Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Bill Gates’ten kitap önerisi var!

uçurum yaratma, tek boyutlu yaklaşım, suçlu arama, negatif seçicilik, Manşet, karşılaştırma, karar yönetimi, kadercilik, hans roslıng, genelleştirme, devamlılık yanılgısı, bıll gates, abartılı korku

Çoğumuz dünyanın her geçen gün daha kötüye gittiğini düşünür. Fakat aslında her şey düşündüğümüzden çok daha iyi durumda… Peki bu yanılgılarımız neden ve nasıl oluşuyor? İşte Bill Gates’in başucu kitabından dünyayı kötü algılamamıza neden olan içgüdüler…

Gates’in dünyayı anlama rehberi

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in “başucu kitabım” olarak nitelendirdiği kitaptan öne çıkanlar şöyle …

1995’te İsveç’te Karolinska Enstitüsü’nde verdiğim ders sırasında çocuk ölümlerinin Suudi Arabistan dahil dünyanın her yerinde azaldığını anlattım. Bunun da yeterli gıda alımı, temel sağlık hizmetlerine erişim, sıhhi altyapının iyileşmesi ve annelerin okur-yazarlık oranının artışına işaret ettiğini söyledim. Çocuk ölümlerinin artık sadece ilkel kabilelerde ya da çiftçi toplumlarda yüksek olduğunu belirtirken bir öğrenci ‘Onlar bizim gibi yaşayamaz’ dedi. ‘Onlar’dan kastını sorduğumda ise ‘Batılı olmayanlar’ diye yanıt verdi. Bir diğer öğrenci, ‘Biz Batı’da daha az çocuk sahibi olduğumuz için daha az çocuk ölümü yaşanıyor diye devam etti. Aslında bu bilgiler doğruydu ama 1965 verilerine göre…” İşte her şey böyle başladı. Global sağlık uzmanı, tıp doktoru, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF danışmanı Prof. Hans Rosling, öğrencilerinin zihninin güncelliğini yitirmiş bilgiler ve önyargılarla dolu olduğunu görünce hayatının kalanını küresel meseleler hakkındaki “içgüdüsel dramatik önyargıları” açığa çıkarmaya adadı. Oğlu Ola Rosling ve gelini Anna Rosling ile birlikte Gapminder Foundation adlı vakfı kurdu. Basit testlerle önyargılı bilgilerin nasıl sorunların çözümünü zorlaştırdığını gösterdi. Nisan ayında çıkan Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World-And Why Things Are Better Than You Think (Gerçekçilik: Dünya Hakkındaki Yanılgımızın 10 Sebebi- Ve Neden Her Şey Düşündüğünüzden Daha İyi Durumda) adlı kitabında da bu tecrübelerini bir araya getirdi. Bill Gates’in “Dünyayı anlamama rehberlik eden kitap” diyerek tavsiye ettiği eseri sizin için özetledik. İşte dünyayı olduğundan kötü algılamamızın nedeni olan 10 temel içgüdü:

1-UÇURUM YARATMA

“Öğrencilerim, çocuk ölüm oranlarının Batılı olmayan ülkelerde daha yüksek olduğunu iddia ederken ‘biz’ ve ‘onlar’dan bahsediyordu. Siyasetçiler ve gazeteciler de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler derken, çoğunlukla zengin ve fakir toplumları kastediyor. Aslında bu tanımlamalar, dünyayı iki kutuplu bir yapı olarak algılama eğilimimizin bir yansıması. Ben buna ‘uçurum yaratma içgüdüsü’ diyorum. Aslında işler, uzun zamandır böyle değil. Gelir seviyesi, turizm, eğitim, sağlık ve altyapı başlıklarındaki güncel BM istatistikleri, dünya nüfusunun yüzde 75’ini orta gelirli gösteriyor. Yaptığımız anketlere göre ise Batılıların yüzde 80’i, dünya nüfusunun çoğunlukla düşük gelirli ülkelerde yaşadığını düşünüyor. Bu yanılgı, global şirketlerin dünyadaki potansiyel 5 milyar tüketiciyi ıskalaması anlamına da geliyor. Oysa dünya nüfusunun sadece yüzde 9’u düşük gelirli ülkelerde yaşıyor. Artık dünyayı düşük ve yüksek gelir grubu olarak kategorize etmek yerine, 4 ana gelir grubunda anlamaya çalışmalıyız: Seviye 1: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 1 dolar kazanıyor ve su, yemek ve sağlık ihtiyaçlarına erişimde zorlanıyor. Seviye 2: Dünya nüfusunun 3 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 4 dolar kazanıyor. Su, yemek ve temel eğitime erişebiliyor. Ancak sorunlu elektrik altyapısı günlük hayatını zorlaştırıyor. Tıbbi hizmete ulaşsa da ilaca erişimde maddi olarak zorlanıyor. Seviye 3: Dünya nüfusunun 2 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 16 dolar kazanmak için haftada 136 saat çalışıyor. Eğitime, temiz suya, sürekli elektriğe ve bunun getirdiği konfora sahip. Ulaşıma parası olduğundan şehirdeki daha fazla maaş ödeyen işe geçip biriktirdiklerini çocuklarının eğitimi, sağlık sorunları ya da tatil için kullanabiliyor. Seviye 4: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup günde ortalama 64 dolar kazanıyor. Çok iyi eğitim, sağlık imkanlarına ve evlerinde temel konfora sahip. Bir arabası var, dışarıda yemek yiyebiliyor ve uçakla seyahat edebiliyor.

2-NEGATİF SEÇİCİLİK

Sizce şu 3 ifadeden hangisi doğru: l Dünya daha iyi bir yere gidiyor. l Dünya daha kötü bir yere gidiyor. l Dünya ne iyi ne kötü bir yere gidiyor. Bu sorunun sorulduğu 30 ülkede istisnasız insanların yarıdan fazlası, “işlerin kötüye gittiği” yönünde yanıt vermiş. Bu, “kötü şeyleri, iyilerden daha fazla fark etme” içgüdümüzün bir yansıması. Oysa gerçekler böyle değil… 1966’ya kadar insanlığın yarıdan fazlası Seviye 1’de yaşıyordu, yani o zamana dek aşırı yoksulluk kuraldı. 1966 sonrası ise aşırı yoksulların oranı giderek azalmaya başladı. BM istatistiklerine göre son 20 yılda dünyada olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısı, yarı yarıya azalarak yüzde 9’a kadar düştü. Yani insanlığın neredeyse tamamı cehennemden kaçmayı başardı! Bunu büyük bir partiyle kutlamalıydık. Ama onun yerine kasvet egemen. Çünkü, aynı ankete göre katılımcıların yüzde 90’ı son 20 yılda aşırı yoksul insan sayısında ya değişim olmadığını ya da bu sayının 2’ye katlandığını düşünüyor. Aslında buradaki negatif seçiciliğin üç kaynağı var. İlki geçmişi romantize etme hastalığı, ikincisi medyanın sürekli negatif haberlere odaklanması… ABD’de vahşi suçların sayısı 1990’da 14,5 milyon civarındayken 2016’da 9,5 milyonun altına düştü. Ancak her korkunç tekil olayın bir kriz şeklinde haberleştirilmesi çoğunluğun vahşi suçlarda artış olduğunu düşünmesine neden oluyor.

3-DEVAMLILIK YANILGISI

Sürdürülebilirlik kelimesi neredeyse davet edildiğim tüm konferansların başlığında yer alıyor. Sürdürülebilirlik denklemindeki en önemli sayı ise dünya nüfusu… Dolayısıyla, konferanslardaki katılımcıların global nüfus artışıyla ilgili temel bilgileri bildiklerini düşünürken çoğunlukla yanıldığımı gördüm. Çünkü, ‘“doğrusal çizgi içgüdüsü”, dünya nüfusunun sadece artmakta olduğu yanılgısını doğuruyor. Bunun somut örneğini sosyal bilimler dersinde global nüfus trendlerini anlatan Norveçli öğretmenlere verdiğim konferansta yaşadım. Onlara şu soruyu sordum: “Bugün dünyada 0-15 yaş arası 2 milyar çocuk var. 2100’de kaç milyar çocuk olacak? Seçenekleriniz 2,3 ve 4 milyar”. Gerçek yanıt 2 milyardı. Çünkü, BM uzmanları, uzun süredir artış trendinin bittiğini biliyor. İstatistikler, 1948’den beri kadın başına 5 olan doğum sayısının 1965 itibarıyla hızla düşüşe geçerek 2017’de 2,5’e ulaştığını gösteriyor. Buradaki azalışın ana nedenleri ise milyarlarca insanın aşırı sefaletten kurtulmasıyla artık geniş aileye ihtiyaç duyulmaması, çocuk ölümlerinin azalmasıyla başka bir çocuğa gerek kalmaması ve ebeveynlerin eğitim sahibi olmasıyla daha iyi bir hayat sunabilecekleri daha az sayıda çocuğa sahip olmayı tercih etmesi… Kısacası düşüş sürecek. Oylama makinesinden çıkan sonuç ise şok ediciydi. Öğretmenlerin sadece yüzde 9’u soruya doğru yanıt verdi. Buradaki eğilim, aslında bir bilgi eksikliğinden çok daha fazlasına işaret ediyor. Çünkü, gelecekteki çocuk sayısı, global nüfus sayısı tahminleri için en önemli veriyi oluşturuyor. Yani tüm bu sürdürülebilirlik tartışmasının kalbinde yer alıyor.

4-SUÇLU ARAMA SENDROMU

Herhangi bir hatada suçlama içgüdümüz bizi sorumluluğu almak yerine, yanlışın basitçe birinden veya bir şeyden kaynaklandığını düşünmeye yöneltir. Bu, çoğu zaman aslında kişilerin veya grupların rolünü abartmamıza neden olur. Bir şeyler ters gittiğinde sistemik bir problem olup olmadığına odaklanmak gerekir. Bir seminer sırasında büyük ilaç şirketlerinin aşırı yoksulları ilgilendiren sıtma gibi hastalıklar üzerine neredeyse hiç araştırma yürütmediğini anlattım. Bir öğrenci, “Onların yüzüne yumruk atalım” dedi. Ben de ona “Bir seminer için Novartis’te bulunacağım. Kimi yumruklamalıyım” diye sordum. O da “Patronu” dedi. Ben de, “Sence onu yumruklayınca şirket araştırma önceliklerini değiştirir mi” dedim. Öğrenciler bunun yeterli olmayacağını düşünerek halka açık olan şirketin hissedarlarını yumruklamaya karar verdi. Ben de “Haklısınız. Şirket bütçesinin zengin insanların hastalıklarını araştırmaya harcanmasını isteyen hissedarlar, çünkü böylece hisselerden daha iyi getiri elde ediyorlar. Peki, bu hissedarlar kimler” diye sorduğumda sınıftan aldığım yanıt “Zenginler” oldu. Ben, “Hayır” dedim ve devam ettim: “İlaç şirketi hisseleri her daim istikrarlı getiri sağlıyor. Peki, bu bilgiden sonra sizce bu ilaç şirketi hisselerini kim alıyor?” Salonda büyük bir sessizlik oldu. Devam ettim: “Tabii ki emeklilik fonları. Demek ki ben değil ama siz büyükannelerinizi yumruklamak zorunda kalabilirsiniz.”

5-ABARTILI KORKU

Anketlerde insanlara, “en çok nelerden korktuğu” sorulduğunda ilk 4’te “yılanlar, örümcekler, yükseklik ve mahsur kalma korkusu” sayılıyor. Aslında kökeni evrimsel olan bu korkular, Seviye 1 ve 2’de yaşayan insanlar için hala yapıcı ama hayatın daha az fiziksel iş talep ettiği ve insanların doğaya karşı kendini koruyabildiği Seviye 4’te biyolojik hatıralarımız gerçek riskleri görmemizi engelliyor. Ancak dikkatimizi çekmenin en kolay yolu olduğu için medya, korku içgüdümüze seslenmekten kendisini alamıyor. Paradoks şu ki dünya, şimdi en güvenli olduğu konumunda… Oysa bugüne dek hiç olmadığı kadar tehlikeli olarak algılanıyor. 30 ülkeden katılımcılara, “Geçtiğimiz 100 yılda doğal afetlerden kaynaklı yıllık ölüm sayısı nasıl değişti” diye sorduğumuzda, yüzde 90’ı, ya sayının ikiye katlandığını ya da aynı kaldığını söyledi. Gerçekte dünya nüfusu aynı dönemde 5 milyar artmasına rağmen bu oran yarıdan fazla azaldı. Yine Global Terörizm Veritabanı’na göre 2016’da tüm ölümlerin sadece yüzde 0,05’inin terör kaynaklı olduğu görülüyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde, bu oranda çok bariz bir düşüş var. 2007-2016 arasında terör kaynaklı ölüm sayısı 1.439. Ondan önceki 10 yılda ise bu sayı 4 bin 358’di. 2001’den beri tek bir uçak bile hava korsanları tarafından kaçırılmadı. Ancak tüm bu gerçekler gelişmiş ülkelerde terörün çok az kişiyi öldürdüğü gerçeğini kabul ettiremiyor. Gallup’un 2001’de 11 Eylül’den bir hafta sonra yaptığı bir araştırma Amerikalıların yüzde 51’inin bir aile üyesini teröre kurban vermekten endişelendiğini ortaya koyuyordu. 14 yıl sonra tekrarlanan araştırmada sonuç yine aynıydı.

6-KARŞILAŞTIRMA VE ÖLÇME

İnsanoğlunun genel bir orantısızlık sorunu var. Yani hiçbir şeyi gerçek boyutuyla algılayamıyoruz. Bu sorunu aşmak için ise yapmamız gereken iki şey var: İlki karşılaştırmak. Mesela medya ya da aktivistler önünüze herhangi bir konuda bir rakam koyarsa mutlaka karşılaştıracak bir rakam daha isteyin. Çünkü, rakamlar tek başınayken olduğundan daha dramatik görünür. UNICEF’e göre 2016’da 1 yaşın altında 4,2 milyon bebek öldü. Bu rakama tek başına bakıldığında çok korkunç görünüyor. Ancak 2015’e baktığımızda bu sayının 4,5 milyon, 1950’ye baktığımızda ise 14,4 milyon olduğunu görüyoruz. Bebek ölümlerini engellemede varılan iyileşme, ancak karşılaştırma sayesinde anlaşılabiliyor. Bir diğer yöntem de sorunun gerçek boyutunu bölerek anlamak. 2007’deki Dünya Ekonomik Forumu’nda AB üyesi bir ülkenin çevre bakanı Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerin karbondioksit emisyonlarını iklim değişikliğine neden olacak şekilde artırdığını, halihazırda Çin’in ABD’den, Hindistan’ın ise Almanya’dan fazla salınım yaptığını söylemişti. Halbuki böyle bir tehlikenin boyutu ulus başına toplam karbondioksit salınımıyla kesinlikle anlaşılamaz. Bu, Çin nüfusunun toplam ağırlığı ABD’den daha yüksek olduğu için obezitenin Çin’de ABD’den daha yüksek olduğunu iddia etmekle eş değer. Anlamlı ve kıyaslanabilir bir veri için ulus başına toplam salınımı mutlaka her ülkenin nüfusuna bölmeli ve böylece kişi başına karbondioksit salınımını elde etmeliyiz.

7-GENELLEŞTİRME

Uçurum yaratma içgüdüsü dünyayı biz ve onlar şeklinde ikiye bölerken genelleme içgüdüsü bize ‘onların hepsinin aynı olduğunu’ dayatır. Böylece gerçekleri kavramamızın önünde bariyer oluşturur. Örneğin Seviye 4’teki bir şirkette çalışıyorsanız genellemeleriniz yüzünden potansiyel müşterilerinizin ve üreticilerinizin pek çoğunu ıskalama riskiniz var. Ya da eğer finans sektöründe çalışıyorsanız birbirinden çok farklı insanları tek bir çuvala koyduğunuz için müşterilerinizin parasını yanlış yere yatırıyor olabilirsiniz. ‘Bugün dünyada 1 yaş altındaki çocukların yüzde kaçı hastalıklara karşı aşılanıyor” sorusuna dünyanın en büyük 10 bankasının 72 global finans müdürünün verdiği yanıt, tam da bir önceki cümleyi doğruluyor. Bu finansçıların yüzde 85’i en yanlış yanıt olan yüzde 20’yi seçti. Halbuki bugün 1 yaş altı çocukların yüzde 80’inin aşıya erişimi var. Aşıların yerel sağlık kliniklerine getirilebilmesi için gerekli soğuk zincir lojistik dağıtım patikasının işleyebilmesi, buralarda ulaşım, elektrik, eğitim, sağlık bakımı gibi temel altyapının tamamlanmış olmasına bağlı. Bu, aynı zamanda yeni fabrikalar kurabilmek için gereken altyapı. Yani eğer gerçekte yüzde 80 aşılanırken finansal yatırımcılar bunun sadece yüzde 20 olduğunu düşünüyorsa aslında büyük ihtimalle dünyanın en hızlı büyüyen bölgelerini yatırım radarlarına sokmuyorlar.

8-ACİL DURUMDA KARAR VERME YA ŞİMDİ YA HİÇ

Korktuğumuz zaman zihinlerimiz baskı altına girer ve bizi en kötü senaryoyu düşünmeye yönlendirir. Bunun sonucunda yanlış kararlar veririz. Acil bir durumla karşılaştığımızda bir adım geriye çekilip sakin kafayla elimizdeki verileri değerlendirmeliyiz.1981’de Mozambik’in en fakir bölgelerinden Nacala’da doktorluk yaparken bu içgüdü nedeniyle korkunç bir şeye neden oldum.

ANİ KARAR: Deniz kıyısındaki Memba’dan yüzlerce kişi bacaklarını felç eden ve daha aşırı durumlarda onları kör eden bir hastalık şikâyetiyle bana geldi. Ben durumu tam tetkik etmeden bulaşıcı olabileceği korkusuyla Nacala Belediye Başkanı’nın şehirden çıkışları kapama teklifini onayladım. Ertesi gün Memba’ya doğru arabayla yol alırken denizden kadın ve çocuk cesetlerinin çıkarıldığını gördüm. Sorduğumda mallarını Nacala’daki pazarda satmak isteyen 20 kadın ve çocuklarının balıkçı teknelerine para vererek merkeze ulaşmak istediklerini ama bindikleri bot batınca hepsinin boğulduğunu öğrendim.

DRAMATİK SONUÇ: Burada suçlanması gereken balıkçılar değil, bendim. Çünkü, dikkatli bir araştırma yaptığımda hastalığın bulaşıcı olmadığını fark ettim. Köylüler kıtlık nedeniyle hep yedikleri bir bitkiyi, tam olarak işlenmeden tükettikleri için zehirlenmişti. Hastalığı araştırmak için birkaç gün harcadım ama yolların kapatılmasının sonuçlarını bir an düşünmedim.

9-KADERCİLİK ETKİN Mİ?

ŞAŞIRTAN AFRİKA: Ülkeler ve toplumlar hiçbir zaman aynı kalmaz, aksine her gün değişir ve gelişir. Kader içgüdümüz ise işlerin belli yerlerde herkes için hep aynı olacağını söyler. Pek çok insan, Afrika ülkelerinin asla gelişemeyeceğini düşünüyor. Halbuki fakir sahra altı ülkeleri son 60 yılda eğitim, elektrik ve sıhhi altyapılarını Batının kendi mucizesini yaratma hızında iyileştirdi. Sahra altı 50 Afrika ülkesi, çocuk ölümlerini İsveç’ten daha hızlı azalttı. IMF, 2008 krizinden sonraki 5 yıl için gelişmiş ülkelere yönelik büyüme beklentisini yüzde 3’ten 2’ye çekerken, bu dönemde en yüksek büyümeyi yüzde 5’le Gana, Nijerya, Etiyopya ve Kenya’nın gerçekleştirmesi de buralara daha fazla yatırım gelebileceğinin işaretçisi.

İRAN MUCİZESİ: Müslüman toplumların kaçınılmaz olarak Hristiyanlardan fazla çocuk sahibi olduğu da abartılı kabul gören bir durum. Kadın başına doğum sayısını dünyada şimdiye dek en hızlı azaltan ülke İran… 1984’te kadın başına 6 olan doğum sayısı, 15 yılda 3’ten aza düştü. Ve bugün bu sayı kadın başına 1,6 doğum ile ABD’nin (1,9) altında… Çünkü İran, 1990’larda dünyanın en büyük kondom fabrikasına ev sahipliği yapıyordu. Ayrıca kamu sağlığı hizmetlerine erişimi olan, evlilik öncesi çiftlere zorunlu cinsellik eğitimi verilen, korunma yöntemlerinin yaygın kullanıldığı son derece eğitimli bir nüfusa sahip. Dinlerden bağımsız olarak, her toplumda aşırı yoksulluk seviyesinde yaşayan kadınlar daha çok çocuk sahibi oluyor. Yani aslında kader değil gelir seviyesi diye bir kriter söz konusu.

10-TEK BOYUTLU YAKLAŞIM

Tek boyut içgüdümüz nedeniyle problemlerin basitçe tek bir nedeni ve tek bir çözümü olduğunu düşünmek isteriz. Sorunları doğru algılayıp çözmemizin önünde en büyük engel olan bu içgüdünün ardında iki neden yatar: Profesyonel ideoloji ve politik ideoloji. Profesyonel ideolojiyi temsil eden iki gruptan aktivistler, kendilerini adadıkları her konuda tehditleri abartma eğilimine girerken uzmanlar ise sadece bir konu hakkında sahip oldukları derinlemesine bilgiyi tüm dünyayı anlamak için kullanır. Stockholm’deki feminizm kongresinde yaptığım testte aktivistlerin sadece yüzde 8’i, bugün 30 yaşındaki kadının aynı yaştaki bir erkekten sadece ortalama 1 yıl az okula gittiğini bildi. 6 milyar insanın yaşadığı Seviye 2, 3 ve 4’te kadınların neredeyse erkeklerle eşit seviyede okullaşması, harika bir gelişme ama aktivistler bunu kutlayacak bilgiye dahi sahip değil. Uzmanlar ise kullanım alanı ve ihtiyaca bakmadan sürekli kendi alanından çözüm bulur. Örneğin doktorlar önleyici tedavinin daha çok işe yarayacağı yerlerde sürekli tıbbi tedaviyi savunur. Politik ideoloji ise genellikle çözümün veya gelişimin tek bir siyasi dogma çerçevesinde geleceğini savunur. Örneğin insanlar, genelde liberal demokrasinin beraberinde barışı, sosyal ilerlemeyi, tıbbi iyileştirmeleri ve ekonomik büyümeyi getireceğini düşünür. Ama kanıtlar bu iddiayı desteklemiyor. Ekonomik ve sosyal gelişme yaşayan pek çok ülke demokrasiyle yönetilmiyor. Güney Kore bir askeri diktatörlük yönetimi altında, petrol dahi bulmadan, Seviye 1’den Seviye 4’e en hızlı sıçramayı gerçekleştirdi. 2016’da en hızlı ekonomik büyümeyi gerçekleştiren 10 ülkeden 9’unun demokrasi notu çok düşük. Diğer yandan ABD’de piyasanın her türlü sorunu çözeceği inancı sağlık hizmetlerinde eşitsizliğe yol açıyor.

Yazar: Aslı Sözbilir
Kaynak: www.capital.com.tr

MAKALE

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

virüs, sağlık, ölümcül virüsler, Manşet, koronavirüs

Virüsler nelerden oluşur? Nasıl yayılır? Peki, son dönemde herkesi etkisi altına alan koronavirüs nedir? Ne kadar tehlikelidir? İşte tüm bu soruların yanıtı ve daha fazlası…

Virüsler Hakkında Uzmanlardan Merak Ettiğiniz Sorulara Cevaplar

Virüsler, Dünya’daki en yaygın biyolojik varlıklardır. Uzmanlar, sayılarının yaklaşık 10.1030 olduğunu tahmin ediyor. Uzmanlara göre eğer tüm virüsler yan yana dizilmiş olsaydı galaksinin bir tarafından diğerine tüm galaksiyi sararlardı.

Virüsleri doğanın nano-boyutlu teknolojik malzemesi olarak düşünebilirsiniz. Nanometre ölçeğinde boyutları olan, diğer organizmaların hücrelerini istila etmek ve kendilerini çoğaltmak için onları kullanma amacıyla donatılmış moleküler makineler. Büyük çoğunluk insanlar için zararsız olsa da, bazıları insanları hasta edebilir ve hatta bazıları insanlar üzerinde ölümcül olabilir.

Virüsler yaşayan varlıklar mı?

Virüsler hayatta kalmak ve üremek için diğer organizmaların hücrelerini kullanır, çünkü kendileri enerji üretemez ve depolayamazlar. Başka bir deyişle, konakçı organizmanın dışında işlev göremezler, bu yüzden cansız olarak kabul edilirler.

Bir hücrenin dışında virüs, virion adı verilen bağımsız bir partiküle sarılır. Virion, çevrede belirli bir süre “hayatta kalabilir”, bu da yapısal olarak sağlam kaldığı ve temas ettiği takdirde uygun bir organizmayı enfekte edebildiği anlamına gelir.

Bir viryon uygun bir konakçı hücreye bağlandığında – bu, viryonun ve hücrenin yüzeylerindeki protein moleküllerine bağlıdır – hücreye nüfuz edebilir. İçeri girdiğinde, virüs daha fazla virion üretmek için hücreyi kullanır – “hackler”. Virionlar genellikle süreç içerisinde hücreyi tahrip ederler ve daha fazla hücreyi enfekte etmek için uğraş verirler.

Bu “yaşam döngüsü” virüsleri canlandırıyor mu? Bu felsefi bir sorudur, ancak her iki şekilde de canlılar üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilecekleri doğrudur.

Virüsler nelerden oluşur?

Bir virüs parçacığının merkezinde, virüsü yeniden üretmek için genetik talimatları içeren DNA veya RNA’dan yapılmış uzun molekül genom bulunur. Bu genom, genetik materyali koruyan, kapsid adı verilen protein moleküllerinden yapılmış bir kat içine sarılır.

Bazı virüslerin yağlı organik moleküller olan lipitlerden yapılmış bir dış zarı vardır. COVID-19’a neden olan koronavirüs bu “örtülü” virüslerden biridir. Sabun, bu yağlı zarı çözerek tüm virüs parçacığının yok olmasına yol açabilir. Ellerinizi sabunla yıkamanın çok etkili olmasının bir nedeni budur!

Virüslere nelere saldırır?

Virüsler, tanıyabilecekleri ve saldırabilecekleri belirli bir avı olan yırtıcılar gibidir. Hücrelerimizi tanımayan virüsler zararsız olacak ve bazıları da bize bulaşacak, ancak sağlığımız için hiçbir sorun olmayacak.

Birçok hayvan ve bitki türünün kendi virüsleri vardır. Kedilerin kedi bağışıklık yetersizliği virüsü veya HIV’in kedi versiyonunda olan ve insanlarda AIDS’e neden olan FIV vardır. Yarasalar, biri COVID-19’a neden olan yeni koronavirüsün kaynağı olduğuna inanılan birçok farklı koronavirüs türüne ev sahipliği yapar.

Bakteriler ayrıca bazı durumlarda bakteriyel enfeksiyonlarla savaşmak için kullanılabilen bakteriyofaj adı verilen benzersiz virüslere sahiptir.

Virüsler değişebilir ve birbirleriyle birleşebilir. Bazen, COVID-19 örneğinde olduğu gibi tür değiştirebilecekleri anlamına gelir.

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

İnsanlar için en önemli olan virüsler bizi enfekte edenlerdir. Herpes virüsleri gibi bazı virüs aileleri, olumsuz etkilere neden olmadan vücutta uzun süre hareketsiz kalabilir.

Bir virüsün veya diğer patojenlerin ne kadar zarar verebileceği genellikle virülansı olarak tanımlanır. Bu sadece enfekte olmuş bir kişiye ne kadar zarar verdiğine değil, aynı zamanda virüsün vücudun savunmasını ne kadar iyi önleyebileceğine, çoğalacağına ve diğer taşıyıcılara yayılabileceğine de bağlıdır.

Evrimsel anlamda, çoğalmak ve konakçıya zarar vermek arasında bir virüsün değiş tokuşu vardır. Deli gibi çoğalan ve ev sahibini çok çabuk öldüren bir virüsün yeni bir ev sahibine yayılma fırsatı olmayabilir. Öte yandan, yavaşça çoğalan ve çok az zarara neden olan bir virüsün yayılması çok zaman alabilir.

Virüsler nasıl yayılır?

Bir kişiye bir virüs bulaştığında kişinin vücudu, öksürme ve hapşırma gibi, cilt dökülmesi veya bazı durumlarda yüzeylere dokunarak salınabilen bir virüs parçacığı deposu haline gelir.

Virüs parçacıkları daha sonra yeni bir potansiyel konakçı veya cansız bir cisim ile temasa geçer. Bu kontamine nesneler fomitler olarak bilinir ve hastalığın yayılmasında önemli bir rol oynayabilir.

Peki Koronavirüs nedir?

Koronavirüs COVID-19, coronaviridae virüs ailesinin bir üyesidir. Adı, virüs yüzeyindeki küçük protein çıkıntılarının taç benzeri bir yapı oluşturması nedeniyle “korona (taç)” dan gelir.

Diğer koronavirüs türleri, 2003 yılında Çin’de Akut Solunum Sendromu’nun (SARS) ve 2012’de Orta Doğu Solunum Sendromu’nun (MERS) ölümcül salgınlarından sorumluydu. Bu virüsler, insanlara bulaşacak şekilde sık mutasyona uğrarlar.

COVID-19 ve Grip Arasındaki Farklar için kısa bir video…

Yazar: Büşra Meral
Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne yapmalıyız?

sağlık, pandemi, Manşet, koronavirüs, bağışıklık sistemi nasıl güçlenir, bağışıklık sistemi

Son zamanlarda dünyayı saran koronavirüse karşı alınan tedbirler arasında, bağışıklık güçlendirmenin öneminden de bahsediliyor. Peki, bağışıklık nasıl güçlenir? Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne gibi önlemler almalıyız? İşte yanıtı…

Bağışıklık sistemi nedir? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolları nelerdir?

Vücudumuzun hastalıklarla mücadele ederek sağlıklı kalmasını sağlayan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ile ilgili her gün yeni bir öneri duyuyoruz. Peki bu tavsiyelerin bilimsel bir gerçekliği var mı? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolu nelerden geçiyor? Mucize şeklinde sunulan ürünler ve gıdalar gerçekten bizi iyileştiriyor mu? Memorial Şişli Hastanesi Doku Tipleme ve İmmünoloji Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Emel Demiralp ve Yardımcısı Dr. Onur Elbaşı bağışıklık sistemi ile ilgili doğru bilinen yanlışlar ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Bağışıklık sistemin sağlıklı çalışması için verilen beslenme önerileri, gıda takviyeleri ve çeşitli ürünler sık sık karşımıza çıkmaktadır. Kanserden, organ nakline, alerjiden, romatizmal hastalıklar olarak bilinen otoimmün rahatsızlıklara kadar geniş bir çalışma alanı olan, sağlıklı bir yaşamın şifresini barındıran bu mekanizmanın doğru çalışması için bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sisteminin önemi nedir?

Vücudumuzda, öğrenebilme, düşünebilme ve hafızada saklama kapasitesinde iki sistem bulunmaktadır. Bunlardan biri beyin, diğeri de bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi, genetik olarak var olan, atalarımızdan aktarılan bilgilerimizi kullanıp, bir mikroba karşı bu bilgiyi işleyip, daha sonra sadece mikrobun olduğu bölgeye odaklanarak savaşan, yok edinceye kadar yılmadan uğraşan ve bu deneyimini unutmayıp saklayan, her yeni durum için bu tecrübeyi de kullanarak yeni bir yanıt üretebilen bir sistemdir. Geçmişten gelen bilginin saklanmış hali olarak, bir takım refleks yanıtlarımız vardır. Bağışıklık sistemi de beyin gibi bu bilgiyi var olan durum karşısında değerlendirip, sentezleyip, mikroba özel ya da kansere, hastalığa, organ nakline özel yanıtlar üretir. Bu, beyin ve bağışıklık sistemi dışında hiçbir sistemde, hiçbir organda olmayan bir özelliktir.

Bağışıklık sisteminin görevi, bireyin özünü korumaktır. Bu nedenle öncelikle kendini bilmekte ve öze zarar vermemektedir. Bu bağlamda, bağışıklık sisteminin, en az düşmanla savaşmak için gereken emek kadar kendini bilmek için de emek harcadığı söylenebilir. Bu arada her mikrobu da önemsememektedir. Örneğin, vücudumuzun içinde bağışıklık sistemi hücrelerimizin toplam sayısının en az 30, kimi çalışmalara göre hatta 100 katı mikrop yaşamaktadır. Ama onlara cevap verilmemekte hatta onlar ile karşılıklı kazançlı olarak denge içinde birlikte yaşanmaktadır. Tıpkı beyin gibi bağışıklık sistemimiz de öğrenme yetisine sahiptir. Bu öğrendiklerinin bir kısmını bir deneyim olarak hafızasında saklar ve gerektiği zaman hatırlayarak kullanır. Yani sosyal bir varlık olan insanın kişisel deneyimlerini saklaması gibi, bağışıklık sistemi de kendi geçirdiği deneyimlerin bilgilerini saklar. Örneğin bağışıklık sisteminin hafıza özelliği aşılarda kullanılmaktadır. Ama sadece aşılarla da değil; bağışıklık sisteminin daha hücresel, daha moleküler hafıza mekanizmaları da bulunmaktadır. Yani çok boyutlu düşünme ve saklama kapasitesine sahip olduğu söylenebilmektedir. Bu da beyinle benzer olan bir diğer özelliğidir.
Tolerans ise hem kendine hem de bazı yabancılara hoşgörü anlamına gelmektedir. Örnek olarak kendi ailesindeki bireyler ne yaparlarsa yapsınlar kişinin bir parçanızdırlar ve onların birçok özelliği, davranışı makul sınırlara kadar hoş görülür. Bağışıklık sistemi de benzer şekilde kendisine ait olana yani öze karşı hoşgörülüdür. Bunun şöyle bir faydası vardır: Öze karşı hoşgörülü olması, sistemin kendi varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir. Aslında immünoloji, benlik bilimidir. O ‘ben’ bilgisi, kendimize ait hücrelerimize, içimizdeki herhangi bir organa savaşmamızı, kendimize zarar vermememizi sağlamaktadır. Bu sistemin amacı, zararlı yabancıya karşı savaşarak, kendini korumaktır. Bu savaşı verirken de kendine karşı tamamen zararsız veya en az zararla savaşı sonlandırmak üzere programlanmıştır.

Bu sistem ne zaman oluşuyor?

Bağışıklık sistemi vücuda tüm organlara yayılmış olan hücrelerden ve ek olarak dalak, karaciğer, timus, lenf bezi gibi organlardan ve kemik iliğinden oluşur. İlk bağışıklık sistemi hücrelerinin aort dediğimiz en büyük atardamarımızın içinde olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Yani kanın oluşmaya başlaması ile birlikte bağışıklık sistemimiz de oluşmaya başlıyor denilebilir. Daha sonra en erken öncülleri karaciğer içinde gösterilmiştir. Karaciğer öncesini göstermek, yöntemsel olarak çok kolay değildir. Burada en ilginç nokta, özü olan ve olmayanı ayırt etmek temeli üzerine kurulmuş bir sistemde yarı yabancı olan bebeğin, anne rahminde nasıl kalabildiği ve daha önemlisi bağışıklık sistemi tam olan annenin bu yarı yabancıyı nasıl reddetmeden dokuz ay saklayıp büyütebildiğidir. Bağışıklık biliminin en etkileyici, en gizemli ve yanıt bekleyen birçok sorusu olan konusudur. Yeni doğan bebekler bağışıklık açısından gelişmemiş olarak doğarlar. Rahim içi yaşam boyunca anneden koruyucu faktörler bebeğe geçer. Yenidoğanda bağışıklık sistemi ile ilgili hücre ve sıvısal bir takım mekanizmalar çok az bir şekilde var ama yeterli değildir. Bu dönemde anneden gelen bir takım bağışıklık bileşenleri bebeği korur.

İmmünglobulin adı verilen koruyucu antikorların tam olarak yapılabilmesi 3 yaşı bulur. İlginç olarak, 2 yaşa kadar anne sütü ile beslenen çocuklarda, anneden gelen immünglobulinlerin 3 yaşa, yani bebek bunları tam olarak yapabilene kadar bebeği koruduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Bağışıklık sisteminin hücreleri ile birlikte tam olgunlaşması ise 6-7 yaş civarında olur ve ondan sonra da hiç bitmez. Sürekli bilmek ve öğrenmek, yeni deneyimler kazanmak ister. Ama bazen de hatalar yapmaktadırlar.

Bağışıklık sistemi hata yaparsa sonucunda ne olur?

Örneğin bağışıklık sistemi bazen kendine karşı az hoşgörülü olabilir. Bu kendine katlanamama durumu, kişinin kendi hücrelerine zarar verebilir ve otoimmün hastalıklar ortaya çıkar. Basit anlatımla otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin özüne toleransının yıkılması şeklinde oluşur denilebilmektedir. Bazen de hoşgörünün dozunu ayarlayamaz ve fazla hoşgörülü olarak içimizde büyüyen kansere ya da tümöre karşı kendisiymiş gibi davranabilir. Yani bizi korumakla yükümlü bu mekanizma, maalesef bazen kendi zararımıza çalışabilir. Alerjik durumlar ortaya çıkabilir ya da organ naklinde takılan organı kabul etmeyebilir. Bunların hepsi de istenmeyen ve ‘herkes hata yapabilir’ denilemeyecek durumlardır.

Bu durumların ortaya çıkmasını tetikleyecek belirli sebepler var mıdır?

Genetik olarak sağlam bir bağışıklık sistemi arada hata yapsa da bunları tekrarlamaz. Ama genetik bir yatkınlık durumu var ise ki bu çok sayıda gen ve bunların karmaşık ilişkilerini içerir, çevresel etkenler hastalığın ortaya çıkmasına neden olabilir. ‘Normal’ sayılabilecek hatalara bir örnek vermek gerekir ise; çok gürültülü bir enfeksiyon hastalığının ardından, düşmana çok yönlü saldırıda bulunurken tüm hücrelerini, bileşenlerini aktifler. Öze zarar gelmemesi için, bu aktif saldırgan durumun bir süre sonra sönmesi gerekir. Hızını alamayıp savaşa uzun sure devam ederse otoimmün durumlar oluşabilir. Bağışıklık sistemi hatalarında, hatta her bir hastalık özelinde ayrı ayrı çok sebep vardır. Savunma ve korunma için bu kadar farklı mekanizmaya sahip bir sistem doğal olarak bozulabilecek çok fazla parçaya sahiptir. Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmaktadır.

Çocuklarda bağışıklık sistemi nelerden etkileniyor?

Çocuklarda bağışıklık sistemi konusunda bir beslenme ya da davranış önerisinin doğrudan olumlu ya da olumsuz etki edeceğini söylemek uygun değildir. Çocuklarda dikkat edilmesi gereken en önemli şey uyku süresi ve kalitesidir. Çünkü uykuda büyüme hormonu salgılanır. O büyüme hormonu gibi bir takım sıvısal vücut bileşenleri bağışıklık sisteminin iyi yanıt vermesini sağlar. Stres, (bu arada stresi sadece psikolojik stres olarak almamak gerekir. Bir enfeksiyon hastalığı, bağışıklık sisteminin stresidir) küçük yaşlarda sıkça geçirilmiş enfeksiyonlar, beslenme bozuklukları gibi etkenler bağışıklık sisteminin doğru çalışmasını etkiler ancak genetik kodda hiçbir hata yok ise o durum telafi edilebilir. Ama bir bozukluk zaten varsa, bir ya da birden fazla olumsuz çevre koşulu yan yana geldiğinde bağışıklık sistemini etkileyebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta özellikle bir gıdayı tüketmenin bağışıklık sistemini düzelteceği inancı doğru değildir. Bu kural sadece emme çağındaki bebekler için geçerli değildir. Anne sütü, bağışıklık sisteminin sağlam olarak gelişebilmesi için olmazsa olmaz bir noktadır. Eğer genetik olarak belirgin bir bozukluk, immün yetmezlik adı verilen bir durum yok ise sağlıklı bir bağışıklık sistemi için bebekler için anne sütü yeterlidir.

Komşunuzu değil, doktorunuzu dinleyin 

Bağışıklık sistemi çok değişkenli, çok sayıda farklı yolağı olan bir sistem olduğu için gerçek gücünün sayısal ölçümü kolay değildir. Bu da pek çok kişinin bu konuda dayanaksız ya da az dayanaklı kurgulamalar yapmasına yol açabilmektedir. Maalesef bu yöntemlerle ticari kazanç da sağlanabilmektedir ve bunların önüne geçilmesi son derece önemlidir. Ancak bilimsel olarak doğru olanı söyleyebilmek için, bir ürünün bağışıklık sistemini güçlendirdiğini iddia edebilmek için seçilmiş ve birbirine sayısal olarak denkleştirilmiş, ürünü kullanan ve kullanmayan insanda yani örnekte denenmesi, denek sayılarının yeterli olması ve bu etkinin iki grupta gerçekten anlamlı düzeyde farklılık yarattığının ispatlanması gerekmektedir.  Yoksa bu bilimsel bir söylem değil, ‘komşu’ önerisi olmaktan öteye geçmeyen bir durum olarak tanımlanabilir. Ticari kazanç kapısı olarak da görülebilir. Ayrıca bu tür ürünler ilaç olmadıkları, gıda takviyesi olarak izinlendirildikleri için Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde de değildir.

Bağışıklık sisteminde mikrobun hangi yoldan vücuda girdiği çok önemlidir. Mikrobun nereden girdiği bağışıklık sisteminin ona karşı nasıl yanıt vereceğini belirler. Yani, ciltten, kandan, solunum sisteminden girerse mikroplu şok oluşturabilecek kadar bağışıklık sistemini etkileyen bir bakteri, ağızdan alındığında hiç problem yaratmayabilir hatta onlara hoşgörülü bile olabilir. İşte bu tür bakterilerin bağışıklık sistemini etkileyecek bazı kısımlarını toz haline getirip kapsüllere koyup bağışıklık sistemini güçlendiriyor denilirse çok yanlış bir yönlendirme yapılmış olur. Çünkü o bakteri zarı ekstresi yutulduğunda ona hoşgörü kazanılır.

Örneğin yeni doğum yapan kadınlara önerilen, anne sütünü destekleyen tozlar piyasada satışa sunulmaktadır. Bebekler için de bazı ürünler bulunmaktadır. İmmün sistemi güçlendirdiği iddia edilmektedir ancak bunun gerçekliğine, bilimsel yanlarına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sistemini güçlendirdiği iddia edilen ürünler kimi zaman süregiden bir hastalığın tedavisi sırasında çok kötü sonuçlara sebep olabilir. Mesela böbrek hastası bir kişi, komşusuna iyi gelen bir otu içip, böbreğinin üstüne bir de karaciğerinin bozulmasına yol açabilir ve böbrek naklinin yapılamamasına yol açabilir. Hekimler de tabi ki bitkilerin hastalıklar üzerinde olan etkileri ile ilgili yapılan araştırmaları takip etmektedir. Ancak mucize diye tanıtılsa bile, asla doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Tam aksine burada mucize sözü daha da dikkatle sorgulanmalıdır.

Mesela belli kanser türlerinde yeşil çayın kesinlikle tüketilmemesi gerektiği kanıtlanmış bir gerçektir. Bu tip ürünler bazılarına çok iyi gelirken, bazılarında hücrelerin bölünmesini artıracak yönde etki ettiği söylenmektedir. Bu tip bilgilerin doğruluklarını bilimsel olarak da takip etmek gerekir. Bu ürünlerin denetlenmelerinin dışında, fayda sağlamıyorsa bile en azından zarar da vermemesi önemlidir

Bağışıklı sistemini güçlendiren 5 önemli faktör 

Her insanın havaya, suya, güneşe, uykuya, her türlü, dengeli olarak alınan besine ihtiyacı vardır ve stresten uzak durmak önemlidir.

Bağışıklık sistemi için en önemli gereksinim oksijendir. Hipoksi (dokularda oksijenin azalması) bütün sistemlerimiz için zararlıdır. Yani şehirde yaşamak immün sistemi bozan bir etkendir.  Oksijen konusunda önemli bir örnek de damar sertliği ile ilgilidir. Damar sertliği de bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Damar çeperinde mikropsuz bir iltihaplanma ile başlar. Oksijensiz ortam, kötü yağların hücre içine yanlış bir şekilde girip depolanmasına neden olur. Mümkün olduğu kadar oksijeni bol ortamlarda bulunmak hem mikroplarla karşılaşma sıklığınızı azaltır hem de sağlam bir bağışıklık sisteminiz oluşmasını sağlar.

Diğer önemli bir faktör de iyi bir uykudur. Çünkü uyurken serotonin salgılanır ve bu hormon T lenfositleri dediğimiz o özel hücrelerimizden bir grubunun daha iyi yanıt verir hale gelmesini sağlar. Bir yayın hızının iyi gerilmesi ile doğru orantılı olması gibi serotonin de bağışıklık sistemi için öyle bir etki yaratmaktadır, karşılaştığı bir enfeksiyona daha hızlı yanıt veriyor.

Güneş ışınları ve D vitamini de sağlıklı ve güçlü bir immün sistem için olmazsa olmazdır. Yani yeterli ve sağlıklı beslenme, oksijenli ve güneşli ortam ve güzel bir uyku… Tüm bunlar bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Egzersiz de bol oksijenli ortamda yapıldığı zaman bağışıklığa iyi gelmektedir.

Bağışıklık sistemi ile psikoloji ilişkisi nasıldır?

Stres döneminde salgılanan bir takım hormonlar ya da beyindeki sinyal iletimini sağlayan bütün sıvısal maddeler, bağışıklık sistemini de etkilemektedir. Stres durumunda immün sistem alarm halinde olur. Tam ve güçlü yanıt verebilir haldedir. Stres durumundaki davranışlar düşünüldüğünde; normal zamanda kaldıramayacağınız bir durumla karşılaştığınızda çok daha güçlüsünüzdür. Kişinin kendisi bile gücünüze şaşırabilir. Ama stres kaynağı ortadan kalktığı an geçici bir depresyon olabilir. Bağışıklık sistemi de aynı şekilde stres sonrası güçsüzleşir bir sure sonra kendini toparlar. İşte o dönem hastalanma dönemidir. O boşlukta bir mikropla karşılaşırsa enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkabilir. Örneğin sınavlarını bitiren birçok öğrenci bu süreçten sonra hastalanabilir hatta zatürre olabilir. Bu durum günlük hayatta görülebilmektedir.

‘Bütünlüğümüz çeşitliliğimizden geliyor’ 

Bir grup hücrenin diğerlerini hiçe sayarak sınırsız büyümesi= Aynılaşma= Kanserleşme 

İnsanoğlu kendisinin her zaman en doğru olduğunu zannetme ve herkesin kendisi gibi olmasını isteme eğilimindedir. Ama yaşam bir çeşitliliktir. Her şeyin aynı olması zaten yaşam ile bağdaşmaz. Biyolojik sistemlerde aynılık kanser anlamına gelir. Tüm biyolojik sistemler gibi bağışıklık sistemi de çeşitliliğin ve çeşitliliğin getirdiği karmaşanın düzenidir. Biyolojik yaşam ve bağışıklık sisteminin yaşamı kendi olan ve olmayanın dirsek dirseğe itişmeleri ile olur. Biraz biri haddini aşar, ileri gider. İleri gittiği zaman diğeri biraz iter bazen de taraflar yer değiştirir. Bir tür biyolojik tango da denilebilir. Denge, bir devinimdir. Durağan bir şey değildir. Ama bazı durumlarda, birinden biri haddini aşma kısmında fazla ileri gider ve o ana dengeyi bozmayı başarır ise hızla çoğalarak sistemi aynılaştırmaya çalışırsa kanserleşmiş demektir. Bağışıklık sisteminin bu denge bozukluğunu görmesi, maalesef çoğu durumda iş işten geçtikten sonra olur. Kanserleşen hücreler, bağışıklık sistemini ne kadar başarı ile kandırırlarsa kendilerini bağışık sistemine ne kadar başarı ile öz hücreler olarak tanıtırlarsa o kadar kötü huylu ve yayılmacı olurlar. Vücudumuzda her gün genetiği bozuk, kanser hücreleri oluşur ama bahsedilen konularda başarı gösteremezlerse bağışıklık sistemi hücreleri onları tanır ve yok eder. Ama açıkça da gördüğümüz üzere bağışıklık sistemimiz bu konuda o kadar da başarılı değildir. Bu anlatılan sebeplerle kanser araştırmaları iki koldan yürümektedir. Çünkü iki tarafı olan bir savaş söz konusudur. Birinci konu, nasıl olur da bir hücremiz, tüm kontrol noktalarının üstesinden gelmeyi başararak bir yandan çoğalıp bir yandan bağışıklık sistemine kendini öz hücre olarak gösterir hatta bağışıklık sistemini baskılayacak, hatta onu yok edecek hale gelebilir sorusudur. Maalesef bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Diğer konu da bağışıklık sistemi nasıl olur da bu uyku durumunda kalabilir? Bu soruların yanıtları da uzun yıllar boyunca araştırma yapılmasını gerektirebilir.

Yazar: Prof. Dr. Z. Emel DEMİRALP
Kaynak: www.memorial.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Hücrelerimiz yenileniyorsa biz neden yaşlanıyoruz?

Manşet, insan vücudu, hücre yenilenmesi, hücre, element, anatomi

İnsan vücudunda çok sayıda element bulunmaktadır. Peki, hücrelerimizin ömrü ne kadar? Ölen hücreler ne oluyor? İşte yanıtı…

Vücudumuz Hangi Elementlerden Oluşuyor?

İnsan vücudunda en az 25 element bulunuyor. Ancak vücut kütlemizin yüzde 99’a yakını 6 elementten oluşuyor. Bunlar: Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum ve fosfor.

Geri kalan kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşuyor.

Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunuyor.

Ne işe yarıyorlar derseniz…

Oksijen: Besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli rol oynar.

Karbon: Vücudun yapıtaşı olarak da adlandırılır.

Hidrojen: Besinlerin taşınmasına, atıkların uzaklaştırılmasına ve vücut sıcaklığının düzenlenmesine yardımcı olur. Enerji üretiminde de önemli rol oynar.

Azot: Proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitlerin yapısında bulunur, aynı zamanda DNA’yı oluşturan nükleik asitlerin de önemli bir parçasıdır.

Kalsiyum: Kemiklerin ve dişlerin güçlü ve sert olmasına katkıda bulunur, aynı zamanda sinirlerin ve kasların işlevlerini yerine getirmesinde, kanın pıhtılaşmasında önemli rolü vardır.

Fosfor: Kemik ve diş sağlığının sürekliliği için gereklidir. Hücrelerdeki kimyasal tepkimeler için gerekli olan enerjiyi sağlayan ATP molekülünde de bulunur.

Potasyum: Vücuttaki su dengesinin sürdürülmesi ve sinir hücrelerindeki elektriksel sinyal için gereklidir.

Kükürt: Kıkırdakta, insülinde (vücudun şekeri kullanabilmesini sağlayan hormon), anne sütünde, bağışıklık sisteminde rol oynayan proteinlerde, derinin, saçın ve tırnakların yapısında olan keratinde bulunur.

Klor: Sinir hücrelerinin uygun şekilde işlevini yapması için gereklidir, aynı zamanda mide özsuyunun üretimine yardımcı olur.

Sodyum: Sinir hücrelerindeki elektrik sinyallerinde önemli bir rol oynar, aynı zamanda vücuttaki su miktarını düzenler.

Magnezyum: İskelet ve kas yapısında önemli rol oynar, ayrıca hücrelerde gerçekleşen kimyasal tepkimelere enerji sağlayan ATP’yi kullanan enzimlere yardımcı olan moleküllerde bulunur.

İyot: Metabolizmayı düzenleyen ve tiroit bezi tarafından üretilen temel bir hormonun parçasıdır.

Demir: Kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobinin bir parçasıdır.

Çinko: Sindirimde görevli bazı enzimlerin bir bölümünü oluşturur.

***

Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60 kadarı su. Bu 42 litreye denk geliyor. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alıyor. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturuyor.

Vücudumuzdaki hücreler ortalama 7-10 yılda bir yenilenmekle birlikte, her hücrenin ömrü aynı uzunlukta değil.

Nötrofil hücrelerinin ömrü (kandaki bir tür akyuvar) sadece iki gün iken, göz lensinin ortasında yer alan hücreler ömür boyu bizimle mesela. Hatta beyin hücrelerinin ömrü bizimkinden çok daha uzun.

 Bazı hücrelerin ömrü:

  • Beyin hücresi: 200+ yıl
  • Göz lensi hücresi: Ömür boyu
  • Yumurta hücresi: 50 yıl
  • Kalp kası hücresi: 40 yıl
  • Bağırsak hücresi: 16 yıl
  • Kas hücresi: 15 yıl
  • Yağ hücresi: 8 yıl
  • Hematopoetik (kan yenileyici) kök hücre: 5 yıl
  • Karaciğer hücresi: 10-16 ay
  • Pankreas hücresi: 1 yıl

Vücudumuzun dışında veya sindirim sistemimizde yer alan hücreler öldüğünde vücuttan atılıyor. İçerideki kalanlar ise vücudumuzu hastalıklardan koruyan akyuvarlar tarafından tüketiliyor. Ölü hücrelerden sağlanan enerjinin bir kısmı yeni akyuvar hücrelerinin yapımında kullanılıyor.

Akla gelen soru hücrelerimiz yenileniyorsa neden yaşlanıyoruz?

Vücudumuzda akyuvar hücreleri gibi kimi hücreler sadece birkaç saat yaşarken, deri hücreleri birkaç hafta, beyin hücrelerinin çoğu da on yıllarca yaşıyor.

Ancak birçok hücre yenilense de, bunun gerçekleşmesini sağlayan süreçlerde zamanla aksamalar oluyor. Hücre üretimi için talimatları taşıyan DNA’lar zamanlar hasar görüyor ve hücre bölünmesi engelleniyor. İşte bu duruma da yaşlanma diyoruz.

Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND