuyor. İlk çocuklar, anne ve babanın beklentilerini yerine getirme sorumluluğunun ağırlığı ile başarı odaklı olarak, risk içeren davranış ve planlardan kaçınıyorlar. Diğer yandan, küçük kardeşler, ailede tepki yaratabilecek davranışlarla, anne ve babanın ilgisinin bir kısmını çekmeye çalışıyor. Daha cesur olan küçük kardeşler, yetişkin yaşamlarında da, başarısızlık kaygıları daha az olduğu için, daha riskli adımlar atabiliyorlar“ diyor.

Sandviç olmak zor

Kimilerine göre en zor pozisyon ortancanın. Ortanca hep arada kalıyor, bir nevi sandviç olma durumu var. Ortancanın, büyük ve küçükle yarışması, onların içinde yer edinmesi gerekiyor ve bu nedenle daha uzlaşmacı oluyorlar.

Tek çocuk olmak ise ilk bakışta ideal pozisyon gibi görünüyor. Anne-babanın ilgisi, alakası hep sizin üzerinizde ve hep de öyle kalacak. Bu nedenle kendinizi biraz fazla beğenmiş olabilirsiniz ama kalabalık ailelerde kardeşleri ile rekabet etmek zounda olan çocukların karşısında rekabeti öğrenemediğinizden zayıf kalacağınız kesin.
PSİKİYATRİST PROF. DR. BENGİ SEMERCİ
Belirleyici olan sıra değil ailenin tutumu
Bir cocuğun karekteri, kendi özellikleri, ailenin tutumu, aile üye sayısı, ailenin sosyal ve ekonomik yapısı, aile sorunları, sosyal çevre başta olmak üzere bir çok şeyden etkilenir. Doğum sırasının da bir etken olduğunu ileri süren görüşler var ancak tek başına anlamı yok, aslında doğum sırasının aile tutumlarına ilişkili olduğu da söylenebilir. Kardeşler arasındaki ilişkiyi anne baba destekleyecek ve sorunları çözecek sekilde davranırsa fark az olur. Kilit nokta anne baba tutumu. Anne babaların çocuklara atfettikleri değerler vardır, ‘Bu güçlü, bu güçsüz vb.’ Ve bu atıflar ailelerin tutumlarını etkiler, güçsüzü koruyup, kollamak gibi. Bu da çocuğun gelişimi etkilenir. Büyük çocuklardan daha güçlü olmaları, kardeşini korumaları, paylaşmaları beklenir. Ailenin iyi çocuğu olması beklenir. Ailenin büyük çocuğa daha fazla şey vermesi (zaman, ilgi vb) mümkündür, çünkü ebeveynligi öğreniyordur. Aile kuralları da büyük çocukta öğrenir. Bu büyük çocuğa, diger koşullar da uygunsa liderlik özelikleri kazandırabilir. Böylece her anlamda daha çok beslenen ve çok şey beklenen çocuk diğer şartlar uygunsa daha çok şey becerebilir. Küçük çocuk ise büyük çocukta yapılamayanların yapıldığı, küçük diye korunan, sorumluların onun yerine yerine getirilen, bu nedenle de daha yetersiz ve şımarık olabilen çocuktur. Beklenti az olduğundan ve daha serbest bırakıldığından hiç bir şey olamayacağı ve benlik saygısı düşük olabileceği gibi, sanatçı, yaratıcı yönünü öne çıkarma şansı da bulabilir. Bu gibi durumlarda küçük çocuk sendromundan bahsedilir.

Meslek seçimini etkiliyor
Geleneksel toplumlarda büyük çocuğun üstünlüğü var. Bu toplumlarda küçük çocukların bakımı ablaya emanet ediyor. Afrika’da ilk doğan çocuğun toplumda özel yeri var. Feodal toplumlarda yönetim babadan oğula geçtiğinde şirket sahipliği ya da yöneticiliği genellikle en büyük erkek çocuğa kısmet oluyor. Ama bunun haricinde ailede sorumluluğu alan çocuk, lider özellikleri taşımak durumunda kaldığı için iş hayatında yönetici, karar verici pozisyonunu benimsemeye çok daha eğilimli olabiliyor.

Yetiştiriliş tarzı, anne babanın tutumu ve ailede alınan roller, kişilerin yetişkin yaşamlarındaki meslek seçiminde etkili oluyor. Daha disiplinli ve başarıya önem veren ilk çocuklar, eğitimlerine daha fazla devam ediyorlar. Bunun sonucunda da, ikinci veya üçüncü doğan çocuklara göre, daha yüksek mevkili işler bulabiliyorlar. Ailede sorumluluğu alan çocuk, lider özellikleri taşımak durumunda kaldığı için iş hayatında yönetici, karar verici pozisyonunu benimsemeye eğilimli olabiliyor. Psikolog Aylin Sezer, “Yapılan araştırmalara göre ilk çocukların daha çok yüksek eğitim seviyesi gerektiren, tıp, hukuk ve mühendislik gibi alanlar seçtiklerini gösteriyor, devlet başkanlarının genelde ilk çocuk olduklarını ortaya çıkarıyor” diyor.
Ortanca çocuklar, ailede genelde arabulucu rolleri üstlendikleri için, yetişkin yaşamlarında da aynı rolü devam ettirip, iletişim ve ilişki becerilerini kullanabilecekleri meslekleri seçiyorlar. Yine Sezer’e göre ortanca çocuklar hemşirelik, polislik, itfaiyecilik ve alet kullanmayla ilgili işler seçiyorlar.

Ailenin küçük çocukları ise, sevimlilikleri, canayakınlıkları ve espritüellikleriyle kendilerini ifade edebilecekleri işlere daha yatkın oluyorlar. Diğer kardeşlerine göre daha yaratıcı da olan küçük çocuklar, daha sanatsal ve dışarıda yapılan işlere yöneliyorlar. Gazetecilik, reklamcılık, sanatçılık, atletlik, küçük çocukların daha başarılı oldukları iş alanları.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Fark Yaratanların Fark Yaratan Hikayeleri

sabancı vakfı, Manşet, fark yaratanlar

Bazı insanlar hayata anlam katar. O insanların yaptıkları başka hayatlar için fark oluşturur. İşte Sabancı Vakfının fark yaratanları ve hikayeleri.

Türkiye’nin ‘Fark Yaratanlar’ını Arıyoruz!

Söz konusu fark yaratmak olduğunda illa milyonların hayatını değiştirmek gerekmiyor. Bazen bir insana verdiğimiz bir kitap, bazen iyi bir haber, kimi zaman da hastanedeki bir çocuğun yüzündeki tebessüm olabilmek. Küçük dokunuşlar, kocaman farklar yaratabilir.

Fark yaratmak için yola çıkan Sabancı Vakfı’nın ‘Fark Yaratanlar Programı’ ise bunun en güzel örneklerinden biri. 11 yılda seçilen 195 Fark Yaratan’ın ilham veren hikayesi, proje kapsamında insanlara ulaştı. Siz de onlardan biri olabilir ve insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Belki şu an bile bunu yapıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Fark Yaratanlar Programı’na başvurmak. Başvuruya dair detayları da paylaşacağımız bu yazıda, önce fark yaratan bazı insanların hikayelerine bir göz atalım.

Sadece yeteneğini değil, yüreğini de ortaya koyan fark yaratan

Fatih Küçük, çizgi film sanatının yurt dışı örneklerini inceledikten sonra Türkiye’nin ilk çizgi film okulunu kurmak istediğinde cebinde sadece 5 lirası vardı. Evrensel değerlere uygun bir çizgi film karakterinin bu topraklardan çıkması ve dünyaca tanınması için yola çıktı. Ardından zoru başararak bugün uluslararası boyutta festivallerin de düzenlendiği, dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarını ağırlayan çizgi film okulu ‘The Cartoon Mill’i Kaş’ta kurdu. 2021 yılında açılması planlanan ikinci çizgi film okulu ise Ürgüp yamaçlarında olacak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=AJi8Najd2Y8

‘Hayır’ demekten korkmayan fark yaratan

Hayvan hakları aktivisti Yağmur Özgür Güven’in öncülüğünde kurulan Deneye Hayır Derneği ise hayvan deneylerinin yerini bilimsel alternatif yöntemlerin almasını amaçlıyor. Dernek, deneylerde hayvan kullanımının son bulması ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için çalışmalar yapıyor. Tüm dünyada 100 milyondan fazla hayvan üzerinde deney yapılıyor, deneylerin yüzde 92’si insanlara uyarlanamıyor ve akademik çalışma sürecinde kalıyor. Ne yazık ki bu çok büyük ve ciddi bir rakam. Bu rakamın ortaya çıkmasının esas nedeni hayvanların biyolojik ve fizyolojik farklarının olması. Çok küçük farklılıklar bile deney sırasında yalnızca bir türü hastalıktan koruyabiliyor veya zarar verebiliyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=QEW-0ZDee2I

Herkes susarken ‘konuşmamız gerek’ diyen fark yaratan

Dezavantajlı bölgelerdeki kadınların menstrual ürünlere erişebilmeleri ve regl konusundaki tabunun yıkılması için çalışmalar yürüten, regl yoksulluğu ve adil vergilendirme konusunda hak savunuculuğu yapan ‘Konuşmamız Gerek’ platformu kurucusu: İlayda Eskitaşçıoğlu. 2016 yılında kurduğu platforma dahil olan akademisyen ortağı Bahar Aldanmaz ile köy okullarına giden genç kızlara, mevsimlik tarım işçilerine ve mülteci kadınlara yönelik cinsel sağlık, regl olma ve hijyen konularında eğitimler düzenliyorlar. Eğitimlerin yanı sıra genç kızlar ve kadınlara menstrual ürünleri temin eden ‘Konuşmamız Gerek’ platformu, bugüne kadar İstanbul, Ankara, Adana ve Sivas’ta 8 saha çalışması gerçekleştirerek 6 bin 500’den fazla insana ulaştı. Platform, regl yoksulluğunun çözümü için hijyenik ürünlerin vergi diliminin lüks ürünler kategorisinden çıkarılması için mücadele veriyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=fP4UF41OV9Q

Hayalleri gökyüzünü aşan fark yaratan

Zahit Mungan, küçük yaşlardan itibaren başlayan uçurtma sevdasını, farklı teknikler öğrenerek geliştiriyor ve ‘Uçurtmanın Peşinde’ projesi ile hayata geçiriyor. Mezopotamya’da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatmak için kolları sıvayan Zahit, Mardin’in kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmayı hedeflerken, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Zahit aynı zamanda henüz droneların yaygın olmadığı dönemlerde uçurtmasına telefon bağlayarak Mardin kalesinin kuşbakışı fotoğraflarını çekmiş ve 5 yılda çektiği bu fotoğraflardan yaptığı seçki ile ‘Uçurtmanın Gözünden Mardin’ isimli bir fotoğraf sergisi de açmış.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=tXR_p6SfDWw

Çocukların hayallerinde yepyeni sayfalar açan fark yaratan

Eğitimde fırsat eşitliği için ikinci el bir minibüsü gezici kütüphaneye dönüştüren iki sınıf öğretmeni Nusrettin Biçer ve Abdulkadir Korkmaz, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde köy köy gezerek, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırıyor. Gezici kütüphane ile düzenli olarak 8 köye ulaşan öğretmenlerimiz kitapların yanı sıra çocukları bilim, sanat ve müzik atölyeleri ile de buluşturuyorlar. Ziyaretlerini iki haftada bir tekrarlayarak çocukların gelişimlerini takip ediyorlar. Amaçları ilerleyen dönemlerde daha fazla sayıda gönüllü öğretmen ile Suruç’ta gezilmemiş köy ve ulaşılmamış çocuk bırakmamak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=SKf5IhSVWBM

Detaylı bilgi için tıklayınız!

Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et

MAKALE

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in ilham veren başarı hikayesi

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, Manşet, kişisel gelişim

Mesleğinde başarılı olmuş kişiler, büyük işler başarmak isteyen gençler için en iyi örneklerdir. Çoğumuzun çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olan Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in de ilham veren bir başarı hikayesi var. 

1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Gönül Tezcan Keleş, uzmanlığını 1997 yılında aynı üniversitede Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı’nda tamamladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2006 yılında doçentlik, 2011 yılında profesörlük unvanları aldı. 22 senedir bu üniversitede akademik kariyer yapıyor. Tıp fakültesinde öğretmenlik, hastanede hekimlik yaparak bu iki meslek duygusunu aynı anda yaşayan başarılı bir akademisyen ve hekim. Akademik yaşamı boyunca; ulusal ve uluslararası düzeyde birçok yayını bulunan, editörlüğünü yaptığı bir kitabı ve pek çok tıbbi bilimsel kitapta bölüm yazarlığı olan, Almanya Bonn Üniversitesi’nde bilimsel araştırma bursu kazanan, Avrupa Resüsitasyon Konseyi’nin “Hayata El Ver” sosyal sorumluluk projesinde gönüllü olarak eğitim veren ve birçok meslek kuruluşunda aktif olarak çalışan üretken bir bilim insanı.

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, sadece mesleki başarısı olan sıradan bir doktor değil. Aldığı koçluk ve mentorluk eğitimleriyle de sosyal hayatında pek çok başarılı işe imza atmış biri. Çoğu doktor zorlu yaşam yolculuklarında kişisel gelişimine zaman ayıramazken, o kendisi, öğrencileri ve hastaları için fark yaratacak çalışmalarda bulunuyor. Kazandığı güçlü iletişim yeteneğiyle, her öğrendiğini öğrencilerine, hastalarına aktarıp kullanıyor. Çünkü varoluş amacı; “yeni bir şey öğrenmek ve öğretmek”. Onun başarısının sloganı “Mum dibine ışık versin.”  Başarılı bir akademisyen ve doktor olmasının yanı sıra mütevazi bir kişiliğe sahip olan Gönül Hanım’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onun sözlerinin Kigem okurlarının yoluna da ışık olmasını diliyoruz.

-“Büyüyünce ne olmak istersin” sorusunu bir çocuğa sorduğunuzda, alacağınız ilk cevap genellikle “doktor” olur. Doktor olmak sizin de çocukluk hayaliniz miydi? Tıp Fakültesi’ni kendi iradenizle mi seçtiniz, yoksa ailenizin kararı mıydı? 

Ben lise eğitimime kadar öğretmen olmak istiyordum. Hatta bölüm bile belliydi. Matematik veya İngilizce öğretmeni olacaktım. Lisede okurken büyükbabamı çok ani olarak kalp krizinden kaybettim. Bu üzücü kayıptan sonra babam doktor olmamı çok istedi. Derslerimde başarılı bir öğrenciydim. Lise sınıfımda arkadaşlarımın yarısından çoğu doktor olmak istiyordu. Ben de o kervana katıldım. Üniversite tercihlerimde sadece tıp fakültesi yazdım. O zaman ülkede 18 tıp fakültesi vardı. Kural gereği ben listeme 14 tanesini yazabilmiştim. Tıp dışında bir tercih yapmadım.

-Anestezi ve reanimasyon uzman hekimi olarak çalışıyorsunuz. Ameliyathane ve yoğun bakımda zor görevleriniz var. Neden bu alanda kariyer yapmayı seçtiniz?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra spesifik bir bölüm seçmek ve uzmanlaşmak isterseniz TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) barajını aşmak zorundasınız. Tıp öğrencisiyken, çocuk doktoru olmak istemiştim fakat o yıllarda çocuk bölümü çok yüksek puanla aldığı için giremedim. Pratisyen hekimlik yaptığım dönemde girdiğim TUS ile yaptığım tercihler arasında anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlığı da vardı. Mecburi hizmetten ayrılıp, yeniden kendi mezun olduğum üniversitede ihtisasa başlamak çok hoşuma gitti.

Anestezi ve reanimasyon uzmanı; yenidoğan çocuktan başlayıp, çok ileri yaşlara kadar tüm yaş grubu hastayı en zor anlarında tedavi ediyor. Küçük bir dokunuşu ile ölüm-kalım arasındaki ince çizgiyi değiştirebiliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İlk tercih olarak girmemiştim bu bölüme ama çok sevdim. Çok farklı çalışma alanları var. Özellikle “yoğun bakım” çalışmaktan çok mutlu olduğum bir alan. Hasta ile minimal, gerekli iletişimi kuruyorsunuz ve çok görünür olmadan harika sonuçlar yaratıyorsunuz. Tam bana göre bir bölüm olduğuna karar verdim ve yoluma devam ettim. 5 Mart 1993 yılından beri anestezi ve reanimasyon hekimi olarak çok severek çalıyorum. Bir insanı yeniden hayata döndürmek, en zor zamanında onu tedavi etmek ve başka bölümlerin daha iyi hizmet vermesine olanak sağlamak bana inanılmaz bir manevi tatmin sağlıyor. Sessiz, çok göze batmayan, gürültü çıkarmayan ve ihtiyacı olanlara hayat bağışlayan süper bir kahramansınız. Bundan daha güzel ne olabilir ki…

-Dışarıdan hoş, güçlü bir dünyadasınız. İçeride yaşamak özellikle bu günlerde hiç de kolay olmasa gerek. Yoğun bakımda ağır korona hastalarını tedavi ediyorsunuz. Türkiye’nin ve dünyanın Covid-19 salgını ile mücadelesi devam ediyor. Sizce gidişat nasıl? Bu mücadele daha ne kadar sürecek?

Covid-19 bir pandemi, yani tüm dünyanın ortak sorunu olan bir hastalık. Kış aylarına girdiğimiz şu dönemde mevsimsel hastalıkların da eklenmesiyle yeniden artmaya başladı. Önümüzde en az bir yıl daha var. En iyimser bakış açışı ile böyle. Belki daha uzun bir süre olacak. Burada herkese çok iş düşüyor. İnsanların koruyucu önlemlerin hepsini hiç aksatmadan uygulaması gerekiyor. Çünkü bulaşıcı hastalıkların temel tedavisi, korunma tedavisidir. Korona hava yoluyla bulaşıyor. Yani yüz bölgemizden; ağız, burun ve gözden alıyoruz bu hastalığı. Bu nedenle ellerimiz her zaman temiz olmalı. Asla bu bölgeler pis ellerle ellenmemeli. Ayrıca mutlaka maske takılmalı. Hem kendimizi hasta kişiden, hem de eğer biz hasta isek ve farkında değilsek karşımızdaki kişiyi, en sevdiklerimizi korumak adına maske takmak zorundayız.  Kişilerarası mesafe de önemli. Kalabalık topluluklara girmemek, iki kişi arasına en az 1,5-2 metre mesafe koymak çok önemli ve etkili bir korunma yöntemidir. “Maske-mesafe-hijyen”. Bunlar asla unutulmamalı ve hayatımızın en önemli uygulaması olmalıdır. En önemli tedavi budur. Buna rağmen bulaş yine olacaktır ama en az oranda devam edecektir. Daha çok yolumuz var. Tedbirleri maksimal tutup, gücümüzü tüketmemeliyiz.

-Akademik kariyer ve hekimlik yolculuğunuzda hedefinize nasıl odaklandığınızı, çalışma disiplininizdeki başarınız için beslendiğiniz kaynakları anlatır mısınız? 

Meslek yolculuğumda felsefem her zaman şöyle olmuştur: Üniversitemi çok severek okudum ve başarılı bir öğrenciydim. Ben bir işi yaparken, hangi iş, hangi basamak olursa olsun en iyisini yapmak isterim. Sadece yapılmış olması için hiçbir işi veya çalışmayı yapmam. İyi bir hekim olmanın gerektirdiği tıbbi bilgi yanında, mesleğin anlamını dolduran insani özelliklerin de her zaman güçlü olması gerektiğine inananlardanım. Her gün daha iyisini yapmak, insanlara maksimum fayda sağlamak, tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, hiçbir karşılık beklemeden sağlık anlamında sana muhtaç insanlar için 7 gün 24 saat çalışmak üzerine kurgulanmış bir meslek inancım oldu. Bir işi başarmak istiyorsam, geçilmesi gereken yolları ve zor basamakları öğrenirim. Önüme çıkan hangi engel olursa olsun asla yapabilme inancımdan ve mesleki değerlerimden ödün vermeden yoluma devam ederim.

İnsan bazen duraklar, olsun varsın. O dönemde bile “Farklı konularda nasıl gelişebilirim.” diye düşünürüm. “Sonuca bir gün mutlaka ulaşacağım.” inancım hep vardır. En sorunlu durumlarda bile; farklı yollar düşünmeyi, sorgulamayı, o konu için çok daha fazla çalışmayı asla bırakmam.

Sadece kendi gücümden beslenirim. Başkalarının negatif eleştirilerine veya pozitif övgülerine hedefime ulaşana kadar hiç kulak vermem. Amacıma ulaştığım zaman da, kendi içimde ve çok yakın çevremin anlayabileceği şekilde gürültüsüz büyük bir mutluluk yaşarım. Bu, hedefe ulaşmanın sessiz büyük orkestrasıdır ve hazzı inanılmazdır. Mesleğe başladığım ilk günkü inancım ve idealim, meslekte 30. seneye yaklaşırken bile hiç değişmedi.

-Evlisiniz ve üniversiteye giden bir oğlunuz var. Akademik kariyer, doktorluk, eş ve anne olmak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız? 

Mümin Sekman, Her Şey Seninle Başlar eğitimlerinde şöyle der: “Hayatta alınacak 3 büyük karar: Yaşanacak şehir, yapılacak iş ve birlikte olunacak eştir.” Benim hayatım, bu sözün gerçek bir örneğidir.

Mesleğe atıldığım ilk yıllarda, “Akademik kariyerime hep İzmir’de devam edeceğim.” şeklinde bir karar almıştım. Sadece mecburi hizmet için Rize-Çayeli’nde görev yaptım. TUS’u  kazanarak Rize’den yine İzmir’e döndüm. Bu karar sanırım diğer işleri yapmamda bana çok kapı açtı. Doğduğum, büyüdüğüm ve ailemle beraber yaşadığım çok sevdiğim bir şehirdir İzmir. 

Akademik hayata, anestezi uzmanlığı eğitimine burada başlamam benim için en doğru karardı. En başta yapacağım işi ve yaşayacağım şehri doğru seçmiştim. Bunu yıllar sonra geriye dönüp bakınca anladım. Bu kararı verirken hep kalbimin sesini dinledim.

Tabii ki eş seçimim de buna paralel oldu. Benim gibi İzmir’de yaşamayı seçmiş ve mesleki anlamda beni destekleyen bir doktor eş seçmiş olmam; hem akademik hayatta başarılı olmama, hem de aynı zamanda aile hayatımın düzenli olmasına olanak sağladı. Tüm seçimlerimde kendime ve çevreme çok dürüst davrandım. Neyi niçin istediğimi, meslek olarak nasıl bir yol planladığımı hep ailemle paylaştım. Ailemin desteği her zaman sınırsızdı. Eşim genel cerrahi uzmanıdır. Kariyer yolculuğumda belirlediğim yolun tüm detaylarını, zorluklarını biliyordu ve hep yanımda oldu. Özellikle oğlumuzu büyütürken, aynı gece nöbet tutmamaya çok özen gösterirdik.

Mesleğini bu kadar çok seven 7/24 sınırsız hizmet için yemin etmiş iki ebeveyne sahip olmak en zoruydu. Bu nedenle fedakarlık, en çok oğlumuzdan geldi diyebilirim. Süre olarak az ama çok verimli zamanlar geçirmeye özen gösterdik. Çocuklara doğru ve yeterli açıklamalar yaparsanız, size destek oluyorlar. Oğlum bizi hep anlayışla karşıladı. Eşimin mutfak hobisi de çok işime yaradı. Çoğu zaman ben ders çalışırken yemeklerimizi yaptı. Çok güzel bir denge kurabildiğim için şanslıyım. Bunun için hep çok şükrederim.

-Öğrencilerinize bilimsel çalışmaları için mentorluk yaparken, sizi kendi ilgi alanınız mı yönlendiriyor, öğrencilerinizin doğal eğilimlerini önemsiyor musunuz? Onların çalışmalarını olumlu etkileyeceğini düşündüğünüz inovasyonlarınız var mı?

Bulunduğum konumum itibariyle ve işimin bir parçası olarak, üniversite öğrencilerine ve anestezi uzmanlığı eğitimi alan asistanlarıma mentorluk yapıyorum. Benim ilgi alanım dışında, önceliğim mentorluk isteyen öğrencimi çok iyi dinlemek. Karşımdaki ne istiyor? Hangi yetenekleri gelişmiş? Hangilerini geliştirmeye yatkın, en güçlü yanları nedir? Desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken özellikleri nelerdir? Bu bakış açısı ile onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında kendisini keşfetmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Benim inovasyonum, kişinin kendi ilgi alanını keşfetmesini sağlamak ve en iyi olduğu halini yakalamasına basamak olmak. Sonrası kendiliğinden geliyor. Başarılı, mutlu ve en önemlisi de çok istekli olarak yoluna devam ediyor. Kendi fikrimi dikte ettiğimde aynı verimi almam imkansızlaşıyor. Çoğu zaman onların göremediği ya da bilgi sahibi olmadığı ama sahip olduğu olanakları fark etmelerine yardımcı oluyorum. Burası muhteşem oluyor. Onlar kendilerinden sonra gelenlere mentorluk yapmaya başlıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu benim için. Dalga dalga genişleyen bir dayanışma ağı kurmuş oluyorlar kendi aralarında. İnanılmaz mutluluk verici.

-Hayat akışınızı değiştirmiş, size rol model olmuş bir mentorunuzu bizimle paylaşır mısınız?

Hayattaki ilk ve en büyük mentorum ilkokul öğretmenimdir. Beni ben yapan, içimdeki başarma, kendimi gösterebilme ve ifade edebilme yeteneğini kazandıran en değerli kişidir. “Gönül” olarak ilkokul öğretmenime çok şey borçluyum.

Ayrıca yine akademik kariyerime olanak sunmuş başka bir hocamı-mentorumu sizlerle paylaşmak isterim. Anestezi ihtisasımı bitirmeye yakın dönemlerde, 1997 yılında bir kongrede asistanlık tezimin sunumunu yaptım. Tez konum olduğu için konulara oldukça hakimdim. Kongrede beni dinleyen, o güne dek beni hiç tanımamış olan bir hocam yanıma geldi ve sunumumu değerlendirdi. Tezime ve sunumuma ait olumlu özellikleri paylaştı. “Bu konuyu daha iyi nasıl çalışabilirsin? Bundan sonra mesleki kariyerine nasıl devam edersin?” gibi bana yol gösteren ve bu konuda farkındalık oluşturan sorular sordu. Ben danıştıkça kendisi açıkladı. Bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra hocamın kliniğinde ve halen devam ettiğim yerde anestezi uzmanı olarak göreve başladım. Yıllar içerisinde profesör oldum. Hocamın bana çizdiği yolda devam ediyorum.

-Sizce doktorların diğer meslek mensuplarından üstün oldukları duygusunu pekiştiren nedir?

İnsan hayatına dokunmaları, ölümle kalım arasındaki ince çizgide yer alan yaşam alanı, gerçekten çok fedakarlık isteyen bir meslek olması, hiç tanımadığın bir kişiye bağışlanmış yeni bir hayat vermenin mutluluğu, eğitim süresinin çok uzun oluşu ve hep yeni şeylerin takip edilme gereksinimi, bir nevi hiç bitmeyişi, şifa dağıtıcı olma hali.

-Galen “En iyi doktor aynı zamanda filozoftur.” der. Eğitim sistemimize göre, sadece tıbbi bilgiyle hastalık tanımlanıyor. Bu mekanik dünya içerisinde çoğu doktor, baktıkları yerde sadece organı, işleyen sistemi görüyorlar ve ötesine geçemiyorlar. Siz hastalarınızla ve yakınlarıyla iletişim kurarken onları anlamak, idare edebilmek ve onların güvenini kazanmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Hastayı bir bütün olarak görüyorum. Organik bir hastalık var ama duyguları, ailesi, bu hastalıktan önceki hayatı ve sonrası, var olduğu işi gibi konuları da düşünüyorum. Empati yapıyorum aslında. Bunu mesleğimin ilk yılları daha çok yapar ve duygusal açıdan çok etkilenirdim. Artık dozunu ayarlayabiliyorum. Hastaya fayda sağlayacak etkin dozda empati yapabilmek sizi daha başarılı bir doktor yapıyor. Buna inanıyorum. Mesleği severek yapmak da çok önemli. Severek şifa dağıtmaktan daha değerli bir şey olamaz.

-Belki zorlu bir nöbet gecesi, belki bir ameliyat sonrası, belki de yoğun bakımda görevdeyken kaybettiğiniz hasta sonrası hiç pes etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Bu zamanlarda kaybettiğiniz motivasyonunuzu size geri kazandıran neydi?

Saydığınız durumlara yönelik o kadar çok anı var ki… Anneler gününde iki evladını bisiklet sürerken trafik kazası nedeniyle yoğun bakıma yatırmış ve kaybetmiş anne biliyorum. Yine bir beyin ameliyatı nedeniyle 23 saat ameliyathaneden çıkamadığım zamanlar oldu. Bebeğini doğurduktan sonra kan kaybından kendi canını kaybetme noktasına gelen genç insanlar gördüm… Bu gibi durumlar tabii ki beni de çok etkiliyor. Kurtarılmayı bekleyen hayatlar var. “Senin elinle şifa bulacaklara yardım etmeye devam et.” diyorum kendime. Kurtardığım hayatların ve ailelerinin gözlerindeki mutluluk, sevdiklerine kavuşmanın sevinçli anı her şeyin önüne geçiyor ve bu işi severek yapmaya devam ediyorum.

Dokunabildiğim her yaşam motivasyonumu daha çok arttırıyor. İşimi çok severek yaptığım için pes etmeyi hiç düşünmedim. Babası tarafından kurşunlanmış genç bir hastam vardı. Tam 3 ay yoğun bakımda tedavi ettim, iyileşti. Şimdi kendisi de baba oldu. Çocuğu ile beni ziyarete geliyor. Bunu görmek motivasyonun tek ilacı. Yola devam etmemi sağlayan en önemli etken, hayat bağışlamak. 

– Ömrünüzü bilime adarken, biliyoruz ki kişisel gelişiminiz için de ciddi çabalar harcayan bir doktorsunuz. Bu alandaki arayış ve uğraşılarınızdan bahseder misiniz?

İşimi çok severek yapmama karşın, yıllar içinde bazen tükenmişlik hali ve hep tek taraflı verişin getirdiği yorgunluklar oluyor. 2017 yılında yaşam koçluğu ile tanıştım. Önce kendime faydam olması amacıyla gittim. Mum dibine de ışık versin istedim. Sonra eğitimlerini çok beğendim ve hepsini tamamladım. Ayrıca yıllardır yaptığım iş olan mentorluk için de sertifikalı eğitim aldım. Böylece sadece hastalıklı hayatlara can veren bir hekim değil, kendi hayatım ve diğer normal hayatların daha iyi olması adına çok şey yapmaya başlayan biri oldum. İyi bir hekim olmak yanında, sertifikalı yaşam koçu ve mentor olmak da çok hoşuma gidiyor. 

-Aldığınız kişisel gelişim eğitimlerini mesleğinize ve yaşam akışınıza entegre ettiğinizi biliyoruz. Bu eğitimler hayatınızda ne tür kolaylıklar sağladı, neleri değiştirdi? 

İletişimimi çok etkiledi. Öğrenci ve asistanlarımla daha verimli çalışmalar yapıyorum. Diyaloglarımız kendimizi beslemek adına çok yapıcı hale geldi. Amatörce çevremdeki normal kişilere de koçluk yapıyorum. Hekim olarak hastalarıma, mentor olarak öğrenci ve asistanlarıma, koç olarak kendime ve sevdiklerime dokunabilmek çok mutluluk verici.

-Türkiye’de sağlık sektörünü nerede görüyorsunuz? Sizce başarılı mıyız?

Almanya’da 6 ay, Amerika’da 3 ay yaşamış ve hastanelerde görev almış biri olarak söylüyorum.  Türkiye’de hekimler, yani bizler aslında çok iyiyiz. Türk tıbbı gerçekten iyi. Olanaklar son yıllarda oldukça arttı. Bizde eksik olan; kalıcı düzen, kurallar ve sorumluluk alanlarının işini gerektiği gibi yapamıyor olması. Sadece sağlıkçıların bu işi yapması gerekiyor. Ülke bazında net kurallar, yasalar, standartlar olmalı ve uygulanmalı. Kişiye, zamana, mekana göre değişmeyen kurallar ve uygulamalar gerekiyor. En çok buna ihtiyacımız var.

-Sağlık Bakanlığı’nda yetkili biri olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz? Hekimliği hangi yöntemle, nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ve gelirlerini yeniden düzenlerdim. Düşünsenize, 7/24 ve 365 gün aynı kalitede, hiç durmadan hizmet veren kaç sektör var? Emeğinin ve özverisinin karşılığını almalı sağlıkçılar. İş koşulları ve standartları çok yüksek tutulmalı, iş güveni sağlanmalıdır. Tüm hekimler bu işi severek seçiyor.  Tıp fakültelerine girmek için ilk 50 bine girmeniz gerekir. Yani hiç kimse rastgele bu fakültelerde okumuyor. İsteyerek, çalışarak ve özveri ile geliyor. O zaman bu kişilerin aynı duygu ve çalışkanlıklarını, mesleklerini icra ederken de devam ettirmek bakanlığın görevidir. Aksayan yönleri bulmak ve hızlı düzeltmek çok önemli.

-Başarılı olmak isteyen ve akademisyenlik düşünen hekim adayları için tavsiyeleriniz neler?

Başarılı olmayı istemek çok önemli tabii ki. İstemek yapmanın yarısı ama diğer yarısı var ki çok çalışmak. Sadece geçer not almak için değil de öğrenmek ve yapmak üzerine kurulu bir çalışma düzeni yaratmak gerekir. Mesleğe ait gelişmeleri takip etmek, her geçen gün yenilenen eğitim araçlarını ve yeni bilgileri öğrenmek ve uygulamak gerekir. Mesleki sosyal çevre ile de iletişimde olmak, bilgi alışverişinde bulunmak gelişme ve akademik hayat için en gerekli basamaklardır. Yapılan her işin içi çok dolu olmalı. Tam sorumluluk alan ve işini iyi yapan çok başarılı oluyor, bu kesin. Yol alırken bilgisine ve desteğinin tam olacağına inandığın mentorlerden yardım almayı da unutmamak gerekir.

-Son olarak meslek seçimine dair sağlık çalışanlarına neler söylemek istersiniz?

Bu söyleşiyi yapma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tıp fakültesi okuyan, sağlık sektöründe çalışmayı tercih etmiş herkese çok büyük saygı ve sevgi duyuyorum. Sevmeden yapılacak bir iş sektörü değil. Çok özveri gerekiyor. Ömür boyu ve ailece özveri çok değerlidir. Doğru meslekler seçin. Size uygun, yapabileceğiniz, ömür geçirebileceğiniz. Sadece parası ve havası için meslek seçmeyin. Eğer kişi mesleğini çok severse, kararlarını alırken kendisine dürüst olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarının ana bileşeni de çalışmaktır.  Hiçbir başarı çalışmadan, alın teri olmadan ve emek verilmeden kazanılamaz.

Röportaj: Sevcan Yıldırım Eray

www.kigem.com

Okumaya devam et

MAKALE

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Ben para biriktirmeyeceğim, çocuk yetiştireceğim!”

Demiş Muharrem Bey! Ve öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil.

Adı Erkut Söğüt.

Muharrem Bey, 60’ların sonu, 70’lerin başında Almanya’ya eşiyle birlikte işçi olarak çalışmaya gidiyor.

Kendisi bir fabrika hattında, eşi Rengül ise temizlik işlerinde çalışıyor. 3 çocuğu var… iki oğlu ve bir de kızı.

Muharrem ve Rengül, eğitimli değiller. Çocuklarının hayatını kurtarıp onlara iyi bir gelecek verebilmenin yolunu, Nevşehir’den kalkıp Almanya’ya göçerek buluyorlar.

Onlar bedenleriyle para kazanmanın tüm zorluklarını yaşadıkları için, evlatlarının iyi eğitim almasını istiyor.

Dil bilmemenin ezikliğini ve okuyamamanın tüm zorluklarını fazlasıyla hisseden baba için eğitim en önemli şey.

Anne ise; üç kardeşi büyütürken dürüstlük ve mutlu olmanın, aileye sahip çıkmanın önemini aşılamış.

Bence aslında gerçek başarı ailenin.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

Ben size bu gün Erkut‘u anlatacağım. Çok içimizden biri.

Etrafımızdaki başarı öykülerinden biri…

Bu genç adamın hayata başarıya olan tutkusu etkiledi beni.

İşini anlatırken parlayan gözleri, iş tutkusu etkiledi.

Anne ve babasını anlatırken onlara duyduğu saygı, sevgi etkiledi.

Annesi onun hayat mentörü olmuş.

Onun gibi pozitif olmak istemiş. Yılmadan çalışarak, hedeflerine ulaşmak istemiş.

Annesini ilk kazandığı parayla emekli yapmayı hayal etmesi etkiledi beni.

Annesinin her sabah üç gibi kalkıp fabrikaya topallayan bacağıyla giderken hazırladığı kahvaltıları hiç unutmaması etkiledi.

Ailesine bu kadar sahip çıkması, kardeşini yanına alıp onunla çalışması, ona kol kanat olması etkiledi.

Para kazanıp eğlenceye dalmaması, “Harvard’da profesör olarak ders vereceğim” demesi etkiledi.

Pandemi döneminde futbolcularıyla birlikte gidip yoksullar için yemek dağıtması, imkansız çocuklar için okul yemekleri pişirmesi etkiledi.

Mesleğine olan tutkusu etkiledi. Kısacası hayata tutkusu etkiledi.

Erkut 40 yaşlarında, evli ve 3 yaşında bir oğlu var.

Ofisi Londra’nın en şık caddelerinden birinde. Harrods’un karşısında.

Ofisinin alt katında minik bir kafeteryası var. Kahve çekirdeği alıp kahve dükkanlarına da satıyor. Kafası zehir gibi ticarete de çalışıyor, belli.

Kız kardeşi de hukuk okumuş, birlikte çalışıyorlar.

Beni kafeteryada karşıladı, enerjisi çok yüksek ve pozitif.

Tam bir işkolik. Çalışmak onun kendini ifade etme şekli olmuş.

Kardeşi Gül diyor ki; “Ben dinlerken bilirdim onun başaracağını… O kendine inanır ve bunun için çok çalışırdı, başardı da”.

Erkut, konudan konuya heyecanla geçerken, “Hep çalıştım, zeki olmak yetmiyor, çalışmazsan olmuyor. Üstelik bunu sürekli yapman lazım” diyor.

“Mesela abim, benden daha zeki ama çok çalışmak istemedi. Rahat yaşamak istedi, öyle mutlu o. Herkesin yolu farklı. Benim yolum farklı, mutluluğun tek bir formülü yok.

“Ben öğrenmek ve öğrendiklerimi anlatmak istiyorum.

“Onun için Harvard’a konuk eğitmen olarak gittiğimde profesör olup burada ders vermeye söz verdim kendime. Hedef koymazsan yapamazsın” diyor.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Annem benim rol modelim!”

“Benim sözüm vardı kendime, ben öğretmen olacaktım. Bunu istedim hep!

“Etrafıma bildiklerimi anlatmak, anlatırken de öğrenmeye devam etmek… Ama babam doktor ya da avukat olmamı istiyordu. Sonunda hukuk okuyunca ikimizin de dediği oldu.

“Almanya’da hukuk okumak çok zor. Biz 400 kişi girdik okula, 40 kişi mezun olduk. Okulu kazanmak değil, bitirmek zordu Almanya’da.”

Avukat olduktan sonra master yapıyor, yetmiyor doktora, üstelik iki ülke hukukunu da öğreniyor. Türk olmanın ve Alman olmanın avantajını işe çeviriyor.

Spor hukuku ve pazarlama Erkut’un uzmanlık alanı. Family&Futbol adlı bir şirketi var.

Hukuk okuduğu için de, bu konuda kendini iyi geliştirmiş. Ünlü futbolcu Mesut Özil’in menajeri.

Yaklaşık 30 futbolcusu var. Futbolcularının çoğunluğu Almanya, Türkiye, Avusturya ve İngiltere’den. 4 farklı ülkede ofisi var. Yanında yetiştirdiği menajerlerle de Ürdün, İspanya, Almanya gibi farklı ülkelerden 15 kişilik takımla ağırlıklı Avrupa’ya yayılmış durumda.

Gelecek 3-5 yıl içinde çalıştığı futbolcu sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyor.

Bu işte en büyük ve kurumsallaşmış şirketler Amerika’da diyor. Onun şirketini de satın almak isteyenler olmuş ama “daha erken, yapacak çok şeyim var” diye reddetmiş.

“Peki senin bir futbol menajeri olarak diğerlerinden farkın ne” diye sordum. “Niye aileler ve futbolcular seni seçiyor?”

Şöyle bir örnekle cevapladı:

“Geçen gün Afrikalı bir aile geldi. Baba doktor. Anne ile birlikte bir otelde toplantı odası tutmuşlar. O gün peş peşe menajer şirketleri dinliyorlar.

“İçeriye genel müdürümle girdik. Ben onlara şunu söyledim. Önerim şu oldu. Oğlunuz için bir gelecek planı hazırlarım. Ola ki bir sakatlık yaşadı ya da bir nedenle futbol oynayamadı. Onu mesleksiz, eğitimsiz bırakmayız. Futbola paralel olarak eğitimini destekler, mentörlük yaparız.

“Kişisel gelişimi içinde destek veririz dedim. Çok yetenekli bir çocuk, çok genç yaşta milli takımda oynamaya başlamıştı. Onunla çalışmak bizim istediğimiz bir şeydi.

“Birkaç gün sonra aile bizi çağırıp işi verdi. Sebebini sorduğumda bir tek siz eğitimi önemsediniz, bizi bu etkiledi dediler. Eğitimci olmam yaptığım iş için çok önemli.

“Ben buna çok inanıyorum. Ayrıca genç yaşta gelen başarı ve stresi yönetebilmek için de mentöre ve psikolojik desteğe çok ihtiyaçları oluyor.

“Eğitim… Eğitim… Eğitim…

“Hedef koyuyoruz sporcu için, birlikte buna ulaşıyoruz.

“Hedefleri koyarken de de bütünsel yaklaşıyoruz. Pazarlama etkinliklerinin yanı sıra, sporcu lisans haklarından tutun, sosyal medyaya, basın ilişkilerine, ailesi ile ilişkilerine kadar işin içindeyiz.”

“Mesela İrlanda genç milli takımında oynayan bir sporcum var. Çok zeki, eğitiminde de çok başarılı. City of London’da okuyor. Onun Harvard’da master yapmasını hedef olarak koyduk. Oranın takımında oynamasını ve eğitimini de burslu olarak tamamlamasını sağlamaya çalışıyorum. Benim eğitmen olmamın böyle avantajları oluyor sporcularıma.”

Yanında çok genç bir ekibi var. Sporcularının her biri “fashion celebrity” gibi. Mesut Özil için harika işler yapmışlar. Dünyanın her yerine satılacak birbirinden güzel marka işbirlikleri.

Bayıldım gördüğüm spor ayakkabılara, hoodielere, şapkalara. Yakında lansmanını yapacaklarmış… İş modelleri çok genç. Dünyanın her yerine bağlantıları var.

Dil bilmenin büyük avantaj olduğunu söylüyor. Menajer olacakların mutlaka iyi İngilizce ve İspanyolca bilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Futbolcuların bu işleri güvendikleri insanlara bırakabilmeleri, onların üzerinden en azından büyük yük alıyordur sanırım. “Beyond The Names” adlı şirketiyle futbolcularına bu tip hizmetler veriyor.

Aynı zamanda onlara ‘Able’ diye kurduğu şirketiyle de konsiyaj hizmeti veriyor. Otelleri, uçakları, restoran rezervasyonları… Her şeyi bu kurduğu sistemin içinde çözmüş.

Dedim ya iyi bir iş adamı.

Yatırımları içinde servis veren departmanları var. Futbolcuları ile hangi iş kollarına yatırım yapılacaksa bu konuları araştırıp birlikte karar veriyorlar.

Bu arada meraklıları için bir de kitabı var: ‘How to become a football Agent’.

Merak edip sordum; “Türk aileler futbol yeteneği olan çocuklarına yeteri kadar vizyoner destek verebiliyor mu” diye!

Türk ailelerin çocuklarına, onların ekonomik geleceğinin güvencesi olarak baktıklarını, bunun da genç futbolcularda çok büyük bir baskı yarattığını söylüyor ve diyor ki:

“Çocukları zaten onlara bakar. Bu bizim kültürümüzde var. Onların vereceği en büyük destek mesleklerine ve eğitimlerine odaklanmalarını sağlamak olmalı. Ama maalesef çoğu para derdine düşüyor. Hatta bazı babalar işlerini bırakıp çocuğun kazandığı parayla yaşamaya başlıyor. Bunlar çok yanlış. Onları psikolojik olarak para baskısına sokuyor. Onların desteğe eğitime ihtiyacı var. Strese değil. Çocuklar kendilerini para kasası gibi görmeye başlıyor. Başarı o yüzden devamlı olamıyor.”

“Menajerlik işini meslek olarak seçeceklere tavsiyen ne” diye sorduğumda ise, “Para aklınızı çelmesin, kısa yoldan kazanmak için kirli işlere girmeyin. Dürüst olun zaten o paraları kazanacaksınız. Uzun soluklu çalışmayı ve güvenilir olmayı seçin” diyor.

“Yanında çalışanlarla, onlarla ilişkin nasıl” diye de sordum…

“Hepsi çok genç, onların kurum kültürünü almalarını ve gerekli eğitimleri tamamlamalarını önemsiyorum. Bizzat her biriyle kendim ilgileniyorum.

“Şirket anayasamızı birlikte yazıyoruz. Birlikte karar alıyoruz. Maaşlarının yanında başarı primleri var. Ben buna inanırım. İnsan hedef koymalı, yoksa çok motive olarak çalışmıyor. Maaşı yüksek olursa niye çalışsın ki?

“Hedefi bir başarıya bağlanırsa daha azimle çalışır. Zaten o zaman, onun üstünde kazanır diye düşünüyorum. Bir tek Genel Müdürüm Jason’ın maaşı yüksektir. O yönetir bütün işleri. Diğer menajerlerim ve ofis pazarlama takımım başarı primi alırlar.

“Okurken çok işte çalıştım… Tezgahtarlık, garsonluk, yapmadığım iş kalmadı. Gençken futbol oynardım, iyiydim de. Ama babam hiç istemedi oynamamı. Bir gün bile izlemeye gelmedi. Destek olup aklım çelinmesin diye sanırım.

“O yıllarda Almanya’nın en iyi menajerinin yanında staj yapmayı koydum kafama. Kafelerde çalışmak yerine… Çok uğraştım…

“‘Beni stajyer olarak kabul edersen, sana faydam olur, bilmediğin şeyleri yaparım, sen de kazanırsın’ dedim ama olmadı!

“‘Sahibi beni kabul etmedi. Prensip olarak stajyer almıyoruz’ dedi. Görüşmede ‘sana faydalı olurum’ dedim ikna edemedim. Beni geri yolladı.

“Gizli olan bilgileri duymamı istemedi sanırım. Fakat vazgeçmedim, 7 ay boyunca ayda bir defa ona sporcu davalarını inceleyen raporlar yazdım. Biliyordum ki, avukat olmadığı için işine yarayacak ve onları okuyacak. O okumasa bile ben onları yazarken bilgimi geliştirip öğrenmeye devam edecektim. Öyle de oldu. Yılmadım, her ay iki saat trene binip o ofise gittim. Sahibini hiç göremedim ama hazırladığım bülteni sekreterine bırakıp çıktım. Bunu 7 ay yaptım. Fakülteden arkadaşlarım dalga geçti. Vaktimi boşa geçirdiğimi düşündüler.

“Onlar hafta sonları dışarı çıkarken ben kütüphanede okuyup o bültenleri hazırladım. Bir gün beni aradı ve elinde federasyonla ilgili bir dava olduğunu söyledi ve bunu çözmemi istedi.

“O dava üstünde 3 ay çalıştım. Duruşmaya girdim ve kazandım. Bir yıl sonra o ofisin, maaşlı olmasa da, saatle çalıştırdığı elemanı oldum ve Türkiye’deki işlerini de takip ettim. Bu benim meslek hayatımın dönüm ve başlangıç noktası oldu.

“Gençlere en büyük tavsiyem, başarısızlıkları işinizin başarısı için kazanç görün. Bunlar gelişimin parçası. O şirket beni hiç bir zaman kadrosuna almadı, hep dışarıdan çalıştırdı. Üç yıl sonra gördüm ve anladım ki, almayacak da. Ve karar verdim, kendi şirketimi kurdum.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Şükür şirketi kurduktan 3 yıl sonra Mesut Özil’le çalışabilecek bir ajans olmayı başardık. Şimdi birbirinden kıymetli 30 sporcum var. 5 yıl sonra 100 futbolcumuz olacak, ben de Harvard’da profesör olup ders vereceğim.”

Eminim Erkut bu hedefini de gerçekleştirir. Dilerim Türkiye’de futbolcu olmak, menajer olmak isteyenler bu yolculukta eğitimi ve yabancı dil bilmeyi göz ardı etmezler.

Başarı için çok çalışmak ve sürekli çalışmak şart.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: t24
Yazar: Zuhal Şeker

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND