Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Bir imajım bile yok…

Araştırmalar gösteriyor ki; insan beyni ilk 10 sn içinde, tanıştığı insan hakkında kalıcı bir algıya sahip oluyor. Yani ilk izlenim çok önemli. Daha sonraki süreçte yaptığınız konuşmalar ve davranışlarınız, karşı tarafın zihninde yarattığınız algıyı düşük oranda değiştirecek, ancak temel kanı çoğunlukla aynı kalacaktır. Peki ilk izlenimi avantaja çevirmek için nelere dikkat etmek gerekir? İşte yanıtı…

Araştırmalar gösteriyor ki; insan beyni ilk 10 sn içinde, tanıştığı insan hakkında kalıcı bir algıya sahip oluyor. Yani ilk izlenim çok önemli. Daha sonraki süreçte yaptığınız konuşmalar ve davranışlarınız, karşı tarafın zihninde yarattığınız algıyı düşük oranda değiştirecek, ancak temel kanı çoğunlukla aynı kalacaktır. Peki ilk izlenimi avantaja çevirmek için nelere dikkat etmek gerekir? İşte yanıtı…

Kişisel imaj oluşturma

Çok iyi bir okuldan diplomanız, üç yabancı diliniz ve bir dolu sertifikanız var. Ama ya istediğiniz işi alamıyorsunuz, ya da işinizde terfi edemiyorsunuz. Her şeyinizin tam olduğunu düşünüyor, müşterilerle ilişkilerde satış yapamayışınıza bir anlam veremiyorsunuz. 5 yıldır aynı şirkette, aynı pozisyonda devam ediyorsunuz. Oysa sizden çok sonra gelenler, şimdi sizin üstünüz oldular. Üstelik ne diplomaları sizinkinden daha iyi, ne de bu kadar fazla dil biliyorlar. Peki neden?

Şimdi şöyle bir aynaya bakın. Ve kendinize şu soruları sorun: 

-Bugüne kadar iş ve özel hayatıma dair neler istedim?

-Hangilerine ulaştım, hangilerine ulaşamadım?

-Neden ulaşamadım, neleri yanlış ya da eksik yaptım?

-Peki bundan sonra, istediklerimi elde etmek için neler yapmalıyım? 

İşte bireyleri kişisel imaj oluşturmaya yönlendiren sorular bunlar. 

Düşünün ki bir projeniz var ve sponsor desteğine ihtiyaç duyuyorsunuz. Telefon görüşmeleri yapıldı, randevuyu da zar zor aldınız. Ve büyük gün geldi. Siz ise günlük kıyafetleriniz, son dakikada topladığınız saçlarınız ve alelacele sürülmüş rujunuzla karşılarındasınız. Karşı tarafı projenizin sponsoru olmaya ikna etmek için sadece projenizin içeriğine güveniyorsanız yanılıyorsunuz. Proje ne kadar sağlam olursa olsun, birlikte çalışacakları ve sponsor olacakları kişinin bu özensiz görünümü, özellikle ilk karşılaşmada böyle bir görüntü çizilmesi, karşı tarafa tereddüt yaşatacak, belki de sponsorluktan vazgeçmesine sebep olacaktır.

Peki Kişisel İmaj Nasıl Yaratılır?

İmajınızı yaratma işini üç başlıkta yapabilirsiniz:

1. Giyim

2. İletişim

3. Davranış

 Giyim

Her zaman çok iddialı parçalar kullanmak ve koyu makyajlarla dolaşmak doğru giyinmek demek değil elbette. Başarılı bir imaj yaratımı için bulunduğunuz ve hedeflediğiniz pozisyona uygun giyinmelisiniz. Genel hatlarıyla, iş yaşamında giyiminizi aşağıdaki noktalara dikkat ederek şekillendirebilirsiniz.

  – Pazarladığınız mal ve/ veya hizmet

  –  Müşteri profili

  –  Çalışılan kurum/ kuruluşun belirlediği yönetmelik

Bulunduğunuz pozisyona uygun olarak giyiminiz ve makyajınız daha mütevazı ya da daha iddialı olabilir. Örneğin; bir yardım kuruluşunda çalışıyorsunuz ve hizmet verdiğiniz kitle düşük bir sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel düzeye sahip. Böyle bir kitleyle çalışırken, iddialı kıyafetler ve aşırı bir makyaj, hizmet verdiğiniz kitlenin sizi yadırgamasına ve çalışmalarınızın istediğiniz başarıya ulaşmamasına neden olabilir. Çünkü böyle bir kitle, sizi kendilerinden biri gibi görürken, aynı zamanda sizin otoritenizi de hissetmelidir ki, onlar için yaptığınız çalışmalar amacına ulaşsın.

Bu özel bir örnek elbette. Biraz daha genel bir durum olarak yukarıdaki proje örneğini düşünebilirsiniz.

Öte yandan, birlikte çalıştığınız ofis arkadaşlarınızla da aranızda bir uyum yakalamalısınız. Araştırmalara göre, üniforma giyen çalışanların kendi aralarındaki ve kuruma olan bağlılığı artıyor. Demek istediğim, bir örnek giyinmeniz değil. Aşağı yukarı aynı çizgiyi yakalamanız. Örneğin herkes ortalama markaların gömlek ve hırkalarını giyiyorsa, sizin her gün pahalı markaların gösterişli elbiseleriyle işe gitmeniz, ofis arkadaşlarınızla aranızdaki bağı zayıflatacaktır. 

Bir yandan da, hedeflediğiniz pozisyona uygun giyinin diyorum. Yani farklı olun, dikkat çekin, istediğiniz pozisyona hazır olduğunuzu gösterin. Biraz önce söylediklerimle çelişiyor gibi, farkındayım 🙂 Burada dengeyi kurmak önemli. Stil sahibi olun. Bunu saçınızın kesimiyle, taktığınız kolyelerle, kendinize has mimiklerinizle, kullandığınız kalemlerle bile oluşturabilirsiniz. Detaylara özen gösterin. Böylece hem farkınızı yansıtmış olacaksınız, hem de grubun dışında kalmayacaksınız. 

Unutmadan!… Nerede ne iş yapıyor olursanız olun, abartıdan kaçının. Kozmetik mağazalarında bile, eline geçirdiğini yüzüne sürmüş abartısındaki satış danışmanları korkunç görünüyor. Hafif ve aydınlık bir makyaj, bakımlı tırnaklar, temiz ve özenli kıyafetler, stilinizi yansıtan küçük objelerle sizi istediğiniz imaja sokacaktır.

2. İletişim 

İlk 10 saniyeyi atlattınız. Karşı tarafta bıraktığınız olumlu imajın, ağzınızı açmanızla zedelenmesini istemezsiniz değil mi? Sözlü iletişimde doğru kelimeleri kullanmaya özen gösterin. “Ya, ne bileyim, bilmem ne…” gibi ifadeler imajınızı zedeleyecektir. Argo kullanımından söz etmiyorum bile. Diksiyonunuz düzgün olsun, gerekiyorsa kursa gidin. Bunların yanı sıra, konuşma tarzınızı olumlu çerçevede sürdürmek de stilinizin bir parçası olmalı. Örneğin; karşı tarafın söylediklerini çok saçma buldunuz. Şimdi kendinizi tutamayıp bu duyduklarınızın çok saçma olduğunuz söylerseniz, biraz önceki tüm hazırlıklarınızı çöpe attınız demektir. Onun yerine şöyle bir yol deneyin: ” Söyledikleriniz gerçekten ilgimi çekti,  ancak soru işaretlerim var. Acaba önerdiğiniz şey, su soruna nasıl bir çözüm sunar?” Ya da ” Bu benim aklıma gelmemişti. Benim de şöyle bir düşüncem var. Siz ne dersiniz?”

İyi bir dinleyici olun. Empati kurun. Karşınızdaki kişi sizden ne istiyor, ne bekliyor. İçinde bulunduğu durumun zorlukları neler, tek tek üzerinde durun.

3. Davranış

Nazik olun ve bu nezaketinizi hiçbir durumda kaybetmeyin. Müşteriler ya da iş ortaklarınız sabrınızı zorlayacaktır. Görgü kurallarıyla tanışmamış insanlarla tanışabilirsiniz. Tahammülü zor olsa da, bunu nezaketinizden ödün vermeden aşabileceğinizi hatırlayın. Ya da tam tersi. Hedeflediğiniz pozisyonu elde etmek için patronlarınızın dikkatini çekeyim derken, yöneticilik vasıflarınızın ne denli üstün olduğunu kanıtlama çabasıyla sağa sola bağırıp çağırmayın. Pozisyonu alamadığınız gibi, bolca da düşman edinmiş olursunuz.

Davranışlarınızın önem taşıdığı bir başka yer de iş yemekleri. İş yemekleri, ofis ortamının dışında olması nedeniyle davranışlar açısından tereddüt yaratıcı olabilirler. Ama unutmayın ki, hala iş yapıyorsunuz. Çatal bıçak kullanışınızdan, alkol tüketim oranınıza, kendinizi yemeğe odaklayıp karşınızdakini dinlemeyişinizden, garsona hitabınıza kadar her hareketiniz hakkınızda verilecek notu oluşturan parçalardır. 

Kendinize soruları sordunuz, cevaplarını önünüze koydunuz. Uygun giyim tarzını buldunuz. Doğru iletişimler kurdunuz. Davranışlarınıza çeki düzen verdiniz. Tüm bunları yaptığınızda, ilk farkı kendiniz hissedeceksiniz. Öz güveniniz artacak. Daha dinamik ve daha başarılı olacaksınız. İlk dönüşler böyle olacak. Ardından istediğiniz pozisyona geldiğinizi, sözünüzün daha çok dinlendiğini, daha çok saygı uyandırdığınızı göreceksiniz:)

 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND