Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Beyaz yakalı survivorlar

Hayatta kalmak insanoğlunun en temel iç güdüsü. Ancak yaşadığımız çağda, doğayla bu kadar az iç içeyken ve teknoloji tarafından kuşatılmışken bu temel iç güdüyü bulmak ve hayata geçirmek hiç de kolay değil. Ekranlardaki doğa ve macera programlarından tanıdığımız Serdar Kılıç, modern şehir insanına “survivor” olmak için gerekenleri anlatıyor. Kılıç; doğadan uzaklaşınca, insanlığımızı unuttuk. Doğa ile koptuğumuz an Yaradan ile ilişkimizi keseriz.” diyor. Hayata tutunmak için bu röportajı okuyun.

kişisel gelişim

Hayatta kalmak insanoğlunun en temel iç güdüsü. Ancak yaşadığımız çağda, doğayla bu kadar az iç içeyken ve teknoloji tarafından kuşatılmışken bu temel iç güdüyü bulmak ve hayata geçirmek hiç de kolay değil. Ekranlardaki doğa ve macera programlarından tanıdığımız Serdar Kılıç, modern şehir insanına “survivor” olmak için gerekenleri anlatıyor. Kılıç; doğadan uzaklaşınca, insanlığımızı unuttuk. Doğa ile koptuğumuz an Yaradan ile ilişkimizi keseriz.” diyor. Hayata tutunmak için bu röportajı okuyun.

Dedem hayvanı avladıktan sonra diz çöküp şükrederdi

Ekranda yaptığınız işlere bakınca insan sizin küçükken arkadaşlarıyla iddiaya girip canlı arı, çekirge yiyen biri olduğunuzu düşünüyor. Var mı öyle bir geçmişiniz?(Gülüşmeler)

Öyle bir imaj oldu galiba ama öyle bir şey yok. Bizler hep doğaya temas eden ataların çocuklarıyız. Çok yakın zamanda, biçer-döver hayatımıza girdiği andan itibaren kırsal yaşantılar şehir yaşantısına dönüştü. Babam asker emeklisi, Sarıkamış’ta görev yapardı, tatbikatlara götürürdü. Hatta çadır içerisinde ayı gördüğümü bile hatırlarım. (Gülüşmeler) Benim dedemde Karapapak’mış, Osmanlı-Rus 93 harbin sonrasında Sivas’a gelip yerleşmiş. Her yaz tatilinde babam beni dedemin yanına götürürdü. Babamda çok zor koşullarda okumuş, dedem onun okuması için elinden gelen her şeyi yapmış. Sırtında taşımış, ayağına hedik takarmış karda, tüfeği sırtında köpeğiyle birlikte bir yerde beklermiş, akşamda alırmış okuldan. İnsanların bir arada tutulduğu iç içe yaşadığı güzel günlerdi onlar. Dedem kendi ilaçlarını kendi yapardı, doktora falan gittiğini hatırlamam. Isırgan otundan kürler yapardı, küpü peynirle toprağa gömerdi, kuruturdu. Penisilinin hammaddesidir küf. Bazı mantarlar vardı, onları sadece yemek için değil iyileştirmek için kullanırdı. Biz doğadan uzaklaştığımız zaman biz insanlığımızı unutuyoruz açıkçası. Yaradan’ın bile varlığını en çok doğada görüyoruz. Diğer türlü sanal alemde, içimizde olan dünyada Yaradan’a varlığımızı ifade etmeye, onunla irtibata geçmeye çalışıyoruz. Oysaki doğaya gitsek, güneşin doğuşunu izlesek, yapraklara dokunsak, nehrin sesini duysak o zaman insan daha inançlı, güçlü bir birey olacağız.

İçinizde nasıl bir müzik birikiyor?

Eskiden yapılan bütün müziklerin temelinde doğa vardır. Bir atın nalının yeri döverken çıkardığı sesi çalarsın mesela, şimdi değişti. Ben bunlardan etkilenerek büyüdüm. 7-8 yaşındayken arkadaşlarla toplanıp nehre filan yüzmeye kaçardık gizlice. O coşkulu anılar bizi şimdi depresyondan kurtaran anılar. Şimdi çocukların öyle anıları yok. Ağaçtan düşmeyen çocuğa ben çocukluğunu yaşamış demem.(Gülüşmeler) Bir yerini kanatınca çocuk ekmeği çiğneyip yaraya koyacağını bilecek.

Şehir sizi hiç çekmedi mi?

Şehirde yaşıyorum şu anda ama yine ormanın içindeyim. Cazip gelmedi bir türlü. Biz insanlar şehirleşmeyi beceremedik. Bu kadar çok terapist, bu kadar çok diyetisyen, yemek programı yapan bu kadar çok insan varsa biz bir şeyleri becerememişiz.

Siz hiç psikiyatra gittiniz mi?

Benim eşim klinik psikologu. (Gülüşmeler) O bile doğaya gidiyor. Küçükken komşuluk ilişkilerimiz çok güçlüydü. Şimdi problemlerimizi anlatacak bir komşumuz bile yok. Dost diyebileceğimiz insan kalmadı. Şimdi bakıyorum şirketlerde iletişim üzerine seminerler veriliyor. Ya siz önce insanlara dokunmayı öğretin. Sıkıştırılmış zamanda birbirimize dokunamıyoruz bile.

Sizin programınız sadece şehirli insanlara mı hitap ediyor?

Geçen gün Bayburt taraflarında bir muhtarla karşılaştık. Bana sarılıp “Sizin program başladığında çocukları topluyorum bir odaya hep beraber izliyoruz” dedi. Çok duygulandım. Eğer geçmişe dönük bir arayış içindeysek ve bu bize bir mesaj veriyorsa doğru yoldayız demektir. Şimdiki çocuklar türküleri dinlemeyecek çünkü anıları yok. Yumurtanın nerden çıktığını bile bilmeyen çocuklar var. Reklamlardan gördüğü için ineği sarı görünce siyah-beyaz olması gerekiyor diyen çocuklar var Bolu’daki kampımda.

Peki kamera karşısında değil de doğada kaç gün yaşayabilirdiniz?

Eğer bu program olmasaydı benim yaşantım yine bu şekilde devam edecekti. Ben orda rol yapmıyorum benim yaşam tarzımı ekrana koyduk. İnsan sosyaldir. Tek başına var olamaz, yanında birilerinin olması gerekir. Biz doğada yaşama bedeli en yüksek insanlardık şimdi en aciz duruma geldik. İngilizler bile uzun zamandır yerleşik düzende yaşıyorlar. Biz daha yeni yerleşik düzene geçtik ama onlardan daha fazla sahipleniyoruz. Bu nasıl bir özentilik anlamadım? Kıştan korkar insanlar ama kışın daha çok yiyecek bulabileceğimi, izleri takip etmemin kolay olacağını ve beni suya götüreceğini bilirim. İnsan 3 hafta aç yaşayabilir, 3 gün susuz yaşabilir, 3 dk. nefesini tutabilir. Bunları da bilirseniz ona göre davranırsınız.

Bu bilgiler okuyup tecrübe ettiğiniz bilgiler. Bunların dışında kendi kendinize edindiğiniz bilgiler oldu mu?

Zaten bu yazılanlar da deney sonucu ortaya çıkıyor. Deneyleyerek iki şey öğrendim. Mesela atımın üzerinde giderken atımın karnının ağrıdığını biliyorum. Onu serbest bırakıp takip ettim. Yaratılanı takip et! At kendi sancısını geçirmek için dere kenarında söğüt ağacının taze çıkmış sürgününü yedi. İbrahim Saraçoğlu’ndan duydum; aspirin söğüt ağacının taze sürgünlerinden yapılıyormuş, Ağrıyı keser, kanı sulandırır, dolaşımı hızlandırır. Bende kullanıyorum bunu. Isırgan otunun dış kılıfından ip yapmayı öğrendim. Suya değdikçe ve kurudukça iyice sağlamlaştı. Onu barınak ve olta yapımında kullandım. Doğa yaratıcılığı öne çıkarıyor. Şehirde yaratıcılık ölmüş.

Doğada kendinize bakabiliyorsunuz, anladık. Peki İstanbul’un ortasında beş parasız kaldınız diyelim, ne yapmak lazım? (Gülüşmeler)

Şehirde başkasına bağlısın. Şehirde yaşamak doğada yaşamaktan daha zor. Çünkü şehirde birisi iş verecek, para kazanıp alacaksın, ama doğa zaten sana iş veriyor. Atın yediği bitkileri, arının konduğu çiçeği yiyebilirim. Para kazanmak için kişiliğini kaybedenler bile var. Doğada mert olmazsan ayakta kalamazsın. Dürüst olacaksın, o da dürüst sana. Doğadan yoksunluk sendromu içinde yaşayan insanların terapiye ihtiyacı var. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ni okuyun, İbn-i Sina’nın kitabını okuyun heyecanlanacaksınız. Koca-karı ilaçlarını yok ettiler. Kanlıca mantarı topladım bugün, evde onu yiyeceğim. İlaç gibi görüyorum.

Endemik yılanı yediniz diye çevreciler tepki gösterdi size?

İyi bir çevreci olmak için doğada yaşamayı öğrenmek gerekir. İnsanlar binlerce yıl doğada yaşamış doğa yok olmamış da neden yüzyılda yok oluyor? Şimdi her şeyi suni üretiyoruz buna rağmen doğayı yok ediyoruz. Demek ki bilmiyoruz abi! Türkiye’de 50 çeşit engerek yılanı var, yediğim endemik değildi. Bunu insanlığa hizmet için gösteriyorum. Böyle biri dağda kalsa bunu yemelidir. ‘Kusura bakma sen endemiksin, ben seni yiyemem’ diyemezsin o durumda.(Gülüşmeler) Bunu eleştirenler hiç bonfile yemiyorlar mı, bir dilim bonfile için 250 ton içme suyu harcandığını, doğaya bıraktığı sera gazını biliyorlar mı acaba? NTV çekindi bu tepkiden, yayın aksadı. Bazı yerleri kesildi. Ben hayvan öldüren, hayvanlarla beslenen bir adam değil ki? Dürbünle avcılık mı olur Allah aşkına, şimdi zevk için avlıyoruz. Benim dedem hayvanı avladıktan yaptıktan sonra diz çöküp şükür ederdi. Adil savaşırdı. “Senin ihtişamına, hızına, gücüne hayranım. Seni en küçük parçana kadar kullanacağıma söz veriyorum” derdi. Hayvanın her şeyini kullanırdı. Ama şimdi önünde fotoğraf çektirmek için avcılık yapıyorlar.

Uzakdoğu’ ya gittiğinizde zevk için solucan filan yer misiniz peki?

Hayır dokunmak bile istemem. (Gülüşmeler) Bizim yemek kültürü dünyanın en zengin yemek kültürü. Bunlar dururken asla. Gider Türk restoranı bulur orda yerim, ben bütün kıtaları gezdim, onsuz yaşayamam. Biz bitkilerimizle tohumlarımızla övünmeliyiz. Biraz parası olan adam Avrupa’yı, Amerika’yı geziyor ama adam daha Erzurum’u, Adıyaman’ı, Sarıkamış’ı görmemiş. Annemin yaptığı mantıya, içliköfteye, karnıyarığa, Çerkez yemeklerine bayılırım. Eve organik şeyler almaya çalışıyoruz. Benim Bolu’da yerim var. Çocuklara orada hayatta kalabilme dersi veriyorum. Dört tane de atım var.

Kaç çocuk yetiştirdiniz şu ana dek?

Üç bin çocuk geldi kampa, 8-16 yaş grubu. Orada para kullanmak, abur cubur, hamburger, kola yok. Bizim kendi yemeklerimiz, kendi kültürümüz, eski oyunlarımız var. Bir hafta kalıyorlar, ikinci gün alışıyorlar. İlk gün ağlıyorlar ama dönerken daha çok ağlıyorlar.(Gülüşmeler) Çilekle reçel, erikle marmelat yaparız. İsrail domates tohumu gönderiyor. Ben asla o tohumu yemem. Ne olduğu daha belli değil. Güvenmiyorum o millete. Kendi tohumum dururken ne gerek var o tohuma. Atalarımın kanıyla alınmış bu toprakta yetişen domatese 2 lira fazla verip onu yerim.

Peki çekimler ne kadar sürüyor? Kamera kapandıktan sonra mangal sefası yaptığınızı düşünüyor izleyiciler?

Ortalama 3-4 gün sürüyor. Tabii ki kameramanın ve yönetmenin yediği besinler var orda. Ama ben prensip gereği o programı canlandırdığım için hiçbir şeye dokunmuyorum. Zorluyorlar beni, onların yemeklerini yapıyorum ama asla yemiyorum. Ben onlardan ayrı ve bulduğumu yiyorum. Çünkü o ifadeyi göstermem lazım. Kilo veriyorum acayip. 

Hayalinizde ne var?

Doğayı sevdiğim için Biyoloji Mühendisliği’ni okudum ODTÜ’de. Sonra beden eğitimi spor bölümünü bitirdim. Defalarca milli oldum. Yurtdışında ülkemi temsil ettim. Spor yönetmenliği ve organizasyon üzerine yüksek lisans eğitimi gördüm. Arama kurtarma eğitimi aldım. Bunların tek bir sebebi vardı, ben doğa aşığı bir adamım. Bir şairin söylediği gibi ‘en iyi şair çobandır’ bence. Dağda gezen adamdır. Ruh hali dingin. Şehirden ne şarkı ne türkü sözü ne de şair çıkar bence. Doğa kampı kurdum çocuklara çocukların geçmişe dönmelerini sağlamak. Ben ticaret olarak o işi yapıyorum ama çokta faydalı bir iş yapıyorum. Bir McDonald’s pazarlama direktörü olsaydım içime sinmezdi. Üniversitede öğretim görevlisiyim aynı zamanda liderlik ve grup piramitleri çevre ve ekoloji derslerini çocuklarla doğada yapıyoruz. Oradan mezun olduktan sonra bana benzer işler yapabilecek bir sürü genç biliyorum. Gelecekteki planım arazilerimi büyük bir çiftlik kurmak. Çocuklarıma torunlarıma anlatacak güzel şeyler biriktireceğim. Güneşin doğuşu ve batışını izleyeceğim. Dolunayı hayatımda daha kaç kere göreceğim ki? En güzel dolunay zamanlarına denk gelen Haziran ve Eylül dolunaylarını çıplak gözle görmek için gidip orada yaşayacağım uzun bir zaman. Ama şimdi şehirde işlerim var. Benimde bir oğlum var, onu okutmak zorundayım, bu sistem içinde ayakta tutmak zorundayım maalesef.

Kaf dağına yolculuk hayali var mı?

Olmaz mı? Ben Çerkez değilim ama bu çok önemli bir proje benim için, yıllardır çalışıyorum üzerinde. Dedemin Kafkas Şolekhu atları vardı. Çok güzel bir at, hep etkilemiştir beni. Dedem öldükten sonra okul kaygısı, dersler ıvır zıvır falan o doğayla ilgili temaslar gitti. Hayata bilanço olarak baktığımda geçmişe dönüyorum şimdi, 40 yaşımı geçtim. Şimdi yay yapımına da başladım, kemankeşlerin yaptığı gibi. At üzerinde dörtnala giderken nerdeyse beş tane ok atabilecek hale geldim. Bizim Çerkezlere olan bir vefa borcumuz olmalı bence. Çünkü Çerkezler 1864 yılında Ruslar tarafından sürüldüler. 1877’de aynı şey benim dedelerime oldu. Onlar Osmanlı için savaştılar. Onların buraya göçünde kullandığı karayoluyla geldikleri güzergâhı ben ‘At Sırtında Kaf Dağına Yolculuk’ diye isimlendirdim. Yolculuğu 500-600 sayfalık bir kitap haline getireceğim inşallah. O kitabın içeriğini filme dönüştüreceğim 10 serilik bir film yapmak istiyorum bunu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yakupoğlu diye bir firma destekliyor. Aşağı yukarı 45 ile 60 gün arasında hava koşullarına göre 1700 km yol alacağız. Sivas’tan başlayarak Gürcistan ve oradan da Erdil Dağına atlarla çıkabileceğimiz yere kadar atla, sonra tırmanacağız oraya Türk ve Adige bayrağını dikeceğim. Kafaya koydum bunu. Ama bunun özünde insanın doğaya saygısı vardır. Evrensel mesaj vereceğim, milliyetçi mesaj değil. İnsanın atla olan ilişkisini, hayatta kalma becerilerini anlatmaya çalışacağız. Müziklerini, oyunlarını sevdirmeye çalışacağım. Vefa borçlarını ödemiş olacağım diye düşünüyorum.

Acun’un Survivor programına katılır mıydınız?

Asla! Çünkü o program insanların itişip kakıştığı, savaş ve mücadelelerini ekrana yansıttığı eğlendirme amaçlı bir şey. Survivor, doğada hiçbir psikolojik destek almadan insanın tek başına hayatını idame ettirmesi demek. Orada öyle bir şey yok, karşında yönetmen, kameraman var. Ölüp ölmeyeceğin belli zaten. İsmi yanlış bir kere. Benim karakterime uygun bir şey değil. Ben oraya gidip kendi yaşantımı insanlar önünde sergileyip de birileriyle kavga ederek gösteremem.

Evde sürekli belgesel mi izliyorsunuz?

Çok belgesel izlemem ama doğayla ilgili olursa takip ederim. Çok televizyon seyreden birisi değilim.

Sizi doğada en çok etkileyen şey ne oldu?

Maksut Dalkıran diye birisiyle tanıştım ben. Kaçkarlarda yaşıyordu. Bundan 20 sene önce, bu insanı biz zor koşullarda bir yayla evinde tanıdık. Kıştı, bizi evine davet etti. Evinde bir hafta zaman geçirdik. O kadar mutlu hissettim ki kendimi, o kadar doğal ve düzgün bir insandı ki! Bana şunu hissettirdi; Diyelim ki aç kalalım o gidip köşede bir zeytin bulsa sekiz kişi isek sekize bölerdi. Onunla bir gün balık avına çıktık. İki tane balık yakaladık. Ben birer tane daha yakalayalım dedim “Olmaz” dedi. Ben nedenini sordum.

“Ben kışın siz evlerinizde sıcak sıcak otururken, ben burada çığ koptuğu ağaçların yerinden koparak dereye inme sesinden uyuyamam. O balık o çığ düşmesine karşı hayatta kalmaya çalışır. O balığa saygı duyuyorum.” dedi. Çok içli bir adamdı. Bir de bir boğamız vardı. Boğayı her sene Haziranda alır, şenliklere götürürdük. Artvin tarafında yayalara götürürdük. Orada otlardı. Ekim ayında tekrar getirirdik. Sürüye götürürdük boğayı. Orda 100-150 tane boğa var. Baktım kabul edecekler mi? dedik. Orada bir boğa geldi yanına, kapıştılar. Boğa pes etmedi ve sürüye katıldı. Maksut abinin gözleri doldu, ağlıyor. Maksut ağabeyinin yanına gittim ve “Ne düşünüyorsun?” dedim. “Dünyanın en mutlu insanı benim, niye duygulan mıyım ki? Bir insanın yaptığı iyi işi seyretmesi neden daha güzel ne olabilir dünyada.” dedi. Boğa öldü arkasından o öldü. Her gittiğimde mezarını ziyaret ederim. Dağlara gidip onun için bir şeyler söylerim. Öldüğümüz zaman toprağa gömüleceğiz ama biz doğada mı yaşıyoruz? Hayır. Bir terslik yok mu sizce? Şehirde yaşayalım ama doğayla da iç içe olalım. Eğer biz şimdi işlerimize atla gidip geliyor olsaydık ülkemize gelenler muazzam bir ülke diyeceklerdi.

Aklınızda kalan en güzel görüntü ne?

Bahar ayında çam ağaçlarının o yeşilliğiyle gökyüzünün maviliğinin birleşmesi… Yürürken alır götürür beni. Onu görmek için dağlara giderim. Bir de çimlerin üzerine yatıp arıların sesini dinlemek… Sinek sesi de hoşuma gider.

Bu soru herkese sorulur, ama herhalde en çok hak eden kişisiniz. Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağın üç şey ne olurdu?

Tek bir şey alsam bıçağımı alırdım. İkinci üçüncü sıraya yerleştireceğim çok şey yok aslında. Bıçağım varsa bir sürü şey yapabilirim. Onunla ateşimi yapacak malzeme yaparım. Ateş yakmak hayatta kalmanın %70’idir. Ateşle ısınırsınız, kıyafetiniz kurur, hayvanlardan uzak durursunuz. Yiyeceklerinizi pişirirsiniz. Bunların hepsi bir araya geldiğinde birçok şey hayatta kalma şansınızı arttırır.

Doğada icat edilmiş en iyi şey ateş midir?

Ateştir. İnsanlara en iyi konuşmacıyı getirin bir saatten fazla dinleyemezler. Ama ateşin başına oturunca saatlerce, günlerce konuşabilirsiniz. Ateşin öyle bir etkileyici gücü vardır. Bu da kitapta yazmıyor deneyerek öğrenmek lazım.

Peki pratik bilgilere geçelim. Doğada en kolay bulabileceğimiz, yiyebileceğimiz bitki ve böcek sıralaması nedir?

Çekirgenin protein ve kalori değeri yüksektir. Çekirge bolca bulunabilir. Bitki olarak evelek yaprağı, ısırgan otu, kuzukulağı, kangal dikeni, kenger… Bunlar da Anadolu’da bol olan şeyler. Mesela deve dikeninin karbonhidrat değeri yüksektir. Böğürtlen, ahududu ardıç, meşe palamudu, semizotu. Bir insanın açlıktan ölmesi mümkün değil. Şehirde bile değil. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan şey beyninin içindeki şeylerdir. Kıyafeti çok önemli değil. Bilgi ve beceri önemli. Nasıl, nerede, neyi yiyeceğini bilmek lazım.

Peki bu kadar tecrübeden sonra İstanbul’a döndüğünde neler hissediyorsunuz?

Saçma geliyor bütün şehir. Zor bir şey başardığımı düşünüyorum. Bir keresinde beş günde planladığımız tırmanış sekiz gün sürmüştü. Neredeyse ölümle oynadık. Dimdik bir yerden aşağıya indik, parmaklarımız dondu. Günlerce evde ayaklarımızı kalp seviyesinin üstünde tutmaya çalıştık. Aşağıya indiğimizde yürüyemiyorduk. Döndüğümüzde birçok şey saçma gelmeye başladı. İnsanların koşturmaları, oraya buraya gitmeleri, araba içinde bağırışları… Sonra ama o etkiden kurtuluyorsunuz. Birkaç ay geçtiğinde adapte oluyorsunuz şehre.

Yeni programın formatı nasıl olacak?

Yaşanmış, hayatta kalma hikayelerini anlatacağız. Mesela Kartalkaya’da kaybolmuş ABD’li bir baba ile oğlun neler yaptıklarını, orada yaşayarak göstermeye çalışacağım. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düştüğü yere gideceğim. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştüğünde bir gazeteci üç gün hayatta kalmaya çalıştı. Onun pozisyonunda olup da aylarca dağda kalabilirsiniz. Öyle bir pozisyonda kalırsam yazı, kışı, baharı geçirebilirim. Bu hiç sorun değil. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter olayı faciasında arama kurtarma çalışmaları bile tam bir fiyaskoydu. Felaketti. Bulan adamlarda zaten keçi çobanlarıydı. O bölgeyi en iyi bilen insanlarla çalışma yapılmalıydı. Bakın söylüyorum o gazeteci yaşardı, onu biz öldürdük. Bende onun hayatta kalacağını göstereceğim. Burada yoktum o zaman, olsaydım elimden geleni yapardım.

Ne yapmalıydı?

Helikopter daha yeni kalkmıştı. 10-15 dakika olmuştu. Yakıt tankı doluydu. Bir çalı parçasını helikopterdeki yakıtla yakabilirdi. Birinin üzerinde çakmak filan vardı mutlaka. İnsan susuz üç gün yaşayabilir. Karı eritip içebilirsin. Oradan ayrılmak zaten en yanlışı, helikopteri arıyorlardı. En azından enkazı terk ederken not veya işaret bırakmalıydı. Ölenlerin kıyafetlerini kullanabilirdi. Onlar zaten öldü o anda duygularını bir kenara bırakacaksın.

Sarıkamış’ta askerler çarıkla öldü. Siz montla mı çıkacaksınız ekrana? Hayır, onlar nasıl giyindilerse öyle çekeceğim programı. Sarıkamış’ta çaputu ve kav malzemesini yakıp metal parçasının içine koyup ısınmışlar. Donarak öldüler ama donana kadar ne yaptılar? Bunları göstereceğim.

Hayalinizde nerede ölmek var?

Kaçkar dağlarında ölmek isterim. Çünkü her gittiğimde beni bu kadar huzurlu, bu kadar mutlu eden başka bir dağ, dünyada görmedim. Yazın sevdiğim yerlere sevdiğim insanlarla gidiyorum, güzel anılarım olsun diye. Doğa aşık olunacak bir yer, insan aşık olduğu şeye zarar verir mi? 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Fark Yaratanların Fark Yaratan Hikayeleri

sabancı vakfı, Manşet, fark yaratanlar

Bazı insanlar hayata anlam katar. O insanların yaptıkları başka hayatlar için fark oluşturur. İşte Sabancı Vakfının fark yaratanları ve hikayeleri.

Türkiye’nin ‘Fark Yaratanlar’ını Arıyoruz!

Söz konusu fark yaratmak olduğunda illa milyonların hayatını değiştirmek gerekmiyor. Bazen bir insana verdiğimiz bir kitap, bazen iyi bir haber, kimi zaman da hastanedeki bir çocuğun yüzündeki tebessüm olabilmek. Küçük dokunuşlar, kocaman farklar yaratabilir.

Fark yaratmak için yola çıkan Sabancı Vakfı’nın ‘Fark Yaratanlar Programı’ ise bunun en güzel örneklerinden biri. 11 yılda seçilen 195 Fark Yaratan’ın ilham veren hikayesi, proje kapsamında insanlara ulaştı. Siz de onlardan biri olabilir ve insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Belki şu an bile bunu yapıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Fark Yaratanlar Programı’na başvurmak. Başvuruya dair detayları da paylaşacağımız bu yazıda, önce fark yaratan bazı insanların hikayelerine bir göz atalım.

Sadece yeteneğini değil, yüreğini de ortaya koyan fark yaratan

Fatih Küçük, çizgi film sanatının yurt dışı örneklerini inceledikten sonra Türkiye’nin ilk çizgi film okulunu kurmak istediğinde cebinde sadece 5 lirası vardı. Evrensel değerlere uygun bir çizgi film karakterinin bu topraklardan çıkması ve dünyaca tanınması için yola çıktı. Ardından zoru başararak bugün uluslararası boyutta festivallerin de düzenlendiği, dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarını ağırlayan çizgi film okulu ‘The Cartoon Mill’i Kaş’ta kurdu. 2021 yılında açılması planlanan ikinci çizgi film okulu ise Ürgüp yamaçlarında olacak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=AJi8Najd2Y8

‘Hayır’ demekten korkmayan fark yaratan

Hayvan hakları aktivisti Yağmur Özgür Güven’in öncülüğünde kurulan Deneye Hayır Derneği ise hayvan deneylerinin yerini bilimsel alternatif yöntemlerin almasını amaçlıyor. Dernek, deneylerde hayvan kullanımının son bulması ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için çalışmalar yapıyor. Tüm dünyada 100 milyondan fazla hayvan üzerinde deney yapılıyor, deneylerin yüzde 92’si insanlara uyarlanamıyor ve akademik çalışma sürecinde kalıyor. Ne yazık ki bu çok büyük ve ciddi bir rakam. Bu rakamın ortaya çıkmasının esas nedeni hayvanların biyolojik ve fizyolojik farklarının olması. Çok küçük farklılıklar bile deney sırasında yalnızca bir türü hastalıktan koruyabiliyor veya zarar verebiliyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=QEW-0ZDee2I

Herkes susarken ‘konuşmamız gerek’ diyen fark yaratan

Dezavantajlı bölgelerdeki kadınların menstrual ürünlere erişebilmeleri ve regl konusundaki tabunun yıkılması için çalışmalar yürüten, regl yoksulluğu ve adil vergilendirme konusunda hak savunuculuğu yapan ‘Konuşmamız Gerek’ platformu kurucusu: İlayda Eskitaşçıoğlu. 2016 yılında kurduğu platforma dahil olan akademisyen ortağı Bahar Aldanmaz ile köy okullarına giden genç kızlara, mevsimlik tarım işçilerine ve mülteci kadınlara yönelik cinsel sağlık, regl olma ve hijyen konularında eğitimler düzenliyorlar. Eğitimlerin yanı sıra genç kızlar ve kadınlara menstrual ürünleri temin eden ‘Konuşmamız Gerek’ platformu, bugüne kadar İstanbul, Ankara, Adana ve Sivas’ta 8 saha çalışması gerçekleştirerek 6 bin 500’den fazla insana ulaştı. Platform, regl yoksulluğunun çözümü için hijyenik ürünlerin vergi diliminin lüks ürünler kategorisinden çıkarılması için mücadele veriyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=fP4UF41OV9Q

Hayalleri gökyüzünü aşan fark yaratan

Zahit Mungan, küçük yaşlardan itibaren başlayan uçurtma sevdasını, farklı teknikler öğrenerek geliştiriyor ve ‘Uçurtmanın Peşinde’ projesi ile hayata geçiriyor. Mezopotamya’da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatmak için kolları sıvayan Zahit, Mardin’in kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmayı hedeflerken, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Zahit aynı zamanda henüz droneların yaygın olmadığı dönemlerde uçurtmasına telefon bağlayarak Mardin kalesinin kuşbakışı fotoğraflarını çekmiş ve 5 yılda çektiği bu fotoğraflardan yaptığı seçki ile ‘Uçurtmanın Gözünden Mardin’ isimli bir fotoğraf sergisi de açmış.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=tXR_p6SfDWw

Çocukların hayallerinde yepyeni sayfalar açan fark yaratan

Eğitimde fırsat eşitliği için ikinci el bir minibüsü gezici kütüphaneye dönüştüren iki sınıf öğretmeni Nusrettin Biçer ve Abdulkadir Korkmaz, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde köy köy gezerek, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırıyor. Gezici kütüphane ile düzenli olarak 8 köye ulaşan öğretmenlerimiz kitapların yanı sıra çocukları bilim, sanat ve müzik atölyeleri ile de buluşturuyorlar. Ziyaretlerini iki haftada bir tekrarlayarak çocukların gelişimlerini takip ediyorlar. Amaçları ilerleyen dönemlerde daha fazla sayıda gönüllü öğretmen ile Suruç’ta gezilmemiş köy ve ulaşılmamış çocuk bırakmamak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=SKf5IhSVWBM

Detaylı bilgi için tıklayınız!

Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et

MAKALE

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in ilham veren başarı hikayesi

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, Manşet, kişisel gelişim

Mesleğinde başarılı olmuş kişiler, büyük işler başarmak isteyen gençler için en iyi örneklerdir. Çoğumuzun çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olan Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in de ilham veren bir başarı hikayesi var. 

1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Gönül Tezcan Keleş, uzmanlığını 1997 yılında aynı üniversitede Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı’nda tamamladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2006 yılında doçentlik, 2011 yılında profesörlük unvanları aldı. 22 senedir bu üniversitede akademik kariyer yapıyor. Tıp fakültesinde öğretmenlik, hastanede hekimlik yaparak bu iki meslek duygusunu aynı anda yaşayan başarılı bir akademisyen ve hekim. Akademik yaşamı boyunca; ulusal ve uluslararası düzeyde birçok yayını bulunan, editörlüğünü yaptığı bir kitabı ve pek çok tıbbi bilimsel kitapta bölüm yazarlığı olan, Almanya Bonn Üniversitesi’nde bilimsel araştırma bursu kazanan, Avrupa Resüsitasyon Konseyi’nin “Hayata El Ver” sosyal sorumluluk projesinde gönüllü olarak eğitim veren ve birçok meslek kuruluşunda aktif olarak çalışan üretken bir bilim insanı.

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, sadece mesleki başarısı olan sıradan bir doktor değil. Aldığı koçluk ve mentorluk eğitimleriyle de sosyal hayatında pek çok başarılı işe imza atmış biri. Çoğu doktor zorlu yaşam yolculuklarında kişisel gelişimine zaman ayıramazken, o kendisi, öğrencileri ve hastaları için fark yaratacak çalışmalarda bulunuyor. Kazandığı güçlü iletişim yeteneğiyle, her öğrendiğini öğrencilerine, hastalarına aktarıp kullanıyor. Çünkü varoluş amacı; “yeni bir şey öğrenmek ve öğretmek”. Onun başarısının sloganı “Mum dibine ışık versin.”  Başarılı bir akademisyen ve doktor olmasının yanı sıra mütevazi bir kişiliğe sahip olan Gönül Hanım’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onun sözlerinin Kigem okurlarının yoluna da ışık olmasını diliyoruz.

-“Büyüyünce ne olmak istersin” sorusunu bir çocuğa sorduğunuzda, alacağınız ilk cevap genellikle “doktor” olur. Doktor olmak sizin de çocukluk hayaliniz miydi? Tıp Fakültesi’ni kendi iradenizle mi seçtiniz, yoksa ailenizin kararı mıydı? 

Ben lise eğitimime kadar öğretmen olmak istiyordum. Hatta bölüm bile belliydi. Matematik veya İngilizce öğretmeni olacaktım. Lisede okurken büyükbabamı çok ani olarak kalp krizinden kaybettim. Bu üzücü kayıptan sonra babam doktor olmamı çok istedi. Derslerimde başarılı bir öğrenciydim. Lise sınıfımda arkadaşlarımın yarısından çoğu doktor olmak istiyordu. Ben de o kervana katıldım. Üniversite tercihlerimde sadece tıp fakültesi yazdım. O zaman ülkede 18 tıp fakültesi vardı. Kural gereği ben listeme 14 tanesini yazabilmiştim. Tıp dışında bir tercih yapmadım.

-Anestezi ve reanimasyon uzman hekimi olarak çalışıyorsunuz. Ameliyathane ve yoğun bakımda zor görevleriniz var. Neden bu alanda kariyer yapmayı seçtiniz?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra spesifik bir bölüm seçmek ve uzmanlaşmak isterseniz TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) barajını aşmak zorundasınız. Tıp öğrencisiyken, çocuk doktoru olmak istemiştim fakat o yıllarda çocuk bölümü çok yüksek puanla aldığı için giremedim. Pratisyen hekimlik yaptığım dönemde girdiğim TUS ile yaptığım tercihler arasında anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlığı da vardı. Mecburi hizmetten ayrılıp, yeniden kendi mezun olduğum üniversitede ihtisasa başlamak çok hoşuma gitti.

Anestezi ve reanimasyon uzmanı; yenidoğan çocuktan başlayıp, çok ileri yaşlara kadar tüm yaş grubu hastayı en zor anlarında tedavi ediyor. Küçük bir dokunuşu ile ölüm-kalım arasındaki ince çizgiyi değiştirebiliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İlk tercih olarak girmemiştim bu bölüme ama çok sevdim. Çok farklı çalışma alanları var. Özellikle “yoğun bakım” çalışmaktan çok mutlu olduğum bir alan. Hasta ile minimal, gerekli iletişimi kuruyorsunuz ve çok görünür olmadan harika sonuçlar yaratıyorsunuz. Tam bana göre bir bölüm olduğuna karar verdim ve yoluma devam ettim. 5 Mart 1993 yılından beri anestezi ve reanimasyon hekimi olarak çok severek çalıyorum. Bir insanı yeniden hayata döndürmek, en zor zamanında onu tedavi etmek ve başka bölümlerin daha iyi hizmet vermesine olanak sağlamak bana inanılmaz bir manevi tatmin sağlıyor. Sessiz, çok göze batmayan, gürültü çıkarmayan ve ihtiyacı olanlara hayat bağışlayan süper bir kahramansınız. Bundan daha güzel ne olabilir ki…

-Dışarıdan hoş, güçlü bir dünyadasınız. İçeride yaşamak özellikle bu günlerde hiç de kolay olmasa gerek. Yoğun bakımda ağır korona hastalarını tedavi ediyorsunuz. Türkiye’nin ve dünyanın Covid-19 salgını ile mücadelesi devam ediyor. Sizce gidişat nasıl? Bu mücadele daha ne kadar sürecek?

Covid-19 bir pandemi, yani tüm dünyanın ortak sorunu olan bir hastalık. Kış aylarına girdiğimiz şu dönemde mevsimsel hastalıkların da eklenmesiyle yeniden artmaya başladı. Önümüzde en az bir yıl daha var. En iyimser bakış açışı ile böyle. Belki daha uzun bir süre olacak. Burada herkese çok iş düşüyor. İnsanların koruyucu önlemlerin hepsini hiç aksatmadan uygulaması gerekiyor. Çünkü bulaşıcı hastalıkların temel tedavisi, korunma tedavisidir. Korona hava yoluyla bulaşıyor. Yani yüz bölgemizden; ağız, burun ve gözden alıyoruz bu hastalığı. Bu nedenle ellerimiz her zaman temiz olmalı. Asla bu bölgeler pis ellerle ellenmemeli. Ayrıca mutlaka maske takılmalı. Hem kendimizi hasta kişiden, hem de eğer biz hasta isek ve farkında değilsek karşımızdaki kişiyi, en sevdiklerimizi korumak adına maske takmak zorundayız.  Kişilerarası mesafe de önemli. Kalabalık topluluklara girmemek, iki kişi arasına en az 1,5-2 metre mesafe koymak çok önemli ve etkili bir korunma yöntemidir. “Maske-mesafe-hijyen”. Bunlar asla unutulmamalı ve hayatımızın en önemli uygulaması olmalıdır. En önemli tedavi budur. Buna rağmen bulaş yine olacaktır ama en az oranda devam edecektir. Daha çok yolumuz var. Tedbirleri maksimal tutup, gücümüzü tüketmemeliyiz.

-Akademik kariyer ve hekimlik yolculuğunuzda hedefinize nasıl odaklandığınızı, çalışma disiplininizdeki başarınız için beslendiğiniz kaynakları anlatır mısınız? 

Meslek yolculuğumda felsefem her zaman şöyle olmuştur: Üniversitemi çok severek okudum ve başarılı bir öğrenciydim. Ben bir işi yaparken, hangi iş, hangi basamak olursa olsun en iyisini yapmak isterim. Sadece yapılmış olması için hiçbir işi veya çalışmayı yapmam. İyi bir hekim olmanın gerektirdiği tıbbi bilgi yanında, mesleğin anlamını dolduran insani özelliklerin de her zaman güçlü olması gerektiğine inananlardanım. Her gün daha iyisini yapmak, insanlara maksimum fayda sağlamak, tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, hiçbir karşılık beklemeden sağlık anlamında sana muhtaç insanlar için 7 gün 24 saat çalışmak üzerine kurgulanmış bir meslek inancım oldu. Bir işi başarmak istiyorsam, geçilmesi gereken yolları ve zor basamakları öğrenirim. Önüme çıkan hangi engel olursa olsun asla yapabilme inancımdan ve mesleki değerlerimden ödün vermeden yoluma devam ederim.

İnsan bazen duraklar, olsun varsın. O dönemde bile “Farklı konularda nasıl gelişebilirim.” diye düşünürüm. “Sonuca bir gün mutlaka ulaşacağım.” inancım hep vardır. En sorunlu durumlarda bile; farklı yollar düşünmeyi, sorgulamayı, o konu için çok daha fazla çalışmayı asla bırakmam.

Sadece kendi gücümden beslenirim. Başkalarının negatif eleştirilerine veya pozitif övgülerine hedefime ulaşana kadar hiç kulak vermem. Amacıma ulaştığım zaman da, kendi içimde ve çok yakın çevremin anlayabileceği şekilde gürültüsüz büyük bir mutluluk yaşarım. Bu, hedefe ulaşmanın sessiz büyük orkestrasıdır ve hazzı inanılmazdır. Mesleğe başladığım ilk günkü inancım ve idealim, meslekte 30. seneye yaklaşırken bile hiç değişmedi.

-Evlisiniz ve üniversiteye giden bir oğlunuz var. Akademik kariyer, doktorluk, eş ve anne olmak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız? 

Mümin Sekman, Her Şey Seninle Başlar eğitimlerinde şöyle der: “Hayatta alınacak 3 büyük karar: Yaşanacak şehir, yapılacak iş ve birlikte olunacak eştir.” Benim hayatım, bu sözün gerçek bir örneğidir.

Mesleğe atıldığım ilk yıllarda, “Akademik kariyerime hep İzmir’de devam edeceğim.” şeklinde bir karar almıştım. Sadece mecburi hizmet için Rize-Çayeli’nde görev yaptım. TUS’u  kazanarak Rize’den yine İzmir’e döndüm. Bu karar sanırım diğer işleri yapmamda bana çok kapı açtı. Doğduğum, büyüdüğüm ve ailemle beraber yaşadığım çok sevdiğim bir şehirdir İzmir. 

Akademik hayata, anestezi uzmanlığı eğitimine burada başlamam benim için en doğru karardı. En başta yapacağım işi ve yaşayacağım şehri doğru seçmiştim. Bunu yıllar sonra geriye dönüp bakınca anladım. Bu kararı verirken hep kalbimin sesini dinledim.

Tabii ki eş seçimim de buna paralel oldu. Benim gibi İzmir’de yaşamayı seçmiş ve mesleki anlamda beni destekleyen bir doktor eş seçmiş olmam; hem akademik hayatta başarılı olmama, hem de aynı zamanda aile hayatımın düzenli olmasına olanak sağladı. Tüm seçimlerimde kendime ve çevreme çok dürüst davrandım. Neyi niçin istediğimi, meslek olarak nasıl bir yol planladığımı hep ailemle paylaştım. Ailemin desteği her zaman sınırsızdı. Eşim genel cerrahi uzmanıdır. Kariyer yolculuğumda belirlediğim yolun tüm detaylarını, zorluklarını biliyordu ve hep yanımda oldu. Özellikle oğlumuzu büyütürken, aynı gece nöbet tutmamaya çok özen gösterirdik.

Mesleğini bu kadar çok seven 7/24 sınırsız hizmet için yemin etmiş iki ebeveyne sahip olmak en zoruydu. Bu nedenle fedakarlık, en çok oğlumuzdan geldi diyebilirim. Süre olarak az ama çok verimli zamanlar geçirmeye özen gösterdik. Çocuklara doğru ve yeterli açıklamalar yaparsanız, size destek oluyorlar. Oğlum bizi hep anlayışla karşıladı. Eşimin mutfak hobisi de çok işime yaradı. Çoğu zaman ben ders çalışırken yemeklerimizi yaptı. Çok güzel bir denge kurabildiğim için şanslıyım. Bunun için hep çok şükrederim.

-Öğrencilerinize bilimsel çalışmaları için mentorluk yaparken, sizi kendi ilgi alanınız mı yönlendiriyor, öğrencilerinizin doğal eğilimlerini önemsiyor musunuz? Onların çalışmalarını olumlu etkileyeceğini düşündüğünüz inovasyonlarınız var mı?

Bulunduğum konumum itibariyle ve işimin bir parçası olarak, üniversite öğrencilerine ve anestezi uzmanlığı eğitimi alan asistanlarıma mentorluk yapıyorum. Benim ilgi alanım dışında, önceliğim mentorluk isteyen öğrencimi çok iyi dinlemek. Karşımdaki ne istiyor? Hangi yetenekleri gelişmiş? Hangilerini geliştirmeye yatkın, en güçlü yanları nedir? Desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken özellikleri nelerdir? Bu bakış açısı ile onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında kendisini keşfetmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Benim inovasyonum, kişinin kendi ilgi alanını keşfetmesini sağlamak ve en iyi olduğu halini yakalamasına basamak olmak. Sonrası kendiliğinden geliyor. Başarılı, mutlu ve en önemlisi de çok istekli olarak yoluna devam ediyor. Kendi fikrimi dikte ettiğimde aynı verimi almam imkansızlaşıyor. Çoğu zaman onların göremediği ya da bilgi sahibi olmadığı ama sahip olduğu olanakları fark etmelerine yardımcı oluyorum. Burası muhteşem oluyor. Onlar kendilerinden sonra gelenlere mentorluk yapmaya başlıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu benim için. Dalga dalga genişleyen bir dayanışma ağı kurmuş oluyorlar kendi aralarında. İnanılmaz mutluluk verici.

-Hayat akışınızı değiştirmiş, size rol model olmuş bir mentorunuzu bizimle paylaşır mısınız?

Hayattaki ilk ve en büyük mentorum ilkokul öğretmenimdir. Beni ben yapan, içimdeki başarma, kendimi gösterebilme ve ifade edebilme yeteneğini kazandıran en değerli kişidir. “Gönül” olarak ilkokul öğretmenime çok şey borçluyum.

Ayrıca yine akademik kariyerime olanak sunmuş başka bir hocamı-mentorumu sizlerle paylaşmak isterim. Anestezi ihtisasımı bitirmeye yakın dönemlerde, 1997 yılında bir kongrede asistanlık tezimin sunumunu yaptım. Tez konum olduğu için konulara oldukça hakimdim. Kongrede beni dinleyen, o güne dek beni hiç tanımamış olan bir hocam yanıma geldi ve sunumumu değerlendirdi. Tezime ve sunumuma ait olumlu özellikleri paylaştı. “Bu konuyu daha iyi nasıl çalışabilirsin? Bundan sonra mesleki kariyerine nasıl devam edersin?” gibi bana yol gösteren ve bu konuda farkındalık oluşturan sorular sordu. Ben danıştıkça kendisi açıkladı. Bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra hocamın kliniğinde ve halen devam ettiğim yerde anestezi uzmanı olarak göreve başladım. Yıllar içerisinde profesör oldum. Hocamın bana çizdiği yolda devam ediyorum.

-Sizce doktorların diğer meslek mensuplarından üstün oldukları duygusunu pekiştiren nedir?

İnsan hayatına dokunmaları, ölümle kalım arasındaki ince çizgide yer alan yaşam alanı, gerçekten çok fedakarlık isteyen bir meslek olması, hiç tanımadığın bir kişiye bağışlanmış yeni bir hayat vermenin mutluluğu, eğitim süresinin çok uzun oluşu ve hep yeni şeylerin takip edilme gereksinimi, bir nevi hiç bitmeyişi, şifa dağıtıcı olma hali.

-Galen “En iyi doktor aynı zamanda filozoftur.” der. Eğitim sistemimize göre, sadece tıbbi bilgiyle hastalık tanımlanıyor. Bu mekanik dünya içerisinde çoğu doktor, baktıkları yerde sadece organı, işleyen sistemi görüyorlar ve ötesine geçemiyorlar. Siz hastalarınızla ve yakınlarıyla iletişim kurarken onları anlamak, idare edebilmek ve onların güvenini kazanmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Hastayı bir bütün olarak görüyorum. Organik bir hastalık var ama duyguları, ailesi, bu hastalıktan önceki hayatı ve sonrası, var olduğu işi gibi konuları da düşünüyorum. Empati yapıyorum aslında. Bunu mesleğimin ilk yılları daha çok yapar ve duygusal açıdan çok etkilenirdim. Artık dozunu ayarlayabiliyorum. Hastaya fayda sağlayacak etkin dozda empati yapabilmek sizi daha başarılı bir doktor yapıyor. Buna inanıyorum. Mesleği severek yapmak da çok önemli. Severek şifa dağıtmaktan daha değerli bir şey olamaz.

-Belki zorlu bir nöbet gecesi, belki bir ameliyat sonrası, belki de yoğun bakımda görevdeyken kaybettiğiniz hasta sonrası hiç pes etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Bu zamanlarda kaybettiğiniz motivasyonunuzu size geri kazandıran neydi?

Saydığınız durumlara yönelik o kadar çok anı var ki… Anneler gününde iki evladını bisiklet sürerken trafik kazası nedeniyle yoğun bakıma yatırmış ve kaybetmiş anne biliyorum. Yine bir beyin ameliyatı nedeniyle 23 saat ameliyathaneden çıkamadığım zamanlar oldu. Bebeğini doğurduktan sonra kan kaybından kendi canını kaybetme noktasına gelen genç insanlar gördüm… Bu gibi durumlar tabii ki beni de çok etkiliyor. Kurtarılmayı bekleyen hayatlar var. “Senin elinle şifa bulacaklara yardım etmeye devam et.” diyorum kendime. Kurtardığım hayatların ve ailelerinin gözlerindeki mutluluk, sevdiklerine kavuşmanın sevinçli anı her şeyin önüne geçiyor ve bu işi severek yapmaya devam ediyorum.

Dokunabildiğim her yaşam motivasyonumu daha çok arttırıyor. İşimi çok severek yaptığım için pes etmeyi hiç düşünmedim. Babası tarafından kurşunlanmış genç bir hastam vardı. Tam 3 ay yoğun bakımda tedavi ettim, iyileşti. Şimdi kendisi de baba oldu. Çocuğu ile beni ziyarete geliyor. Bunu görmek motivasyonun tek ilacı. Yola devam etmemi sağlayan en önemli etken, hayat bağışlamak. 

– Ömrünüzü bilime adarken, biliyoruz ki kişisel gelişiminiz için de ciddi çabalar harcayan bir doktorsunuz. Bu alandaki arayış ve uğraşılarınızdan bahseder misiniz?

İşimi çok severek yapmama karşın, yıllar içinde bazen tükenmişlik hali ve hep tek taraflı verişin getirdiği yorgunluklar oluyor. 2017 yılında yaşam koçluğu ile tanıştım. Önce kendime faydam olması amacıyla gittim. Mum dibine de ışık versin istedim. Sonra eğitimlerini çok beğendim ve hepsini tamamladım. Ayrıca yıllardır yaptığım iş olan mentorluk için de sertifikalı eğitim aldım. Böylece sadece hastalıklı hayatlara can veren bir hekim değil, kendi hayatım ve diğer normal hayatların daha iyi olması adına çok şey yapmaya başlayan biri oldum. İyi bir hekim olmak yanında, sertifikalı yaşam koçu ve mentor olmak da çok hoşuma gidiyor. 

-Aldığınız kişisel gelişim eğitimlerini mesleğinize ve yaşam akışınıza entegre ettiğinizi biliyoruz. Bu eğitimler hayatınızda ne tür kolaylıklar sağladı, neleri değiştirdi? 

İletişimimi çok etkiledi. Öğrenci ve asistanlarımla daha verimli çalışmalar yapıyorum. Diyaloglarımız kendimizi beslemek adına çok yapıcı hale geldi. Amatörce çevremdeki normal kişilere de koçluk yapıyorum. Hekim olarak hastalarıma, mentor olarak öğrenci ve asistanlarıma, koç olarak kendime ve sevdiklerime dokunabilmek çok mutluluk verici.

-Türkiye’de sağlık sektörünü nerede görüyorsunuz? Sizce başarılı mıyız?

Almanya’da 6 ay, Amerika’da 3 ay yaşamış ve hastanelerde görev almış biri olarak söylüyorum.  Türkiye’de hekimler, yani bizler aslında çok iyiyiz. Türk tıbbı gerçekten iyi. Olanaklar son yıllarda oldukça arttı. Bizde eksik olan; kalıcı düzen, kurallar ve sorumluluk alanlarının işini gerektiği gibi yapamıyor olması. Sadece sağlıkçıların bu işi yapması gerekiyor. Ülke bazında net kurallar, yasalar, standartlar olmalı ve uygulanmalı. Kişiye, zamana, mekana göre değişmeyen kurallar ve uygulamalar gerekiyor. En çok buna ihtiyacımız var.

-Sağlık Bakanlığı’nda yetkili biri olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz? Hekimliği hangi yöntemle, nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ve gelirlerini yeniden düzenlerdim. Düşünsenize, 7/24 ve 365 gün aynı kalitede, hiç durmadan hizmet veren kaç sektör var? Emeğinin ve özverisinin karşılığını almalı sağlıkçılar. İş koşulları ve standartları çok yüksek tutulmalı, iş güveni sağlanmalıdır. Tüm hekimler bu işi severek seçiyor.  Tıp fakültelerine girmek için ilk 50 bine girmeniz gerekir. Yani hiç kimse rastgele bu fakültelerde okumuyor. İsteyerek, çalışarak ve özveri ile geliyor. O zaman bu kişilerin aynı duygu ve çalışkanlıklarını, mesleklerini icra ederken de devam ettirmek bakanlığın görevidir. Aksayan yönleri bulmak ve hızlı düzeltmek çok önemli.

-Başarılı olmak isteyen ve akademisyenlik düşünen hekim adayları için tavsiyeleriniz neler?

Başarılı olmayı istemek çok önemli tabii ki. İstemek yapmanın yarısı ama diğer yarısı var ki çok çalışmak. Sadece geçer not almak için değil de öğrenmek ve yapmak üzerine kurulu bir çalışma düzeni yaratmak gerekir. Mesleğe ait gelişmeleri takip etmek, her geçen gün yenilenen eğitim araçlarını ve yeni bilgileri öğrenmek ve uygulamak gerekir. Mesleki sosyal çevre ile de iletişimde olmak, bilgi alışverişinde bulunmak gelişme ve akademik hayat için en gerekli basamaklardır. Yapılan her işin içi çok dolu olmalı. Tam sorumluluk alan ve işini iyi yapan çok başarılı oluyor, bu kesin. Yol alırken bilgisine ve desteğinin tam olacağına inandığın mentorlerden yardım almayı da unutmamak gerekir.

-Son olarak meslek seçimine dair sağlık çalışanlarına neler söylemek istersiniz?

Bu söyleşiyi yapma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tıp fakültesi okuyan, sağlık sektöründe çalışmayı tercih etmiş herkese çok büyük saygı ve sevgi duyuyorum. Sevmeden yapılacak bir iş sektörü değil. Çok özveri gerekiyor. Ömür boyu ve ailece özveri çok değerlidir. Doğru meslekler seçin. Size uygun, yapabileceğiniz, ömür geçirebileceğiniz. Sadece parası ve havası için meslek seçmeyin. Eğer kişi mesleğini çok severse, kararlarını alırken kendisine dürüst olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarının ana bileşeni de çalışmaktır.  Hiçbir başarı çalışmadan, alın teri olmadan ve emek verilmeden kazanılamaz.

Röportaj: Sevcan Yıldırım Eray

www.kigem.com

Okumaya devam et

MAKALE

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Ben para biriktirmeyeceğim, çocuk yetiştireceğim!”

Demiş Muharrem Bey! Ve öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil.

Adı Erkut Söğüt.

Muharrem Bey, 60’ların sonu, 70’lerin başında Almanya’ya eşiyle birlikte işçi olarak çalışmaya gidiyor.

Kendisi bir fabrika hattında, eşi Rengül ise temizlik işlerinde çalışıyor. 3 çocuğu var… iki oğlu ve bir de kızı.

Muharrem ve Rengül, eğitimli değiller. Çocuklarının hayatını kurtarıp onlara iyi bir gelecek verebilmenin yolunu, Nevşehir’den kalkıp Almanya’ya göçerek buluyorlar.

Onlar bedenleriyle para kazanmanın tüm zorluklarını yaşadıkları için, evlatlarının iyi eğitim almasını istiyor.

Dil bilmemenin ezikliğini ve okuyamamanın tüm zorluklarını fazlasıyla hisseden baba için eğitim en önemli şey.

Anne ise; üç kardeşi büyütürken dürüstlük ve mutlu olmanın, aileye sahip çıkmanın önemini aşılamış.

Bence aslında gerçek başarı ailenin.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

Ben size bu gün Erkut‘u anlatacağım. Çok içimizden biri.

Etrafımızdaki başarı öykülerinden biri…

Bu genç adamın hayata başarıya olan tutkusu etkiledi beni.

İşini anlatırken parlayan gözleri, iş tutkusu etkiledi.

Anne ve babasını anlatırken onlara duyduğu saygı, sevgi etkiledi.

Annesi onun hayat mentörü olmuş.

Onun gibi pozitif olmak istemiş. Yılmadan çalışarak, hedeflerine ulaşmak istemiş.

Annesini ilk kazandığı parayla emekli yapmayı hayal etmesi etkiledi beni.

Annesinin her sabah üç gibi kalkıp fabrikaya topallayan bacağıyla giderken hazırladığı kahvaltıları hiç unutmaması etkiledi.

Ailesine bu kadar sahip çıkması, kardeşini yanına alıp onunla çalışması, ona kol kanat olması etkiledi.

Para kazanıp eğlenceye dalmaması, “Harvard’da profesör olarak ders vereceğim” demesi etkiledi.

Pandemi döneminde futbolcularıyla birlikte gidip yoksullar için yemek dağıtması, imkansız çocuklar için okul yemekleri pişirmesi etkiledi.

Mesleğine olan tutkusu etkiledi. Kısacası hayata tutkusu etkiledi.

Erkut 40 yaşlarında, evli ve 3 yaşında bir oğlu var.

Ofisi Londra’nın en şık caddelerinden birinde. Harrods’un karşısında.

Ofisinin alt katında minik bir kafeteryası var. Kahve çekirdeği alıp kahve dükkanlarına da satıyor. Kafası zehir gibi ticarete de çalışıyor, belli.

Kız kardeşi de hukuk okumuş, birlikte çalışıyorlar.

Beni kafeteryada karşıladı, enerjisi çok yüksek ve pozitif.

Tam bir işkolik. Çalışmak onun kendini ifade etme şekli olmuş.

Kardeşi Gül diyor ki; “Ben dinlerken bilirdim onun başaracağını… O kendine inanır ve bunun için çok çalışırdı, başardı da”.

Erkut, konudan konuya heyecanla geçerken, “Hep çalıştım, zeki olmak yetmiyor, çalışmazsan olmuyor. Üstelik bunu sürekli yapman lazım” diyor.

“Mesela abim, benden daha zeki ama çok çalışmak istemedi. Rahat yaşamak istedi, öyle mutlu o. Herkesin yolu farklı. Benim yolum farklı, mutluluğun tek bir formülü yok.

“Ben öğrenmek ve öğrendiklerimi anlatmak istiyorum.

“Onun için Harvard’a konuk eğitmen olarak gittiğimde profesör olup burada ders vermeye söz verdim kendime. Hedef koymazsan yapamazsın” diyor.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Annem benim rol modelim!”

“Benim sözüm vardı kendime, ben öğretmen olacaktım. Bunu istedim hep!

“Etrafıma bildiklerimi anlatmak, anlatırken de öğrenmeye devam etmek… Ama babam doktor ya da avukat olmamı istiyordu. Sonunda hukuk okuyunca ikimizin de dediği oldu.

“Almanya’da hukuk okumak çok zor. Biz 400 kişi girdik okula, 40 kişi mezun olduk. Okulu kazanmak değil, bitirmek zordu Almanya’da.”

Avukat olduktan sonra master yapıyor, yetmiyor doktora, üstelik iki ülke hukukunu da öğreniyor. Türk olmanın ve Alman olmanın avantajını işe çeviriyor.

Spor hukuku ve pazarlama Erkut’un uzmanlık alanı. Family&Futbol adlı bir şirketi var.

Hukuk okuduğu için de, bu konuda kendini iyi geliştirmiş. Ünlü futbolcu Mesut Özil’in menajeri.

Yaklaşık 30 futbolcusu var. Futbolcularının çoğunluğu Almanya, Türkiye, Avusturya ve İngiltere’den. 4 farklı ülkede ofisi var. Yanında yetiştirdiği menajerlerle de Ürdün, İspanya, Almanya gibi farklı ülkelerden 15 kişilik takımla ağırlıklı Avrupa’ya yayılmış durumda.

Gelecek 3-5 yıl içinde çalıştığı futbolcu sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyor.

Bu işte en büyük ve kurumsallaşmış şirketler Amerika’da diyor. Onun şirketini de satın almak isteyenler olmuş ama “daha erken, yapacak çok şeyim var” diye reddetmiş.

“Peki senin bir futbol menajeri olarak diğerlerinden farkın ne” diye sordum. “Niye aileler ve futbolcular seni seçiyor?”

Şöyle bir örnekle cevapladı:

“Geçen gün Afrikalı bir aile geldi. Baba doktor. Anne ile birlikte bir otelde toplantı odası tutmuşlar. O gün peş peşe menajer şirketleri dinliyorlar.

“İçeriye genel müdürümle girdik. Ben onlara şunu söyledim. Önerim şu oldu. Oğlunuz için bir gelecek planı hazırlarım. Ola ki bir sakatlık yaşadı ya da bir nedenle futbol oynayamadı. Onu mesleksiz, eğitimsiz bırakmayız. Futbola paralel olarak eğitimini destekler, mentörlük yaparız.

“Kişisel gelişimi içinde destek veririz dedim. Çok yetenekli bir çocuk, çok genç yaşta milli takımda oynamaya başlamıştı. Onunla çalışmak bizim istediğimiz bir şeydi.

“Birkaç gün sonra aile bizi çağırıp işi verdi. Sebebini sorduğumda bir tek siz eğitimi önemsediniz, bizi bu etkiledi dediler. Eğitimci olmam yaptığım iş için çok önemli.

“Ben buna çok inanıyorum. Ayrıca genç yaşta gelen başarı ve stresi yönetebilmek için de mentöre ve psikolojik desteğe çok ihtiyaçları oluyor.

“Eğitim… Eğitim… Eğitim…

“Hedef koyuyoruz sporcu için, birlikte buna ulaşıyoruz.

“Hedefleri koyarken de de bütünsel yaklaşıyoruz. Pazarlama etkinliklerinin yanı sıra, sporcu lisans haklarından tutun, sosyal medyaya, basın ilişkilerine, ailesi ile ilişkilerine kadar işin içindeyiz.”

“Mesela İrlanda genç milli takımında oynayan bir sporcum var. Çok zeki, eğitiminde de çok başarılı. City of London’da okuyor. Onun Harvard’da master yapmasını hedef olarak koyduk. Oranın takımında oynamasını ve eğitimini de burslu olarak tamamlamasını sağlamaya çalışıyorum. Benim eğitmen olmamın böyle avantajları oluyor sporcularıma.”

Yanında çok genç bir ekibi var. Sporcularının her biri “fashion celebrity” gibi. Mesut Özil için harika işler yapmışlar. Dünyanın her yerine satılacak birbirinden güzel marka işbirlikleri.

Bayıldım gördüğüm spor ayakkabılara, hoodielere, şapkalara. Yakında lansmanını yapacaklarmış… İş modelleri çok genç. Dünyanın her yerine bağlantıları var.

Dil bilmenin büyük avantaj olduğunu söylüyor. Menajer olacakların mutlaka iyi İngilizce ve İspanyolca bilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Futbolcuların bu işleri güvendikleri insanlara bırakabilmeleri, onların üzerinden en azından büyük yük alıyordur sanırım. “Beyond The Names” adlı şirketiyle futbolcularına bu tip hizmetler veriyor.

Aynı zamanda onlara ‘Able’ diye kurduğu şirketiyle de konsiyaj hizmeti veriyor. Otelleri, uçakları, restoran rezervasyonları… Her şeyi bu kurduğu sistemin içinde çözmüş.

Dedim ya iyi bir iş adamı.

Yatırımları içinde servis veren departmanları var. Futbolcuları ile hangi iş kollarına yatırım yapılacaksa bu konuları araştırıp birlikte karar veriyorlar.

Bu arada meraklıları için bir de kitabı var: ‘How to become a football Agent’.

Merak edip sordum; “Türk aileler futbol yeteneği olan çocuklarına yeteri kadar vizyoner destek verebiliyor mu” diye!

Türk ailelerin çocuklarına, onların ekonomik geleceğinin güvencesi olarak baktıklarını, bunun da genç futbolcularda çok büyük bir baskı yarattığını söylüyor ve diyor ki:

“Çocukları zaten onlara bakar. Bu bizim kültürümüzde var. Onların vereceği en büyük destek mesleklerine ve eğitimlerine odaklanmalarını sağlamak olmalı. Ama maalesef çoğu para derdine düşüyor. Hatta bazı babalar işlerini bırakıp çocuğun kazandığı parayla yaşamaya başlıyor. Bunlar çok yanlış. Onları psikolojik olarak para baskısına sokuyor. Onların desteğe eğitime ihtiyacı var. Strese değil. Çocuklar kendilerini para kasası gibi görmeye başlıyor. Başarı o yüzden devamlı olamıyor.”

“Menajerlik işini meslek olarak seçeceklere tavsiyen ne” diye sorduğumda ise, “Para aklınızı çelmesin, kısa yoldan kazanmak için kirli işlere girmeyin. Dürüst olun zaten o paraları kazanacaksınız. Uzun soluklu çalışmayı ve güvenilir olmayı seçin” diyor.

“Yanında çalışanlarla, onlarla ilişkin nasıl” diye de sordum…

“Hepsi çok genç, onların kurum kültürünü almalarını ve gerekli eğitimleri tamamlamalarını önemsiyorum. Bizzat her biriyle kendim ilgileniyorum.

“Şirket anayasamızı birlikte yazıyoruz. Birlikte karar alıyoruz. Maaşlarının yanında başarı primleri var. Ben buna inanırım. İnsan hedef koymalı, yoksa çok motive olarak çalışmıyor. Maaşı yüksek olursa niye çalışsın ki?

“Hedefi bir başarıya bağlanırsa daha azimle çalışır. Zaten o zaman, onun üstünde kazanır diye düşünüyorum. Bir tek Genel Müdürüm Jason’ın maaşı yüksektir. O yönetir bütün işleri. Diğer menajerlerim ve ofis pazarlama takımım başarı primi alırlar.

“Okurken çok işte çalıştım… Tezgahtarlık, garsonluk, yapmadığım iş kalmadı. Gençken futbol oynardım, iyiydim de. Ama babam hiç istemedi oynamamı. Bir gün bile izlemeye gelmedi. Destek olup aklım çelinmesin diye sanırım.

“O yıllarda Almanya’nın en iyi menajerinin yanında staj yapmayı koydum kafama. Kafelerde çalışmak yerine… Çok uğraştım…

“‘Beni stajyer olarak kabul edersen, sana faydam olur, bilmediğin şeyleri yaparım, sen de kazanırsın’ dedim ama olmadı!

“‘Sahibi beni kabul etmedi. Prensip olarak stajyer almıyoruz’ dedi. Görüşmede ‘sana faydalı olurum’ dedim ikna edemedim. Beni geri yolladı.

“Gizli olan bilgileri duymamı istemedi sanırım. Fakat vazgeçmedim, 7 ay boyunca ayda bir defa ona sporcu davalarını inceleyen raporlar yazdım. Biliyordum ki, avukat olmadığı için işine yarayacak ve onları okuyacak. O okumasa bile ben onları yazarken bilgimi geliştirip öğrenmeye devam edecektim. Öyle de oldu. Yılmadım, her ay iki saat trene binip o ofise gittim. Sahibini hiç göremedim ama hazırladığım bülteni sekreterine bırakıp çıktım. Bunu 7 ay yaptım. Fakülteden arkadaşlarım dalga geçti. Vaktimi boşa geçirdiğimi düşündüler.

“Onlar hafta sonları dışarı çıkarken ben kütüphanede okuyup o bültenleri hazırladım. Bir gün beni aradı ve elinde federasyonla ilgili bir dava olduğunu söyledi ve bunu çözmemi istedi.

“O dava üstünde 3 ay çalıştım. Duruşmaya girdim ve kazandım. Bir yıl sonra o ofisin, maaşlı olmasa da, saatle çalıştırdığı elemanı oldum ve Türkiye’deki işlerini de takip ettim. Bu benim meslek hayatımın dönüm ve başlangıç noktası oldu.

“Gençlere en büyük tavsiyem, başarısızlıkları işinizin başarısı için kazanç görün. Bunlar gelişimin parçası. O şirket beni hiç bir zaman kadrosuna almadı, hep dışarıdan çalıştırdı. Üç yıl sonra gördüm ve anladım ki, almayacak da. Ve karar verdim, kendi şirketimi kurdum.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Şükür şirketi kurduktan 3 yıl sonra Mesut Özil’le çalışabilecek bir ajans olmayı başardık. Şimdi birbirinden kıymetli 30 sporcum var. 5 yıl sonra 100 futbolcumuz olacak, ben de Harvard’da profesör olup ders vereceğim.”

Eminim Erkut bu hedefini de gerçekleştirir. Dilerim Türkiye’de futbolcu olmak, menajer olmak isteyenler bu yolculukta eğitimi ve yabancı dil bilmeyi göz ardı etmezler.

Başarı için çok çalışmak ve sürekli çalışmak şart.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: t24
Yazar: Zuhal Şeker

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND