Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Bir psikolog itiraflarını yazdı, kitap okumakla pek işi olmayan başbakan tayyip erdoğan kitabı elinde tuttu, medya olayın peşine düştü!

Nur Yaycıoğlu, şu ana kadar beş kitap yazmış bir psikolog. 20 yıl süreyle devlet hastanelerinde klinik psikolog olarak görev yapmış. İstanbul Numune Hastanesi’nden emekli olmuş. Tüm mesleki birikimiyle de kendini kitap yazmaya vermiş. Son kitabı ’Bir Psikoloğun İtirafları’ Başbakan’ın elinde görüntülenince tüm dikkatleri üzerine çekti. Geriye şu cümle kaldı: “Bu milletin başına ne geliyorsa psikoloji bilmeyişinden geliyor,”

’Siyasetçiler türban yerine nüfus planlamasına mesai harcasın!’

Başbakan’ın da okuduğu Bir Psikoloğun İtirafları kitabıyla gündemde olan Nur Yaycıoğlu, medya ve siyasetçilere böyle sesleniyor. “Türk kadınını evrensel değerlere göre temsil etmeyen siyasetçi eşlerinden, kendi demokratik hakkımla rahatsız oluyorum” diyor ve ekliyor: Evrensel değiller!..

Nur Yaycıoğlu, şu ana kadar beş kitap yazmış bir psikolog! 20 yıl süreyle devlet hastanelerinde klinik psikolog olarak görev yapmış. İstanbul Numune Hastanesi’nden emekli olmuş. Tüm mesleki birikimiyle de kendini kitap yazmaya vermiş. Son kitabı ’Bir Psikoloğun İtirafları’ Başbakan’ın elinde görüntülenince tüm dikkatleri üzerine çekti. Kitap bir haftada üç baskı birden yaptı.

Peki kitapta ne yazıyordu, kimlere hitap ediyordu, neden Başbakan Erdoğan bu kitapla Genel Kurul Salonu’na giriyordu? Kitaba göz atınca iddialı laflarla karşılaştım. “Bu milletin başına ne geliyorsa psikoloji bilmeyişinden geliyor,” diyor, “Türk kadının evrensel değerlere göre temsil etmeyen siyasetçi eşlerinden kendi demokratik haklarımla rahatsız oluyorum,” cümlesini sarfediyordu. E, o zaman Başbakan bu kitabı ne amaçla okuyordu? Nur Yaycıoğlu ile Çeşme’den telefon bağlantısı kurduk…

– Bir psikolog neden itiraflarda bulunma ihtiyacı hisseder, anlatır mısınız?
– Bunlar sadece benim itiraflarım. Genel sorunları kendime yansıttım, pek çok insan çözümlemeleri rahatça bulsun diye. Belki beni buna iten en önemli neden; vakaları başkalarından farklı algılamam, sorunlara başka çözümler aramam.

– Farklı algılamak derken?
– Mesela TV programlarında bir konu tartışılıyor, herkes fikirlerini söylüyor. O kadar yüzeysel, sıradan fikirler ki söyledikleri, sorunu çözmez! Medyatik konularda konuşup duruyor insanlar; büyücüler, medyumlar, dinle ilgili konuşmalar… Sonuçta ortaya hiçbir şey çıkmıyor, bir yere varılmıyor. Sorun ne olursa olsun psikodinamiklerine inilmediği için çözümlenmiyor. Eğitim eksikliğinin sonucu bu. Sorunu çözecek tedbirler konuşulmuyor. O yüzden hep içimde kalmıştır, ’O söylense, bu söylense’ diye…

– Siz de “Kitap mı yazayım,” dediniz?
– Farklı bir arayış içindeyim. Hastanede çalıştığım yıllarda canlı vakalar gördüğüm için yani bana gelen hastaları, danışanları incelediğim için insan kişiliklerini ve farklılıklarını daha iyi anlayabiliyorum.

HAK YERİNİ BULDU SONUNDA!
– Başbakan’ın elinde kitabınızı gördüğünüzde ne hissettiniz?
– Heyecan duydum, sevindim. ’Hak yerini buldu sonunda’ diye düşündüm. Çünkü ben basından bir gazeteci, medyatik biri olsaydım veya Türkiye’yi dış dünyaya şikâyet eden birileri gibi aşırı uçlar tarafından desteklenseydim kitaplarım patlardı diye düşünmüşümdür hep!

– Kitabınızla ilgili tavsiyeniz olmuş muydu kendisine ya da yakın çevresine?
– Hiç! Ben kendilerine nasıl ulaşabilirim ki? Kitabın eline nasıl geçtiğini de bilmiyorum. Sizin aracılığınızla Sayın Başbakan’a teşekkürlerimi sunarım.

– Kitabın belli kodlar taşıyıp taşımadığı merak uyandırmış herkeste. Sizce Başbakan neden sizi okuyor?
– Herkes önce kendi ruhsal yapısının dedektifi olsun. Çok fazla casus filmi seyretmişler bence!

– Sizce Başbakan gerilimli günler geçiriyor ve bu kitapla bu durumdan sıyrılmaya mı çalışıyor? Nasıl okuyorsunuz o fotoğrafı?
– Gerilimli mi değil mi bilemem ama psikolog yoksa kitabı vardır.

– Ne demek bu?
– Yanında psikolog yoksa kitabı vardır, onu söylüyorum. Belki psikoloğa ihtiyacı yoktur, belki böyle bir eğilimi de yoktur, eline geçmesi bir tesadüftür. Yani herkesin psikoloğa gitme kültürü yoktur, o cesareti kendinde bulamaz ama psikoloji kitapları okuyabilir.

’HERKES ’TEK’TİR VE ÖZELDİR’
– Kitapta şöyle diyorsunuz: “Bu milletin başına ne geliyorsa psikoloji bilmeyişinden geliyor.” Ne demek istiyorsunuz?
– Mesela gazetelerde okuyoruz ’Ne kadar iyi adamdı komşum, hiç beklemezdim’ ya da ’Aa o çocuk sapık olur mu hiç, ne kadar temiz yüzlü biri..’ diye.. Ya da şehirdeki kadın şöyle giyinmeli, kasabadaki kadın böyle… Bu nedir? İnsanları hep basmakalıp görmektir. Her insanın yüzü gibi kişiliği de farklıdır. ’Burada ben neden böyle davrandım da, o başka türlü’ diye düşünmek lazım. İnsanlar ruhsal yapıları için falcılara gidiyor mesela ya da örf ve adetlere göre davranmak zorunda kalıyor. Niye 50 yıl önce koyulmuş bir adete ya da eğitim düzeyine göre neden davranayım ki? Kişilikler basmakalıp algılanıyor ve değerlendiriliyor. Oysa herkes ’tek’tir, özeldir. İnsanlar kendi psikolojilerini merak etmeli. Kendi ruhsal yapısının derinliğini, büyülü dünyasını öğrenmeye çalışmalı, hayal kırıklığına uğramamak ve kendini savunabilmek için…

– Bunu nasıl öğrenebiliriz? Ben mesela, ruhsal yapımın derinliklerine nasıl inebilirim?
– Soru sorabildiğinize göre öğrenmişsiniz işte! Elbette herkesin psikolojik tahlil yapması gerekmez. Davranışları inceleyerek, içe bakışla kendi duygularının nedenlerini ve sonuçlarını tartarak ve karşınızdaki insanların farklı olduğunu düşünerek buna başlayabilirsiniz.

– Kitabınızla ilgili tanımlama şu: “Türkiye’nin psiko-sosyal yapısıyla ilgili çözümlemeler yapıyor. Ülkede yaşanan gerilimlerin perde arkasına iniyor.” Sonuçta karşımıza nasıl bir fotoğraf çıkarıyorsunuz bu ülkeyle ilgili?
– Ülkem; ismi ’Hindi-Turkey’ olan, öğrenim ortalaması çok düşük, nüfusu aşırı artan, dolayısıyla fakirliğin, olumsuz koşulların hızla çoğaldığı, yeni yetme zenginlerin ortaya çıktığı, sevgi ve şefkat duygularının kaybolduğu, vicdan azabı kelimesinin artık bilinmediği, sanatsız bir ülke maalesef…

Sizi psikolog olmaya iten duygu neydi?
– İnsan kişiliklerine karşı ilgi, ruh yapısını merak ve arayış tutkusu diyebilirim. Babam doktordu; çocukluğum hastanelerde geçti, annem de çalışan bir kadındı. Tek çocuktum, arkadaşlarıma çok bağlıydım. Farklı kişiliklere ilgim belki böyle başladı. Bir genç kız olarak savunma mekanizması kazanmak istemiş de olabilirim.

– Kendinizi tarif etseniz ne derdiniz?
– Arife tarif gerekmez, size kitabımda anlatıyorum zaten. İyi niyetliyim, çalışkanım (herkes bunu söyler), hastanede full time çalışırken yardımcısız iki çocuk büyüttüm, tüm ev işlerini yaptım, geceleri resim çalıştım. Dört kişisel, 22 karma resim sergisine katıldım. Mesleğime âşığım. Hastanenin çocuk kliniğinde beş yıl çocuk psikoloğu olarak çalıştım. Çapa Psikiyatri’den pekiyi ile mezuniyetim var. Londra Üniversitesi’nde kişilik ve zeka testleri üzerine uzmanlık eğitimi gördüm.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND