Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Bir konuda en iyi siz olun, söyleyecek sözünüz olsun!

Almanya’da gettolarda büyümüş bir çocuktu. O teknik lisede okuyup karnını doyurma derdindeyken, öğretmeni ona inandı ve onu daha “büyük düşünmeye” teşvik etti. Sonunda, Almanyadan Harvarda uzanan bir yolculuk başladı. Son zamanlarda keşifleriyle saygın uluslar arası bilim dergilerine konuk olan Murat Digiçaylıoğlu arkadaşlık öyküleriyle bezeli başarı öyküsünü kigem.com’a anlattı. Başak Gürsoy yazdı.

Almanya’da gettolarda büyümüş bir çocuktu. O teknik lisede okuyup karnını doyurma derdindeyken, öğretmeni ona inandı ve onu daha “büyük düşünmeye” teşvik etti. Sonunda, Almanyadan Harvarda uzanan bir yolculuk başladı. Son zamanlarda keşifleriyle saygın uluslar arası bilim dergilerine konuk olan Murat Digiçaylıoğlu arkadaşlık öyküleriyle bezeli başarı öyküsünü kigem.com’a anlattı.

Digiçaylioğlu özetle şöyle diyor:
“Amacınız USA ya gelip verilen işi yapmak ve hazıra konmak olmamalı. Amacınız çok çalışıp yeni ve yaratıcı fikirlerle proje üretip, sonra o projeyi geliştirmek olmalı. Siz eğer bir konuda gerçekten iyiyseniz ve yaptığınız şeye inanıyorsanız, söyleyecek sözünüz ve yaratıcı fikirlerinizde varsa, yolunuza devam edin.Fırsatçı değil, işini iyi yapanlardan olun. Kapılar zaten size ardına kadar açılacaktır… Ve unutmayın, hepimiz yaptıklarımızla Türkiye’yi temsil ediyoruz. Para ve ün için nereden geldiğinizi sakın unutmayın.”

BAŞAK GÜRSOY ABD’de Murat Digiçaylıoğlu ile görüşüp öyküsünü Kigem ziyaretçileri için yazdı.

ALMANYADAN AMERİKAYA BİLİM YOLUNDA İLERLEYİŞ…

Amerikan Nature Dergisinin “ beyin kanamasından sonra hücrelerin ölmesini önleyen buluşu” ile 9 sayfa yer ayırdığı, değerli bilim adamımız Dr.Murat Digiçaylıoğlu`nun başarı hikayesini sizlerle paylaşacağız.

1962 yılında Türkiyeden Almanyaya göç eden bir isçi ailenin, zor koşullara rağmen okumuş üç çocuğundan biri Dr. Digiçaylıoğlu.

Henüz ne yapacağını bilemeyen ve “bir meslek edinip, biraz para kazanırım belki” diye teknik liseye gitmeyi düşünen küçük Murat’a öğretmeni “senin yerin oralar değil, çok yüksek yerlerde okuyacaksın sen” der. Onu Gymnasium a yazdırır.

Gymnasium eğitimi Almanya’da Üniversite için ön koşuldur ve bunun bitiminde yapılan sınav sonuçlarına göre branş ya da üniversite seçilir.
Murat gettoda büyümüştür ama “oğlum çok çalışıp çok başarılı olacaksın, başka şansın yok senin” diyen annesi Mine hanim ile babası Ali beyin yüzünü kara çıkarmayarak başarıyla tamamlar eğitimini.

ÇOCUKLUK HAYALİ PİLOT OLMAKTI

Hala üniversiteye gidip gitmeyeceğine karar verememiştir. İdeali pilot olmaktır. Bir gün ideallerinin peşine düşüp Luftansa’nın Hannoverdeki pilotluk kursuna yazılır. İmtihanları başarıyla verir ve lisansını alır. Alır almasına fakat sonradan idealinin pilot olmak olmadığını anlar ve ailesini ziyarete gider. Hayat böyledir işte, neyi gerçekten istediğinizi bilmenin yolu, bir süre istediğinizle olmaktır.

Bu ziyaret sırasında, babasına gazete almaya giderken yolda çocukluk arkadaşı Doğanla karşılaşır. Arkadaşça bir sohbetten sonra Doğan ona “ ya sen doktor ol, doktorluk yakışır sana. Tıp fakültesine başvur” diye baskı yapar. O da tıp fakültesine başvurmaya karar verir.

Nasıl başvurulacağından bile haberi yoktur. Evde bulduğu çizgili parşomen kağıda el yazısıyla “Ben Murat Digiçaylioğlu, tıp okumak istiyorum” diye bir dilekçe yazar ve Türkiye’deki Yök e benzeyen kuruma (ZVS=Zentrale Verteilungs Stelle) bu dilekçesini diğer belgeleriyle beraber yollar ve Türkiye ye tatile gider.

İKİ ÜNİVERSİTEYİ AYNI ANDA BİTİRDİ

Döndüğünde nerede olduğunu bile bilmediği Almanyanın Bochum kentindeki Ruhr üniversitesinin hem biyoloji hem de tıp bölümüne kabul edilmiştir. Evraklarını alır, okula gider, tıp fakültesine değil de biyoloji bölümüne kayıt yaptırmak istediğini söyler.

Etraftaki herkes şaşırır, bir çok öğrencinin hayali olan , sınırlı sayıda öğrenci alan tıp fakültesinde okuma fırsatını nasıl teptiğini anlamakta zorlanırlar. Konuşup ikna etmeye çalışırlar ama biyoloji okumakta kararlıdır. Biyoloji bölümüne başlar.

Okurken bu bölümün de kendine ve yeteneklerine uygun olmadığını anlayıp tekrar tıp fakültesine başvurur ve yine kabul edilir. Bazı derslerin ortak olmasını fırsat bilerek, biraz da sıkı çalışarak hem tıp eğitimi alırken, hem de biyoloji bölümüne devam eder.

TURŞU İMALATINDAN TELEVİZYON TAMİRİNE, PEK ÇOK İŞTE ÇALIŞIP ÜNİVERSİTE HARÇLIĞINI ÇIKARDI.

Bu güne kadar bunu üniversitede yapan pek yoktur, ama iki okulu da başarıyla bitirir. Tıp ve biyoloji diplomasını alır. Ailesinin kısıtlı maddi imkanlarından dolayı eğitim hayatı boyunca Alman Hükümetinden burs almış, bahçıvanlık yapmış, turşu fabrikasında calışmış ,televizyon ve araba tamir edip satarak kendi okul harçlığını çıkarmıştır.

1989 yılında asistan olarak çalışmaya başlar.1990 yılında dünyanın çeşitli yerlerinde dönüşümlü olarak staj yapmaya baslar. Bu ona çok fazla tecrübe kazandırır.

1989 kışında bir arkadaşıyla otururken, arkadaşı ona Die Zeit gazetesinde bir ilanı göstererek “Murat sizin memleketten Dr. Gazi Yaşargil assistan arıyormuş başvursana” der. Gazeteye şöyle bir göz atar, arkadaşının ısrarıyla bu ilana başvurusunu yapar.

EFSANEVİ DOKTOR GAZİ YAŞARGİ İLE ÇALIŞTI

Dr. Yaşargilden kendisinie mektup gelir. Isvicredeki Zurih üniversitesinde görüşmeye çağrılmıstır. Oturduğu yerden 800 km uzakta olan ve daha önce hiç gitmediği Zurihe nasil gideceğini düsünmeye başlar. Ne doğru dürüst bi arabası, ne de cebinde parası vardır. Kazandığı asistan maaşı çok azdır.
İki arkadaş ceplerindeki parayı birleştirirek biriktirdikleri 150 mark ve altlarında 1972 model arabayla, yanlarına yiyeceklerini de alıp yola çıkarlar. Eski okulundan bir profesorü, Prof. Amrhein, çok ucuza kalacak yer ayarlamıstır.

Bir türlü bitmek bilmeyen uzunca bir yolculuktan sonra Isvicreye gelirler.Ekonomisi çok gelişmiş olan bu kent iki arkadaşı da büyüler. Trafikteki tek eski araba onlarındır. Etraflarında gördükleri her şeye hayran kalırlar.

Yolculuk sonunda Dr. Yasargil ve assistani Dr. Greeff ile tanışır. İki hafta icinde Zürihe yerleşerek, 1990ın Subat ayinda yanında calışmaya başlar.
Bir gün şefi ve birkaç arkadaşıyla beraber Türk restoranına yemeğe giderler, arkadaşlarından biri “Amerikan Havayollarında ucuza biletler var, hep beraber Amerikaya gidelim” der, New Orleans a gitmeye karar verirler.

HEM HARWARDDAN HEM YALE DEN DAVET ALDI!

Dr. Digiçaylıoğlu’nun şefi “gitmene izin veririm ama Bostona uğrayıp Harvard ve Yale üniversitelerindeki doktor arakadaşlarımla görüşüp benden selam götüreceksin” der, Dr. Digiçaylıoğlu şefinin bu ricasını kırmaz ve Boston’a gider.

Harvard ta Dr. Franklin Bunn ile görüşmesi vardır, ama görüşemezler. Baska bir arkadaşı olan Dr.Lipton a yönlendirilir. Sohbetleri sırasında Dr.Lipton’a doktora çalışmalarından bahseder.

Tez konusu olan böbrekte salgılanan Erythropoietin adlı hormonun beyin hücrelerini koruduğunu gösteren çalisma Dr.Liptonun çok ilgisini çeker, çünkü bu konu dünyada bir ilktir. Hemen Harvard a asistan olarak davet edilir.
Ertesi gün Yale de Lübnan asıllı doktor Gabriel Haddad’la bi randevusu vardır. Aynı teklif Yale’den de gelir.

Zurihe geri dönen Murat beyi evde Yale’den ve Harvard’dan gelen davet mektubu ve vize belgeleri beklemektedir. Fakat o Zurihte kalmayı tercih eder. Dr. Yasargil emekli olunca ve PhD si (fen doktorasını) bitirince Murat Bey ve eşi Harvard a gelmeye karar verirler.

1997 yılının şubat ayında Harvard’da çalışmaya başlar. Bir sure sonra yanına Türkiye’den çok başarılı, akıllı, ufku geniş, gerçekten bilimsel araştırma yapmak isteyen ve yaratıcı fikirleri olan ama maddi imkanları olmayan Türk gençlerini almaya başlar.

HAYAL ETTİĞİNİ HAYATINDA GÖRDÜ!
Los Angeles ta katıldığı sinir bilimleri kongresi sırasında, Amerıkanın en güzel şehirlerinden biri olan San Diego ya gezmeye gider ve bu şehri çok beğenir. İçinden “tam yaşanacak yermiş” diye aklından geçirir ve 6 ay sonra bu hayali de gerçeğe dönüşür.

Harvardaki tüm ekiple beraber Boston’dan San Diego ya gelirler. Burada da çok başarılı işlere imza atarlar. Ekip olarak ABD Sağlık bakanlığından 2004 yılında 1,5 milyon dolar para alırlar.

2006 da Amerikanın önde gelen üniversitelerinden UCSD ye transfer olur ve Nisan 2007 den beri San Antonio , Texas ta bulunan Texas Üniversitesi sağlık bilimleri bünyesinde Norosirurji ve Fizyoloji depatmanında görev yapmakta ve kendi laboratuvarında araştırma çalışmalarını sürdürmektedir.

BULUŞU İLE JOHNSON&JOHNSON İLGİLENİYOR.

Şu anda gündemde iki tane yeni makalesi bulunuyor. Bunlardan bir tanesi koruyucu ilaçların beyine ulaşması ile ilgili. Buluşlarını şöyle anlatıyor Digicaylioğlu; “Beyinle ilgili herhangi bir durumda, burundan ilaç vermeyi deniyoruz, çünkü burundan vermek en kısa yol. Bu buluşun patentini almış durumdayız ve dünya devi Johnson & Johnson la görüşmelerimiz devam ediyor. En kısa zamanda uygulamaya geçilmesini bekliyoruz.”

GENÇLERE ÖNERİLERİNİ ANLATTI

Dr. Murat Digiçaylioğlu`nun başarısında anne babasının katkısının yanı sıra, eşi Ilknur hanımın sonsuz desteği ve yaşama sevinci dolu küçük kızı Perin’in payı büyük.

Dr. Digiçaylıoğlu nun gençlere önerilerini de aldım. Ona göre başarının temel koşulu tabii ki çok çalışmak. Günümüzde çalışkan insan olmak gerekli ama yeterli değil, sizi diğerlerinden farklı kılacak fırsatları kaçırmamak, hayallerinin peşinden gitmek de gerekiyor. Bir de hiç bir okulu, makamı ya da ülkeyi gözünüzde çok fazla büyütmemeyi öneriyor. Tedbirli fakat gözü açık olmak, cesur olmak ve mutlaka denemek…

“Amacınız USA ya gelip verilen işi yapmak ve hazıra konmak olmamalı. Amacınız çok çalısıp yeni ve yaratcı fikirlerle proje üretip, o projeyi geliştirmek olmalı. Siz eğer bir konuda gerçekten iyiyseniz ve yaptığınız şeye inanıyorsanız, söyleyecek sözünüz ve yaratıcı fikirlerinizde varsa, yolunuza devam edin.Fırsatçı değil, işini iyi yapanlardan olun. Kapılar zaten size ardına kadar açılacaktır…Ve unutmayın, hepimiz yaptıklarımızla Türkiye’yi temsil ediyoruz. Para ve ün için nereden geldiğinizi sakın unutmayın.”
Yaratıcı fikri olan, proje üreten ve planlayan, çalışkan, başarılı ve cesur Türk gençlerine sonuna kadar destek veriyor Dr. Digiçaylioğlu.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND