Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Bir kişisel gelişim kitabı okudu, kişisel gelişim merkezi kurdu!

Çok genç yaşta aşık olup evlendi, kariyer hayallerine veda etti. Ancak hayalleri onu terk etmedi! Yıllar sonra bir gün bir kitap okudu, birçok şeyi yeniden keşfetti. Önce kendi gerçek benliğini buldu, sonra hayatını yeni kişiliğine göre sil baştan düzenledi. En sonunda da İzmir’in en gözde Kişisel Gelişim Merkezini kurup,hayatını değiştirmek isteyenlere imkan sundu. İşte Sibel Dev’in, içindeki devi keşfetme hikayesi…

Çok genç yaşta aşık olup evlendi, kariyer hayallerine veda etti. Ancak hayalleri onu terk etmedi! Yıllar sonra bir gün bir kitap okudu, birçok şeyi yeniden keşfetti. Önce kendi gerçek benliğini buldu, sonra hayatını yeni kişiliğine göre sil baştan düzenledi. En sonunda da İzmir’in en gözde Kişisel Gelişim Merkezini kurup,hayatını değiştirmek isteyenlere imkan sundu.

İşte Sibel Dev’in, içindeki devi keşfetme hikayesi…

1973 Yılında İzmir’de,3 çocuklu bir ailenin en büyüğü ve tek kızı olarak dünyaya geldim. İlköğretim ve liseyi okuduktan sonra girdiğim üniversite sınavında başarılı olamadım. Ailem benim tekrar sınavlara gireceğimi zannederken, ben lise yıllarından beri flört ettiğim, aşık olduğum adamla evlenme kararını vermiştim bile.

Yaşımın küçük olması nedeniyle, bu evlilik fikrine ailem, özellikle babam şiddetle karşı çıktı.Eğitimime devam etmemi istiyordu ama ben evlilik fikrinde kararlı ve ısrarcıydım.

Şimdi düşünüyorum da, belki de ataerkil ve otoriter bir ailede büyümüş olmamdan dolayı,evliliği farklı bir hayata geçiş olarak görmüş ve o yüzden bu kadar çok istemiş olabilirim. Nihayet ailemi ikna edip evlendiğimde, kendimi gerçekten de bambaşka bir hayatın içinde buldum!

Doğup büyüdüğüm muhitten ve alışkın olduğum çevreden çok farklı bir yerdeydim artık. Buca’da, eşimin ailesiyle aynı apartmanda oturduğum 8 yıl boyunca, onun arkadaşları ve onların gelinleriyle arkadaşlık edip, altın günlerine gittim.Evliliğimin ertesi yılında dünyaya gelen canım oğlumu büyütüyordum bir yandan da.

Hayat bana daha çok görev ve sorumluluk yüklemişti. Aynı anda hem eş, hem anne hem evlat hem de gelindim. Her durumda,her şartta ve koşulda; hep fedakarlık yapmam bekleniyordu. Bana biçilen rolleri layıkıyla yerine getirmeye çalışıyor, herkesi memnun etmek için çabalıyordum.

Ama unuttuğum ve önemsemediğim biri vardı:BEN!

Her evlilikte olduğu gibi zaman zaman sorunlar yaşıyorduk..Her şeyin çok üst üste geldiği bir dönemde boşanma kararı aldık. Ailem ve eşimin ailesi hemen devreye girip, yardımcı olmaya çalıştılar.Evliliğime karşı çıkan ailem, şimdi de devam ettirmem için ısrar ediyordu!

Eşim ve ailelerimiz arasında gidip geliyor, herkesi memnun etmeye çalışıyor, herşeye evet diyordum.

Hiç kimse beni ve kararlarımı önemsemiyordu.Ben de artık kendime olan güvenimi kaybetmiştim,ama biliyordum ki rotası olmayan bir gemi her yere savrulabilirdi.
Kafam karmakarışıktı…

Neyin doğru,neyin yanlış olduğunu bile düşünemez haldeydim.

Taa ki bir gün,samimi bir arkadaşımla konuşup,dertleşirken bana bir kitap önerene kadar..

“Hemen bu kitabı alıp,okuyorsun” demesiyle,hayatımda bazı şeylerin fitili ateşlenmiş oldu..

O kitap; Mümin Sekman’ın Herşey Seninle Başlar adlı kitabıydı..

2005 Yılında okuduğum bu kitap, hayatımda hayal bile edemeyeceğim, çok farklı bir dönemin başlamasına sebep oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren düşünmeye, sorgulamaya başlamıştım. Sanki beni harekete geçirecek bir şeyleri bekliyordum ve beklediğim gelmişti.

Daha önce, kimseyi üzmemek ve kırmamak adına, istemediğim şeylere bile “evet” diyen ben, radikal bir değişimle, kendi gücümün farkına varıp “hayır” demeyi öğrendim.

Bu yeni ve farklı bir “ben” ile tanışan ailem ve çevrem önce bunu kabullenmek istemedi. Alışmaları ve kabullenmeleri epeyce zaman aldı.

Şimdi düşünüyorum da, ben bile bu duruma alışmaya çalışırken, onların şaşırmaları çok normalmiş.

Hayatımın sorumluluğunu elime almam; “ben ne istiyorum?” ve “hayat amacım ne?” gibi soruları da beraberinde getirdi.

Kendi değerimi ilk defa fark edip, hayatımı başkalarının isteklerine göre yaşamaktan vazgeçmemle birlikte, bir sihirli değnek değmiş gibi değişmeye başladı hayatım.

Yıllardır alıştığım düzeni yıkıp, yeni bir hayat inşa etmek için çabalarken, yorulduğum, tökezlediğim zamanlar oldu. Ama Mümin Sekman’ın “Herşey seninle başlar” sözünü o kadar içselleştirmiştim ki, hiç bir zorluk beni yolumda yürümekten alıkoyamadı. Kendi hayatımın izleyicisi olmaktan vazgeçip, başrol oyuncusu olarak sahnedeydim artık. Çünkü bu benim hikayemdi…

Kendi oyunumu, kendi kurallarımla oynamaya hazırdım.Kişisel gelişim yolunda ve kendi içsel yolculuğumda, yoga-reiki gibi enerji çalışmaları ilgimi çekti. Günden güne kendimi daha çok tanıyor ve bilmediğim yönlerimi keşfediyordum. Hayatımda da bu değişime uyum sağlıyordu sanki.

Yolunda gitmeyen 18 yıllık evliliğimi, eşimle konuşarak karşılıklı bitirme kararı aldık. Bu karardan sonra, ailem, düşündüğüm, istediğim bir iş alanında bana destek olabileceklerini söylediler. Hiç düşünmeden bir “kişisel gelişim merkezi “ açmak istediğimi söyledim!

Artık yüreğimin sesini dinlemeye, olmadığım bir halden çıkıp, gerçek benliğimin istekleriyle hareket etmeye başlamıştım.

Boşanma sürecim ve yeni işyerimin hazırlık aşaması, eşzamanlı olarak yürüdü. Bir taraftan bir bitiş yaşarken, diğer taraftan bir başlangıcın temellerini atıyordum.

01.02.2010 tarihinde, Anahtar Akademi- Bireysel Gelişim Merkezi’ni ailemin de desteğiyle İzmir’de kurdum.

Akademinin seminerler verilecek olan salonunun duvarında, özellikle Michalengelo’nun Tanrı’nın Eli tablosunun olmasını çok istedim. Bu, benim için çok anlamlıydı. Bana sihirli bir elin dokunduğuna inanıyordum ve buraya gelen herkese de bir şekilde dokunacağını, biliyor, hissediyordum.

Şu an da Anahtar Akademi’de kurucu, yönetici olarak, buraya eğitime gelen diğer insanlarla birlikte, kendi kişisel gelişim yolculuğuma devam etmekteyim. Ve mümkün olduğunca hikayemi herkesle paylaşıyorum. Akademide kurumsal eğitimlere de yer veriyoruz.

Hayatımın en anlamlı günlerinden birini de anlatmadan geçemeyeceğim.
Bir gün Buca İşadamları Derneğinden aradılar ve tanıtım semineri istediler. Küçük bir şaşkınlık ve yüzümde bir gülümsemeyle kabul ettim. Ben, asistanım ve eğitmenimiz verilen adrese giderken, şaşkınlığım daha da arttı. Çünkü 8 yıl eşimin ailesiyle birlikte oturduğum evle aramızda sadece bir cadde vardı.

Oğlumu bebek arabasına koyup, kimi zaman ağlayarak geçtiğim yollardan, şimdi bambaşka ve farklı bir Sibel olarak geçiyordum. Seminer verilecek binaya girdiğimde, dernek başkanı ve bir sürü işadamı ile tanışıp, sohbet etmeye başladık. Hatta içlerinde Buca’da oturduğum zaman, sürekli alışveriş ettiğim bir mağazanın sahibi de vardı.

Tanıtım boyunca düşündüğüm tek şey, bir cadde geride yaşadığım hayat ve şimdiki durumum arasındaki uçurumdu. Bu büyük bir değişimdi ve ben bu değişimden dolayı çok mutluydum.

Bir gün akademiye gelen bir telefon, yine aynı şaşkınlığı ve heyecanı yaşattı bende. Ege bölgesine ait bir TV kanalında canlı yayına çıkmamı istiyorlardı. Mümin beyin kitabının, hayatımda yarattığı değişimi orada da anlattım.
İyi eğitmenlerle çalıştığımı ve hayat öykümün diğer insanları motive ettiğini ifade ettiler. Düzenli olarak beni ve eğitmenlerimi programa çıkarmak için teklifte bulundular.

Bu dönemde, sürpriz bir telefonla Mümin Sekman’la da tanıştık. Asistanı internetten hikayemizi görmüş ve kendisine haber vermiş. İzmir’e bir gelişinde işyerimizde kendisine kahve ısmarladık. Sohbet ettik. Bize bir seminer sözü verdi. Bu benim için en özel etkinliklerden biri olacak…

İnandığım şey şu; hayatının bir döneminde tıkandığın bir zaman oluyor, eğer bu durumu sorgulamaya başlar ve ”evet bir şey yapmak lazım ama ne” diye düşünmeye başladığında, farkındalık da ortaya çıkıyor. Bazen ihtiyacın olan tek şey, seni harekete geçirecek bir kıvılcım oluyor. İşte burada devreye giriyor “Herşey Seninle Başlar” kitabı…

Herkesin bir mucizesi vardır, benim mucizem bir kitap oldu:)
Benim gibi hayatının bir döneminde tıkanıklık yaşayıp sorgulamaya başlayan herkese ,bu kitabı okumalarını tavsiye ediyorum. Ve sevgili Mümin Sekman’a Sonsuz, Sonsuz Teşekkürler.

Gerçekten de her şey “BEN”imle başladı:)

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND