Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Beyaz yakalı survivorlar

Hayatta kalmak insanoğlunun en temel iç güdüsü. Ancak yaşadığımız çağda, doğayla bu kadar az iç içeyken ve teknoloji tarafından kuşatılmışken bu temel iç güdüyü bulmak ve hayata geçirmek hiç de kolay değil. Ekranlardaki doğa ve macera programlarından tanıdığımız Serdar Kılıç, modern şehir insanına “survivor” olmak için gerekenleri anlatıyor. Kılıç; doğadan uzaklaşınca, insanlığımızı unuttuk. Doğa ile koptuğumuz an Yaradan ile ilişkimizi keseriz.” diyor. Hayata tutunmak için bu röportajı okuyun.

kişisel gelişim

Hayatta kalmak insanoğlunun en temel iç güdüsü. Ancak yaşadığımız çağda, doğayla bu kadar az iç içeyken ve teknoloji tarafından kuşatılmışken bu temel iç güdüyü bulmak ve hayata geçirmek hiç de kolay değil. Ekranlardaki doğa ve macera programlarından tanıdığımız Serdar Kılıç, modern şehir insanına “survivor” olmak için gerekenleri anlatıyor. Kılıç; doğadan uzaklaşınca, insanlığımızı unuttuk. Doğa ile koptuğumuz an Yaradan ile ilişkimizi keseriz.” diyor. Hayata tutunmak için bu röportajı okuyun.

Dedem hayvanı avladıktan sonra diz çöküp şükrederdi

Ekranda yaptığınız işlere bakınca insan sizin küçükken arkadaşlarıyla iddiaya girip canlı arı, çekirge yiyen biri olduğunuzu düşünüyor. Var mı öyle bir geçmişiniz?(Gülüşmeler)

Öyle bir imaj oldu galiba ama öyle bir şey yok. Bizler hep doğaya temas eden ataların çocuklarıyız. Çok yakın zamanda, biçer-döver hayatımıza girdiği andan itibaren kırsal yaşantılar şehir yaşantısına dönüştü. Babam asker emeklisi, Sarıkamış’ta görev yapardı, tatbikatlara götürürdü. Hatta çadır içerisinde ayı gördüğümü bile hatırlarım. (Gülüşmeler) Benim dedemde Karapapak’mış, Osmanlı-Rus 93 harbin sonrasında Sivas’a gelip yerleşmiş. Her yaz tatilinde babam beni dedemin yanına götürürdü. Babamda çok zor koşullarda okumuş, dedem onun okuması için elinden gelen her şeyi yapmış. Sırtında taşımış, ayağına hedik takarmış karda, tüfeği sırtında köpeğiyle birlikte bir yerde beklermiş, akşamda alırmış okuldan. İnsanların bir arada tutulduğu iç içe yaşadığı güzel günlerdi onlar. Dedem kendi ilaçlarını kendi yapardı, doktora falan gittiğini hatırlamam. Isırgan otundan kürler yapardı, küpü peynirle toprağa gömerdi, kuruturdu. Penisilinin hammaddesidir küf. Bazı mantarlar vardı, onları sadece yemek için değil iyileştirmek için kullanırdı. Biz doğadan uzaklaştığımız zaman biz insanlığımızı unutuyoruz açıkçası. Yaradan’ın bile varlığını en çok doğada görüyoruz. Diğer türlü sanal alemde, içimizde olan dünyada Yaradan’a varlığımızı ifade etmeye, onunla irtibata geçmeye çalışıyoruz. Oysaki doğaya gitsek, güneşin doğuşunu izlesek, yapraklara dokunsak, nehrin sesini duysak o zaman insan daha inançlı, güçlü bir birey olacağız.

İçinizde nasıl bir müzik birikiyor?

Eskiden yapılan bütün müziklerin temelinde doğa vardır. Bir atın nalının yeri döverken çıkardığı sesi çalarsın mesela, şimdi değişti. Ben bunlardan etkilenerek büyüdüm. 7-8 yaşındayken arkadaşlarla toplanıp nehre filan yüzmeye kaçardık gizlice. O coşkulu anılar bizi şimdi depresyondan kurtaran anılar. Şimdi çocukların öyle anıları yok. Ağaçtan düşmeyen çocuğa ben çocukluğunu yaşamış demem.(Gülüşmeler) Bir yerini kanatınca çocuk ekmeği çiğneyip yaraya koyacağını bilecek.

Şehir sizi hiç çekmedi mi?

Şehirde yaşıyorum şu anda ama yine ormanın içindeyim. Cazip gelmedi bir türlü. Biz insanlar şehirleşmeyi beceremedik. Bu kadar çok terapist, bu kadar çok diyetisyen, yemek programı yapan bu kadar çok insan varsa biz bir şeyleri becerememişiz.

Siz hiç psikiyatra gittiniz mi?

Benim eşim klinik psikologu. (Gülüşmeler) O bile doğaya gidiyor. Küçükken komşuluk ilişkilerimiz çok güçlüydü. Şimdi problemlerimizi anlatacak bir komşumuz bile yok. Dost diyebileceğimiz insan kalmadı. Şimdi bakıyorum şirketlerde iletişim üzerine seminerler veriliyor. Ya siz önce insanlara dokunmayı öğretin. Sıkıştırılmış zamanda birbirimize dokunamıyoruz bile.

Sizin programınız sadece şehirli insanlara mı hitap ediyor?

Geçen gün Bayburt taraflarında bir muhtarla karşılaştık. Bana sarılıp “Sizin program başladığında çocukları topluyorum bir odaya hep beraber izliyoruz” dedi. Çok duygulandım. Eğer geçmişe dönük bir arayış içindeysek ve bu bize bir mesaj veriyorsa doğru yoldayız demektir. Şimdiki çocuklar türküleri dinlemeyecek çünkü anıları yok. Yumurtanın nerden çıktığını bile bilmeyen çocuklar var. Reklamlardan gördüğü için ineği sarı görünce siyah-beyaz olması gerekiyor diyen çocuklar var Bolu’daki kampımda.

Peki kamera karşısında değil de doğada kaç gün yaşayabilirdiniz?

Eğer bu program olmasaydı benim yaşantım yine bu şekilde devam edecekti. Ben orda rol yapmıyorum benim yaşam tarzımı ekrana koyduk. İnsan sosyaldir. Tek başına var olamaz, yanında birilerinin olması gerekir. Biz doğada yaşama bedeli en yüksek insanlardık şimdi en aciz duruma geldik. İngilizler bile uzun zamandır yerleşik düzende yaşıyorlar. Biz daha yeni yerleşik düzene geçtik ama onlardan daha fazla sahipleniyoruz. Bu nasıl bir özentilik anlamadım? Kıştan korkar insanlar ama kışın daha çok yiyecek bulabileceğimi, izleri takip etmemin kolay olacağını ve beni suya götüreceğini bilirim. İnsan 3 hafta aç yaşayabilir, 3 gün susuz yaşabilir, 3 dk. nefesini tutabilir. Bunları da bilirseniz ona göre davranırsınız.

Bu bilgiler okuyup tecrübe ettiğiniz bilgiler. Bunların dışında kendi kendinize edindiğiniz bilgiler oldu mu?

Zaten bu yazılanlar da deney sonucu ortaya çıkıyor. Deneyleyerek iki şey öğrendim. Mesela atımın üzerinde giderken atımın karnının ağrıdığını biliyorum. Onu serbest bırakıp takip ettim. Yaratılanı takip et! At kendi sancısını geçirmek için dere kenarında söğüt ağacının taze çıkmış sürgününü yedi. İbrahim Saraçoğlu’ndan duydum; aspirin söğüt ağacının taze sürgünlerinden yapılıyormuş, Ağrıyı keser, kanı sulandırır, dolaşımı hızlandırır. Bende kullanıyorum bunu. Isırgan otunun dış kılıfından ip yapmayı öğrendim. Suya değdikçe ve kurudukça iyice sağlamlaştı. Onu barınak ve olta yapımında kullandım. Doğa yaratıcılığı öne çıkarıyor. Şehirde yaratıcılık ölmüş.

Doğada kendinize bakabiliyorsunuz, anladık. Peki İstanbul’un ortasında beş parasız kaldınız diyelim, ne yapmak lazım? (Gülüşmeler)

Şehirde başkasına bağlısın. Şehirde yaşamak doğada yaşamaktan daha zor. Çünkü şehirde birisi iş verecek, para kazanıp alacaksın, ama doğa zaten sana iş veriyor. Atın yediği bitkileri, arının konduğu çiçeği yiyebilirim. Para kazanmak için kişiliğini kaybedenler bile var. Doğada mert olmazsan ayakta kalamazsın. Dürüst olacaksın, o da dürüst sana. Doğadan yoksunluk sendromu içinde yaşayan insanların terapiye ihtiyacı var. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ni okuyun, İbn-i Sina’nın kitabını okuyun heyecanlanacaksınız. Koca-karı ilaçlarını yok ettiler. Kanlıca mantarı topladım bugün, evde onu yiyeceğim. İlaç gibi görüyorum.

Endemik yılanı yediniz diye çevreciler tepki gösterdi size?

İyi bir çevreci olmak için doğada yaşamayı öğrenmek gerekir. İnsanlar binlerce yıl doğada yaşamış doğa yok olmamış da neden yüzyılda yok oluyor? Şimdi her şeyi suni üretiyoruz buna rağmen doğayı yok ediyoruz. Demek ki bilmiyoruz abi! Türkiye’de 50 çeşit engerek yılanı var, yediğim endemik değildi. Bunu insanlığa hizmet için gösteriyorum. Böyle biri dağda kalsa bunu yemelidir. ‘Kusura bakma sen endemiksin, ben seni yiyemem’ diyemezsin o durumda.(Gülüşmeler) Bunu eleştirenler hiç bonfile yemiyorlar mı, bir dilim bonfile için 250 ton içme suyu harcandığını, doğaya bıraktığı sera gazını biliyorlar mı acaba? NTV çekindi bu tepkiden, yayın aksadı. Bazı yerleri kesildi. Ben hayvan öldüren, hayvanlarla beslenen bir adam değil ki? Dürbünle avcılık mı olur Allah aşkına, şimdi zevk için avlıyoruz. Benim dedem hayvanı avladıktan yaptıktan sonra diz çöküp şükür ederdi. Adil savaşırdı. “Senin ihtişamına, hızına, gücüne hayranım. Seni en küçük parçana kadar kullanacağıma söz veriyorum” derdi. Hayvanın her şeyini kullanırdı. Ama şimdi önünde fotoğraf çektirmek için avcılık yapıyorlar.

Uzakdoğu’ ya gittiğinizde zevk için solucan filan yer misiniz peki?

Hayır dokunmak bile istemem. (Gülüşmeler) Bizim yemek kültürü dünyanın en zengin yemek kültürü. Bunlar dururken asla. Gider Türk restoranı bulur orda yerim, ben bütün kıtaları gezdim, onsuz yaşayamam. Biz bitkilerimizle tohumlarımızla övünmeliyiz. Biraz parası olan adam Avrupa’yı, Amerika’yı geziyor ama adam daha Erzurum’u, Adıyaman’ı, Sarıkamış’ı görmemiş. Annemin yaptığı mantıya, içliköfteye, karnıyarığa, Çerkez yemeklerine bayılırım. Eve organik şeyler almaya çalışıyoruz. Benim Bolu’da yerim var. Çocuklara orada hayatta kalabilme dersi veriyorum. Dört tane de atım var.

Kaç çocuk yetiştirdiniz şu ana dek?

Üç bin çocuk geldi kampa, 8-16 yaş grubu. Orada para kullanmak, abur cubur, hamburger, kola yok. Bizim kendi yemeklerimiz, kendi kültürümüz, eski oyunlarımız var. Bir hafta kalıyorlar, ikinci gün alışıyorlar. İlk gün ağlıyorlar ama dönerken daha çok ağlıyorlar.(Gülüşmeler) Çilekle reçel, erikle marmelat yaparız. İsrail domates tohumu gönderiyor. Ben asla o tohumu yemem. Ne olduğu daha belli değil. Güvenmiyorum o millete. Kendi tohumum dururken ne gerek var o tohuma. Atalarımın kanıyla alınmış bu toprakta yetişen domatese 2 lira fazla verip onu yerim.

Peki çekimler ne kadar sürüyor? Kamera kapandıktan sonra mangal sefası yaptığınızı düşünüyor izleyiciler?

Ortalama 3-4 gün sürüyor. Tabii ki kameramanın ve yönetmenin yediği besinler var orda. Ama ben prensip gereği o programı canlandırdığım için hiçbir şeye dokunmuyorum. Zorluyorlar beni, onların yemeklerini yapıyorum ama asla yemiyorum. Ben onlardan ayrı ve bulduğumu yiyorum. Çünkü o ifadeyi göstermem lazım. Kilo veriyorum acayip. 

Hayalinizde ne var?

Doğayı sevdiğim için Biyoloji Mühendisliği’ni okudum ODTÜ’de. Sonra beden eğitimi spor bölümünü bitirdim. Defalarca milli oldum. Yurtdışında ülkemi temsil ettim. Spor yönetmenliği ve organizasyon üzerine yüksek lisans eğitimi gördüm. Arama kurtarma eğitimi aldım. Bunların tek bir sebebi vardı, ben doğa aşığı bir adamım. Bir şairin söylediği gibi ‘en iyi şair çobandır’ bence. Dağda gezen adamdır. Ruh hali dingin. Şehirden ne şarkı ne türkü sözü ne de şair çıkar bence. Doğa kampı kurdum çocuklara çocukların geçmişe dönmelerini sağlamak. Ben ticaret olarak o işi yapıyorum ama çokta faydalı bir iş yapıyorum. Bir McDonald’s pazarlama direktörü olsaydım içime sinmezdi. Üniversitede öğretim görevlisiyim aynı zamanda liderlik ve grup piramitleri çevre ve ekoloji derslerini çocuklarla doğada yapıyoruz. Oradan mezun olduktan sonra bana benzer işler yapabilecek bir sürü genç biliyorum. Gelecekteki planım arazilerimi büyük bir çiftlik kurmak. Çocuklarıma torunlarıma anlatacak güzel şeyler biriktireceğim. Güneşin doğuşu ve batışını izleyeceğim. Dolunayı hayatımda daha kaç kere göreceğim ki? En güzel dolunay zamanlarına denk gelen Haziran ve Eylül dolunaylarını çıplak gözle görmek için gidip orada yaşayacağım uzun bir zaman. Ama şimdi şehirde işlerim var. Benimde bir oğlum var, onu okutmak zorundayım, bu sistem içinde ayakta tutmak zorundayım maalesef.

Kaf dağına yolculuk hayali var mı?

Olmaz mı? Ben Çerkez değilim ama bu çok önemli bir proje benim için, yıllardır çalışıyorum üzerinde. Dedemin Kafkas Şolekhu atları vardı. Çok güzel bir at, hep etkilemiştir beni. Dedem öldükten sonra okul kaygısı, dersler ıvır zıvır falan o doğayla ilgili temaslar gitti. Hayata bilanço olarak baktığımda geçmişe dönüyorum şimdi, 40 yaşımı geçtim. Şimdi yay yapımına da başladım, kemankeşlerin yaptığı gibi. At üzerinde dörtnala giderken nerdeyse beş tane ok atabilecek hale geldim. Bizim Çerkezlere olan bir vefa borcumuz olmalı bence. Çünkü Çerkezler 1864 yılında Ruslar tarafından sürüldüler. 1877’de aynı şey benim dedelerime oldu. Onlar Osmanlı için savaştılar. Onların buraya göçünde kullandığı karayoluyla geldikleri güzergâhı ben ‘At Sırtında Kaf Dağına Yolculuk’ diye isimlendirdim. Yolculuğu 500-600 sayfalık bir kitap haline getireceğim inşallah. O kitabın içeriğini filme dönüştüreceğim 10 serilik bir film yapmak istiyorum bunu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yakupoğlu diye bir firma destekliyor. Aşağı yukarı 45 ile 60 gün arasında hava koşullarına göre 1700 km yol alacağız. Sivas’tan başlayarak Gürcistan ve oradan da Erdil Dağına atlarla çıkabileceğimiz yere kadar atla, sonra tırmanacağız oraya Türk ve Adige bayrağını dikeceğim. Kafaya koydum bunu. Ama bunun özünde insanın doğaya saygısı vardır. Evrensel mesaj vereceğim, milliyetçi mesaj değil. İnsanın atla olan ilişkisini, hayatta kalma becerilerini anlatmaya çalışacağız. Müziklerini, oyunlarını sevdirmeye çalışacağım. Vefa borçlarını ödemiş olacağım diye düşünüyorum.

Acun’un Survivor programına katılır mıydınız?

Asla! Çünkü o program insanların itişip kakıştığı, savaş ve mücadelelerini ekrana yansıttığı eğlendirme amaçlı bir şey. Survivor, doğada hiçbir psikolojik destek almadan insanın tek başına hayatını idame ettirmesi demek. Orada öyle bir şey yok, karşında yönetmen, kameraman var. Ölüp ölmeyeceğin belli zaten. İsmi yanlış bir kere. Benim karakterime uygun bir şey değil. Ben oraya gidip kendi yaşantımı insanlar önünde sergileyip de birileriyle kavga ederek gösteremem.

Evde sürekli belgesel mi izliyorsunuz?

Çok belgesel izlemem ama doğayla ilgili olursa takip ederim. Çok televizyon seyreden birisi değilim.

Sizi doğada en çok etkileyen şey ne oldu?

Maksut Dalkıran diye birisiyle tanıştım ben. Kaçkarlarda yaşıyordu. Bundan 20 sene önce, bu insanı biz zor koşullarda bir yayla evinde tanıdık. Kıştı, bizi evine davet etti. Evinde bir hafta zaman geçirdik. O kadar mutlu hissettim ki kendimi, o kadar doğal ve düzgün bir insandı ki! Bana şunu hissettirdi; Diyelim ki aç kalalım o gidip köşede bir zeytin bulsa sekiz kişi isek sekize bölerdi. Onunla bir gün balık avına çıktık. İki tane balık yakaladık. Ben birer tane daha yakalayalım dedim “Olmaz” dedi. Ben nedenini sordum.

“Ben kışın siz evlerinizde sıcak sıcak otururken, ben burada çığ koptuğu ağaçların yerinden koparak dereye inme sesinden uyuyamam. O balık o çığ düşmesine karşı hayatta kalmaya çalışır. O balığa saygı duyuyorum.” dedi. Çok içli bir adamdı. Bir de bir boğamız vardı. Boğayı her sene Haziranda alır, şenliklere götürürdük. Artvin tarafında yayalara götürürdük. Orada otlardı. Ekim ayında tekrar getirirdik. Sürüye götürürdük boğayı. Orda 100-150 tane boğa var. Baktım kabul edecekler mi? dedik. Orada bir boğa geldi yanına, kapıştılar. Boğa pes etmedi ve sürüye katıldı. Maksut abinin gözleri doldu, ağlıyor. Maksut ağabeyinin yanına gittim ve “Ne düşünüyorsun?” dedim. “Dünyanın en mutlu insanı benim, niye duygulan mıyım ki? Bir insanın yaptığı iyi işi seyretmesi neden daha güzel ne olabilir dünyada.” dedi. Boğa öldü arkasından o öldü. Her gittiğimde mezarını ziyaret ederim. Dağlara gidip onun için bir şeyler söylerim. Öldüğümüz zaman toprağa gömüleceğiz ama biz doğada mı yaşıyoruz? Hayır. Bir terslik yok mu sizce? Şehirde yaşayalım ama doğayla da iç içe olalım. Eğer biz şimdi işlerimize atla gidip geliyor olsaydık ülkemize gelenler muazzam bir ülke diyeceklerdi.

Aklınızda kalan en güzel görüntü ne?

Bahar ayında çam ağaçlarının o yeşilliğiyle gökyüzünün maviliğinin birleşmesi… Yürürken alır götürür beni. Onu görmek için dağlara giderim. Bir de çimlerin üzerine yatıp arıların sesini dinlemek… Sinek sesi de hoşuma gider.

Bu soru herkese sorulur, ama herhalde en çok hak eden kişisiniz. Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağın üç şey ne olurdu?

Tek bir şey alsam bıçağımı alırdım. İkinci üçüncü sıraya yerleştireceğim çok şey yok aslında. Bıçağım varsa bir sürü şey yapabilirim. Onunla ateşimi yapacak malzeme yaparım. Ateş yakmak hayatta kalmanın %70’idir. Ateşle ısınırsınız, kıyafetiniz kurur, hayvanlardan uzak durursunuz. Yiyeceklerinizi pişirirsiniz. Bunların hepsi bir araya geldiğinde birçok şey hayatta kalma şansınızı arttırır.

Doğada icat edilmiş en iyi şey ateş midir?

Ateştir. İnsanlara en iyi konuşmacıyı getirin bir saatten fazla dinleyemezler. Ama ateşin başına oturunca saatlerce, günlerce konuşabilirsiniz. Ateşin öyle bir etkileyici gücü vardır. Bu da kitapta yazmıyor deneyerek öğrenmek lazım.

Peki pratik bilgilere geçelim. Doğada en kolay bulabileceğimiz, yiyebileceğimiz bitki ve böcek sıralaması nedir?

Çekirgenin protein ve kalori değeri yüksektir. Çekirge bolca bulunabilir. Bitki olarak evelek yaprağı, ısırgan otu, kuzukulağı, kangal dikeni, kenger… Bunlar da Anadolu’da bol olan şeyler. Mesela deve dikeninin karbonhidrat değeri yüksektir. Böğürtlen, ahududu ardıç, meşe palamudu, semizotu. Bir insanın açlıktan ölmesi mümkün değil. Şehirde bile değil. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan şey beyninin içindeki şeylerdir. Kıyafeti çok önemli değil. Bilgi ve beceri önemli. Nasıl, nerede, neyi yiyeceğini bilmek lazım.

Peki bu kadar tecrübeden sonra İstanbul’a döndüğünde neler hissediyorsunuz?

Saçma geliyor bütün şehir. Zor bir şey başardığımı düşünüyorum. Bir keresinde beş günde planladığımız tırmanış sekiz gün sürmüştü. Neredeyse ölümle oynadık. Dimdik bir yerden aşağıya indik, parmaklarımız dondu. Günlerce evde ayaklarımızı kalp seviyesinin üstünde tutmaya çalıştık. Aşağıya indiğimizde yürüyemiyorduk. Döndüğümüzde birçok şey saçma gelmeye başladı. İnsanların koşturmaları, oraya buraya gitmeleri, araba içinde bağırışları… Sonra ama o etkiden kurtuluyorsunuz. Birkaç ay geçtiğinde adapte oluyorsunuz şehre.

Yeni programın formatı nasıl olacak?

Yaşanmış, hayatta kalma hikayelerini anlatacağız. Mesela Kartalkaya’da kaybolmuş ABD’li bir baba ile oğlun neler yaptıklarını, orada yaşayarak göstermeye çalışacağım. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düştüğü yere gideceğim. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştüğünde bir gazeteci üç gün hayatta kalmaya çalıştı. Onun pozisyonunda olup da aylarca dağda kalabilirsiniz. Öyle bir pozisyonda kalırsam yazı, kışı, baharı geçirebilirim. Bu hiç sorun değil. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter olayı faciasında arama kurtarma çalışmaları bile tam bir fiyaskoydu. Felaketti. Bulan adamlarda zaten keçi çobanlarıydı. O bölgeyi en iyi bilen insanlarla çalışma yapılmalıydı. Bakın söylüyorum o gazeteci yaşardı, onu biz öldürdük. Bende onun hayatta kalacağını göstereceğim. Burada yoktum o zaman, olsaydım elimden geleni yapardım.

Ne yapmalıydı?

Helikopter daha yeni kalkmıştı. 10-15 dakika olmuştu. Yakıt tankı doluydu. Bir çalı parçasını helikopterdeki yakıtla yakabilirdi. Birinin üzerinde çakmak filan vardı mutlaka. İnsan susuz üç gün yaşayabilir. Karı eritip içebilirsin. Oradan ayrılmak zaten en yanlışı, helikopteri arıyorlardı. En azından enkazı terk ederken not veya işaret bırakmalıydı. Ölenlerin kıyafetlerini kullanabilirdi. Onlar zaten öldü o anda duygularını bir kenara bırakacaksın.

Sarıkamış’ta askerler çarıkla öldü. Siz montla mı çıkacaksınız ekrana? Hayır, onlar nasıl giyindilerse öyle çekeceğim programı. Sarıkamış’ta çaputu ve kav malzemesini yakıp metal parçasının içine koyup ısınmışlar. Donarak öldüler ama donana kadar ne yaptılar? Bunları göstereceğim.

Hayalinizde nerede ölmek var?

Kaçkar dağlarında ölmek isterim. Çünkü her gittiğimde beni bu kadar huzurlu, bu kadar mutlu eden başka bir dağ, dünyada görmedim. Yazın sevdiğim yerlere sevdiğim insanlarla gidiyorum, güzel anılarım olsun diye. Doğa aşık olunacak bir yer, insan aşık olduğu şeye zarar verir mi? 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND