Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Başarının sırrı çok çalışmak değil, akıllı çalışmak

Çok çalışmak her zaman başarı getirir mi? Bazen daha az çalışmak, gerçekten daha iyi sonuçlara ulaşmanızı sağlayabilir. Uzun süre verimsiz çalışmaktansa, daha az sürede etkin ve verimli çalışmak… İşte bütün mesela bu! Peki bunun için ne yapabiliriz? Yeni bir şey yapmaya da gerek yok, yaptığımız bazı şeyleri bırakmak bunun için yeterli. İşte daha üretken olabilmek için bırakmamız gerekenler…

Daha Üretken Olmak İçin Terk Etmeniz Gerekenler

On yedi yaşındayken, iş ve okul için günde yaklaşık 20 saat çalışıyordum. Okula gidiyor, ödevimi ders aralarında yapıyor ve geceleri kâr amacı gütmeyen bir kuruluşu yönetiyordum. O zamanlar çok çalışmak; çok sayıda ulusal çapta kampanya, önde gelen kuruluşlarla çalışma fırsatı ve başarılı bir kariyer elde etmemi sağladı. Olgunlaştıkça, daha farklı düşünmeye başladım. Çok çalışmanın her zaman başarıya giden doğru yol olmadığının farkına vardım. Bazen, daha az çalışmak; gerçekten daha iyi sonuçlar verebilir.

Hiç durmaksızın çalışan bir küçük işletme sahibini düşünün. Çok çalışmak milyon dolarlık rakipleri ile rekabet etmesine yardımcı olmaz. Zaman kısıtlı bir mal. Bir girişimci günde 24 saat ve haftada 7 gün çalışabilir. Rakibi her zaman daha fazla para harcayıp, daha büyük bir ekip kurabilir ve aynı proje üzerinde çok daha fazla zaman harcayabilir.

Öyleyse, neden küçük girişimler, daha büyük kuruluşların başaramadığı şeyleri başardı. Facebook, 13 çalışanı bulunan Instagram’ı bir milyar dolara satın aldı zamanında mesela. Başarının bir kısmı şansa bağlı elbette  gerisi ise etkin ve verimli çalışmaya.

Başarının sırrı çok çalışmak değil, akıllı çalışmak.

Meşgul olmak ve üretken olmak arasında dikkate değer bir ayrım var. Meşgul olmak ille de üretken olduğunuz anlamına gelmez. Üretken olmak, zaman yönetiminden çok, enerjinizi yönetmekle ilgilidir. Hayat işi. Mümkün olan en az enerjiyi harcayarak en fazla faydayı nasıl elde edeceğimizi öğrenmemiz gerek.

İşte, daha üretken olabilmek için yapmayı bıraktığım 5 şey.

1. Fazla mesai yapmayı bırakın ve verimliliğinizi arttırın

Haftada 40 saat çalışmanın nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi? Amerikan fabrikatör ve Ford Motor Company’nin kurucusu Henry Ford, 1926’da ilginç sonuçlara ulaştığı deneyler gerçekleştirdi: günlük çalışma saatlerinizi 10’dan 8’e ve çalışma haftasını 6 günden 5 güne indirdiğinizde üretkenliğiniz artıyor.

The Business Roundtable tarafından 1980’de yayınlanan, “İnşaat Projelerinde Planlanmış Fazla Mesainin Etkileri” raporuna göre: “Haftalık 60 veya daha fazla saatten oluşan bir iş planına yaklaşık iki aydan fazla devam edildiğinde, azalan üretkenliğin biriken etkisi; bitiş tarihinde, aynı büyüklükteki ekip ile haftada 40 saatte çalışma ile olacağından daha fazla bir gecikmeye neden olacaktır.”

AlterNet için yazdığı bir makalede, editör Sara Robinson ABD ordusunun yaptığı bir araştırmayı kaynak olarak veriyor: “Bir hafta boyunca her gece bir saatlik uyku kaybı yaşamak, kanda %0.10 alkol olduğunda yaşanan bilişsel zayıflamaya denk bir kayba yol açar.” İşe sarhoş gelirseniz kovulursunuz, fakat tüm gece çalışmak kabul edilir bir davranış.

Son uykusuz geçen gecenizden sonra, yeni günle ne kadar iyi geçirdiğinize bakmaksızın, dünya hakkında özellikle iyimser ve neşeli hissetmeniz pek olası değil. Her-zamankinden-daha-olumsuz bakış açınız karamsar bir genel ruh halinizin sonucu olabilir, ki bu da aşırı yorgun olmanın bir sonucudur. Ruh halinden daha da önemlisi, bu zihniyete sıklıkla; proaktif düşünmeye, anlık tepkileri kontrol etmeye, kendi hakkında olumlu düşünmeye, empati yapmaya ve genel olarak duygusal zeka kullanmaya duyulan istekte azalma eşlik eder.

Yüksek düzeyde üretkenliğe ulaşabilmek için, kendimizi gereğinden fazla çalıştırmamamız ve yeterince uyumamız önemli. Bir daha neden verimli çalışmıyor olabileceğinizi düşündüğünüzde, sebep; insanların yeterince uyumayan %70’inin içinde bulunmanız kadar basit olabilir.

2. Çok sık “evet” demeyin

Pareto ilkesine göre, harcanan emeğin %20’si elde edilen sonuçların %80’ini üretir, ancak elde edilen sonucun %20’si emeğin %80’ini tüketir. Daha sıkı çalışmak yerine, öncelikle sonuçların %80’ini üreten emek üzerinde odaklanarak gerisinden vazgeçmeliyiz. En önemli işler üzerinde odaklanmak için daha fazla zamanımız olacak. Az sonuç getiren veya neredeyse hiçbir sonuç getirmeyen işlere “evet” demeyi bırakmalıyız.

“Başarılı insanlar ile çok başarılı insanlar arasındaki fark, çok başarılı insanların neredeyse her şeye “hayır” demesidir. ”— Warren Buffet

Çoğumuz söylememiz gerekenden daha sık evet diyoruz çünkü bu hayır demekten çok daha kolay. Kimse kötü adam olmak istemez.

2012’de Journal of Consumer Research’de yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar 120 öğrenciyi iki gruba ayırdı. Bir grup “Yapamam” diğer grup ise “Yapmıyorum” demek üzere eğitildi. Sonuçlar ilginçti:

Kendilerine “X yiyemem” diyen öğrenciler %61 oranla çikolata yemeyi seçtiler. Oysa, kendilerine “X yemiyorum” diyen öğrenciler %36 oranla çikolata yemeyi tercih ettiler. Terminolojide yapılan bu küçük değişiklik, bir kişinin daha sağlıklı bir yiyecek seçme olasılığını arttırdı.

Bir daha evet demekten kaçındığınızda “Yapmıyorum.” deyin.

3. Her şeyi Kendiniz Yapmayı Bırakın

Kariyerimde çok büyük bir topluluğu yönettiğim bir noktadaydım ve başa çıkamıyordum. Her şeyi kendim yapmaya çalıştım. Kendimi tükettim, topluluk sonunda devralıp kendi kendini yönetmeye başladı. Üyeler, şaşırtıcı bir şekilde benim yaptığımdan çok daha iyi bir iş çıkardı. Toplulukların gücünü ve markaların neden kullanıcılar tarafından üretilen içeriğe ihtiyacı olduğunu öğrendim.

Octoly’e göre YouTube’da kullanıcılar tarafından üretilen videoların, markaların ürettiği videolardan 10 kat daha fazla izlendiğini biliyor muydunuz? Bir marka hakkında bilgi ararken, Amerikan’ların yarısından fazlası (%51) kullanıcılar tarafından üretilen içeriğe, markanın sitesindeki içerikten veya markanın medyadaki haberlerinden daha çok güveniyor.

İhtiyaç duyduğumuzda yardım isteyebileceğimizin farkında olmak bizim için önemli. Sizden daha iyi bir iş çıkarabilecek birine görevlerinizin bazılarını devretmeniz daha iyidir. Bu, en önemli işleriniz üzerinde odaklanmak için size daha çok zaman verecektir. Zamanınızı bir şeyi kendiniz çözmeye çalışarak boşa harcayacağınıza, uzmanların size yardım etmesine izin verin.

Çoğu zaman, arkadaşlarınız size yardım edemese bile, onların etrafınızda bulunması daha üretken olmanıza yardımcı olacaktır.

Arkadaşlarınızın sadece yakınlarınızda olması bile sizi üretkenliğe yönlendirebilir. Worcester, Massachusetts’den bir klinik nöropsikolog olan David Nowell, Ph.D, “ADHD (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) tedavisinde ‘vücut ikizi’ diye bir kavram var.” diyor. “Dikkati çabuk dağılan kişiler, kendilerine danışmanlık yapmasalar veya yardım etmeseler bile, yanlarından başka biri olduğunda daha çok iş yapıyorlar.” Dolaplarınızı temizlemek ya da vergi zamanına kadar fişlerinizi toparlamak gibi sıkıcı veya zor bir işle karşı karşıyaysanız yanınıza vücut ikiziniz olması için bir arkadaşınızı alın.

4. Mükemmeliyetçi olmayı bırakın

Mükemmeliyetçilik ve üretkenlik üzerine bir çalışma yapan, Dalhousie Üniversitesi’nde psikoloji öğretim üyesi olan Dr. Simon Sherry; University Affairs dergisinde “Mükemmeliyetçiliğin, üretkenliği araştırmaya giden yolda öğretim üyelerine engel olduğunu bulduk. Bir öğretim üyesi ne kadar mükemmeliyetçi ise o kadar az üretken oluyor.” diyor.

Mükemmeliyetçi olmakla ilişkilendirilen bazı sorunlar şunlar:

– Bir iş üzerinde gerektiğinden fazla zaman harcarlar.

– Sürekli erteleyip mükemmel anı beklerler.

– Küçük şeyler üzerinde çok fazla odaklanırken, büyük resmi kaçırırlar.

5. Çalışmayı bırakın ve hiçbir şey yapmadığınız zamanlarınız olsun

Çoğu insan, bir şey üzerinde çok fazla odaklandığımızda aslında kendimizi bir kutuya kilitlediğimizin farkında değil. Arada sırada işimizden uzaklaşıp yalnız zaman geçirmek önemli. The Boston Globe’da yayınlanan bir makale, yalnızlığın gücüne; göre yalnız geçirdiğimiz zaman, beynimize ve ruhumuza iyi geliyor.

Devam etmekte olan bir Harvard araştırması, insanların bir şeyi yalnız deneyimlediklerini düşündüklerinde, daha uzun süre dayanan ve doğru anılar oluşturduğuna işaret ediyor. Başka bir çalışma, belirli bir ölçüde yaşanan yalnızlığın insanların empati yeteneğini geliştirdiğini gösteriyor. Hayatın başlarında çok fazla yalnızlığın sağlıksız olabileceğine kimse karşı çıkmazken, belirli ölçüdeki yalnızlığın ergenlere ruh hallerinin iyileşmesinde ve okulda iyi notlar almalarında yardımcı olduğu düşünülüyor.

Derinlemesine düşünmek için zaman ayırmamız önemli. Çözümleri genellikle, aramadığımız zamanlarda buluruz.

Bu yazı ilk olarak Filemobile Blog’da yayınlanmıştır.

Kaynak: http://www.matematiksel.org

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et

MAKALE

Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla beraber, yaşların taşıdığı anlamlar ve algılanış şekilleri de değişmeye başladı. Bundan elli yıl önce, 50’li yaşlarında şehirli bir kadınla ilgili stereotip belliydi. Ev hanımı ya da emekli, yaşına uygun diz altı etekler ve uzun kollu penyeler giyen, ayakkabı alırken rahatlığına önem veren, arkadaşlarıyla gündüzleri görüşüp gece evde eşiyle ve çocuklarıyla dizi izleyen bir kadın tiplemesiydi bu. Oysa şimdi, global haber ve trendleri takip eden, hobilerine zaman ayıran, modern giyinmeye ve görünmeye özen gösteren, akıllı telefonunu elinden düşürmeyen bir nesille karşı karşıyayız: Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Kalıcı, sürekli ve ilgili: Perenniallar

Perennialler nesli 200x300 - Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Günlük lugata yeni eklenen bir sözcük olan Perennial, adını Perennializm (daimicilik) adlı felsefeden alıyor. Bu felsefe, evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğunu öne sürer. Sözcüğün kalıcı, tekrar eden, sürekli, uzun ömürlü gibi anlamları da düşünüldüğünde, bu yeni “yaşsız” insan grubuna neden bu adın layık görüldüğü anlaşılıyor.

Özellikle gelişmiş ülkelerdeki trend, insanları hedef kitle olarak sınıflandırırken biyolojik yaştan çok, dünyayla, hayatla ne kadar ilgili olunduğuna bakma yönünde. Nesillere ve yaş gruplarına göre insan ayrıştırmak eskide kaldı, artık insanlar davranışlarına göre birbirinden ayrılıyor.

The Telegraph’ın yaptığı global ankete göre, 40+ yaşındaki kadınların;

  • yüzde 96’sı orta yaşlı gibi hissetmiyor.
  • yüzde 80’i, orta yaşlı kadınlarla ilgili yaygın görüşün kendi hayatını yansıtmadığına inanıyor.
  • üçte ikisi hayatının doruk noktasında olduğunu düşünüyor.
  • yüzde 59’u hayatı boyunca olduğu kadar genç ve hayat dolu hissediyor.
  • yüzde 84’ü kendisini yaşıyla tanımlamıyor.

Orta yaşlılara dair kabuller günümüzde geçerli değil

Günümüzde, yaygın orta yaşlı insan kabulünü gözden geçirmek gerektiği çok açık. Zira çoğu marka, hedef kitlesini belirlerken bu mevcut ve yanlış öngörüleri kullanıyor. Netflix ve Amazon gibi örnekler hariç: Bu mecralar insanlara seçenekler sunarken yaşlarını değil, beğeni ve zevklerini dikkate alıyor. Böylece ortaya daha sağlıklı bir sonuç çıkıyor. Çünkü artık çoğu orta yaşlı insan, özellikle de kadınlar, hiç de “yaşlarını göstermiyorlar”.

Yapılan araştırmalar, X jenerasyonu olarak bilinen 1960-1980 doğumluların finansal olarak güçlü, alışverişte söz sahibi bir nesil olduğunu ortaya koyuyor. Onlar, yani Perenniallar, hala hayatın içinde, hala “ilgili” olduklarını savunuyorlar. Dolayısıyla hedef kitleleri belirlerken önyargılardan değil, hızla ilerleyen teknolojiye ve şehir hayatına tamamen adapte olmuş insanların görüşlerinden yararlanmak gerekiyor.

Kaynaklar: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

TREND