Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Biraz cyrano kompleksi lütfen…

Bizi ilgilendiren psikolojide “Cyrano Kompleksi” olarak geçen tanımdır. Cyrano kompleksi, kişinin kendi istek ve amaçları yerine, başkalarının istek ve amaçlarını koyabilmesidir. Kişi kendisini bir başkasının yerine koyabilir ve onun başarılarından en az kendisi başarılı olmuş gibi mutluluk duyar. Onur Hınçer yazdı…

Onur Hınçer

Yazar Crispin Sartwell’a göre insan en büyük amaçlarının peşinden giderken bile bir sefile dönüşebilir. Sartwell “Çoğumuz gözümüzü bir amaca diker, onun peşinden gideriz; o amaca eriştiğimizde ise bulabildiğimiz tek şey içimizdeki boşluk duygusudur.”der. Yazar, bunun nedeninin yaşamımızın göbeğine hedefimizi koymamız ve geri kalan her şeyi dışlamamız olduğunu söyler. Evet, eğer hedefimiz yaşamın ta kendisini dışlıyorsa, eğer hedefimizi gerçekleştirme sürecimizde insan ve yaşam sadece bir araç haline dönüşüyorsa tüm kişisel tarihimiz bir görevler listesinin kontrol edilmesine dönüşür. Evlendim, İnsan Kaynakları müdürü oldum, hımm sıradaki…

Ben böyle bir yaşamın sadece renksiz, tatsız değil; aynı zamanda kendine ve çevresine karşı acımasız bir yaşam olacağını düşünüyorum. Çünkü böyle bir düşünme biçimi insanın yaşamı varılacak bir takım noktalardan, duraklardan ibaret görmesine neden olacaktır. Bir yerden sonra bizi çevreleyen insanları araçlara indirgeyeceğiz ve ilişkilerimiz soğuk, yapmacıklı, katı bir hale gelecektir.

Birçok kez iş hayatı bir savaş alanına benzetilir. Gerçektende iş yaşamı bazen bir savaş ortamını aratmayacak sertlikte ve karışıklık içerisindedir. Ama bu savaş günümüzde öyle bir hale dönüşmüştür ki çoğu kez tek tek tüm bireylerin diğerleriyle savaşı olmuştur. Sadece birbirlerini rakip olarak görenler değil, görünürde birlikte çalışanlarda karşılıklı güvensiz ve sadakatsiz bir ilişki içerisindedirler.

Ortaklaşa Rekabet kitabının yazarları Gore Vidal’ın bir sözüne yer veriyor ve iş yaşamındaki genelgeçer yaklaşıma dikkat çekiyorlar. Vidal şöyle diyor: “Başarılı olmak yeterli değildir. Diğerleri de başarısız olmalıdır.” Kitabın yazarları açıkça bu yaklaşımın karşısına dikiliyor ve tanınmış bir banker olan Bernard Baruch’un sözleriyle karşılık veriyorlar: “Kendi ışığınızın parlamaya devam etmesini sağlamak için başkalarının ışığını söndürmek zorunda değilsiniz.”

Kozadaki Yaşamlar

Birçok kez iş hayatı bir savaş alanına benzetilir. Bu benzetme “güvensizliğin” temelini atar ve tıpkı savaşta olduğu gibi iş yaşamında da insanın değerini düşürür. Çünkü ulaşılması gereken hedefler vardır. İnsan bu hedeflere ulaşılana kadar bir araç olmayı göze alacaktır, almalıdır.

Che Guavera gerilla olmak isteyen genç El Patoja’ya şunları söyler: “Baştan kendi gölgene bile güvenmeyeceksin. Dost görünen tarım işçilerine, habercilere, kılavuzlara veya aracılık eden kişilere asla güvenmeyeceksin. Bu bölge tamamen kurtarılana kadar hiçbir şeye ve hiç kimseye güvenmeyeceksin.”

El Patoja bu öğütle birlikte kendi kozasına çekilecektir. Dünya ile, diğerleriyle kurduğu ilişkisini kontrol altında tutacak, kimsenin kendisine belli bir mesafeden fazla yaklaşmasına izin vermeyecek, kendisine iyi niyetle yaklaşanların her zaman başkaca bir çıkarı olduğunu düşünecek, kimseye herhangi bir konuda danışmayacak, kimseye sırrını vermeyecektir. Savaşta haklı olabilecek bu yaşama biçimi, bizim tüm yaşamınıza yayıldığında felç edici etkilere sahiptir.

Savaş, rekabet, çatışma düşüncesiyle yoğrulmuş bir birim yöneticisi pekala kendi sözünden çıktıklarını düşündüğü kişilerin “karizmasını çizmekten”, bir genel müdür hedefi tuturamamış birkaç üst düzey yöneticisinin “kellelerini uçurduğundan” keyifle söz edebilecektir. Kanımca birisinin görevine son verdiğini söylemek bir şeydir, birisinin kellesini uçurduğunu söylemek başka bir şey. Ne yazık ki bu sözleri azımsanmayacak denli çok duydum. Bu sözleri duyduğum yerlerde tükenmiş çalışanlara, her şeyi mekanik bir biçimde yapan insanlara rastladım. Bu sözleri duyduğum yerlerde kişi ile işi arasında, kişi ile gündelik çalışması arasında bir tür uzaklaşmayla, yabancılaşmayla karşılaştım.

Bu sözleri duyduğumda üzülmekle kalmam dehşete kapılırım. Üstelik bu genel müdüre bağlı çalışıyorsam ben de tıpkı El Patoja gibi kendi kozama çekilir ve sınırlarımı belirlerim. Bir zaman sonra duygusal yaşamım fakirleşecektir. Gün geçtikçe yaşamın ve insanların güvenilmez olduğuna inancım artar, her şeyin gelip geçici olduğunu tekrarlar dururum. Belli mi olur sonunda kendisinden kaçtığım şey olurum; hedefleri tutaramayan çalışanların üzerine insan dışı bir sertlikle gider, “karizmalarını çizer”, bunu ballandıra ballandıra çevremdekilere anlatırım. Eğer birisi bana yaptıklarımın yanlış olduğunu anlatmaya çalışırsa onu romantik olmakla suçlar, yaşamın gerçeğinin bu olduğunu söylerim. Belki de en sonunda dayanamam ve ağzımdan şu lokmayı da kaçırırım: “Başarılı olmak yeterli değildir. Başkaları da başarısız olmalıdır.”

Kozadaki yaşamlar, kendisini korumak istediği her gün daha büyük bir açmaza düşer. İnsan kendisiyle diğer insanları ayrı türden gördümü, insani ilişkilerine taştan kalın bir duvar örmesi de yakındır.

“Taş ile bizlik olmaz.”

Ünlü yönetim ve insan kaynakları danışmanı Charles Handy “Ruhun Arayışı” adıyla dilimize kazandırılan kitabında kuruluşların daha iyi iş sonuçları alması, daha iyi hale gelmesinde kritik noktanın “güven” olduğuna dikkat çeker. Bir işletmede insanlar birbirine güvenmiyorsa orada “biz” duygu ve düşüncesinin doğmayacağını da ben ekleyeyim.

Crispin Sartwell’ı anımsayalım “İnsan en büyük amaçlarının peşinden giderken bile bir sefile dönüşebilir.” Yaşamını sadece hedeflerden ibaret olarak gören birisi yaşamın ta kendisini gözden kaçıracaktır. Sonunda hem kendisi hem de diğer insanlar onun için araçlara dönüşür. İnsanlar biraz sıkıntı yaratmaya mı başladı, o zaman onları yoldan çekmek gerekir.

Yönetim düşünürü Peter Senge de köktenci biçimde ve umut veren bir üslupla şöyle der: “Birlikte çalışmak gerçekten hayata anlam katan derin bir kaynak olabilir. Bunun dışında her şey sadece iştir.”

İnsan neden bir başkasının ışığını parlamasına yardımcı olmak istesin? Bu soruyla birçok kez karşılaştım. En çokta kendi kendime sormuş olmalıyım. Aslında yanıtı burnumun dibinde ve son derece açık: “Sırf insan olduğu için.” Yani “Biz olduğumuz için.”

Tanımadığım birisi benim için herhangi birisidir. Tanımadığım ya da uzaktan tanıdığım birisi benim için “Öteki”dir. Benimle olan ilişkisini, benimle onun arasındaki ortaklığı anlamaktan uzağımdır. “O” ve “ben” biz değilizdir.

Eğer birbirimizi sadece iş birimi olarak görürsek, eğer öğretmen öğrencisini numaralardan ibaret görürüse, eğer borsalar için insanlar sadece bordrolar olmaya başlarsa “güvenin” ortadan kalkması yakındır. Çünkü Ortega Y Gasset’in dediği gibi “Taş ile bizlik olmaz.” “Bizlik” ancak insanlar arasında olur. “Bizim” olmadığımız yerde ise birbirinden kopuk insanlar, tek tek makine gibi çalışanlar, makine gibi çalışılmasını istenenler kalır.

Harvard Business Review dergisinde 1998 tarihinde çıkan ve MESS yayınlarının dilimize kazandırdığı “İş ve Yaşam, Sıfır Toplamlı Oyunun Sonu” makalesinin yazarları yeni yöneticinin çalışanlarının yaşamları hakkında bilgili olmaları gerektiğini savunurlar. Yazarlar yeni iş ortamında çalışanların birbirlerinin yaşamları hakkında yüzeysel değil, daha derinlikli bilgiye sahip olmalarının önemine dikkat çekerler. Özellikle yöneticilerin çalışanların yaşamıyla samimi bir biçimde ilgilenmesinin bir bağ ve güven ortamı yaratacağını söylerler. Böylece insanlar birbirleri için pozisyonlar ya da görev tanımları olmaktan çıkarlar.

Bir kez “Sen” gerçekten tanınırsa, iki insan arasında gerçek bir ilişki kurulursa, bazı istekler, hedefler uğruna yaşamın ta kendisinin dışlanması olanaklı değildir. Artık insanın araç olarak görülmesi olanaklı değildir.

Gündelik İş Yaşamında Bir Devrim Yapmak: Cyrano Kompleksini Yayma Projesi

Önce bilmeyenler için Cyrano de Bergerac kimdir bundan söz edeyim. Cyrano de Bergerac 17. yüzyılda yaşamış soylu bir Fransızdır. Yazar Edmond Rostand bu kişiden etkilenmiş ve bir piyes yazmıştır. Rostand Cyrano de Bergerac’tan yola çıkmış ama başka bir Cyrano’ya varmıştır. Beni ilgilendiren ve yazıma örnek oluşturacak olanda piyes kahramanı Cyrano’dur.

Cyrano de Bergerac’ın dediğimizde akla ilk gelen koca, upuzun burnudur. İkincisi keskin dilidir, üçüncüyse ustalıkla kullandığı kılıcıdır. Cyrano’yu yiğitliği ve yüce gönüllülüğü onu gülünç olmaktan kurtarır. Cyrano, piyesin baş kadın karakteri güzel Roxan’ı sever. Ama bunu Roxan’a söyleyemez. Üstelik Roxan’ın mutluluğu için güzel kadını seven Christian’a yardımcı olur. Christian’ın ağzından Roxan’a mektuplar yazar. Roxan’ın balkonunun altında Christian’ın neler söyleyeceğini fısıldar. Cyrano de Bergerac, Roxan’ın mutlu olmasında büyük bir sevinç duyar.

Peki bütün bunların bizim konumuzla ne ilgisi var. Bizi ilgilendiren psikolojide “Cyrano Kompleksi” olarak geçen tanımdır. Cyrano kompleksi, kişinin kendi istek ve amaçları yerine, başkalarının istek ve amaçlarını koyabilmesidir. Kişi kendisini bir başkasının yerine koyabilir ve onun başarılarından en az kendisi başarılı olmuş gibi mutluluk duyar.

Ne demiştik Cyrano Roxan’ın karşısına çıkıp ona aşık olduğunu söylemediği gibi, onun bir başkasına aşık olmasına da yardımcı olmaktadır. Cyrano, Roxan’ı ve Christian’ının birbirlerine olan aşkını neredeyse içselleştirmiş ve kurduğu empatiyle onları anlamıştır. Burada Cyrano sadece kendi hırsının peşine düşmemiş, Roxan’ının mutluluğunu istemiştir.

Cyrano oyunun tamamında yüce gönüllü, cesur, güvenilir bir silahşördür. Kimilerine göre bir mazoşist ama Sabri Esat Siyavuşgil’e göre “alelade bir insan olmanın darlığından” uzak bir kişidir. Roxan’ın ve Christian’ın yanında onların dertlerine ve sevinçlerine ortaktır.
O, kendi ışığının parlamasını sağlamak için başkalarının ışığını parlatmayı seçmiştir.

İşin savaş olarak görüldüğü bir dünyadan, Senge’nin dediği gibi işin ve birlikte çalışmanın “hayata anlam katan derin bir kaynak olması” için, çalışan ve birlikte yaşayan insanların gündelik hay huyun arasında birbirlerinin üzerine basmalarını önlemek için, fedakarlık etmede ölçüsüz olan Cyrano de Bergerac ve ona yakıştırılan kompleksi ihtiyaç duyduğumuz esin kaynağı olabilir mi?

Belki böylece hedefler için “kafa koparmalara”, “karizma çizmelere” son verir, belki böylece birlikte daha iyi çalışmanın üzerine düşünebiliriz. Belki de birbirinin mutluluk ve başarılarını, kendi mutluluklarından ve başarılardan ayırmayan, “biz” diyebilen birçok Cyrano olur da Edmond Rostand’ın Cyrano’su “komplekse” sahip adam damgasını yemekten kurtulur.

Unutmayalım ne demişti Sartwell “İnsan en büyük amaçlarının peşinden giderken bile bir sefile dönüşebilir.”

Onur Hınçer

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND