Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Bill Gates’ten kitap önerisi var!

uçurum yaratma, tek boyutlu yaklaşım, suçlu arama, negatif seçicilik, Manşet, karşılaştırma, karar yönetimi, kadercilik, hans roslıng, genelleştirme, devamlılık yanılgısı, bıll gates, abartılı korku

Çoğumuz dünyanın her geçen gün daha kötüye gittiğini düşünür. Fakat aslında her şey düşündüğümüzden çok daha iyi durumda… Peki bu yanılgılarımız neden ve nasıl oluşuyor? İşte Bill Gates’in başucu kitabından dünyayı kötü algılamamıza neden olan içgüdüler…

Gates’in dünyayı anlama rehberi

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in “başucu kitabım” olarak nitelendirdiği kitaptan öne çıkanlar şöyle …

1995’te İsveç’te Karolinska Enstitüsü’nde verdiğim ders sırasında çocuk ölümlerinin Suudi Arabistan dahil dünyanın her yerinde azaldığını anlattım. Bunun da yeterli gıda alımı, temel sağlık hizmetlerine erişim, sıhhi altyapının iyileşmesi ve annelerin okur-yazarlık oranının artışına işaret ettiğini söyledim. Çocuk ölümlerinin artık sadece ilkel kabilelerde ya da çiftçi toplumlarda yüksek olduğunu belirtirken bir öğrenci ‘Onlar bizim gibi yaşayamaz’ dedi. ‘Onlar’dan kastını sorduğumda ise ‘Batılı olmayanlar’ diye yanıt verdi. Bir diğer öğrenci, ‘Biz Batı’da daha az çocuk sahibi olduğumuz için daha az çocuk ölümü yaşanıyor diye devam etti. Aslında bu bilgiler doğruydu ama 1965 verilerine göre…” İşte her şey böyle başladı. Global sağlık uzmanı, tıp doktoru, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF danışmanı Prof. Hans Rosling, öğrencilerinin zihninin güncelliğini yitirmiş bilgiler ve önyargılarla dolu olduğunu görünce hayatının kalanını küresel meseleler hakkındaki “içgüdüsel dramatik önyargıları” açığa çıkarmaya adadı. Oğlu Ola Rosling ve gelini Anna Rosling ile birlikte Gapminder Foundation adlı vakfı kurdu. Basit testlerle önyargılı bilgilerin nasıl sorunların çözümünü zorlaştırdığını gösterdi. Nisan ayında çıkan Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World-And Why Things Are Better Than You Think (Gerçekçilik: Dünya Hakkındaki Yanılgımızın 10 Sebebi- Ve Neden Her Şey Düşündüğünüzden Daha İyi Durumda) adlı kitabında da bu tecrübelerini bir araya getirdi. Bill Gates’in “Dünyayı anlamama rehberlik eden kitap” diyerek tavsiye ettiği eseri sizin için özetledik. İşte dünyayı olduğundan kötü algılamamızın nedeni olan 10 temel içgüdü:

1-UÇURUM YARATMA

“Öğrencilerim, çocuk ölüm oranlarının Batılı olmayan ülkelerde daha yüksek olduğunu iddia ederken ‘biz’ ve ‘onlar’dan bahsediyordu. Siyasetçiler ve gazeteciler de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler derken, çoğunlukla zengin ve fakir toplumları kastediyor. Aslında bu tanımlamalar, dünyayı iki kutuplu bir yapı olarak algılama eğilimimizin bir yansıması. Ben buna ‘uçurum yaratma içgüdüsü’ diyorum. Aslında işler, uzun zamandır böyle değil. Gelir seviyesi, turizm, eğitim, sağlık ve altyapı başlıklarındaki güncel BM istatistikleri, dünya nüfusunun yüzde 75’ini orta gelirli gösteriyor. Yaptığımız anketlere göre ise Batılıların yüzde 80’i, dünya nüfusunun çoğunlukla düşük gelirli ülkelerde yaşadığını düşünüyor. Bu yanılgı, global şirketlerin dünyadaki potansiyel 5 milyar tüketiciyi ıskalaması anlamına da geliyor. Oysa dünya nüfusunun sadece yüzde 9’u düşük gelirli ülkelerde yaşıyor. Artık dünyayı düşük ve yüksek gelir grubu olarak kategorize etmek yerine, 4 ana gelir grubunda anlamaya çalışmalıyız: Seviye 1: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 1 dolar kazanıyor ve su, yemek ve sağlık ihtiyaçlarına erişimde zorlanıyor. Seviye 2: Dünya nüfusunun 3 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 4 dolar kazanıyor. Su, yemek ve temel eğitime erişebiliyor. Ancak sorunlu elektrik altyapısı günlük hayatını zorlaştırıyor. Tıbbi hizmete ulaşsa da ilaca erişimde maddi olarak zorlanıyor. Seviye 3: Dünya nüfusunun 2 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 16 dolar kazanmak için haftada 136 saat çalışıyor. Eğitime, temiz suya, sürekli elektriğe ve bunun getirdiği konfora sahip. Ulaşıma parası olduğundan şehirdeki daha fazla maaş ödeyen işe geçip biriktirdiklerini çocuklarının eğitimi, sağlık sorunları ya da tatil için kullanabiliyor. Seviye 4: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup günde ortalama 64 dolar kazanıyor. Çok iyi eğitim, sağlık imkanlarına ve evlerinde temel konfora sahip. Bir arabası var, dışarıda yemek yiyebiliyor ve uçakla seyahat edebiliyor.

2-NEGATİF SEÇİCİLİK

Sizce şu 3 ifadeden hangisi doğru: l Dünya daha iyi bir yere gidiyor. l Dünya daha kötü bir yere gidiyor. l Dünya ne iyi ne kötü bir yere gidiyor. Bu sorunun sorulduğu 30 ülkede istisnasız insanların yarıdan fazlası, “işlerin kötüye gittiği” yönünde yanıt vermiş. Bu, “kötü şeyleri, iyilerden daha fazla fark etme” içgüdümüzün bir yansıması. Oysa gerçekler böyle değil… 1966’ya kadar insanlığın yarıdan fazlası Seviye 1’de yaşıyordu, yani o zamana dek aşırı yoksulluk kuraldı. 1966 sonrası ise aşırı yoksulların oranı giderek azalmaya başladı. BM istatistiklerine göre son 20 yılda dünyada olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısı, yarı yarıya azalarak yüzde 9’a kadar düştü. Yani insanlığın neredeyse tamamı cehennemden kaçmayı başardı! Bunu büyük bir partiyle kutlamalıydık. Ama onun yerine kasvet egemen. Çünkü, aynı ankete göre katılımcıların yüzde 90’ı son 20 yılda aşırı yoksul insan sayısında ya değişim olmadığını ya da bu sayının 2’ye katlandığını düşünüyor. Aslında buradaki negatif seçiciliğin üç kaynağı var. İlki geçmişi romantize etme hastalığı, ikincisi medyanın sürekli negatif haberlere odaklanması… ABD’de vahşi suçların sayısı 1990’da 14,5 milyon civarındayken 2016’da 9,5 milyonun altına düştü. Ancak her korkunç tekil olayın bir kriz şeklinde haberleştirilmesi çoğunluğun vahşi suçlarda artış olduğunu düşünmesine neden oluyor.

3-DEVAMLILIK YANILGISI

Sürdürülebilirlik kelimesi neredeyse davet edildiğim tüm konferansların başlığında yer alıyor. Sürdürülebilirlik denklemindeki en önemli sayı ise dünya nüfusu… Dolayısıyla, konferanslardaki katılımcıların global nüfus artışıyla ilgili temel bilgileri bildiklerini düşünürken çoğunlukla yanıldığımı gördüm. Çünkü, ‘“doğrusal çizgi içgüdüsü”, dünya nüfusunun sadece artmakta olduğu yanılgısını doğuruyor. Bunun somut örneğini sosyal bilimler dersinde global nüfus trendlerini anlatan Norveçli öğretmenlere verdiğim konferansta yaşadım. Onlara şu soruyu sordum: “Bugün dünyada 0-15 yaş arası 2 milyar çocuk var. 2100’de kaç milyar çocuk olacak? Seçenekleriniz 2,3 ve 4 milyar”. Gerçek yanıt 2 milyardı. Çünkü, BM uzmanları, uzun süredir artış trendinin bittiğini biliyor. İstatistikler, 1948’den beri kadın başına 5 olan doğum sayısının 1965 itibarıyla hızla düşüşe geçerek 2017’de 2,5’e ulaştığını gösteriyor. Buradaki azalışın ana nedenleri ise milyarlarca insanın aşırı sefaletten kurtulmasıyla artık geniş aileye ihtiyaç duyulmaması, çocuk ölümlerinin azalmasıyla başka bir çocuğa gerek kalmaması ve ebeveynlerin eğitim sahibi olmasıyla daha iyi bir hayat sunabilecekleri daha az sayıda çocuğa sahip olmayı tercih etmesi… Kısacası düşüş sürecek. Oylama makinesinden çıkan sonuç ise şok ediciydi. Öğretmenlerin sadece yüzde 9’u soruya doğru yanıt verdi. Buradaki eğilim, aslında bir bilgi eksikliğinden çok daha fazlasına işaret ediyor. Çünkü, gelecekteki çocuk sayısı, global nüfus sayısı tahminleri için en önemli veriyi oluşturuyor. Yani tüm bu sürdürülebilirlik tartışmasının kalbinde yer alıyor.

4-SUÇLU ARAMA SENDROMU

Herhangi bir hatada suçlama içgüdümüz bizi sorumluluğu almak yerine, yanlışın basitçe birinden veya bir şeyden kaynaklandığını düşünmeye yöneltir. Bu, çoğu zaman aslında kişilerin veya grupların rolünü abartmamıza neden olur. Bir şeyler ters gittiğinde sistemik bir problem olup olmadığına odaklanmak gerekir. Bir seminer sırasında büyük ilaç şirketlerinin aşırı yoksulları ilgilendiren sıtma gibi hastalıklar üzerine neredeyse hiç araştırma yürütmediğini anlattım. Bir öğrenci, “Onların yüzüne yumruk atalım” dedi. Ben de ona “Bir seminer için Novartis’te bulunacağım. Kimi yumruklamalıyım” diye sordum. O da “Patronu” dedi. Ben de, “Sence onu yumruklayınca şirket araştırma önceliklerini değiştirir mi” dedim. Öğrenciler bunun yeterli olmayacağını düşünerek halka açık olan şirketin hissedarlarını yumruklamaya karar verdi. Ben de “Haklısınız. Şirket bütçesinin zengin insanların hastalıklarını araştırmaya harcanmasını isteyen hissedarlar, çünkü böylece hisselerden daha iyi getiri elde ediyorlar. Peki, bu hissedarlar kimler” diye sorduğumda sınıftan aldığım yanıt “Zenginler” oldu. Ben, “Hayır” dedim ve devam ettim: “İlaç şirketi hisseleri her daim istikrarlı getiri sağlıyor. Peki, bu bilgiden sonra sizce bu ilaç şirketi hisselerini kim alıyor?” Salonda büyük bir sessizlik oldu. Devam ettim: “Tabii ki emeklilik fonları. Demek ki ben değil ama siz büyükannelerinizi yumruklamak zorunda kalabilirsiniz.”

5-ABARTILI KORKU

Anketlerde insanlara, “en çok nelerden korktuğu” sorulduğunda ilk 4’te “yılanlar, örümcekler, yükseklik ve mahsur kalma korkusu” sayılıyor. Aslında kökeni evrimsel olan bu korkular, Seviye 1 ve 2’de yaşayan insanlar için hala yapıcı ama hayatın daha az fiziksel iş talep ettiği ve insanların doğaya karşı kendini koruyabildiği Seviye 4’te biyolojik hatıralarımız gerçek riskleri görmemizi engelliyor. Ancak dikkatimizi çekmenin en kolay yolu olduğu için medya, korku içgüdümüze seslenmekten kendisini alamıyor. Paradoks şu ki dünya, şimdi en güvenli olduğu konumunda… Oysa bugüne dek hiç olmadığı kadar tehlikeli olarak algılanıyor. 30 ülkeden katılımcılara, “Geçtiğimiz 100 yılda doğal afetlerden kaynaklı yıllık ölüm sayısı nasıl değişti” diye sorduğumuzda, yüzde 90’ı, ya sayının ikiye katlandığını ya da aynı kaldığını söyledi. Gerçekte dünya nüfusu aynı dönemde 5 milyar artmasına rağmen bu oran yarıdan fazla azaldı. Yine Global Terörizm Veritabanı’na göre 2016’da tüm ölümlerin sadece yüzde 0,05’inin terör kaynaklı olduğu görülüyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde, bu oranda çok bariz bir düşüş var. 2007-2016 arasında terör kaynaklı ölüm sayısı 1.439. Ondan önceki 10 yılda ise bu sayı 4 bin 358’di. 2001’den beri tek bir uçak bile hava korsanları tarafından kaçırılmadı. Ancak tüm bu gerçekler gelişmiş ülkelerde terörün çok az kişiyi öldürdüğü gerçeğini kabul ettiremiyor. Gallup’un 2001’de 11 Eylül’den bir hafta sonra yaptığı bir araştırma Amerikalıların yüzde 51’inin bir aile üyesini teröre kurban vermekten endişelendiğini ortaya koyuyordu. 14 yıl sonra tekrarlanan araştırmada sonuç yine aynıydı.

6-KARŞILAŞTIRMA VE ÖLÇME

İnsanoğlunun genel bir orantısızlık sorunu var. Yani hiçbir şeyi gerçek boyutuyla algılayamıyoruz. Bu sorunu aşmak için ise yapmamız gereken iki şey var: İlki karşılaştırmak. Mesela medya ya da aktivistler önünüze herhangi bir konuda bir rakam koyarsa mutlaka karşılaştıracak bir rakam daha isteyin. Çünkü, rakamlar tek başınayken olduğundan daha dramatik görünür. UNICEF’e göre 2016’da 1 yaşın altında 4,2 milyon bebek öldü. Bu rakama tek başına bakıldığında çok korkunç görünüyor. Ancak 2015’e baktığımızda bu sayının 4,5 milyon, 1950’ye baktığımızda ise 14,4 milyon olduğunu görüyoruz. Bebek ölümlerini engellemede varılan iyileşme, ancak karşılaştırma sayesinde anlaşılabiliyor. Bir diğer yöntem de sorunun gerçek boyutunu bölerek anlamak. 2007’deki Dünya Ekonomik Forumu’nda AB üyesi bir ülkenin çevre bakanı Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerin karbondioksit emisyonlarını iklim değişikliğine neden olacak şekilde artırdığını, halihazırda Çin’in ABD’den, Hindistan’ın ise Almanya’dan fazla salınım yaptığını söylemişti. Halbuki böyle bir tehlikenin boyutu ulus başına toplam karbondioksit salınımıyla kesinlikle anlaşılamaz. Bu, Çin nüfusunun toplam ağırlığı ABD’den daha yüksek olduğu için obezitenin Çin’de ABD’den daha yüksek olduğunu iddia etmekle eş değer. Anlamlı ve kıyaslanabilir bir veri için ulus başına toplam salınımı mutlaka her ülkenin nüfusuna bölmeli ve böylece kişi başına karbondioksit salınımını elde etmeliyiz.

7-GENELLEŞTİRME

Uçurum yaratma içgüdüsü dünyayı biz ve onlar şeklinde ikiye bölerken genelleme içgüdüsü bize ‘onların hepsinin aynı olduğunu’ dayatır. Böylece gerçekleri kavramamızın önünde bariyer oluşturur. Örneğin Seviye 4’teki bir şirkette çalışıyorsanız genellemeleriniz yüzünden potansiyel müşterilerinizin ve üreticilerinizin pek çoğunu ıskalama riskiniz var. Ya da eğer finans sektöründe çalışıyorsanız birbirinden çok farklı insanları tek bir çuvala koyduğunuz için müşterilerinizin parasını yanlış yere yatırıyor olabilirsiniz. ‘Bugün dünyada 1 yaş altındaki çocukların yüzde kaçı hastalıklara karşı aşılanıyor” sorusuna dünyanın en büyük 10 bankasının 72 global finans müdürünün verdiği yanıt, tam da bir önceki cümleyi doğruluyor. Bu finansçıların yüzde 85’i en yanlış yanıt olan yüzde 20’yi seçti. Halbuki bugün 1 yaş altı çocukların yüzde 80’inin aşıya erişimi var. Aşıların yerel sağlık kliniklerine getirilebilmesi için gerekli soğuk zincir lojistik dağıtım patikasının işleyebilmesi, buralarda ulaşım, elektrik, eğitim, sağlık bakımı gibi temel altyapının tamamlanmış olmasına bağlı. Bu, aynı zamanda yeni fabrikalar kurabilmek için gereken altyapı. Yani eğer gerçekte yüzde 80 aşılanırken finansal yatırımcılar bunun sadece yüzde 20 olduğunu düşünüyorsa aslında büyük ihtimalle dünyanın en hızlı büyüyen bölgelerini yatırım radarlarına sokmuyorlar.

8-ACİL DURUMDA KARAR VERME YA ŞİMDİ YA HİÇ

Korktuğumuz zaman zihinlerimiz baskı altına girer ve bizi en kötü senaryoyu düşünmeye yönlendirir. Bunun sonucunda yanlış kararlar veririz. Acil bir durumla karşılaştığımızda bir adım geriye çekilip sakin kafayla elimizdeki verileri değerlendirmeliyiz.1981’de Mozambik’in en fakir bölgelerinden Nacala’da doktorluk yaparken bu içgüdü nedeniyle korkunç bir şeye neden oldum.

ANİ KARAR: Deniz kıyısındaki Memba’dan yüzlerce kişi bacaklarını felç eden ve daha aşırı durumlarda onları kör eden bir hastalık şikâyetiyle bana geldi. Ben durumu tam tetkik etmeden bulaşıcı olabileceği korkusuyla Nacala Belediye Başkanı’nın şehirden çıkışları kapama teklifini onayladım. Ertesi gün Memba’ya doğru arabayla yol alırken denizden kadın ve çocuk cesetlerinin çıkarıldığını gördüm. Sorduğumda mallarını Nacala’daki pazarda satmak isteyen 20 kadın ve çocuklarının balıkçı teknelerine para vererek merkeze ulaşmak istediklerini ama bindikleri bot batınca hepsinin boğulduğunu öğrendim.

DRAMATİK SONUÇ: Burada suçlanması gereken balıkçılar değil, bendim. Çünkü, dikkatli bir araştırma yaptığımda hastalığın bulaşıcı olmadığını fark ettim. Köylüler kıtlık nedeniyle hep yedikleri bir bitkiyi, tam olarak işlenmeden tükettikleri için zehirlenmişti. Hastalığı araştırmak için birkaç gün harcadım ama yolların kapatılmasının sonuçlarını bir an düşünmedim.

9-KADERCİLİK ETKİN Mİ?

ŞAŞIRTAN AFRİKA: Ülkeler ve toplumlar hiçbir zaman aynı kalmaz, aksine her gün değişir ve gelişir. Kader içgüdümüz ise işlerin belli yerlerde herkes için hep aynı olacağını söyler. Pek çok insan, Afrika ülkelerinin asla gelişemeyeceğini düşünüyor. Halbuki fakir sahra altı ülkeleri son 60 yılda eğitim, elektrik ve sıhhi altyapılarını Batının kendi mucizesini yaratma hızında iyileştirdi. Sahra altı 50 Afrika ülkesi, çocuk ölümlerini İsveç’ten daha hızlı azalttı. IMF, 2008 krizinden sonraki 5 yıl için gelişmiş ülkelere yönelik büyüme beklentisini yüzde 3’ten 2’ye çekerken, bu dönemde en yüksek büyümeyi yüzde 5’le Gana, Nijerya, Etiyopya ve Kenya’nın gerçekleştirmesi de buralara daha fazla yatırım gelebileceğinin işaretçisi.

İRAN MUCİZESİ: Müslüman toplumların kaçınılmaz olarak Hristiyanlardan fazla çocuk sahibi olduğu da abartılı kabul gören bir durum. Kadın başına doğum sayısını dünyada şimdiye dek en hızlı azaltan ülke İran… 1984’te kadın başına 6 olan doğum sayısı, 15 yılda 3’ten aza düştü. Ve bugün bu sayı kadın başına 1,6 doğum ile ABD’nin (1,9) altında… Çünkü İran, 1990’larda dünyanın en büyük kondom fabrikasına ev sahipliği yapıyordu. Ayrıca kamu sağlığı hizmetlerine erişimi olan, evlilik öncesi çiftlere zorunlu cinsellik eğitimi verilen, korunma yöntemlerinin yaygın kullanıldığı son derece eğitimli bir nüfusa sahip. Dinlerden bağımsız olarak, her toplumda aşırı yoksulluk seviyesinde yaşayan kadınlar daha çok çocuk sahibi oluyor. Yani aslında kader değil gelir seviyesi diye bir kriter söz konusu.

10-TEK BOYUTLU YAKLAŞIM

Tek boyut içgüdümüz nedeniyle problemlerin basitçe tek bir nedeni ve tek bir çözümü olduğunu düşünmek isteriz. Sorunları doğru algılayıp çözmemizin önünde en büyük engel olan bu içgüdünün ardında iki neden yatar: Profesyonel ideoloji ve politik ideoloji. Profesyonel ideolojiyi temsil eden iki gruptan aktivistler, kendilerini adadıkları her konuda tehditleri abartma eğilimine girerken uzmanlar ise sadece bir konu hakkında sahip oldukları derinlemesine bilgiyi tüm dünyayı anlamak için kullanır. Stockholm’deki feminizm kongresinde yaptığım testte aktivistlerin sadece yüzde 8’i, bugün 30 yaşındaki kadının aynı yaştaki bir erkekten sadece ortalama 1 yıl az okula gittiğini bildi. 6 milyar insanın yaşadığı Seviye 2, 3 ve 4’te kadınların neredeyse erkeklerle eşit seviyede okullaşması, harika bir gelişme ama aktivistler bunu kutlayacak bilgiye dahi sahip değil. Uzmanlar ise kullanım alanı ve ihtiyaca bakmadan sürekli kendi alanından çözüm bulur. Örneğin doktorlar önleyici tedavinin daha çok işe yarayacağı yerlerde sürekli tıbbi tedaviyi savunur. Politik ideoloji ise genellikle çözümün veya gelişimin tek bir siyasi dogma çerçevesinde geleceğini savunur. Örneğin insanlar, genelde liberal demokrasinin beraberinde barışı, sosyal ilerlemeyi, tıbbi iyileştirmeleri ve ekonomik büyümeyi getireceğini düşünür. Ama kanıtlar bu iddiayı desteklemiyor. Ekonomik ve sosyal gelişme yaşayan pek çok ülke demokrasiyle yönetilmiyor. Güney Kore bir askeri diktatörlük yönetimi altında, petrol dahi bulmadan, Seviye 1’den Seviye 4’e en hızlı sıçramayı gerçekleştirdi. 2016’da en hızlı ekonomik büyümeyi gerçekleştiren 10 ülkeden 9’unun demokrasi notu çok düşük. Diğer yandan ABD’de piyasanın her türlü sorunu çözeceği inancı sağlık hizmetlerinde eşitsizliğe yol açıyor.

Yazar: Aslı Sözbilir
Kaynak: www.capital.com.tr

MAKALE

Anlatacak çok hikâyemiz var!

romanlar, modern romanlar, Manşet, homeros, hikayeler, destanlar

İnsanların düşüncelerini şekillendirdiği ve tarihi etkilediği düşünülen eserler www.bbc.com tarafından derlendi. İşte binlerce yıl öncesine dayanan destanlardan modern romanlara kadar kuşakların düşünce tarzını etkileyen muhteşem eserler… 

Dünyayı şekillendiren hikâyeler

Binlerce yıl öncesine dayanan destanlardan modern romanlara kadar dünyanın değişmesine vesile olan ve kuşakların düşünce tarzını etkileyen eserler…

Büyük İskender genç yaştan itibaren Makedonya’nın kralı olmak üzere yetiştirilmişti. Yunanistan’ın kuzeyindeki bu küçük krallık başta Pers İmparatorluğu olmak üzere, komşularıyla sürekli savaş halindeydi. Bu nedenle savaşta ordusuna önderlik etmeyi erkenden öğrenmesi gerekiyordu.

Babası öldürüldüğünde İskender tahta geçti. Krallığın güvenliğini sağlamanın yanı sıra Pers İmparatorluğu’nu yenilgiye uğrattı, Mısır’dan Hindistan’a kadar yayılan toprakları ele geçirdi.

İskender’in elinde başka bir silahı daha vardı: Homeros’un İlyada’sı. Öğretmeni Aristoteles’in yardımıyla bu destanı ayrıntılı bir şekilde incelemişti. Seferlerine başladığında, hiçbir askeri önemi olmasa da destanda adı geçen Truva’da durmuş, oradaki sahneleri gözünde canlandırmıştı. Seferleri boyunca İlyada kitabıyla uyumuştu.

Homeros’un destanı, edebi öneminin yanı sıra, etkisi antik Yunanistan’ın kütüphanelerini ve kamp ateşlerinin çok ötesine geçen bir eser oldu. Bu eserde Yunan kültürünün düşünme ve yaşam biçimi resmediliyordu.

İlyada destanı ile İskender arasında karşılıklı bir etkileşim olmuştu. Bu destandan ilham alan İskender, Yunancanın geniş bir alanda konuşulan bir dil olmasını sağlayarak İlyada’yı dünya edebiyatının bir parçası haline getirmiş oldu. İskender’den sonraki hükümdarlar, İskenderiye ve Bergama’da kurdukları büyük kütüphanelerle Homer’in eserinin geleceğe aktarılmasını sağladı.

Hikayelerin öneminin ve etkisinin bir kitabın sayfalarının dışına taşmasına iyi bir örnektir bu. Yunan filozofu Eflatun (Plato)’ya göre, sanat insana sadece zevk vermemeli, aynı zamanda yasalara ve insan hayatına faydalı olmalı.

İlyada benzeri diğer eserlere Mezopotamya bölgesinden Gılgamış Destanı, Amerika’dan ise Mayaların Popol Vuh hikayesi gösterilebilir. Bu destanlar, nereden geliyoruz ve biz kimiz gibi sorular açısından tüm kültürlere referans oldu.

Çin edebiyatı ise Şarkılar Kitabı adıyla bilinen şiirlere dayanıyordu. Şiir yazmak ve okumak sadece şairlerin işi değildi. İmparatorluk idaresinde önemli bir mevkiye gelmek için sınava tabi tutulan insanlara şiir alanından ayrıntılı sorular soruluyordu.

Şarkılar Kitabı, şiiri Doğu Asya’da en önemli edebiyat tarzı haline getirdi. Dünya edebiyatının ilk önemli romanları şiirin etkisi altındaydı. 11. yüzyılın başlarında yazar Murasaki Şikibu Japon edebiyatının başyapıtlarından biri olacak olan ve dünyanın ilk romanı kabul edilen Genji’nin Hikayesi’ni yazmadan önce Çince öğrenmiş ve 1000 sayfayı aşkın kitabında 800 şiire yer vermişti.

Dünyada okur-yazar insan sayısının artması, kağıt ve matbaa gibi yeni buluşlar, yazılı hikayenin etkisinin artmasına neden oldu.

Araplar Çinlilerden kağıt yapımını öğrenmiş, daha önce sözlü olarak aktarılan hikayeler yazılı hale getirilerek Bin Bir Gece Masalları gibi eserler ortaya çıkmıştı.

Eski destansı hikayeler ve şiirlerden daha çeşitli olan bu masallar hem eğitim hem de eğlence işlevi görüyordu. Bin Bir Gece Masalları’nda, anlatıcı Şehrazat’ın, her kadınla bir gece yattıktan sonra kafasını uçuran Pers şahlar şahı Şehriyar’ı bu masallarla erdemli ve iyi kalpli bir insan haline getirmesinin hikayesi anlatılıyordu.

Şiir, masal ve destanlar daha sonraki edebiyat tarihine de damgasını vurdu. 13. yüzyıl İtalyan şairi Dante Alighieri, İlahi Komedya adlı eserinde Hristiyan inanca göre Cehennem, Araf ve Cenneti tarif ederken epik şiir formunu kullandı.

Üstelik Latince değil, Toskana bölgesinde konuşulan bir lehçede yazmıştı eseri. Böylece bugün İtalyanca olarak bildiğimiz dil yaygınlaştı. Edebiyatın dil üzerindeki etkisine iyi bir örnektir bu.

Bu alandaki en büyük değişim, Johannes Gutenberg’in Çin’deki teknikleri geliştirerek kuzey Avrupa’da matbaayı kurması sonucu oldu. Bu sayede kitaplar kitlelere ulaştı. Edebiyat açısından bu döneme roman damga vurdu ve kadınlar yeni bir okuyucu kitlesi olarak ortaya çıktı, modern toplumun sorunlarıyla ilgilenmeye başladı.

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ile bilim-kurguya adım atılarak bilimin ütopik vaatleri ile yıkıcı potansiyeli arasındaki çelişkilere yer verilmeye başlandı. George Orwell’in 1984’ü ile Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü adlı eserleri bu geleneği sürdüren modern örneklerdir.

Roman ayrıca yeni bağımsızlığını kazanan ülkeler açısından da bu mücadelelerinde etkili oldu. 1960’ların Latin Amerika’sında Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlık ile kıtasının birkaç kuşağına hitap ediyordu. Siyasi bağımsızlık kültürel bağımsızlığı gerektiriyordu ve romanlar bunun için iyi bir araçtı.

Geniş kitlelerin okur-yazar olması bu ve diğer yazarların işine yarasa da, matbaa edebiyatın kontrol ve sansürünü de kolaylaştırdı. Totaliter rejime sahip ülkelerde sansürden kaçınmak için yeraltı matbaaları geliştirildi.

Bugün yazı teknolojisinde yeni bir devrim döneminden geçiyoruz. İnternet okuma ve yazma biçimimizi, edebiyatın yayılmasını ve kimlerin buna erişimi olacağını belirliyor. Yazı dünyasının yeniden büyük bir dönüşüm geçireceği bir dönemin başındayız.

Kaynak:  www.bbc.com
Yazar:  Martin Puchner 

Okumaya devam et

MAKALE

Kitap önerisi: Stresli bir dünyada mutlu çocuk yetiştirmek

Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek / Ahmet Yıldız / ALFA Yayınları

Güçlü Hafıza kitabı ile tanınan Ahmet Yıldız‘ın yeni kitabı günümüz çocuklarının mutluluğu üzerine odaklanıyor. Mutlu olmaya olan ihtiyacın arttığı günümüzde mutluluğa bilimsel çerçeveden bakan yazar kitabın son bölümünde 52 etkinlik önerisi sunuyor.

KİTABIN ARKA KAPAK YAZISI

mutluluk, mutlu çocuk, Manşet, kitap, ahmet yıldız
Kitap içerisinde yer alan 52 Hafta 52 Etkinlik bölümü ile ebeveynler çocuklarıyla mutluluğu güçlendirici aktiviteler yapabilecektir.

Sorular çocuklardan önce doğar, onlardan daha hızlı büyürler.

Doğmadan önce:
“Bu dünyaya çocuk getirilir mi?”

Doğduktan sonra,
“ İyi bir anne/baba olabilecek miyim?”

Büyüyünce:
“Ben nerede yanlış yaptım?”

Anne babalık istifa edilemeyen bir görev; iyi yapmak yetmiyor, her gün daha iyi yapmak gerekiyor! Neyse ki, çocuğunuz dünyadaki ilk çocuk değil ve son çocuk da olmayacak. Bilim dünyası hızla kritik sorunlara uygulanabilir çözümler üretiyor.

Mutlu bir çocukluk herkesin hakkı ve isteği. Büyük soru şu? Peki, ama nasıl?

Türkiye çapında etkinlik uygulamalarıyla tanınan Ahmet Yıldız bu kitabında iki büyük sorunun peşinde:

“Çocuğuma mutlu bir çocukluk yaşatabilecek miyim?”
“Çocuğuma mutlu, başarılı ve güvenli bir gelecek inşa edebilecek miyim?”

Mutlu çocuklar üzerine odaklanmak çok önemli, çünkü çocuklar hızla mutsuzlaşıyor. Araştırmalara göre, çocukların üçte biri mutsuz.

İradeleri, istekleri ve dikkatleri görülmedik derecede kırılgan, zayıf ve dağınık.

Güzel haber şu ki, mutlu çocuk olmak öğrenilebiliyor.

Kitabı nasıl inceleyip temin edebilirim?

mutluluk, mutlu çocuk, Manşet, kitap, ahmet yıldız
Stresli Bir Dünyada Mutlu Çocuk Yetiştirmek Ahmet Yıldız

Kitap Türkiye’deki tüm orta ve büyük ölçekli kitapçılara dağıtılmaktadır. D&R gibi büyük zincir mağazalarda daima bulabilirsiniz. Küçük kitapçılarda ise az sayıda stok tutulduğundan dolayı bazı kitaplar bulunamayabilmektedir. Bu tür durumlarda okurun yapması gereken iki yol vardır;
1. Size en yakın kitapçıya giderek kitabı sorabilirsiniz. Eğer kitap sorduğunuz kitapçıda yoksa hafif fırça atarak :)) getirmesini isteyip sipariş verebilirsiniz. Bu durumda kitapçı 1-2 gün içerisinde kitabınızı size ulaştıracaktır.
2. İnternet üzerinden kitap satan yerlerden kitabı (üstelik %20 – %30 daha ucuza) alabilirsiniz.

İşte bazı internet kitapçıları:

Okumaya devam et

MAKALE

Mükemmel strateji: Kullanışlı, sade ve zamana dayanıklı olmalıdır

strateji, Manşet, küçük siyah elbise, coco chanel

Antoine de Saint-Exupery’nin dediği gibi “Mükemmellik eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkartılacak bir şey kalmadığında elde edilir.”  Temel Aksoy, Coco Chanel’in “küçük siyah elbise’’ tasarımından ilham alınarak nasıl strateji oluşturulması gerektiğini paylaşıyor. Şirketlerin tasarladıkları stratejilerin kullanışlı, yalın ve zamana dayanıklı olması gerektiğini anlatıyor.

Strateji Küçük Siyah Elbise Gibi Olmalıdır

Coco Chanel, 1926 yılında Paris’te ev temizliği yapan kadınların giysilerinden esinlenerek siyah bir elbise tasarladı.  Bu “küçük siyah elbise” 20.Yüzyılın moda ikonu oldu.

Chanel’in kullandığı jarse kumaş ne penye gibi yumuşak ve vücudu sarıp giyen kadını ucuz gösteren ne o dönemde yaygın olarak kullanılan sert kumaşlar gibi kaskatıydı. Kadınlar yüksek topuklu ayakkabı ve inci kolyelerle “küçük siyah elbiseyi” davetlerde giydikleri gibi düz ayakkabılar ve bir eşarpla gündüz de giyebiliyorlardı. Siyah rengin ve jarse kumaşın modası geçmiyor, kadınlar bir kere satın aldıktan sonra elbiseyi uzun yıllar kullanıyorlardı. 

Virginia Üniversitesi Darden School profesörü Jeanne Liedtka, strateji yapanların Coco Chanel’in bu ikonik elbise tasarımından ilham almaları gerektiğini söyler.  

Strateji insanlar ve şirketlerin hedeflerine ulaşmak için seçtikleri yöntemdir. Her yöntem gibi strateji de kullanışlı olduğu ölçüde değerlidir. “Küçük siyah elbisenin” bir gece davetinde abiye, bir akşamüstü gezmesinde kadını rahat ettirmesi gibi şirketlerin sahiplendikleri stratejiler de değişen koşullarda amaca hizmet edebilmelidir. 

Ayrıca stratejinin sade ve yalın olması gerekir. Bugün çoğu şirketin web sitelerine ve toplantı odalarının duvarlarına yazdığı stratejileri anlamak mümkün değildir. Hatta bunları tasarlayıp yazanlar bile ne demek istediklerini günlük dilde anlatamazlar. Çünkü kullandıkları stratejiler çok karışık, çok karmaşık, çok dolaylıdır. Oysa mükemmel olan her strateji sade ve yalındır. Antoine de Saint-Exupery’nin dediği gibi “Mükemmellik eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkartılacak bir şey kalmadığında elde edilir.” Coco Chanel’in “küçük siyah elbisesinden” çıkartılacak hiçbir parça hiçbir ayrıntı hiçbir dantel yoktur. Zarafeti saf, sade ve yalın olmasından gelir.    

Son olarak stratejinin zamana dayanıklı olması gerekir. Strateji değiştirilmez diye bir kural yoktur elbette ama iyi strateji zamana dayanıklı olandır. Eğer bir şirketin benimsediği strateji moda olan bir akımdan etkilenirse kısa zamanda demode olur. Amazon’un kurucusu Jeff Bezos “Başarılı ve sürdürülebilir bir iş kurmak istiyorsanız kendinize sormanız gereken soru gelecek yıllarda nelerin değişeceği değil, nelerin değişmeyeceği sorusudur. Değişmeyecek olanları tespit edin ve bütün enerjinizi ve çabanızı bunlara yoğunlaştırın.” der. Coco Chanel’in “küçük siyah elbisesi” zamana dayanıklı olduğu için ikonik bir tasarım olmuştur.

Coco Chanel’in 1926’da tasarladığı “küçük siyah elbise” bugün hala kadınların girdikleri farklı ortamda insanları etkilemek, kendi kimliklerini yansıtmak ama aynı zamanda rahat etmek için kullandıkları; kolay yıpranmayan, modası hiç geçmeyen bir elbise. Üstelik çok zarif.

Şirketlerin tasarladıkları stratejilerin de “küçük siyah elbise” gibi kullanışlı, yalın ve zamana dayanıklı olması gerekir.

Kaynak: www.temelaksoy.com
Yazar: Temel Aksoy

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER6 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER6 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER6 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND