Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Beynimizi ne kadar tanıyoruz?

Vücudumuzun %2’si olan beynimiz geri kalan %98’i yönetiyor. Peki onun çalışma prensipleri hakkında neler biliyoruz? İşte beynimizin kullanma kılavuzu olan Her Şey Beyinde Başlar kitabının incelemesi…

kişisel gelişim

Vücudumuzun %2’si olan beynimiz geri kalan %98’i yönetiyor. Peki onun çalışma prensipleri hakkında neler biliyoruz? İşte beynimizin kullanma kılavuzu olan “Her Şey Beyinde Başlar” kitabının incelemesi…

Her şey beyinde başlar – Mümin Sekman

Önce kendime öz eleştiri yaparak başlamak istiyorum. Normal şartlarda Türklerin iyi roman yazdığını düşünsemde, kişisel gelişim, sosyoloji, bilimsel temelli kitaplarda Türk yazarların pek başarılı olduğunu düşünmediğimden raflarda defalarca görmeme rağmen, Mümin Sekman’ın ‘Her şey beyinde başlar’ isimli kitabını okumak için içimde bir heves uyanmamıştı. Aynı önyargıya Yasemin Soysal’ın kitabı ‘Tek suçlu beyniniz’ içinde sahiptim ama o da fikrimi değiştiren kitaplardan biri olmuştur.

‘Gestalt terapi’ ‘ yi yazan Doç. Dr. Ceylan Daş’ı ise liste dışı bırakıyorum, kendisini eleştirmek benim haddim olan bir konu değil zaten ama eleştirilecek noktası da yok bana göre. Şu an kitabı ikinci kez okuyorum ve herkese şiddetle tavsiye ederim.

Şimdi gelelim karşı tarafa yapacağım eleştiriye. Benim görüşüme göre kitapları benim bu düşüncemi destekleyen kapak tasarımlarına sahip. Gerçi kitap 1 yılda 150.000 basılmış. Bu beni oldukça mutlu etti; demekki insanların ilgisini çekiyor ama özellikle kişisel gelişim, beyin vs alanında kitap okumayı seven insanların önceden Mümin Sekman kitabı okumadan, sadece kapak tasarımlarına bakarak kitaplarını almaya ikna olacaklarını malesef düşünmüyorum. Gördüğümde kesin içinde tırı vırı bilgiler vardır, laf kalabalığı sonucunda hiç birşey anlatmıyordur hissi uyandırmıştı.

Biraz acımasız da olsa bu eleştirileri özellikle belirtiyorum ki, birazdan kitap ile ilgili yazacağım noktalarda ne kadar içten olduğum anlaşılsın 🙂

Şimdi gelelim kitabı neden çok beğendiğime. Anladığım kadarıyla yazar analitik beyinli bir insan dolayısıyla, fazla laf salatası yapmadan, gerçekten günlük hayatınızda size faydalı olacak bilgileri, güzel bir sıra, gruplama ve yalın bir dil ile çok güzel bir biçimde yabancı kaynaklardan derlemiş. İki noktanın altını çiziyorum: Günlük kelimesinden aklınıza sıradan anlamı gelmesin. Arkadaşlarınızla, hoşlandığınız kişi ile, sevgiliniz ya da kocanızla, iş hayatınızda, eğitim hayatınızda kişiler ile ilişkilerinizi optimuma getirmenizi sağlayacak, neyi neden yaptıklarını anlamanıza yardımcı olacak, çocuğunuzu büyütürken bile başvurabileceğiniz faydalı bilgiler içeriyor.

İkinci nokta derleme, bu alandaki birçok hatırı sayılır yazarın kitabı, dünyaca ünlü üniversitelerin akademisyenlerinin makaleleri incelenmiş çok yalın ve anlaşılır bir dil ile aralara okumayı kolaylaştıracak keyifli anlatımlar da eklenerek son haline kavuşmuş. Malesef araştırmalar yüksek bütçeler ve donanımlı kadrolar istiyor ve Türkiye bence bu konuda fazlası ile geride kalmış durumda.

Bu nedenle ilgilenenlerin yapması gereken yabancı kaynakları takip etmek, o kadar vaktim yok diyorsanız da Mümin Sekman bunu bizim için güzel yapmış, kendisini takip edebilirsiniz 🙂

Kitap 150 sayfalık olmasına rağmen yaklaşık yirmi sayfa not çıkardım.

Gelelim bu notlara ama baştan söylemek istiyorum ki bu sefer notlarımı bir süzgeçten daha geçirerek sizinle paylaşacağım ki merak edipte kitabı okumak isteyenlere de birşeyler bırakmış olayım.

Mümin Sekman’ın güzel bir tespiti ile başlamak istiyorum.

Beyin vücudun anatomik hiyerarşisinin en başında bulunuyor, geçmişe takılıp kalmayalım diye de gözlerimizi önüne almış.

Vücut ağırlığımızın %2’sine sahip olmasına rağmen geri kalan %98’i yönetiyor. Nasıl bir gücü olduğunu tahmin edin ve ona gereken önemi verin!

Kitapta yer verilen güzel bir söz ile devam etmek istiyorum. ‘Çoğumuz dışımızdaki hayatın tasarımını anlamak için kullanırız beynimizi. Bazılarımız içinde tasarladığımız hayatı dış dünyada gerçekleştirmek için. Birinci grubun en iyileri bilge olur, ikinci grubun en iyileri başarılı.’ Bence en önemlisi hangisi olmak istediğinize karar vermek.

Küçük yaşlarda beyni geliştirmenin ne kadar önemli olduğuna dair kitapta da bilgiler var ama önce bir yanlış bilgiyi düzeltmiş ve bence bu belli bir yaş üzeri insanları tekrardan hayata bağlayabilecek bir bilgi. Beyin 20’li yaşlarda son şeklini almıyor, yeniden şekillenebiliyor ve beyin bilimciler buna nöroplastisite diyor. Bu bence çoğu insan için hayatının geleceğini tekrar değerlendirmesine ve aksiyon almasına fayda sağlayacak önemli bir motivasyon kaynağı.

Dönelim beyin ile ilgili biyolojik kısma. Anne karnında ilk oluşan organ ve son haline en yakın olanı. Yeni doğan bebek beyni 350-400 gramken, yetişkin bir insanın beyni 1,4 gram civarında. Ama beynin ağırlığı değil, hücreler arasındaki bağlantı miktarı kişinin akıllılık derecesinde önem teşkil ediyor. Ne kadar çok yeni şey öğrenirseniz de sinir hücreleri arasındaki bağlantı o kadar artırıyor işte nöroplastisite!

Bunla ilgili bilimsel araştırmalardan verilmiş enteresan bir örnekte var. İngiltere’deki taksiciler beyinlerini yol bulma ile ilgili yoğun olarak kullandıklarından, talamusları farklılaşmış. Burda kitap dışı bir bilgi paylaşmak istiyorum. Analitik bir insansanız ve sol beyninizi kullanıyorsanız, ilerki dönemlerde Alzheimer gibi beyin ile ilgili hastalıklara yakalanmamak için beyninizin diğer yarısını da kullanmanızı sağlayacak aktivitelerde bulunmanız önemli. Mesela tavsiye edilen uygulamalar. Sağlaksanız arada sol elinizde yazı yazmaya çalışmak, az kullandığınız eliniz ile dişlerinizi fırçalamak, eve ara sıra farklı yollardan gitmek, bilmece çözmek, hesap makinası kullanmadan hesap yapmak vs gibi. Bu kitabı okurken aklıma bir soru takıldı. Benim babam aslında solak ama onların döneminde solak olmak iyi birşey olmadığından okulda sağ eli ile yazı yazmaya zorlanmış. Şimdi yemek yerken, birşey keserken, top oynarken sol ayağını kullanmak ile beraber yazıyı sağ eli ile yazıyor. Başka temel problemler yaratmış mıdır bilmiyorum ama bu mantıkta, aslında bilmeden onun için hayırlı bir iş olmuş olabilir.

Sinestezya rahatsızlığından bahsetmiş, Türkiye’de çok bilinen bir rahatsızlık olduğunu düşünmüyorum. Buna Incognito kitabı ile ilgili yorumumda da yer vermiştim ilgilenenler için linki ekliyorum.

http://www.melslibrary.com/#!about1/c62j

Gelelim Amigdala’ya tehlike sezdiğinde diğer tüm fonksiyonları kitleyip savaş ya da kaç moduna geçiren koruma sistemimiz. Birazdan 3 beyin katmanından bahsedeceğim ve aslında mantık yürütsem yaşamaya ve çoğalmaya odaklanan ilkel beynimizde yer almasını beklerdim ama Limbik yani daha çok duygular ile haşır neşir olan, hafızaya almadan sorumlu kısımda yer alıyor. Tabi sonrasında düşününce kendi içinde bununda bir mantığı var. Amigdala, duygusal olaylarla ilgili hafızanın oluşumunda ve depolanmasında önemli rol oynuyormuş. Korkuya bağlı koşullanmada uyarılar amigdalanın bazolateral kompleksine, özellikle de lateral nukleusa gelip, burada uyarana ait anılarla ilişki kuruyormuş. Dolayısıyla tekrar aynı tarz mesajlar aldığınızda bu bağlantıyı kullanarak size kaç ya da savaş komutunu veriyor. Çok korktuğumuzda kal gelmesinin sebebi bu çünkü o an akşam ne yiyeceğinize, kimin ne dediğine değil, nasıl hayatta kalacağınıza kitleniyorsunuz.

Peki günde ortalama 70.000 düşünce geçen beynimiz, mesajı ne kadar hızlı algılıyor ki bu kadar hızlı reaksiyon verebiliyoruz.

Kitapta 400 km hızla düşünebiliyoruz denmiş ama ben birkaç kaynaktan daha kontrol ettim. Bu maksimumu ve sinir hücresine göre bu hız değişiyor ama ne kadar kompleks bir yapıyız şöyle özetleyelim. 100 milyar nöronumuz var, bunun 10 katı glia (nöronlara lojistik destek sağlıyorlar). 13 milisaniyede de beyin gördüğü mesajı algılıyor. Ve düşünün ki bir reklam seyredip algılarken, müziği de duyabiliyorsunuz, eliniz yanarsa da hissedebiliyorsunuz yani eş zamanlı çalışabilen müthiş bir aygıtız.

Bu arada beyin verilerin %80’ini görsel yolla alıyor ama başka bir makaleden okuduğum bir bilgi daha, duyduklarınız daha hızlı beyne ulaşıyor bu özellikle reklamlar için geçerli çünkü görsel bir reklam gördüğünüzde metni önce içten de olsa seslendiriyoruz.

Sözlü anlatılan bilgiler 72 saat sonra test edildiğinde %10’u hatırlanıyor ama görsel de eklendiğinde bu oran %65’lere çıkıyormuş.

Burda anlattığınız kişinin duyusal mı, görsel mi, kinestetik yani dokunsal mı olduğunu bilmeniz de önemli. İşte sunumlarda power point kullanmamızın bilimsel nedeni. Siz sözle onların gördüklerini destekliyorsunuz ya da tam tersi; ve hatta bir de ellerine bir protatip, çıktı verirseniz başarınız katlanıyor çünkü 3 duyuya da hitap ediyorsunuz. Önceki kitap yorumlarımda da eklemiştim. Best seller olan kitapların dili incelendiğinde yukarıda bahsettiğim bu 3 farklı insan tipini de yakalayacak anlatıma yer verenlerin liste başı olduğu tespit edilmiş.

Kişisel gelişimde geçen bir olgu aslında bilimsel olarak beynimizden kaynaklı. Nedir bu? Nöronlar ters çapa kuralı ile çalışıyor. En çok korktuğumuz şeyi size çekiyor. Mesela Mümin Sekma’ın örneği ile sevgilinizi unutmak için unutmaya çok fazla odaklanırsanız onu unutmanız zor. Kitapta başka bir konu ile ilgili Cicero’nun aşağıdaki sözü verilmiş ama ben ters çapa kuramını bu sözle desteklemek istiyorum, ‘Bana hatırlama sanatını değil, unutma sanatını öğret; çünkü ben hatırlamak istediklerimi hatırlıyor, unutmak istemediklerimi unutamıyorum.’

Ve bu konuyu iş hayatı ile de bağlamak istiyorum, çalışanlarınıza devamlı geç kalmayın gibi olumsuz mesajlar verirseniz beyinleri önce geç kalmaları gerektiğini düşünür. Yani neymiş, mesajlarımız pozitif olmalıymış.

İş hayatı demişken pazarlama ile de bir bulguyu bağlamak istiyorum. Nöronlar yeniye ve bilgiye açtır demiş yazar. Yeni aşk, yeni bilgi beyninizi besler. Pazarlama da bunun kullanıldığı bir alanı hatırlatmak istiyorum. Hergün gittiğiniz markette çoğu ürünün yerini o kadar iyi bilirsinizki, onu almak için girdiğinizde diğer ürünleri pas geçip direk o ürünün olduğu rafa yönelirsiniz. Peki merchandising ile uğraşan pazarlamacılar ne yapıyor, mağaza düzenini sık sık değiştiriyor. Böylece beyniniz şaşırıyor ve aradığını bulmak için biran da bütün algılarını açıyor ve bu esnada o anda ilginizi çeken ama almayı planlamadığınız ürünü de sepetinize atıyorsunuz.  

Kitapta bunu destekleyen sözü de ekleyeyim 🙂

‘Gerçek keşif, yeni topraklar bulmakla değil, yeni gözlerle bakmakla ilgilidir.’ Marcel Proust

Zekanın genler ile geçişine de değinmiş yazar. Tabi bu noktada Darwin’in kuzeni Francis Galton’a da yer vermiş. Kendisi iyi biri mi kötü biri mi ben tam karar verebilmiş değilim. Bilimsel güzel buluşları var. Yazarın da dediğin gibi kendisi tam bir ölçümleme delisi. Mesela, yemek yiyen arkadaşların masada birbirlerine ne kadar eğildiklerini ölçmek istemiş, 10 bin mahkeme kararını incelemiş ve 17 yıllık hapis cezasının hiç verilmediğini tespit etmiş. Parmak izinin herkese özel olduğunu ve zeka testi kavramını ilk geliştiren kişi. İdam cezalarında kullanılan ipin optimumda olması için kalınlığını ve uzunluğunu düzenlemiş. İngiltere’nin her şehrini gezip, güzel kız görünce cebine bir kart koyarak en güzellerin olduğu şehri tespit etmiş. Kitapta cevabı yok merak edenler için sonucu açıklıyorum! Londra. 🙂

Dua etmenin faydalarına dair bir istatistik yayınlamış, ve dua edilen kral kraliçelerin daha kısa yaşadığını tespit etmiş. Peki neden kötü olduğuna karar veremediğimi merak ediyorsanız açıklayayım. Anlayacağınız üzere adam güzellik, iyilik, suç vs konuları ile kafayı kırmış ve kendisi öjeni teriminin babalarından. Peki öjeni nedir?

Lugat anlamı doğuştan iyi oluş. Yani kendisi belli bir grubun doğuştan iyi genlere sahip olunduğu ve diğerlerinin değersiz ve çoğalmaması gereken kesim olduğunu savunuyor. Evet tanıdık geldiğinin farkındayım Hitler’in mantığının temeli. Bu savı destekleyen İngiltere ve Amerika’da alt sınıf, zenci, eğitimsiz, yaşlı, akli ve biyolojik bozukluğu olan kişilere de çok zulümler yapılmış. Rızaları dışında kürtaja zorlanmışlar vs. Neyse dönelim konu ile ilgili günümüz bulgularına. Üstün yetenekli insanların erkek çocuklarının %36’sı üstün yetenekli olurken, erkek torunlarında bu oran %9’a düşüyor. Yani doğada üstün olan şeylerin ya da normalden farklı olan şeylerin bir kuşak sonra toplum normlarında normale yaklaştığı tespit edilmiş. Uzun anne-baba, çocuk toplum ortalamasına yakın olarak daha kısa. Kısa anne-baba, çocuk toplum ortalamasına göre daha uzun boylu gibi. Bu sanırım ‘Hatasız düşünme sanatı’ isimli kitapta da vardı ama ekonomi ile alakalı bir örnek verilmişti. Çok yükselen bir hisse bir sonraki adımda ortalamaya yaklaşmak için biraz da olsa düşer…

Ve Galton’un tezini çürüten güzel bir tespit: Akıl, zekanın eşitsizliğini kapatır. Zekanın %70-80’i doğuştan geliyorken, akıl ise %80’den fazla geliştirilebilir birşey. Bu da kendi fırsatımızı kendimizin yaratabilmesi için Tanrı’nın bize nasıl bir şans verdiğinin göstergesi sanırım. Hatta James Flynn’in 1980’de yaptığı araştırmaya göre, her 10 yılda bir insanlığın IQ’su ortalama 3 puan artıyormuş.

Gelelim veri filtrelerimize:

Algımızın dışında kalanlar elenir. Yeterince güçlü etki bırakmayan ya da sürekli tekrarı olmayan bilgilerde aynı şekilde.

Peki beynimizin olayları bir bütün olarak sakladığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ses, görüntü, koku hepsi ayrı yerlerde saklanıyor. Bazen bir koku duyduğumuzda onun neresi olduğunun gözümüzün önüne gelmemesinin sebebi de bu belki.

Duygularınızla kayıt ettiğiniz bilgiler daha kalıcı oluyor. Yani size bahar akşamı, çiçek veren ilk sevgilinizi hatırlarsınız ama hayatınızda size çiçek veren her insanı hatırlamamanızın sırrı da bu.

Bu giriş kısmında bahsettiğim, okuyun gündelik hayatınızda hatta çocuğunuzun eğitiminde bile faydalı olacak bilgiler içeriyor dememin sebebi. Silikon vadisindeki dünyanın önde gelen insanları, çocuklarının eğitiminde teknolojiden uzak durulan, duyguların ağırlıkla kullanıldığı bir eğitim sistemi uygulayan okula çocuklarını gönderiyorlar. Bu demek oluyor ki çocuğunuzu alıp bir sergiye götürdüğünüzde, evde o konu ile ilgili kitabı okumanızdan daha uzun süre hafızasında kalıyor.

Kimya derslerinin sadece kitap üzerinde değil laboratuvarda yapılmasının sebebi de budur. Bu arada kötü duygular ile desteklenen anı ve bilgiler insanların hafızasında daha çok kalıyor. Yani işe alınırken size söylenmiş güzel bir sözü hatırlamayabilirsiniz ama kovulurken duyduklarınız kulağınızda çınlayacaktır.

İşte kendimi affetmeme sebep olan bir bilgi. Uyku bilginin daha uzun süreli hafızaya yerleşmesine sebep oluyor. Öğrenme konusunda daha aktif olan insanların daha uzun süre uyudukları tespit edilmiş. 🙂

Bildiğiniz üzere uyku ve rüyalar hafızamız için çok önemli. Aslında o esnada yaşadıklarımızı belleğimize kaydediyoruz. Bu nedenle birkaç gün uyumayan insanlarda hafıza kaybı gibi etkiler görülüyor. Ve birşey okuduktan, çalıştıktan sonra uyumanız ya da aklınızda kalmasını istediğiniz şeyleri uyumadan önce okumanız faydalı olacaktır.

Hafızaya alırken George Miller’in sınırlı sayı kuramından da faydalanabileceğimizden bahsetmiş yazar. Nedir bu? Hatırlamanız gereken kısa süreli bilgi sayısı 7+/- 2 yani 5 veya 9 adet olur ise daha rahat hatırlarsınız. Sayı, kelime vs leri olduğu gibi ezberlemeye çalışmaktansa gruplayarak ezberlemek daha kolaydır. Mesela; bu rakamları bu haliyle değil 3400714532012, bu hali ile aklınızda daha rahat tutarsınız.34, 007, 1453, 2012. Ve bunu yaparken 3’lü olarak bölmek daha faydalıdır, o nedenle telefon numaralarını xxx xx xx diye söylüyoruz. Bir de kitaba benden ekleme bilgi 🙂 Kısa süreli hafıza akustik yani işitsel depolanır bu nedenle kafiyeli olanları daha rahat hatırlarız; ama uzun süreli hafıza semantik yani anlamsaldır.

Ne kadar doğru bilmiyorum ama ülkemizde de faaliyet gösteren bir ev eşyaları satan markanın yöneticilerinden biri, ismini özellikle vermiyorum, görsel düzenlemede rafları 7’li olarak organize ettiklerini söylemişti.

Yeri gelmişken önceki yorumlarda yer verdiğim bir bilgiyi daha buraya da ekleyeyim. Bitirilmemiş işleri bitirdiklerimize göre daha iyi hatırlarız. Buna Zeigarnik etkisi deniyor.

Ve mutluyken öğrendiklerimizi mutsuzken daha zor hatırlıyoruz tam tersi de geçerli.

İşte öğrenme ile ilgili bir kaç kilit bilgi daha:

Farklı duyu organlarını kullanarak öğrenilenler daha çok akılda kalıyor.

Aktif dikkat ve merak hatırlamayı kolaylaştırıyor.

Bilgiyi 4 defa tekrar etmek faydalı.

Demin de dediğim gibi kafiye ve ritim varsa hatırlama daha uzun süreli oluyor.

Bir konu ile ilgili ne kadar detaylı bilginiz varsa o konudaki bilgileri daha kolay hatırlıyorsunuz.

Eski bilgi ile bağlantılandırılan bilgi daha kalıcı ve gruplayarak öğrenmek hatırlamayı daha kolaylaştırıyor.

Unutulmaya yüz tutan bilgi tekrarlandığında daha sağlam bir yer ediniyor. Yazar ilk 24 saat içinde, sonraki 48 saatte ve 1 hafta sonra 3. tekrarı yapmanın faydalı olduğunu belirtmiş.

Şaşırtıcı gelebilir ama birde gelecek hafızamız var. Hatıraları değil, hayalleri ve planları depoluyor. Gelecek belleği dolu olanlar gelecek merkezli, geçmiş belleği dolu olanlar geçmiş merkezli yaşıyorlarmış. Babamın hep söylediği güzel bir söze yer vermek istiyorum. Gençler geleceği, yaşlılar geçmişi konuşur. Ve başarılı insanların gelecek belleği önemli yer kaplarmış.

Gelecek belleğinizi güçlendirmekgerekiyor. Bunun için yazar bir test vermiş; merak edenlerin kitabı okumasını tavsiye ederim.

Çocuk eğitimi ile ilgili faydalanabileceğiniz bir bilgi daha. Bilimsel olarak 3-10 yaşları arasında spor, müzik, sanat ile beynin nöral altyapısını genişletmek önemli çünkü kendine yer bulan beyin hücreleri hayatta kalıyor ve ilerki yaşlarda çocukların o alanlarda beceri, kabiliyet sahibi olmalarını sağlıyor.

Zenginleştirilmiş çevrede beynimiz ve dolayısıyla bizim gelişimimiz için önemli, bize bir şeyler katan insanlarla beraber olmak faydalı yani J Yazar söyle bir bilgi vermiş, Beyin hekndine benzeyen beyin ile rahat eder ama gelişmez. Hayvanlarla, çocuklarla, farklı bakış açısına sahip insanlarla vakit geçirin. Yeni yerler, yeni kültürler görün. İsak Alaton’un da çok güzel bir sözü kullanılmış. ‘Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları, küçük beyinler insanları konuşur.’ Ne kadar da güzel bir tespit gerçekten.

Beyin biyolojik yapılı ama sosyal boyutlu bir organ diyerek bence çok güzel bir tanımlama yapılmış. Ve bunu Churchill’in ‘Önce biz yaşadığımız yeri biçimlendiririz, sonra da yaşadığımız yer bizi.’ sözleri ile desteklemiş yazar. Beyindeki donanımın %30-60’ı kalıtımla, %40-70’ı çevrenin etkisiyle belirleniyormuş.

Ancak beyin sadece dış faktörler ile gelişmiyor. Dıştan içe ve içten dışa iki şekilde gelişiyor. Dıştan olduğunda zengin uyarıcılar ile hislere pozitif aktarım uygulanırken, içten olduğunda hayal etmek faktörü işin içine giriyor çünkü beyin Yasemin Soysal’ın ‘Tek suçlu beyniniz’ kitabında verdiği örnekteki gibi limon yemekle limonu yediğinizi hayatl etmek arasındaki farkı anlayamıyor ve her ikisinde de ağzınız kamaşıyor. Aynı şey başka bir kitapta mutlulukla ilgili bir örnekte verilmişti. İnsanlar mutlu oldukları için gülmezler güldükleri için mutlu olur denmişti. Bu ne demek? İçten bir gülümseme mimiği yaptığınızda beyin gerçekten mutlu olduğunuzu düşünür ve hormon salgılar.

İnsanın sahip olduğu beceriler 2 gruba ayrılıyormuş:

Temel ve türev. Temel beceriler konuşmayı öğrenmek, türev beceriler sohbet etmek. Temel beceriler 3-4 yaşlarında öğrenilmesi gereken beceriler.

Biraz daha nörolojik bilgi de aktarayım.

Beynin 3 katmanı var:

1. Katman: Reptilian sistem-Sürüngen beyin-İlkel beyin- R Kompleks:

En yaşlı beynimiz, sürüngen ve kertenkelelerde de mevcut.

Öncelikli hedefi hayatta kalmak, ikinci hedefi soyunu çoğaltmak. Bizim beynimizin %10’unu sürüngenlerin beyninin tamamını kaplıyor. Düşünmez, içgüdüseldir. Yeni şeyler öğrenmeyi sevmez. Tehlike anında kalp atışını, refleksleri uyarır, yani teklikeli birşey gördüğünüzde yüzünüzün renginin kaçmasını sağlar çünkü o anda kan akışını kaçmanızı sağlayacak bacaklarınıza yönlendirmiştir.

Bencil ve gösterişçidir. Ev, yuva sahibi olmak önemlidir. Çıkarlarına endekslidir, başkaları ne der diye düşünür. Güçlüyse saldırır, güçsüzse dedikodu yapar. Konuşmak yerine eylemlerle kendini ifade eder. Sanattan, kitaptan hoşlanmaz. Kan bağına bağlı yakınlık kurar. Sabit fikirlidir.

2. Katman: Limbik sistem – Duygusal:

Duygusal beynimiz. Kedi, köpek ve keçilerde mevcut.

Beynimizin %20’lik alanını kaplıyor. Hafıza üzerinde güçlü etkiye sahip. Yoğun acıya ve zevke odaklanır. Belleğe arşivler. Travmatik anıyı unutmayı engeller. Sevdiklerimiz için yaptığımız fedakarlık, empati, annelik duygusunun kaynağıdır.

3. Katman: Neo-korteks- Düşünen beyin:

Mantıklı, düşünen beynimiz. Kültürün kaynağı. En genç beyin katmanı ve sadece insanlarda mevcut. Beynimizin %70’ini kaplar. Hem tarihte hem de anne karnında en son olgunlaşan kısım. 25 yaş civarında tamamlanıyor. Dürtü kontrollerini yapar, kitap okur, yazı yazar, hayal kurar.

E sadece katmanları bilmenin bize faydası ne derseniz, biraz daha derin düşünme ile kendimizi ve sosyal çevreleri analiz etmemize ve dolayısıyla insan ilişkilerini düzenlemeye faydalı bence.

Mesela az gelişmiş toplumlarda ilkel beyin baskın karakterler bulunurmuş. Şöyle bir düşünün tecavüz, şiddet, bencillik en çok hangi toplumlarda var ve bu toplumlar ne kadar gelişmiş?

Ama burda yazarın örnek verdiği çok etkileyici bir noktayı paylaşmak istiyorum. Bende günümüz Türkiye’si ile ilgili aydınlanma yaşamamama neden oldu, bakalım sizde de benzer duygular yaşatacak mı?

Almanya gibi büyük filozoflar, bilim adamları çıkarmış; düşünen beyninin gelişmiş olacağını tahmin bekleyeceğimiz bir ülkede nasıl Hitler gibi insanlara zarar vermeyi amaçlayan bir lider çıkmış? İlk başta düşününce çelişkili gibi gözüküyor. Ama işte bilimsel dokunuşlarla insanları nasıl birer canavar takipçisine çevrildiğinin sırrı. Bu kişileri ilkel beyin seviyesine indiriyorlar. Yani bir gruba dahil edip, biliyorsunuz sürü psikolojisi çok tehlikeli birşeydir ve iç bağları sıkı bir grupta kişi korteksi kullanmaktan vazgeçiyor. Sonra da korku kültürü yaratıyorlar. Mesela bu korkulardan biri: Biz onları temizlemezsek, yakında onlar çoğalıp bizi temizleyecekler.

Böylece düşmanı göster, dayanışma duygusu kur, düşündürtme ve mantıklarına değil, iç güdülerine hitap et.

Aslında kitapta olmayan ama yine başka bir yerde okuduğum bir araştırmadan bahsetmek istiyorum. Aynı yöntemi kullanarak ayrı saflardaki iki grubu da ortak amaç uğruna birleştirebiliyorsunuz.

Amerika’da birbirlerine karşı kızıştırılmış iki düşman grubu karıştırıyorlar, başta herkes bireysel. Sonra bir tehdit unsuru kurgulanıyor ve hayatta kalmak gibi bir amaç veriliyor ve grubun nasıl bütün olduğu inceleniyor. ‘Açlık oyunları’ isimli filmi seyretmediyseniz bu algı ile bir seyretmenizi tavsiye ederim.

Peki bu kitleler R-kompleksi baskın liderlerde ne buluyor da peşlerinden gidiyorlar?

Buna ‘özdeşlik kurma’ deniyor. Kendi hayatında eziklik yaşamış, yenilmiş, kompleksleri olan kişiler bu tür gücü, otoriteyi temsil eden liderler üzerinden kendilerini ezen koca, patron, üst sınıftan intikam almış oluyor. Yani bu liderler, kaybedenlere oynayarak kazanıyor. Madur edebiyatının önemi de burden geliyordur belki.

Ayna nöronları harekete geçiriyorlar ve bende sizdenim ama şu an gücüm var, bana destek ver ki intikamını alayım hissiyatı yaratıyor.

Ve kitapta yer verilen ünlü düşünürlerin sözleri ile yavaş yavaş yazımın sonuna gelmek istiyorum, biliyorum bu sefer biraz uzun.

Kanımca Mümin Sekman bütünü iyi özetleyen anlamlı sözlerin önemli olduğunu düşünenlerden ve kelime oyunlarını seviyor; çünkü bloğunda ve kitabın arkasında bu tarz özlü sözlere yer vermiş.

Mesela, Emerson Pugh’ın derin anlam içeren bir sözü.

İnsan beyni anlaşılacak kadar basit olsaydı, biz de onu anlayamayacak kadar basit olurduk.

Picabia’nın, ‘Beynimiz, düşüncelerimiz yön değiştirebilsin diye yuvarlaktır.’ sözü.

İşte Türklerden de göğsümüzü kabartacak bir söz. Peyami Safa’nın

‘ Yaşlanarak değil, yaşayarak tecrübe kazanırız. Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.’ sözü.

Napolyon’dan ‘Dünyaya iki şey hükmeder. Biri kılıç biri düşünce. Kılıç eninde sonunda düşünceye yenilir.’

‘Zihin paraşüt gibidir, açıldığında iş görür.’ Frank Zappa

Ve kitapta beni en çok etkileyen sözle kapanışı yapmak istiyorum, umarım, gerçekten okumanın faydalı olacağını düşündüğüm bu kitabı okumanız için biraz ilgi uyandırabilmişimdir.

‘Ne tuhaf bir makina şu insan! İçine biraz ekmek, şarap, balık ve turp atıyorsunuz, dışarı iç çekmeler, kahkahalar ve düşler çıkıyor!’

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Üstüme iyilik sağlık!

sağlıklı besinler, kış hastalıkları, hasta olmayı önleyen yiyecekler

Kış hastalıkları kapımızı bir bir çalıyor. Bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamız ve bunun içinde iyi beslenmemiz gerekiyor. İşte hastalıklardan korunmak için ilaç niyetine tüketilecek besinler…

Kışın hasta olmayı önleyen yiyecekler

Kışı güçlü geçirmek için mevsime uygun sofranızda bulundurmanız, yemeniz gereken başlıca yiyecekler neler? Diyetisyen Vildan Kabataş, kışın zindelik sağlayan,bağışıklığı güçlendiren yiyecekleri anlattı.

Maydanoz: C vitamini ve demir deposudur. Böbrekleri temizleyici, ödem atıcı ve kan şekerini dengeleyici etkisi vardır.

Lahana: İçeriğinde yaşlanmayı önleyici mineral olarak kabul edilen selenyumu barındırır. Mide ve yemek borusu kanseri tehlikesini azaltır. Sadece lahana çeşitlerinde bulunan U vitamini, mide ve bağırsakların iç yüzeyini korur, yaraların iyileşmesini sağlar. Cilt sağlığı için faydalıdır.

Bal kabağı: Yüksek lif, A vitamini, fosfor ve kalsiyum içerir. Ayrıca lifli yiyecekler kolon kanserine karşı koruyucudur.

Soğan/sarımsak: Yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini azaltır. Bağışıklık sistemini güçlendirmekte oldukça etkilidir.

Mandalina: Zengin C vitamini içeriğiyle, özellikle kış aylarında hastalıklara karşı savunma mekanizmamızı güçlendirir. Potasyum içeriğiyle yüksek tansiyonu düşürür.

Portakal: C vitamini ve folik asit kaynağı olan portakal bağışıklık sistemini güçlendirir ve kansızlığa iyi gelir.

Ispanak: Demir yönünden zengindir. Betakaroten içerdiği için yaşla birlikte ortaya çıkan göz hastalıklarına karşı da etkilidir. Bazı mide kanserlerini önlediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği bilinmektedir.

Armut: A, B1, B2, B3, B6 ve C vitamininden zengindir. Kabuklu olarak tüketilmesi, bağırsak sağlığı açısından çok faydalıdır. Kabızlığı tedavi etmek için sık sık tüketilebilir.

Rezene: Uçucu yağlar içerdiğinden kaynatılması yerine sıcak suda bekletilmesi tercih edilmelidir. Kalsiyum, potasyum gibi minerallerin yanı sıra B vitamini de içerir. Vücut direncini artırır. Düzenli kullanıldığında kolesterolü düşürür.

Brüksel lahanası: Kükürtlü sebzeler grubunda olduğu için güçlü bir kanser savaşçısıdır. Az pişirilmesi veya çiğ tüketilmesi gerekir. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Lif, C vitamini, folat ve A vitamini içerir. Cilt sağlığı için faydalıdır.

Zerdeçal: İçeriğindeki etken madde olan kurkumin sayesinde etkili bir antioksidan kaynağı, iltihapları önleyici, kansere karşı koruyucu ve bağışıklığı güçlendiricidir. Aynı zamanda zerdeçal hazımsızlığa iyi gelir. Kan sulandırıcılarla birlikte kullanılmamalıdır.

Greyfurt: C Vitamini açısından zengin olan greyfurt bağışıklık sistemi için yararlıdır. Kan sulandırıcılarla birlikte kullanılmamalıdır.

Pırasa: C, K ve B vitamini deposudur. Ayrıca, potasyum, kalsiyum, silisyum, manganez, kükürt, bakır yönünden oldukça zengindir. Aynı zamanda bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar, kabızlık şikâyeti olanlar faydalanabilir.

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Evli, iki çocuklu bir öğretmendi, 40 yaşından sonra pilot oldu!

Ne olursa olsun yılmadım.

Eğer kendinize meydan okumazsanız, kendi en iyi halinizi asla bilemezsiniz. Bazen “sıradan” bir insan, sıra dışı bir karar alır. Hayatı o andan itibaren, köklü bir şekilde değiştirir. Çoğunluk böyle şeyleri düşünür, ama sonra gider dizi izleyip uyur:) Kendi hayatını renklendirmek yerine, renkli hayatları beyaz camdan izlemekle yetinir.

Bu sayfada konumuz olan biteni seyredenler değil kendi hayalini gerçekleştirenler. Şimdi, bir kadın hayal edin. Evli ve  iki çocuklu bir öğretmen. Gündelik hayatın rutin akışında dönüp duruyor.

Çocukken anneannesi tarafından büyütülmüş. Hep kendisinden beklenenleri yaparak ilerlemiş. Bu kadın hayatının orta yaşlarına gelince, içinden “ben kimin ve gerçekten ne istiyorum?” sorusunu sormaya başlamış. “Hayatımda bir şeyler eksik”, diye tekrarlamış iç sesi “tam olmayan bir şey var!”

Bu dönemde bir kitap okumuş ve rutinlerle dolu hayatını baştan aşağı değiştirmeye karar vermiş. Önce kolay bir adım atıp, spor salona yazılmış. Sonra yabancı dil öğrenmiş. Hobileri yetmemeye başlayınca, daha köklü ve radikal bir karar almış:40 yaşından sonra pilot olmak!

Bir düşünün bakalım: Böyle bir şeyi yapabilir miydiniz? En iyi devlet okullarından birinde 20 yıllık öğretmenken, öğrencilerinize okumak üzere aldığınız “Her Şey Seninle Başlar” adlı kitabı okuyup, göklerde pilot olmayı hayal edip, bunu gerçekleştirmek için tüm gücünüzle mücadele edebilir miydiniz?

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Eski öğretmen yeni pilot Gamze Aster

Öyküsünü yayınladığımız insan, bunu yapabildi. Bir yanda öğretmenlik, bir yanda iki çocuk, bir yanda evlilik olduğu halde, azimli bir mücadeleyle pilot olmayı başardı.

Eski öğretmen yeni pilot Gamze Aster, Mümin Sekman’ın “Başarılı Okurlar Buluşması”na da davet edildi. Orada hikayesini diğer başarılı okurlarla paylaştı.  

Başarı hikayesinin tüm detaylarıyla ilk defa www.kigem.com sitesine anlattı.

Okuyun ve görün: Başka bir hayat mümkün!

Gamze Aster neyi nasıl yaptığını anlatıyor.

“Otuz beş yaşında, evli, mutlu ve çocuklu bir öğretmendim. Dışarıdan bakıldığında hayatıma dair her şey yolunda görünüyordu. Mutlu bir evliliğim, iki güzel çocuğum ve severek yaptığım bir işim vardı. Ancak içimde bir ses, bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyordu!  Hatta ve hatta o ses bana, “Hiçbir şey yolunda değil Gamze”, diye fısıldıyordu.

Hayatı boyunca pek çok zorluğun üstesinden gelmiş ve  kendi ayaklarının üzerinde durmayı başarmış biri olarak ilk kez yaptığım şeylerin işe yaramadığı bir durumdaydım.

Bir sorunum olduğunu hissediyordum, fakat o çözümünü bilmediğim bir sorunun üstüne gitme motivasyonunu kendimde bulamıyordum. Kitap okumayı, kendini geliştirmeyi her daim seven biri olarak, bir gün yine kitapçıda dolaşıyordum.

Tesadüfen gördüğüm bir kitap dikkatimi çekti. Kapağında yer alan ‘en çok satan başarı kitabı’ etiketi dikkatimi çekmişti. Kitabı elime aldığımda, ‘bu kadar insanın bir kitabı okuması tesadüf olamaz’, diye düşündüm.

Kitabın ismi de çok çarpıcıydı: ‘Her Şey Seninle Başlar’

Öğrencilerimi hayata hazırlamak için bir kitap aldım.

İlgimi çeken bu kitabı, hayatımda yeni bir dönemi başlatacağından habersiz bir şekilde aldım. Aslında amacım kitabın içinden bazı öykü ve fikirleri öğrencilerimle paylaşmak ve onlara faydalı olabilmekti.

Hiçbir zaman sadece dersini anlatan bir öğretmen olmadım. Ders konuları dışında da öğrencilerimi hayata hazırlamak için elimden gelen desteği sağlamaya çalıştım. Öğrencilerimin özgüvenlerini geliştirmek, motivasyonlarını yükseltmek için çeşitli yollar arayıp buluyordum. Çünkü ben zaten hayatta bazı şeyleri başarmıştım, sıra gençlerdeydi. Onların da hayallerini gerçekleştirmelerini istiyordum.

Benim için öğretmenlik, asla sadece bir meslek değildi. Bana göre öğretmenlik, gençleri hayata hazırlamanın, onlara bir hayat amacı vermenin en güzel yoluydu. Bu nedenle gençlik yıllarımda sahip olamadığım destek ve motivasyonu öğrencilerime sunmak için çabalıyordum.

Derslerde sık sık kendi hayatımdan örnekler vererek onları geliştirmeye çalışıyordum. Çünkü benim hayatım başlı başına bir hayatta kalma mücadelesiydi. Her Şey Seninle Başlar’ı alıp okumaya başladıktan sonra derslerde de kitaptan bazı bölümleri öğrencilerimle paylaşmaya başladım.

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Kırk yaşında pilot olmaya karar verdim!

Kırk yaşında pilot olmaya karar verdim!

Her Şey Seninle Başlar, pek çok öğrencimin kişisel gelişim kitaplarına bakışını değiştirmişti. Bunun olması da çok normaldi, çünkü zaten milyonları etkilemiş bir kitaptı. Ancak beklenmeyen, bu kitabın benim hayata bakışımı etkilemesi ve otuz beş yaşından sonra hayatımda yeni bir sayfa açmamı sağlamasıydı.

Üstelik bu yol, artık 40 yaşlarında, 18 yıllık öğretmenlik kariyeri olan, evli ve iki çocuklu bir kadının çıkmayı hayal bile edemeyeceği kadar çetin bir yoldu. Belki milyonlarca insan tıpkı benim gibi “orta yaş krizi” denilen bir durumla karşılaşıyor ve milyonlarcası bu durumu kabullenip mutsuz hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Hatta bu süreçte, evlilikleri bitirme noktasına getirecek olayların yaşandığı bile görülür.

Monoton hayatlarına hareket katmayı isteyen orta yaşlıların çoğu bu veya buna benzer olaylar yaşıyor. Ancak olumsuz koşullar içinde büyümüş biri olan ben, içine girdiğim orta yaş krizini, Her Şey Seninle Başlar sayesinde fırsata çevirdim.

Henüz 18 yaşındayken bir ömür boyu sizi mutlu edecek kariyeri seçme konusunda isabetli olmak elbette kolay değildir. Pek çoğumuz 40 yaşında ne yaparsak daha mutlu olacağımızı bilmeden bu kararları alıyoruz. Gelecekte nasıl biri olacağımıza dair sadece tahminler üzerinden önemli kararlar alıyoruz. Bazıları bu konuda şanslı olabilir, ama herkes için aynı şeyi söylemek ne yazık ki mümkün değil.

Sil baştan başlamaktan korkmadım!

Yıllarını öğretmenlik mesleğine vermiş, işini severek yapmış, milyonlarca güzel anı biriktirmiş bir öğretmendim. Anadolu öğretmen lisesinde çalışmaya hak kazanmış, geleceğin pırıl pırıl öğretmenlerini yetiştiriyordum. İki harika oğlum ve mutlu bir evliliğim vardı.

Ancak 35 yaşından sonra içten içe hayatımda bir şeyin eksik olduğunu hissetmeye başlamıştım. Bunun tam olarak ne olduğunu bilmiyordum, ama bu ‘olmamışlık duygusu’ içimi sürekli kemiriyordu.

Bir gün yine Her Şey Seninle Başlar’ı okurken hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ilgimi çekti. Pireler üzerinde yapılan davranış incelemesi, fillerin tutsaklık öyküleri gibi…  Bunlar bizim içine düştüğümüz öğrenilmiş çaresizlik sendromunu çok güzel açıklıyordu. Benim de aynı hisse kapılmış olduğumu ve bunu hiç farkında bile olmadan kabullendiğimi, o satırları okurken fark etmiştim.

Kitapta okuduğum her cümle sanki benim hücrelerime kazınmış ama kendimin bile farkında olmadığım fikirlerin dile gelmiş hali gibiydi. Her satırla birlikte içimde var olduğunu bile unutmuş olduğum motivasyonum harekete geçmişti.

Böyle durumlarda, benim gibi pek çok kişi, yeniden harekete geçen içsel motivasyonunu eşi ya da çocuklarına yönlendirmeyi seçmiştir. Ama sadece bunu yapmak sorunun çözümü olamayacaktı.

Bu yüzden kitaptan edindiğim yöntemlerle ben farklı bir şey daha yaptım. Her Şey Seninle Başlar sayesinde mutsuzluğumun kaynağını bulmuştum. Bu noktadan sonra hayatıma aynı şekilde devam etmeyecektim. Her zaman kendini geliştirmeyi ve değiştirmeyi seven biriydim, yine öyle yapacaktım.

Öğretmen olarak misyonumu tamamlamıştım ve etrafıma yaydığım hayat enerjisini bundan sonra kendim için kullanmaya karar verdim.

Tüm rutinlerimi yerle bir ettim!

Her Şey Seninle Başlar, bana kaybettiğim cesaretimi geri vermişti. Hayatımı değiştirmek üzere minik ama anlamlı adımlar atarak işe başladım. Uzun yıllar boyunca spora başlamak istememe rağmen bunu hep ertelemiştim. Çok zayıf olmam ve yaşam koşullarım, düzenli spor yapmama izin vermemişti.

İlk olarak haftanın beş günü spor yaparak üzerimdeki ataleti yendim. Hatta kilo alıp enerjimi yükselttim. Artık daha enerjik ve pozitiftim. Böylece yorgunluğumun mutsuzluktan kaynaklandığını gördüm.

Sürekli gülümseyen, etrafına neşe saçan biri olduğum için kimse benim aslında ne kadar mutsuz olduğumun farkında bile değildi. Oysa benim içimde sonsuz bir umut duygusu olsa da çözemediğim bir mutsuzluk vardı.

İngilizce öğrenmeye başladım

Hayatım boyunca uğraşmama rağmen İngilizce eğitimimi tamamlamayı başaramamıştım. Bunun için hemen İngilizce kursuna kayıt oldum, haftanın 4 günü pratik yapma imkânı buldum. Gece yarılarına kadar İngilizce çalıştım. Yeni bir dil ve kültür öğrenmek dünyaya bakışımı değiştirdi.

Bir diğer hayalim ise dansa başlamaktı. Bu da yeni hayatımın tarif edilemez bir eğlencesi olmuştu. İçimdeki çocuk giderek mutlu oluyordu. Çocukluk yıllarımda yaşıtlarımdan biraz farklıydım. Yaşıtlarım dışarıda oyunlar oynarken, ben kitap okumayı ya da klasik müzik dinlemeyi tercih ederdim.  

Büyük bir cesaretle birkaç günlük yurt dışı seyahatleri yaptım. Öğrendiğim kadar İngilizce ile kendime aldığım gece kıyafetini de giyip çok güzel bir salonda opera izledim. Dinlediğimiz müziklerin bile aslında düşünce biçimimizi, duygularımızı, onların da motivasyonumuzu nasıl etkilediğini gördüm. Müzik tarzıma yenilerini ekledim, genişlettim, değiştirdim. Hüzünlü melodilerin pozitif bir bakış açısı sağlamayacağı bir gerçekti, bu nedenle daha farklı müziklere yöneldim.

Hayatımın sorumluluğunu kimseye bırakamazdım!

Her Şey Seninle Başlar, beni sanki derin bir uykudan uyandırmıştı. Birden bire hızlı bir değişim ve gelişim sürecine girmiştim. Sanki artık elimde bir yapılacaklar listesi vardı ve ben adım adım hayallerimin peşinden ilerliyordum.

Bir yandan rutin yaşantım devam ederken, bir yandan da ‘daha farklı neler yapabilirim’ sorusuna cevap arıyordum. Beni mutlu edecek, hayatımı zenginleştirecek yeni bir hedefe ihtiyacım olduğunu görmüştüm.

 Her Şey Seninle Başlar, benim kendime bir yolculuk yapmamı sağlamıştı. Artık hayata başka gözlerle bakıyordum ve kendim için bir hobiden fazlasını bulmam, yeni bir iş yapmam gerekiyordu. 40 yaşıma girmeme birkaç ay kala ne aradığımı buldum!

Mesleğimi ve öğrencilerimi çok sevmeme rağmen öğretmenlik beni artık motive etmiyordu. Hayattaki birikimimi ve sahip olduğum enerjiyi, başka bir amaç için harekete geçirme zamanı gelmişti. Çünkü her geçen yıl kendimden veriyordum ve tükenen motivasyonumu yeniden güçlendiremiyordum.

Hayata bir kez geldiğimize göre, istediğimiz gibi bir hayat yaşamak bence hepimizin hakkı. Artık 18 yaşında, imkânları ve bilgisi sınırlı bir genç kız değildim. Şimdi 40 yaşına gelmiş, yıllar içinde kendinden yeni bir insan inşa etmiş bir yetişkindim.

Haliyle bu yeni insanın yapabilecekleri ve beklentileri 18 yaşındaki o genç kızdan çok farklıydı. Üstelik artık istediklerimi alacak cesarete de sahiptim.

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Hayattaki birikimimi ve sahip olduğum enerjiyi, başka bir amaç için harekete geçirme zamanı gelmişti.

Çocukluğum kitapların arasında geçti..

Ben boşanmış bir anne-babanın ilk çocuğuydum. Hayatımı ders çalışarak, kitap okuyarak kurmuştum. Benim hiç hayal kurma şansım olmadı gençliğimde. Hayatın bana sunduklarıyla en iyisini yapma mücadelesi içinde olduğumdan hayallerim ve hayal kırıklıklarım olmadı.

Hayattaki en büyük şansım, anneannemin bakmak için kardeşlerim arasından beni seçmesi oldu. Ben de anneannemi utandırmamak için sürekli çabaladım. İyi bir insan olmak ve kendi ayaklarımın üstünde durabilmek tek düşüncemdi.

Başarı benim yaşama tutunmam için önemli bir motivasyondu. Bir işi yapacaksam en iyi şekilde yapmalıydım. Anneannemin benim için kurduğu hayalleri takip ettim çoğu zaman.

Her Şey Seninle Başlar ile birlikte, hayat sanki bana ikinci bir şans vermişti. Şimdi ikinci kez ve kendi istediğim şekilde bir hayat inşa edecektim. Beni mutlu etmeyen, ancak güvenli bir liman olan hayatımdan tüm zorluklara rağmen kopmayı seçtim. Herkes hayatıma kaldığım yerden, aynı şekilde devam etmemi bekliyordu, ama ben bu kez kendimi de onları da şaşırtmayı seçtim. Ve hayatımın akışını değiştirecek büyük bir risk alarak pilot olmaya karar verdim! Elbette bunu söylemek başarmaktan çok daha kolaydı!

Mimar Sinan başardıysa ben de başarabilirim!

Aslında başlarda bende bu yolda nelerle karşılaşacağımın farkında değildim. Eşimin pilot olması bu kararı almamda etkili olmuştu. Eşim ve arkadaşlarıma sorular sorarak bu kararı almıştım, ama yine de bu gerçekten büyük bir meydan okumaydı.

Çok sevdiğim bir öğretmen arkadaşıma pilot olma hayalimi söylediğimde bana Mimar Sinan örneğini verdi. Her daim önemli insanların hayatları ve aldıkları kararlar beni etkilemiştir. Mimar Sinan’ın 40 yaşından sonra mimarlığa başladığını öğrenmek doğru yolda olduğumu görmemi sağladı. O yapabildiyse, ben de başarabilirdim!

Kendimden ve kararımdan emin oldukça çevremdekiler de beni destekledi.

Her adımı milim milim planladım!

Pilot olmaya karar verdikten sonra oturup kendime ayrıntılı bir yol haritası hazırladım. Emek, zaman, bütçe… Akla gelebilecek her şeyi düşünüp ayrıntılı bir plan hazırladım. Elbette plan yapmak, başarmak anlamına gelmiyordu. Büyük bir risk aldığımı biliyordum, ama vazgeçmedim. Bu benim olgunluk hayalimdi, kaderimin bu hayali gerçekleştirmek olduğuna emindim.

Çoğu gün sabahları 3’te kalkıp eğitim için yollara düştüm. Havacılık gibi erkek egemen bir dünyada, kadın pilot adayı olmanın yanı sıra, sorumlulukları çok olan bir anne olmanın da sayısız güçlüğüyle karşılaştım. Çoğu zaman günümün yarısı havaalanlarında geçiyordu. Okulda öğretmen olan ben artık eğitimlerde öğrenciydim.

Hayatımda hiçbir zaman bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum, tabii bu kadar mutlu olduğumu da! Çok çalışıyor, çok yoruluyordum ama bu durum sanki benim enerjimi dengede tutmamı sağlamıştı. Artık hayatımı daha iyi hissediyordum. Pilot olmaya karar vermemin daha fazla para kazanmayla bir ilgisi yoktu, pilot olmak benim için hayatımın geri kalanıydı.

Bu süreçte başarısızlıklar yaşamadım mı? Evet yaşadım! Hayal kırıklıklarım olmadı mı? Evet yaşadım! Yetemediğimi düşünmedim mi? Evet düşündüm! Günlerce ağlamadım mı? Evet ağladım! Haksızlıklara maruz kalmadım mı? Evet kaldım! Ancak şu da var ki, her anında dolu dolu yaşadığımı hissettim.

Oyunu kurallarına göre oynamayı öğrendim

Pilotluk eğitimi almaya başlamak bile dünyamı değiştirmişti. Yeni dünyama da kısa sürede alışmıştım. Süreç boyunca neler feda etmedim ki!

Belime kadar inen saçlarımı kestirdim mesela. Aracımı satmak zorunda kaldım. Hiçbir sosyal faaliyete katılamadım.  

Başarıya giden bu yolda, çocuklarla ilgilenmesi konusunda annemi bizimle yaşamaya ikna ettim. En önemlisi kafa yapımı değiştirdim. Artık öğretmen değil, bir öğrenciydim. Gençlerden, oyunun kurallarına dair ipuçları aldım. İhtiyaç duyan herkese yardımcı oldum. Yaşadığım her olayı avantaj olarak gördüm, her anının tadını çıkardım.

İnsan kendini zorladığı zaman, bilmediği kaynakları ortaya çıkar

Yaşamımı sil baştan dizayn ederken kendime ve insanlara yeni bir gözle bakmaya başladım. Bir zamanlar bir öğretmenim ‘sayısal zekâm olmadığını’ söylemişti. Oysa benim içimde keşfedilmeyi bekleyen bir sayısalcı olduğunu keşfettim!

Altı ay süren sınav döneminde mühendislikten başlayıp da tıbba kadar 15000 İngilizce soru çözdüm. Eğitimimi 97.10’luk bir ortalamayla tamamladım. Şimdi biri bana orsa “Zor muydu?” diye, “Kesinlikle hiçbiri zor değildi” derim.

Aldığım eğitimlerin hepsinden büyük keyif aldım. Onlar sayesinde geliştim ve değiştim. Uçmak ise tarif edilemez bir tutkuymuş, en önemlisi bunu öğrendim.

Bana kalırsa sadece sahne tozu yutanlar değil, göklerde süzülenler de işlerine aşık olup kopamazlar. Şimdi neden insanların mutlu olduklarında  ‘havalarda uçuyorum’ dediklerini çok iyi biliyorum. Bunu her zerremle hissediyorum!

En çok ‘Bu yaşta bu kadar sorumlulukla yapamazsın’ demeleri zorladı!

Pilotluk eğitimi almak her yaşta zor, ama beni en çok zorlayan şey, bana ve hayallerime inanmayan insanlarla mücadele etmekti. Hatta beni tek yoran şey bu oldu.

Orta yaşlarda, evli, çocuklu, kariyer sahibi bir kadının yeni bir mesleğe yönelmesine macera gözüyle bakanların negatif etkisini hiç hesaba katmamıştım. Elbette onları da anlayabiliyordum, ama zaman zaman onların olumsuz bakış açıları yüzünden motivasyonumu kaybediyordum.

Pek çok insanın günlük hayatın içinde kendinden ve gelecekten umudu kestiğini, çabalamayı bıraktığını biliyorum. Bunun için de herkesin kendine göre onlarca nedeni olabilir, ama kendileri gibi olmayanlara ön yargılı yaklaşmalarını kabul etmek mümkün değil.

Bu tür insanlar benim gibi ezberleri bozmak isteyen insanların önündeki en büyük engel. Kimseye, hiçbir konuda ‘Yapamazsın!’ denilmemelidir. Ben öğretmen olarak bunu çok iyi biliyorum. Başarısız öğrencilerin en büyük mimarı da yine onu motive etmesi gerekirken ‘Başaramazsın’ diyenlerdir.

Sınıflarımda başarısız görülen öğrencilerimin hayatta pek çok başarıya imza attıklarına şahit oldum. Bir kişinin denemeden neler başarabileceği bilinemez. Mesleğim sayesinde elde etmiş olduğum birikimim, pilotluk sürecimi de bu anlamda besledi. Beni destekleyen onlarca insan olduğu gibi bir de sürekli yargılayan, başaramayacağımı söyleyenler vardı.

Benim sıkıntım derslerden, uçuş eğitimlerinden yana değildi. Ön yargılı, sıra dışı azim dolu başarılara inanmayan, inançsız insanlardan çektim. Özgüvenimi kaybetmemek için bu tür negatif insanlardan uzaklaştım, bana inanan ve güvenen insanlarla vakit geçirdim.

Ne olursa olsun yılmadım. Önyargılı insanlara karşı motivasyonumu yükselttim. Artık biliyordum ki benim herkesten daha iyi olmaya ihtiyacım vardı. Defalarca önyargılı insanların yıpratma çabalarıyla karşı karşıya kaldım, elenmeyle yüz yüze kaldım, ama karşımdakileri her seferinde başarabileceğime ikna ederek yoluma devam ettim. Onca insanın arasındaki birkaç insan bana neleri yapabileceğimi gösterdi ve bu benim vazgeçmemem gerektiğini gösterdi.

Manşet, her şey seninle başlar )+, Gamze Aster başarısı, Gamze Aster başarı hikayesi, Gamze Aster
Ne olursa olsun yılmadım.

Başardıkça daha fazlasını istedim

Başarılı olduğum her sınavda kendime olan inancım arttı. Her uçuşta bu işi ne kadar çok istediğimi gördüm. Artık kulaklarımı negatif yorumlara kapayıp, gökyüzünde olmanın tadını çıkarttım. Motivasyonumu içimde sakladım.

Bu süreçte insanların kendileri gibi olmayana karşı ne kadar acımasız olabileceklerini, onun ayağını kaydırmak için yetki ve imkânlarını kötüye kullandıklarına çok kez şahit oldum. Benim gibi olgunluk yaşındaki birçok bayanın bu zorlu yolda vazgeçtiklerini, vazgeçirildiklerini gördüm. İnsanların başarısından ya da mutluluğundan mutsuz olan insanlarla karşılaştım. Ancak bu kadar olumsuzluğun arasında az da olsa profesyonel olan, iyi yürekli ve bize inanan kişiler bizlerin en büyük umudu oldu. O bir tek kişinin bile benim gibi binlerce insana umut olabileceğini gördüm.

Benim içimi umutla dolduran bu azınlıktaki insanlar sayesinde yoluma kararlılıkla devam edebildim. Hayatım boyunca elde ettiğim birikimim, bu yolculukta en büyük yardımcım oldu. Sanki bu bir seyahatti ve elimde deneyimlerimle dolu bir valiz vardı. Sevgi, saygı ve ihtiyacı olanlara yardım etmeye olan inancım, disiplinim beni ayakta tutuyordu.

Elimde başarıya giden yolu anlatan bir kılavuzla, tüm okuduğum kitaplar, izlediğim filmler, biyografiler ve hayat mücadelemden öğrendiklerim bana yol gösterdi. Bana inanmayan insanlar tarafından üzüldüğüm zamanlar olsa bile onlardan da çok şey öğrendiğimi hiçbir zaman unutmadım! Onlar sayesinde vasatın üstünde bir pilot olmayı başardım ve hedefimi yükselttim.

Şunu asla unutmayın ki sizin bir işi başaracağınıza herkesin inanması gerekmez. Sizin inanmanız yeterlidir. Çünkü başarı sizin içindir; başkaları için değil!

Limitlerimi test etmekten pişman olmadım!

Yoğun, yorucu ve olumsuzluklarla ancak umutla ve kocaman bir gülümsemeyle dolu bu yolculuğun sonunda ne mi oldu? Hayal bile edemediğim bir başarı gerçeğim oldu. Artık daha donanımlı, daha mutlu, daha güçlü bir kadınım.

 ‘Her Şey Seninle Başlar’ sayesinde hayatım değişti. Bu kitap sayesinde kendi limitlerimi test ettim ve ‘olabileceğimin en iyisi olma’ yolunda önemli bir adım attım. Hayatın bana sunduklarıyla yetinmek yerine, istediğim gibi bir hayatı inşa etmek üzere harekete geçtim.

Bu yola ilk çıktığımda yoksul ve parçalanmış bir ortamda, imkânsızlıklarla büyümüş, çalışmayı ve iyi bir insan olmayı hedeflemiş küçük bir kızın, bir gün hayata karşı büyük bir zaferle kendini göstereceğini hayal ettim. Annem, eşim, dostlarım, geceleri benimle ders çalışırken uyuyup kalan çocuklarım ve beni idolleri olarak gören öğrencilerim en büyük destekçilerim oldu.

Keşke demek yerine hayalimin peşinden gittim. İki yılın sonunda pilot lisansımı aldım. Öğrencilerimle vedalaşıp 20 yıllık meslek hayatımdan ayrılıp kendi yolumu seçtim.

Hayatınızdan memnun değilseniz, çocuk değilsiniz, onu baştan aşağı değiştirebilirsiniz!

Pilotluk sadece bir lisans ya da üniforma olmayacak benim için. Bu belge ve üniforma bir hayalin gerçekleşmesi demek. Biliyorum ki pek çok kişi pilot olma hayali kuruyor. Bu hayali paylaşanlara, gecelerce okuduğum Mümin Sekman kitaplarından aldığım güçle, nasıl başardığımı anlatmaya devam edeceğim.

Son olarak, benim gibi orta yaş krizine giren milyonlarca insana artık çocuk olmadıklarını ve hayatlarının kontrolünün tamamen kendi ellerinde olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bu belki de hepimiz için bir uyarı, havaalanı deyişiyle ‘son çağrı.’

Henüz hayallerimizden ve kendimizden vazgeçmek zorunda değiliz. Kim bilir neleri başaracaksınız. Çocuk değilsiniz, hayatınızdan memnun değilseniz, onu baştan aşağı değiştirebilirsiniz. Umuyorum bir gün, bu satırları okuyan insanlarla, benim pilotu olduğum uçakta birlikte uçacağız…

Gamze Aster

Eski öğretmen, yeni pilot.



Okumaya devam et

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND