Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Bill Gates’ten kitap önerisi var!

uçurum yaratma, tek boyutlu yaklaşım, suçlu arama, negatif seçicilik, Manşet, karşılaştırma, karar yönetimi, kadercilik, hans roslıng, genelleştirme, devamlılık yanılgısı, bıll gates, abartılı korku

Çoğumuz dünyanın her geçen gün daha kötüye gittiğini düşünür. Fakat aslında her şey düşündüğümüzden çok daha iyi durumda… Peki bu yanılgılarımız neden ve nasıl oluşuyor? İşte Bill Gates’in başucu kitabından dünyayı kötü algılamamıza neden olan içgüdüler…

Gates’in dünyayı anlama rehberi

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in “başucu kitabım” olarak nitelendirdiği kitaptan öne çıkanlar şöyle …

1995’te İsveç’te Karolinska Enstitüsü’nde verdiğim ders sırasında çocuk ölümlerinin Suudi Arabistan dahil dünyanın her yerinde azaldığını anlattım. Bunun da yeterli gıda alımı, temel sağlık hizmetlerine erişim, sıhhi altyapının iyileşmesi ve annelerin okur-yazarlık oranının artışına işaret ettiğini söyledim. Çocuk ölümlerinin artık sadece ilkel kabilelerde ya da çiftçi toplumlarda yüksek olduğunu belirtirken bir öğrenci ‘Onlar bizim gibi yaşayamaz’ dedi. ‘Onlar’dan kastını sorduğumda ise ‘Batılı olmayanlar’ diye yanıt verdi. Bir diğer öğrenci, ‘Biz Batı’da daha az çocuk sahibi olduğumuz için daha az çocuk ölümü yaşanıyor diye devam etti. Aslında bu bilgiler doğruydu ama 1965 verilerine göre…” İşte her şey böyle başladı. Global sağlık uzmanı, tıp doktoru, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF danışmanı Prof. Hans Rosling, öğrencilerinin zihninin güncelliğini yitirmiş bilgiler ve önyargılarla dolu olduğunu görünce hayatının kalanını küresel meseleler hakkındaki “içgüdüsel dramatik önyargıları” açığa çıkarmaya adadı. Oğlu Ola Rosling ve gelini Anna Rosling ile birlikte Gapminder Foundation adlı vakfı kurdu. Basit testlerle önyargılı bilgilerin nasıl sorunların çözümünü zorlaştırdığını gösterdi. Nisan ayında çıkan Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World-And Why Things Are Better Than You Think (Gerçekçilik: Dünya Hakkındaki Yanılgımızın 10 Sebebi- Ve Neden Her Şey Düşündüğünüzden Daha İyi Durumda) adlı kitabında da bu tecrübelerini bir araya getirdi. Bill Gates’in “Dünyayı anlamama rehberlik eden kitap” diyerek tavsiye ettiği eseri sizin için özetledik. İşte dünyayı olduğundan kötü algılamamızın nedeni olan 10 temel içgüdü:

1-UÇURUM YARATMA

“Öğrencilerim, çocuk ölüm oranlarının Batılı olmayan ülkelerde daha yüksek olduğunu iddia ederken ‘biz’ ve ‘onlar’dan bahsediyordu. Siyasetçiler ve gazeteciler de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler derken, çoğunlukla zengin ve fakir toplumları kastediyor. Aslında bu tanımlamalar, dünyayı iki kutuplu bir yapı olarak algılama eğilimimizin bir yansıması. Ben buna ‘uçurum yaratma içgüdüsü’ diyorum. Aslında işler, uzun zamandır böyle değil. Gelir seviyesi, turizm, eğitim, sağlık ve altyapı başlıklarındaki güncel BM istatistikleri, dünya nüfusunun yüzde 75’ini orta gelirli gösteriyor. Yaptığımız anketlere göre ise Batılıların yüzde 80’i, dünya nüfusunun çoğunlukla düşük gelirli ülkelerde yaşadığını düşünüyor. Bu yanılgı, global şirketlerin dünyadaki potansiyel 5 milyar tüketiciyi ıskalaması anlamına da geliyor. Oysa dünya nüfusunun sadece yüzde 9’u düşük gelirli ülkelerde yaşıyor. Artık dünyayı düşük ve yüksek gelir grubu olarak kategorize etmek yerine, 4 ana gelir grubunda anlamaya çalışmalıyız: Seviye 1: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 1 dolar kazanıyor ve su, yemek ve sağlık ihtiyaçlarına erişimde zorlanıyor. Seviye 2: Dünya nüfusunun 3 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 4 dolar kazanıyor. Su, yemek ve temel eğitime erişebiliyor. Ancak sorunlu elektrik altyapısı günlük hayatını zorlaştırıyor. Tıbbi hizmete ulaşsa da ilaca erişimde maddi olarak zorlanıyor. Seviye 3: Dünya nüfusunun 2 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 16 dolar kazanmak için haftada 136 saat çalışıyor. Eğitime, temiz suya, sürekli elektriğe ve bunun getirdiği konfora sahip. Ulaşıma parası olduğundan şehirdeki daha fazla maaş ödeyen işe geçip biriktirdiklerini çocuklarının eğitimi, sağlık sorunları ya da tatil için kullanabiliyor. Seviye 4: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup günde ortalama 64 dolar kazanıyor. Çok iyi eğitim, sağlık imkanlarına ve evlerinde temel konfora sahip. Bir arabası var, dışarıda yemek yiyebiliyor ve uçakla seyahat edebiliyor.

2-NEGATİF SEÇİCİLİK

Sizce şu 3 ifadeden hangisi doğru: l Dünya daha iyi bir yere gidiyor. l Dünya daha kötü bir yere gidiyor. l Dünya ne iyi ne kötü bir yere gidiyor. Bu sorunun sorulduğu 30 ülkede istisnasız insanların yarıdan fazlası, “işlerin kötüye gittiği” yönünde yanıt vermiş. Bu, “kötü şeyleri, iyilerden daha fazla fark etme” içgüdümüzün bir yansıması. Oysa gerçekler böyle değil… 1966’ya kadar insanlığın yarıdan fazlası Seviye 1’de yaşıyordu, yani o zamana dek aşırı yoksulluk kuraldı. 1966 sonrası ise aşırı yoksulların oranı giderek azalmaya başladı. BM istatistiklerine göre son 20 yılda dünyada olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısı, yarı yarıya azalarak yüzde 9’a kadar düştü. Yani insanlığın neredeyse tamamı cehennemden kaçmayı başardı! Bunu büyük bir partiyle kutlamalıydık. Ama onun yerine kasvet egemen. Çünkü, aynı ankete göre katılımcıların yüzde 90’ı son 20 yılda aşırı yoksul insan sayısında ya değişim olmadığını ya da bu sayının 2’ye katlandığını düşünüyor. Aslında buradaki negatif seçiciliğin üç kaynağı var. İlki geçmişi romantize etme hastalığı, ikincisi medyanın sürekli negatif haberlere odaklanması… ABD’de vahşi suçların sayısı 1990’da 14,5 milyon civarındayken 2016’da 9,5 milyonun altına düştü. Ancak her korkunç tekil olayın bir kriz şeklinde haberleştirilmesi çoğunluğun vahşi suçlarda artış olduğunu düşünmesine neden oluyor.

3-DEVAMLILIK YANILGISI

Sürdürülebilirlik kelimesi neredeyse davet edildiğim tüm konferansların başlığında yer alıyor. Sürdürülebilirlik denklemindeki en önemli sayı ise dünya nüfusu… Dolayısıyla, konferanslardaki katılımcıların global nüfus artışıyla ilgili temel bilgileri bildiklerini düşünürken çoğunlukla yanıldığımı gördüm. Çünkü, ‘“doğrusal çizgi içgüdüsü”, dünya nüfusunun sadece artmakta olduğu yanılgısını doğuruyor. Bunun somut örneğini sosyal bilimler dersinde global nüfus trendlerini anlatan Norveçli öğretmenlere verdiğim konferansta yaşadım. Onlara şu soruyu sordum: “Bugün dünyada 0-15 yaş arası 2 milyar çocuk var. 2100’de kaç milyar çocuk olacak? Seçenekleriniz 2,3 ve 4 milyar”. Gerçek yanıt 2 milyardı. Çünkü, BM uzmanları, uzun süredir artış trendinin bittiğini biliyor. İstatistikler, 1948’den beri kadın başına 5 olan doğum sayısının 1965 itibarıyla hızla düşüşe geçerek 2017’de 2,5’e ulaştığını gösteriyor. Buradaki azalışın ana nedenleri ise milyarlarca insanın aşırı sefaletten kurtulmasıyla artık geniş aileye ihtiyaç duyulmaması, çocuk ölümlerinin azalmasıyla başka bir çocuğa gerek kalmaması ve ebeveynlerin eğitim sahibi olmasıyla daha iyi bir hayat sunabilecekleri daha az sayıda çocuğa sahip olmayı tercih etmesi… Kısacası düşüş sürecek. Oylama makinesinden çıkan sonuç ise şok ediciydi. Öğretmenlerin sadece yüzde 9’u soruya doğru yanıt verdi. Buradaki eğilim, aslında bir bilgi eksikliğinden çok daha fazlasına işaret ediyor. Çünkü, gelecekteki çocuk sayısı, global nüfus sayısı tahminleri için en önemli veriyi oluşturuyor. Yani tüm bu sürdürülebilirlik tartışmasının kalbinde yer alıyor.

4-SUÇLU ARAMA SENDROMU

Herhangi bir hatada suçlama içgüdümüz bizi sorumluluğu almak yerine, yanlışın basitçe birinden veya bir şeyden kaynaklandığını düşünmeye yöneltir. Bu, çoğu zaman aslında kişilerin veya grupların rolünü abartmamıza neden olur. Bir şeyler ters gittiğinde sistemik bir problem olup olmadığına odaklanmak gerekir. Bir seminer sırasında büyük ilaç şirketlerinin aşırı yoksulları ilgilendiren sıtma gibi hastalıklar üzerine neredeyse hiç araştırma yürütmediğini anlattım. Bir öğrenci, “Onların yüzüne yumruk atalım” dedi. Ben de ona “Bir seminer için Novartis’te bulunacağım. Kimi yumruklamalıyım” diye sordum. O da “Patronu” dedi. Ben de, “Sence onu yumruklayınca şirket araştırma önceliklerini değiştirir mi” dedim. Öğrenciler bunun yeterli olmayacağını düşünerek halka açık olan şirketin hissedarlarını yumruklamaya karar verdi. Ben de “Haklısınız. Şirket bütçesinin zengin insanların hastalıklarını araştırmaya harcanmasını isteyen hissedarlar, çünkü böylece hisselerden daha iyi getiri elde ediyorlar. Peki, bu hissedarlar kimler” diye sorduğumda sınıftan aldığım yanıt “Zenginler” oldu. Ben, “Hayır” dedim ve devam ettim: “İlaç şirketi hisseleri her daim istikrarlı getiri sağlıyor. Peki, bu bilgiden sonra sizce bu ilaç şirketi hisselerini kim alıyor?” Salonda büyük bir sessizlik oldu. Devam ettim: “Tabii ki emeklilik fonları. Demek ki ben değil ama siz büyükannelerinizi yumruklamak zorunda kalabilirsiniz.”

5-ABARTILI KORKU

Anketlerde insanlara, “en çok nelerden korktuğu” sorulduğunda ilk 4’te “yılanlar, örümcekler, yükseklik ve mahsur kalma korkusu” sayılıyor. Aslında kökeni evrimsel olan bu korkular, Seviye 1 ve 2’de yaşayan insanlar için hala yapıcı ama hayatın daha az fiziksel iş talep ettiği ve insanların doğaya karşı kendini koruyabildiği Seviye 4’te biyolojik hatıralarımız gerçek riskleri görmemizi engelliyor. Ancak dikkatimizi çekmenin en kolay yolu olduğu için medya, korku içgüdümüze seslenmekten kendisini alamıyor. Paradoks şu ki dünya, şimdi en güvenli olduğu konumunda… Oysa bugüne dek hiç olmadığı kadar tehlikeli olarak algılanıyor. 30 ülkeden katılımcılara, “Geçtiğimiz 100 yılda doğal afetlerden kaynaklı yıllık ölüm sayısı nasıl değişti” diye sorduğumuzda, yüzde 90’ı, ya sayının ikiye katlandığını ya da aynı kaldığını söyledi. Gerçekte dünya nüfusu aynı dönemde 5 milyar artmasına rağmen bu oran yarıdan fazla azaldı. Yine Global Terörizm Veritabanı’na göre 2016’da tüm ölümlerin sadece yüzde 0,05’inin terör kaynaklı olduğu görülüyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde, bu oranda çok bariz bir düşüş var. 2007-2016 arasında terör kaynaklı ölüm sayısı 1.439. Ondan önceki 10 yılda ise bu sayı 4 bin 358’di. 2001’den beri tek bir uçak bile hava korsanları tarafından kaçırılmadı. Ancak tüm bu gerçekler gelişmiş ülkelerde terörün çok az kişiyi öldürdüğü gerçeğini kabul ettiremiyor. Gallup’un 2001’de 11 Eylül’den bir hafta sonra yaptığı bir araştırma Amerikalıların yüzde 51’inin bir aile üyesini teröre kurban vermekten endişelendiğini ortaya koyuyordu. 14 yıl sonra tekrarlanan araştırmada sonuç yine aynıydı.

6-KARŞILAŞTIRMA VE ÖLÇME

İnsanoğlunun genel bir orantısızlık sorunu var. Yani hiçbir şeyi gerçek boyutuyla algılayamıyoruz. Bu sorunu aşmak için ise yapmamız gereken iki şey var: İlki karşılaştırmak. Mesela medya ya da aktivistler önünüze herhangi bir konuda bir rakam koyarsa mutlaka karşılaştıracak bir rakam daha isteyin. Çünkü, rakamlar tek başınayken olduğundan daha dramatik görünür. UNICEF’e göre 2016’da 1 yaşın altında 4,2 milyon bebek öldü. Bu rakama tek başına bakıldığında çok korkunç görünüyor. Ancak 2015’e baktığımızda bu sayının 4,5 milyon, 1950’ye baktığımızda ise 14,4 milyon olduğunu görüyoruz. Bebek ölümlerini engellemede varılan iyileşme, ancak karşılaştırma sayesinde anlaşılabiliyor. Bir diğer yöntem de sorunun gerçek boyutunu bölerek anlamak. 2007’deki Dünya Ekonomik Forumu’nda AB üyesi bir ülkenin çevre bakanı Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerin karbondioksit emisyonlarını iklim değişikliğine neden olacak şekilde artırdığını, halihazırda Çin’in ABD’den, Hindistan’ın ise Almanya’dan fazla salınım yaptığını söylemişti. Halbuki böyle bir tehlikenin boyutu ulus başına toplam karbondioksit salınımıyla kesinlikle anlaşılamaz. Bu, Çin nüfusunun toplam ağırlığı ABD’den daha yüksek olduğu için obezitenin Çin’de ABD’den daha yüksek olduğunu iddia etmekle eş değer. Anlamlı ve kıyaslanabilir bir veri için ulus başına toplam salınımı mutlaka her ülkenin nüfusuna bölmeli ve böylece kişi başına karbondioksit salınımını elde etmeliyiz.

7-GENELLEŞTİRME

Uçurum yaratma içgüdüsü dünyayı biz ve onlar şeklinde ikiye bölerken genelleme içgüdüsü bize ‘onların hepsinin aynı olduğunu’ dayatır. Böylece gerçekleri kavramamızın önünde bariyer oluşturur. Örneğin Seviye 4’teki bir şirkette çalışıyorsanız genellemeleriniz yüzünden potansiyel müşterilerinizin ve üreticilerinizin pek çoğunu ıskalama riskiniz var. Ya da eğer finans sektöründe çalışıyorsanız birbirinden çok farklı insanları tek bir çuvala koyduğunuz için müşterilerinizin parasını yanlış yere yatırıyor olabilirsiniz. ‘Bugün dünyada 1 yaş altındaki çocukların yüzde kaçı hastalıklara karşı aşılanıyor” sorusuna dünyanın en büyük 10 bankasının 72 global finans müdürünün verdiği yanıt, tam da bir önceki cümleyi doğruluyor. Bu finansçıların yüzde 85’i en yanlış yanıt olan yüzde 20’yi seçti. Halbuki bugün 1 yaş altı çocukların yüzde 80’inin aşıya erişimi var. Aşıların yerel sağlık kliniklerine getirilebilmesi için gerekli soğuk zincir lojistik dağıtım patikasının işleyebilmesi, buralarda ulaşım, elektrik, eğitim, sağlık bakımı gibi temel altyapının tamamlanmış olmasına bağlı. Bu, aynı zamanda yeni fabrikalar kurabilmek için gereken altyapı. Yani eğer gerçekte yüzde 80 aşılanırken finansal yatırımcılar bunun sadece yüzde 20 olduğunu düşünüyorsa aslında büyük ihtimalle dünyanın en hızlı büyüyen bölgelerini yatırım radarlarına sokmuyorlar.

8-ACİL DURUMDA KARAR VERME YA ŞİMDİ YA HİÇ

Korktuğumuz zaman zihinlerimiz baskı altına girer ve bizi en kötü senaryoyu düşünmeye yönlendirir. Bunun sonucunda yanlış kararlar veririz. Acil bir durumla karşılaştığımızda bir adım geriye çekilip sakin kafayla elimizdeki verileri değerlendirmeliyiz.1981’de Mozambik’in en fakir bölgelerinden Nacala’da doktorluk yaparken bu içgüdü nedeniyle korkunç bir şeye neden oldum.

ANİ KARAR: Deniz kıyısındaki Memba’dan yüzlerce kişi bacaklarını felç eden ve daha aşırı durumlarda onları kör eden bir hastalık şikâyetiyle bana geldi. Ben durumu tam tetkik etmeden bulaşıcı olabileceği korkusuyla Nacala Belediye Başkanı’nın şehirden çıkışları kapama teklifini onayladım. Ertesi gün Memba’ya doğru arabayla yol alırken denizden kadın ve çocuk cesetlerinin çıkarıldığını gördüm. Sorduğumda mallarını Nacala’daki pazarda satmak isteyen 20 kadın ve çocuklarının balıkçı teknelerine para vererek merkeze ulaşmak istediklerini ama bindikleri bot batınca hepsinin boğulduğunu öğrendim.

DRAMATİK SONUÇ: Burada suçlanması gereken balıkçılar değil, bendim. Çünkü, dikkatli bir araştırma yaptığımda hastalığın bulaşıcı olmadığını fark ettim. Köylüler kıtlık nedeniyle hep yedikleri bir bitkiyi, tam olarak işlenmeden tükettikleri için zehirlenmişti. Hastalığı araştırmak için birkaç gün harcadım ama yolların kapatılmasının sonuçlarını bir an düşünmedim.

9-KADERCİLİK ETKİN Mİ?

ŞAŞIRTAN AFRİKA: Ülkeler ve toplumlar hiçbir zaman aynı kalmaz, aksine her gün değişir ve gelişir. Kader içgüdümüz ise işlerin belli yerlerde herkes için hep aynı olacağını söyler. Pek çok insan, Afrika ülkelerinin asla gelişemeyeceğini düşünüyor. Halbuki fakir sahra altı ülkeleri son 60 yılda eğitim, elektrik ve sıhhi altyapılarını Batının kendi mucizesini yaratma hızında iyileştirdi. Sahra altı 50 Afrika ülkesi, çocuk ölümlerini İsveç’ten daha hızlı azalttı. IMF, 2008 krizinden sonraki 5 yıl için gelişmiş ülkelere yönelik büyüme beklentisini yüzde 3’ten 2’ye çekerken, bu dönemde en yüksek büyümeyi yüzde 5’le Gana, Nijerya, Etiyopya ve Kenya’nın gerçekleştirmesi de buralara daha fazla yatırım gelebileceğinin işaretçisi.

İRAN MUCİZESİ: Müslüman toplumların kaçınılmaz olarak Hristiyanlardan fazla çocuk sahibi olduğu da abartılı kabul gören bir durum. Kadın başına doğum sayısını dünyada şimdiye dek en hızlı azaltan ülke İran… 1984’te kadın başına 6 olan doğum sayısı, 15 yılda 3’ten aza düştü. Ve bugün bu sayı kadın başına 1,6 doğum ile ABD’nin (1,9) altında… Çünkü İran, 1990’larda dünyanın en büyük kondom fabrikasına ev sahipliği yapıyordu. Ayrıca kamu sağlığı hizmetlerine erişimi olan, evlilik öncesi çiftlere zorunlu cinsellik eğitimi verilen, korunma yöntemlerinin yaygın kullanıldığı son derece eğitimli bir nüfusa sahip. Dinlerden bağımsız olarak, her toplumda aşırı yoksulluk seviyesinde yaşayan kadınlar daha çok çocuk sahibi oluyor. Yani aslında kader değil gelir seviyesi diye bir kriter söz konusu.

10-TEK BOYUTLU YAKLAŞIM

Tek boyut içgüdümüz nedeniyle problemlerin basitçe tek bir nedeni ve tek bir çözümü olduğunu düşünmek isteriz. Sorunları doğru algılayıp çözmemizin önünde en büyük engel olan bu içgüdünün ardında iki neden yatar: Profesyonel ideoloji ve politik ideoloji. Profesyonel ideolojiyi temsil eden iki gruptan aktivistler, kendilerini adadıkları her konuda tehditleri abartma eğilimine girerken uzmanlar ise sadece bir konu hakkında sahip oldukları derinlemesine bilgiyi tüm dünyayı anlamak için kullanır. Stockholm’deki feminizm kongresinde yaptığım testte aktivistlerin sadece yüzde 8’i, bugün 30 yaşındaki kadının aynı yaştaki bir erkekten sadece ortalama 1 yıl az okula gittiğini bildi. 6 milyar insanın yaşadığı Seviye 2, 3 ve 4’te kadınların neredeyse erkeklerle eşit seviyede okullaşması, harika bir gelişme ama aktivistler bunu kutlayacak bilgiye dahi sahip değil. Uzmanlar ise kullanım alanı ve ihtiyaca bakmadan sürekli kendi alanından çözüm bulur. Örneğin doktorlar önleyici tedavinin daha çok işe yarayacağı yerlerde sürekli tıbbi tedaviyi savunur. Politik ideoloji ise genellikle çözümün veya gelişimin tek bir siyasi dogma çerçevesinde geleceğini savunur. Örneğin insanlar, genelde liberal demokrasinin beraberinde barışı, sosyal ilerlemeyi, tıbbi iyileştirmeleri ve ekonomik büyümeyi getireceğini düşünür. Ama kanıtlar bu iddiayı desteklemiyor. Ekonomik ve sosyal gelişme yaşayan pek çok ülke demokrasiyle yönetilmiyor. Güney Kore bir askeri diktatörlük yönetimi altında, petrol dahi bulmadan, Seviye 1’den Seviye 4’e en hızlı sıçramayı gerçekleştirdi. 2016’da en hızlı ekonomik büyümeyi gerçekleştiren 10 ülkeden 9’unun demokrasi notu çok düşük. Diğer yandan ABD’de piyasanın her türlü sorunu çözeceği inancı sağlık hizmetlerinde eşitsizliğe yol açıyor.

Yazar: Aslı Sözbilir
Kaynak: www.capital.com.tr

MAKALE

İnsanı utangaç yapan nedir?

utangaçlıktan nasıl kurtulurum, utangaçlık, utangaçlar için tavsiyeler, utangaç, psikoloji, Manşet

Bir yere gittiğinizde diğer insanlarla tanışıp konuşma fikri sizi korkutuyor mu? Ya da topluluk önünde konuşma yapacağınızı düşünmek bile sizi terletiyor mu? Öyle ise yalnız değilsiniz. İşte utangaçlık ile ilgili merak ettiklerinize yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Utangaçlık Hayatınızı Ele Mi Geçirdi?

Utangaçlık, birçoğumuzun yaşadığı veya yaşamaya devam ettiği bir durum. Bazılarımız için bu durum ara ara baş gösteren ve pek problem oluşturmayan bir derecede yaşanıyor olabilir. Fakat bazılarımız için sürekli sorun yaratan bir hale dönüşmüş ve hayatımızı ele geçirmiş olabilir. Utangaçlık kimi insanlar için öyle bir boyuta çıkar ki kendisini toplumdan izole etmesine neden olabilir.

Psikoloji literatüründe utangaçlık, çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır. Utangaçlığın tanımını duygusal açıdan ve toplumsal açıdan ele alabiliriz. Duygusal açıdan utangaçlık; bireyin toplumsal hayatında sıkıntı oluşturan heyecansal durum sonucu kendisini rahat hissedememesi, insanlardan korkması ya da çekinmesidir. Toplumsal açıdan utangaçlık; bireyin toplumsal etkileşimlere karşı hissettiği huzursuzluk ve engellenmişlik hissi sonucu etkileşimlerde başarısızlık yaşamasıdır. Bu başarısızlık sonucunda kişilerde toplumsal etkileşimlerden kaçınma davranışları görülür.

Utangaçlık, sosyal kaygıyla yakından ilişkilidir. Peki, sosyal kaygı nedir? Sosyal kaygı, başkalarının olası değerlendirmelerine karşı verdiğimiz duygusal ve davranışsal tepkilerdir. Başkalarının bizim hakkımızda yapacağı değerlendirmeler derin kaygı duymamıza neden olur. Sosyal kaygıya olumsuz fizyolojik uyarılmalar da eşlik eder.

Utangaçlık/çekingenlik sandığımızdan çok daha yaygındır. Zimbardo’nun yaptığı araştırmada anketlerden çıkan sonuca göre insanların %40’ı kendisini çekingen olarak tanımladığını belirtir. %40–50’lik bir kesim de daha önceden çekingen bir insan olduğunu ya da bazı durumlarda çekingen davrandıklarını söylemiştir. Bu araştırmaya baktığımızda hayatında utangaçlık/çekingenlik yaşamamış insan oranının çok düşük olduğunu görebiliriz.

Utangaçlık/Çekingenliğin Nedenleri

Kişisel Nedenler: Utangaç bireylerin özellikleri incelendiğinde ilk karşımıza çıkan, bireylerin kendilerine yönelik algılarının olumsuz olduğudur. Bir başka ifadeyle öz yeterlilik düzeyleri düşüktür diyebiliriz. İkinci olarak bu kişilerin geçmişlerinde başarısızlıkla sonuçlanan deneyimleri vardır. Giriştikleri bazı işlerde ya da sosyal ilişkilerde başarısızlık yaşamış ve bunun tekrarlanacağından korkuyor olmaları muhtemeldir. Üçüncü olarak ise, utangaçlıklarını pekiştirecek travmatik deneyimler yaşamış olma ihtimalleridir. Örnek olarak cinsel istismara maruz kalmak ya da bireyin toplum önünde öz saygısını zedeleyecek bir duruma maruz kalması verilebilir.

Toplumsal Nedenler: Utangaçlığın ortaya çıkmasında bireyin içinde yaşadığı toplum ve kültür de son derece önemlidir. Örneğin; kadınların özgürleşmesinin engellendiği, öz güvenlerinin kırıldığı ve kadın oldukları için bir adım geride olmak zorunda bırakıldıkları toplumlarda kadınların utangaçlık sorunları yaşaması sık gözlemlenen bir durumdur. Ayrıca anne baba tutumları da utangaçlık için çok önemlidir. Aşırı koruyucu ya da otoriter anne baba tutumları da utangaçlığın gelişmesine neden olabilir. Bunların dışında akranları ya da ailesi tarafından dışlanan kişilerin utangaçlık geliştirmesi çok muhtemeldir. Ayrıca insanlar birçok davranışı gözlemleyerek öğrenebilirler, utangaçlık da bunlardan biridir. Kişi ailesinden, kardeşlerinden, arkadaşlarından yani yakın çevresinden bir ya da birden çok kişiden utangaçlığı gözlemleyerek öğrenebilir.

Peki, Neler Yapabiliriz?

Utangaçlık/çekingenliğe müdahale konusunda birçok yöntem bulunmaktadır. Kişi bu konuda araştırmalar yaparak kendine uygun olan yöntemleri belirleyerek uygulamaya çalışabilir. Aşağıda da bazı temel yol ve yöntemlere değinilmiştir.

*Utangaç bireylerin kendileri hakkında bazı yanlış düşünceleri ve inançları vardır. İlk olarak bunları fark edip belirlemeli daha sonra ise bu işlevsel olmayan düşünce ve inançların yerine işlevsel olanları koymaya çalışmalıdır. Örneğin “Duygu ve düşüncelerimi ifade edersem insanlar önce saçma fikirlerimi daha sonra ise beni kabul etmezler” şeklinde bir inanca sahip olabiliriz. Bunun yerine “Herkes gibi ben de duygularımı ve düşüncelerimi ifade etme hakkına sahibim. Herkesin beni kabul etmesi ya da onaylamasına gerek yok.” gibi bir inanç geliştirilebilir. Bunu uygulamaya koymak için şöyle bir şey yapılabilir; önümüze bir kağıt alıp bizi olumsuzluğa sürüklediğini düşündüğümüz işlevsel olmayan düşüncelerimizi kağıdın bir tarafına yazabiliriz. Daha sonra ise bu düşüncelerin yerine koyabileceğimiz daha işlevsel ve daha sağlıklı cümleler belirleyerek karşılarına yazabiliriz. Günlük hayatımızda utangaçlığımızla ilgili bir durum yaşadığımızda bu cümleleri hatırlayıp işlevsel olanı kullanmak ve uygulamak için çabalayabiliriz.

*Utangaç bireylerin bir başka özelliği de yaşanan olumsuzlukları kendilerine yükleme durumlarıdır. Olumsuz bir şeyle karşılaştıklarında bunun sorumlusunun kendileri olduğunu düşünürler. Örneğin “bütün bunlar benim aptallığım yüzünden başıma geliyor” gibi fikirlere sahip olabilirler. Bu fikirleri de az önceki gibi işlevsel olanlarla değiştirmeli, olayların sebebini sadece içsel sebeplere değil dışsal sebeplere de bağlayabilmeliyiz.

* Utangaç bireylerin, utangaçlığı yenebilmek için kişilerarası ilişkilerde kendilerini ifade edebilmeleri gerekir. Bunu sağlayabilmek için de sosyal becerileri geliştirmek gerekir. Bunu başarabilmek hemen olabilecek bir şey değildir, bunun için belli bir süreç ve çaba gereklidir. Bu becerilerden bazılarına örnek verecek olursak; göz teması kurmak, selamlaşmak, kendini açmak, duygularını ifade etmek, güven oluşturmak, eleştiri ile başa çıkma, sohbete başlayabilme vb. Ulaşmayı hedeflediğimiz sosyal becerileri kolaydan zora doğru sıralamalı ve aşamalı olarak uygulamaya koymalıyız. Uygulama aşamalarında ailemizden ve yakın arkadaşlarımızdan destek almak hatta zaman zaman ilerlememiz hakkında geri dönüt almak faydalı olacaktır.

*Utangaç bireyler, kendilerinde kabul etmedikleri bazı fiziksel ya da kişilik özelliklerini diğer insanlarında kabul etmeyeceğini düşünürler. Kendimizde kabul etmediğimiz özellikleri fark edip bunlarla barışmak ve kabullenmek utangaçlık için büyük bir adım olacaktır.

*Utangaçlık problemi yaşayan bazı insanlar utangaç olduklarını kabullenmez ve bu konu hakkında konuşmak istemezler. Fakat bu, problemin bastırılmasına ve daha çok büyümesine neden olabilir. Böyle bir tutum sergilemekten vazgeçip, yakın çevremizle problemimiz hakkında konuşmalı, neler yapılabileceğini gözden geçirmeliyiz. Problem hakkında konuşabilmek bize bunun aşılabilecek bir problem olduğu mesajını verecektir.

Kısacası utangaçlık; dünya üzerindeki birçok insanın daha önceden yaşadığı ya da yaşamaya devam ettiği bir durum. Diğer problemlerimizi çözerken olduğu gibi utangaçlık durumunda da ilk olarak problemin temeline inmeli ve sebepleri ortaya çıkarmalıyız. Daha sonra burada yazan ve yazmayan müdahale yöntemlerini araştırmalı, kendimize uygun olanları belirlemeli ve harekete geçmeliyiz.

Hayatımız boyunca kendimizde değiştirmek istediğimiz birçok şey keşfedebilir, bir çok problem yaşayabiliriz. Kimi zaman bunları tek başımıza aşabiliriz, kimi zaman da kendi çabamızın dışında ailemizin, arkadaşlarımızın ya da profesyonel insanların desteğine ihtiyaç duyabiliriz. Tek ya da destek alarak olması fark etmez değişim her zaman kendimizle başlar. Unutmamalıyız ki biz istediğimiz sürece kendimizdeki her şeyi değiştirebilir ve problemlerimizin üstesinden gelebiliriz. Kendinize güvenin!

Yazar: Kübra Şahin
Kaynak: www.medium.com 

Okumaya devam et

MAKALE

Japon sanatı: Kintsugi

Manşet, kintsugi sanatı, kintsugi felsefesi, kintsugi, japon sanatı

Kintsugi , kırılan nesneyi eskisinden daha güzel ve değerli hale getirmek amacı taşıyan japon sanatıdır. Kırılmanın aslında bir bozulma veya yok olma değil, yeni bir varoluş biçimi olduğuna işaret eder. Peki, sizce kırılan her şeyi eskisinden daha iyi duruma getirmek mümkün müdür?

Kusurların Mükemmelliğini Ortaya Çıkarma Sanatı: Kintsugi ve Kintsukuroi

Porselen bir kase kırıldığında, tekrar yapıştırılırsa eskisi gibi olmaz.

Peki ya eskisinden daha güzel olabilir mi?

Japonlar, 600 yıl önce bu durumu sanata dönüştürmüş: Kintsugi(Altınla birleştirme) ve Kintsukuroi(Altınla tamir etme).

Japonca’da Kin: Altın, Tsugi: Birleştirmek, Tsukuroi ise tamir etmek anlamına geliyor. Japonlar, kırılmış eşyaların parçalarını altın, gümüş ve platin boyalar kullanarak birleştiriyor ve o eşya eskisinden daha çekici ve daha değerli bir hale geliyor. Japonlar, bu sanata çok değer veriyor. Özel kintsukuroi setleri satıyorlar ve bu onarılan eşyalar, genelde kırılan eşyalardan daha pahalı oluyor. Bu sanatla, kırık ya da kusurlu eşyaların da güzel olabileceği gösteriliyor ve bunları satın alan insanlar, diğerlerinde olmayan özel bir şeye sahip olmuş oluyor.

Bunun temelinde, “wabi-sabi” felsefesi yatar. Kırılan ya da eskiyen eşyalardaki güzelliği görmek anlamına gelen bu felsefeye göre, Kintsugi tekniğiyle, kırılan ya da hasar gören eşyalar yeniden onarılarak onlara yeni bir yaşam ve amaç kazandırılıyor.

Bir kupanız kırıldığında onu çöpe atar, ondan vazgeçersiniz. Kalbiniz kırıldığında, bir kusurunuzu fark ettiğinizde, bir yanlış yaptığınızda kendi kabuğunuza çekilmek, kendinizi o olumsuzluğa hapsetmek sizce ne kadar doğru olur? Bunun yerine, başınıza gelen olumsuzlukları, güzel düşüncelerle onarabilirseniz, daha olgun, eskisinden daha değerli hissedersiniz. Böylece çöpe atmak istediğiniz 10 TL’lik kupanız-kusurlarınız, 100 TL ederinde sizde kalabilir-artık daha değerlisiniz.

Mükemmel olmak zorunda değiliz. Kendimizi böyle kabul etmeliyiz. Sıfırdan kırıksız, çatlaksız, hasarsız bir ruha sahip olmak zorunda değiliz. Doğru yöntemle kendimizle ilgilenirsek kusurluluğun mükemmelliğine sahip olabiliriz. Bu felsefeye göre, önemli olan kırığı onarmak değil, nesnenin gerçek değerini ortaya çıkarmaktır. Bizi biz yapan yaşadıklarımızdır. Olumlu ya da olumsuz her şey karakterimize, hayata bakış açımıza katkıda bulunur, ancak burada önemli olan bunları doğru analiz edebilmek, kırıkları doğru tamir edebilmektir.

Başarılı insanların birçoğu zorluklar içerisinden çıkıp büyük başarılara imza atmıştır ve bu kişiler, genellikle başarısız oldukları anlara, kalplerini kıran insanlara teşekkür ederler. Onlar sayesinde, kendilerini doğru tamir etmeyi öğrenebilmiş, gerçek değerlerini benliklerinde hissedebilmişlerdir. Bunun anlamı, “Başarılı olmak için mutlaka başımıza kötü bir şey gelmeli” demek değildir, ancak başımıza gelen kötü şeylerle de, kırık parçalarımızla da mükemmel olabilir, yola devam edebiliriz.

Bunun için seçim sizin; kırık parçalarınızla, kendinizden biraz daha kaybetmeye devam mı edeceksiniz yoksa onlarla yaşamayı öğrenip kendinize altın değerler katarak mı yola devam edeceksiniz?

Yazar: Elif Özçakmak
Kaynak: www.ceotudent.com

Okumaya devam et

MAKALE

Kahveyi ne kadar tanıyorsunuz?

Manşet, kahvenin faydaları, kahve içmek, kahve çeşitleri, kahve

Günde kaç bardak kahve içmek idealdir? Aç karnına tüketmenin zararı var mıdır? Kahvenin faydaları nelerdir? İşte tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki makalenin tamamı…

Kahve içerken dikkat edilmesi gerekenler ve püf noktalar

Sohbetlerin vazgeçilmezi kahve; gün içinde enerji veriyor, uykuyu açıyor ve kişiyi zinde tutuyor. Tüm bunların yanında birçok hastalıktan korunmada da yardımcı oluyor. Ancak kahvenin kaliteli malzeme ile uygun koşullarda hazırlanıp, belirli miktarlarda tüketilmesi gerekiyor.

Kahve hakkında en çok merak edilenler… Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Aslıhan Altuntaş, kahvenin doğru tüketimi için önemli önerilerde bulundu.

Hazır kahvelerden uzak durun

Sağlıklı bir kahveden bahsetmek için öncelikle kahvenin çeşitlerine değinmek gerekmektedir. İlk olarak marketlerde satılan granül kahve adı verilen işlenmiş hazır ürünlerin tercih edilmesi önerilmemektedir.

Kahvesel özelliğini yitirmiş, işlenmiş, endüstriyel granül kahvelerin dışında, öğütülmüş kahve olarak adlandırılan diğer tüm kahve türleri damak zevkine göre seçilebilir.

Türk kahvesi, espresso, americano, filtre kahve gibi daha birçok çeşidi bulunan öğütülmüş kahvelerin aromaları geldikleri bölgeye göre değişirken, sertlik dereceleri kavurma ve pişirme yöntemlerine göre değişmektedir.

Örneğin Asya bölgesinden gelen kahveler daha acımsı bir tat vermektedir. Orta ve Güney Amerika kahveleri en çok bilinen ve bizim aslında en çok tükettiğimiz türlerdir. Afrika bölgesinden gelenler ise daha vanilyalı, meyveli tatlarda hafif kahvelerdir.

Aromalı kahveler alınan kalori miktarını artırıyor

Kahvenin sağlıklı tüketilmesinin temel noktası, kahveyi sade bir şekilde tüketmektir. Eğer sütlü tercih edilecekse bu oran kişinin günlük tüketmesi gereken süt miktarına göre belirlenmelidir. Ancak çok az tatlandıracak kadar eklenen sütler hesaba katılmayabilir.

Bunun yanında karamel, fındık, çikolata gibi aromaların tümü kahvenin kalorisini artırmaktadır. Sürekli olmamak şartıyla aromalı kahveler tüketilebilir ancak yüksek kalori oranlarıyla günlük tüketim hakkından kaybedilerek öğünlerde kısıtlamaya gidilmesi gerekliliği unutulmalıdır.

Çok kavrulan kahve besin değerini yitiriyor

Meyve ve sebzelerde bulunan flavonoidler yararlı biyokimyasal ve antioksidan etkiye sahip aromatik pigment bileşikleridir. Isı işlemiyle bütün besin maddelerindeki flavonoidler belli bir miktar değişime uğramaktadır. Kahveler ısı işlemiyle bu değişime uğradığı için lezzetinde bazı değişiklikler yaşanır. Bu nedenle çok koyu kavrulmuş kahveler yerine daha az kavrulmuş ve orta kavrulmuş kahveler tercih edilmelidir.

Böylece hem flavonoidlerden daha çok yararlanılır hem de lezzet kaybı yaşanmaz. Az kavrulmuş kahveler biraz daha ekşimsi tada sahiptir. Orta kavrulmuş kahveler ise biraz daha yumuşak içime sahiptir. Lezzeti hangi kahvenin çeşidinin tüketildiğine göre de değişmektedir. Ancak hangi kahve türü olursa olsun hem sağlık hem de lezzet açısından çok kavrulmuş kahvelerden ziyade az ya da orta kavrulmuş kahveleri tercih etmek daha faydalı olacaktır.

Günde 2 bardak ideal

Her şeyde olduğu gibi kahvede de bir dengeye göre gitmek gerekir. Ancak günlük kahve tüketim miktarı içilen kahvenin sertlik derecesine göre değişmektedir. Örneğin espressonun kafein miktarı filtre kahveye göre daha fazladır. Kahve türünün sertliği kavurma şekline göre de değişir. Bu nedenle daha orta sertlikte 3. ve 4. seviye kahveler önerilmektedir.

İçerisine koyulan kahve miktarı da önemlidir. Ortalama 2 tatlı kaşığı kadar kahve ile yapılan 300-400 ml’lik bir kupadan günde 2 tane içmek tavsiye edilen tüketim miktarıdır.

Aç karnına kahve tüketmeyin!

Ev için satın alınan kahveler tüketim miktarına göre en fazla 1-2 ay içerisine bitirilecek şekilde satın alınmalıdır. Kahveyi uzun süreler bekletmek hem lezzet açısından hem de içeriğindeki flavonoidler açısından uygun değildir.

1-2 ayda bitecek kadar kahveyi evlerde stoklamak en doğrusudur. Bunun yanında aç karınla, öğün yerine kahve tüketimi kesinlikle önerilmemektedir. Kahve mide asidinin yükselmesine sebep olarak gastrit ve reflü riskini artırmaktadır.

Doğru tüketildiğinde diyabetten kansere kadar birçok hastalığa kalkan oluyor

Tüm bu koşullara uygun tüketilen sağlıklı bir kahve alışkanlığının vücuda birçok faydası bulunmaktadır.

En önemli ve en çok konuşulan özelliği metabolizmayı hızlandırmasıdır.

Spor öncelerinde tüketimi önerilmektedir. Antrenmandan ve yoğun bir egzersizden sonra tüketilen kahve kaslardaki ağrıların ve yorgunluğun atılmasında yardımcı olur.

Gün içerisinde zinde kalmayı sağlar.

Günde ortalama 2 fincan tüketildiğinde tip 2 diyabetten korunma sağlamaktadır.

İçeriğindeki kafeinden dolayı bilişsel performansı artırmaktadır.

Özellikle erkeklerde daha sık görülen safra kesesi taşı oluşumlarını azalttığı bilinmektedir.

Oksidatif strese bağlı ritim hasarının oluşumunu önlemekte ve koruyuculuk sağlamaktadır.

Erkeklerde gut oluşumu riskini azalttığı bilinir.

Depresyonu ve depresyon riskini azalttığı da çalışmalarla ortaya konmuştur.

Bilişsel performansı artırmasıyla Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının riskini azaltmaktadır.

İçeriğindeki kafeik asit ve klorojenik asit gibi bazı antioksidan maddeler sayesinde vücudu tüm hastalıklara karşı savunduğu gibi DNA bütünlüğünü koruduğu için bazı kanser türlerinin tedavisinde de tüketimi önerilmektedir.

Kaynak: www.indigodergisi.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND