Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Benzersiz bir başarı hikayesi!

Filiznur 11 yaşında. Daha önce %94 ağır zihinsel engelli olmasına rağmen tıp dünyasını şaşırtarak engelini yendi. Peki ama nasıl? Spor sayesinde! İşte yaşının 2 katı madalya sahibi olan Filiznur’un başarı hikayesi…

kişisel gelişim

Filiznur 11 yaşında. Daha önce %94 ağır zihinsel engelli olmasına rağmen tıp dünyasını şaşırtarak engelini yendi. Peki ama nasıl? Spor sayesinde! İşte yaşının 2 katı madalya sahibi olan Filiznur’un başarı hikayesi…

Tıp dünyası bu kızı konuşuyor

İzmir’de, yüzde 94 ağır zihinsel engelli teşhisi konulan 11 yaşındaki Filiznur, tıp dünyasını şaşırtarak engelini yendi. Spor ve anne sevgisiyle sadece engelini yenmekle kalmayan Filiznur, artık milli sporcu oldu.
İzmir’de yaşayan Süreyya -Mehmet İmer çiftinin tek çocukları olan Filiznur İmer, henüz 11 yaşında olmasına rağmen tıp dünyasını şaşırtan başarılara imza attı. 19 aylıkken doktorların ’ağır zihinsel engelli ve otistik’ teşhisi koyduğu kızın en büyük destekçisi annesi oldu. Annesinin azmi ve sporla hayata tutunan Filiznur, jimnastikte de Türkiye şampiyonu oldu.

“Konuşmuyordu, kafasını duvarlara vuruyordu”

Filiznur’un iyileşme sürecinin hem kendisi hem kızı için büyük bir travma olduğunu söyleyen anne Süreyya İmer yaşadıkları süreci şu sözlerle aktardı: “Filiznur ağır derecede zihinsel engelliydi ve ciddi şekilde kriz geçiyordu. Yaklaşık günün 20 saati kriz geçiriyordu. Kafasını sürekli yerlere, duvara vuruyordu. Kollarını ısırıyordu, parmaklarını ısırıyordu. Filiznur’un 2,5 yıl ellerinde tırnakları bile yoktu. Isırmaktan tırnakları dökülüyordu. Dişleri kırılıyordu, düşüyordu. Kendine zarar veriyordu. Konuşmuyordu, yürümüyordu. 6 yaşına kadar bu zorlu süreç devam etti. Ancak hiç pes etmedik. Onu hiç yalnız bırakmadım. Kriz anında zarar vermesine rağmen dışlamadım, ittirmedim. Bu tür çocuklar çok hassas bir fanus içindeler. Onlarla aramızda görünmeyen tel örgü gibi bir şey var. Ve biz onu aştık. Filiznur’un yanına 6 yıl sonra girebildim ve o fanusun içinde beraber yaşayabildik. Çok ağladığımız, üzüldüğümüz günler oldu. Ama ben onun yanına girdikten sonra her şey daha farklı olmaya başladı. Tam da ‘Bu durumu hiç yenemeyeceğiz’ dediğimiz anda hayatımızda birdenbire değişiklik oldu. Krizleri 20 saat değil, 10 saat, 8 saat, 2 saat, 1 saate düştü. Onu kriz anında hiç yalnız bırakmadım.”

“Doktorlar,”umutsuz vaka” demişlerdi”

Kızından sevgisini hiç esirgemediğini ve herşeyin ilacının sevgi olduğunu belirten anne İmer, şunları söyledi: “Filiznur sevgi ile iyileşti. Artık raporunda ’zihinsel engellidir’ ibaresi kaldırıldı. Yeni raporunda sadece otizm yazıyor. Filiznur’a doktorlar hep ‘umutsuz vaka’ demişlerdi. Doktorlar sürekli ‘Filiznur’un bir şeyleri başarması çok zor, hep böyle kalacak. Konuşamaz, gülemez, yiyemez, içemez’ dedi. O kadar korkutmuşlardı ki beni. Hatta en son bana 7 yıl önce doktorumuz ‘Çok zor durumdasınız, Filiznur’u özel bir kliniğe yatıralım’ demişti. Biz bu durumlardan bu duruma geldik. Geçirdiği krizler çok ağır ve baş edilmesi zor krizlerdi. Onun için de benim için de büyük travmaydı. Ama ben ne olursa olsun Filiznur’a ‘Ağır derecede zihinsel engelli, bundan hiçbirşey olmaz’ dedikleri anda bile sahip çıktım”

“Dünyada örneği yok”

Filiznur’un tıp dünyasında görülmeyen bir şekilde yüzde yüz zihinsel engeli yenmiş bir çocuk olduğunu ve dünyada örneğinin olmadığını söyleyen Süreyya İmer, sözlerine şöyle devam etti: “Dünyada bu ana kadar ağır düzeyde zihinsel engelini yenmiş hiç kimse yok. Filiznur’un adını altın harflerle yazdırdık diye düşünüyorum bir anne olarak. Çünkü o zor süreçleri ben tek başıma yaşadım, sadece ben biliyorum, ikimiz biliyoruz. Son çıkarttığımız raporumuzda da zihinsel engeli vardır’ ibaresi kalktı. Yeni raporunda sadece otizm yazıyor. Ama biz neredeyse otizmi yenmek üzereyiz. Bunu da başaracağız. Ben eminim. Birkaç yıl sonra iyi düzeye gelecek. Şimdi sadece konuşma probleminde gecikmemiz var. O da çok normal. Hayata Filiznur 7-8 yıl geç başladı. O süre zarfında konuşmayı öğrenemedi. Bu kadar süre zarfında biz bu kadar şeyi başardıysak emin olsunlar bütün engelli çocuk annelerine sesleniyorum. Onların da çocukları çok şeyi başarabilir. Yeter ki çocuklarına inansınlar. Ne olursa olsun iki kolu, iki bacağı olmasın yine sahiplensinler.”

“Yaşının iki katı madalyası var”

Filiznur’un ilk zamanlarda spor yapmaya zorla gittiğini anlatan anne İmer, sözlerini şöyle sürdürdü: “İlk dönemlerde spora gittiğimizde ağlıyordu, hırçınlaşıyordu. Biz yılmadık. ‘Her ne olursa olsun spora gidilecek’ dedik. Sporda 45 saniye de kaldığı zamanlar oldu, 1,5 dakika kaldığı zamanlar da. O 1,5 dakika bizim için 1,5 saat gibiydi ve çok iyi değerlendirmeye çalıştık. Her antrenman saatinde giyinip gittik. Kapıdan döndük çoğu zaman ama yine de yılmadık. ‘Gidilecek, yapılacak, sen başaracaksın, onlar yapıyorsa sende yapabilirsin’ diye motive ettim. Ve o da başardı. 6-7 ay sonra derslerde yarım saat kalmaya başladı. Sonra bir bakmışız ki bir buçuk saat kalıyor. Filiznur artık takla atıyor, komutlara uyuyor. Diğer çocuklar ne yapıyorsa o da aynısını yapmayı başarıyor. Ve bir buçuk yıl sonra ilk madalyamızı aldık. Normal çocuklarla katıldığı bir yarışmada grubunun birincisi oldu. Şu an 21 madalyası var. Yaşının iki katı madalyası var. Hepsi benim için çok özel onların manevi değeri çok fazla. Her birini alnının teriyle emeğiyle kazandı.”

“Başbakanımıza ve Cumhurbaşkanımıza sesleniyorum”

Filiznur’un bakanlık düzeyinde desteklenirse daha iyi yerlere gelerek Türkiye’yi daha iyi temsil edeceğine dikkat çeken Süreyya İmer yetkililere şöyle seslendi: “Spor bakanlığımız, başbakanımız ve cumhurbaşkanımıza sesleniyorum. Bu tür çocukların yurt dışına açılması gerekiyor. Çünkü dünyada örneği yok ve bu bizim çocuğumuz. Hepimizin çocuğu olduğunu düşünüyorum. Biz bu kadar başarıyı başarmışken, onlara da umut olur. Onların da Filiznur’u tanıyarak yurt dışına gidip Türkiye’yi temsil edebileceğini düşünüyorum. Desteklenirse yurt dışı kapısı açılırsa çok iyi yerlere gelebileceğine inanıyorum. Ayrıca Filiznur şu anda 95 ile 105 kelime arasında konuşabiliyor. Konuşma bozuklukları eğitmeninden ders alması gerekiyor. Ama maddi imkansızlıklardan dolayı kısıtlı götürebiliyoruz. Bu konuda bakanlıktan destek gelirse Filiznur bu sorununu da aşacak. Filiznur’un ilerlemesinde onların da desteği olacağını düşünüyorum. Konuşamadığı için ara ara krizleri oluyor. Bence Filiznur tarihe geçebilecek bir çocuk. Biz bunu başardık. Bu çocuk bizim çocuğumuz, hepimizin çocuğu.”

“Beyaz’ı, Murat Boz’u ve Mustafa Ceceli’yi istiyor”

Filiznur’un televizyonda Beyazıt Öztürk, Murat Boz ve Mustafa Ceceli’yi görünce çok heyecanlandığını ve onları çok görmek istediğini belirten anne İmer şunları söyledi: “Filiznur en çok Beyazıt Öztürk’ü görmek ve onunla espri yapmak istiyor. Bir de Murat Boz ile fotoğraf çektirmek, Mustafa Ceceli’ye sımsıkı sarılmak istiyormuş. Bunları kendi söyleyemediği için bana söyletiyor. Böyle bir isteği var. Onların da geri çevirmeyeceğini düşünüyorum. Filiznur çok televizyon izliyor ve çok fazla hayran oluyor. Biraz da otizmin verdiği bir durum ve çok takıntılı oluyor. Onları görünce çok mutlu oluyor. Gözlerinin içi gülüyor. Bende mutlu oluyorum onu öyle görünce, çünkü sevmeyi biliyor. Sevebiliyor. Bu da çok güzel bir şey. Bu aralar beni beyazın yanına götür, Mustafa Ceceli’nin yanına götür, Murat Boz’un yanına götür, onlarla şarkı söylemek istiyorum diyor sık sık.”
Konuşmayı geç öğrendiği için cümle kurmada güçlük çeken Filiznur ise “Utanıyorum söyleyemem ama konuşmak istiyorum, okumayı çok istiyorum” dedi.
(İHA)

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND