Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Başarılı kadınları eşleri anlattı

Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır, denir. Ya başarılı kadınlar… Onların arkasında kimse yok mudur? Kendi ayakları üzerinde duran başarılı kadınların hikayelerini eşleri anlattı. İşte eşlerinin gözünden başarılı kadınlar…

Kezban Hatemi, Müge İplikçi, Tracey Emin… Onları kendi ayakları üzerinde duran, başarılı kadınlar olarak tanıyoruz. Türkiye ve dünyadaki ünlü isimlerin eşleri, bu başarılı kadınların hikâyelerini anlatıyor…

HER BAŞARILI KADININ ARKASINDA BİR HİKâYE VAR
Erkeklerin başarı hikâyelerine alışkın bir toplumuz. Her başarılı erkeğin arkasında ona destek olan, gün boyunca çalışarak erkeğinin rahatını sağlayan bir kadın varmış gibi düşünüyoruz… Oysa modern hayat, ilişkinin iki tarafındaki isimlerin de toplumsal hayatta kendini var ettiği, çalıştığı örneklerle dolu. Kadınların karar verici konumlardaki varlığı da hızla artıyor. Bu yeni koşullarda da, alışkın olduğumuz çerçeve tersine dönüyor ve başarılı kadınları destekleyen erkeklerle karşılaşıyoruz. Yalnızca İngiltere, ABD, Fransa gibi gelişmiş ülkelerde değil, toplumsal rollerin ve eşitliğin hâlâ oldukça sorunlu olduğu Türkiye’de de başarılı kadınların hayatlarını kolaylaştırmaya çalışan, onların daha başarılı olmaları için çabalayan erkekler çıkıyor karşımıza. Biz de Türkiye’nin toplumsal hayatında öne çıkan başarılı kadınlardan bazılarının kapısını çaldık ve onların başarı öykülerini bir de eşlerinin anlatımıyla dinledik. Eşlerinin başarılı kariyerleri yüzünden hırslı kadınlar olarak resmedilmesine karşı çıkıyor, onların da erkeklerden farksız biçimde, sadece işini iyi yapmaya çalışan kişiler olarak değerlendirilmelerini istiyorlar.

KEZBAN KAFASINA KOYMUŞSA YAPAR
“Öğrencimdi Kezban. 1968 yılının sonlarıydı tanıdığımda. Ben doktor asistan olarak kürsüdeydim. İlk derste, kendine güveniyle en ön sırada, kırmızı paltosuyla oturuyordu. İlk görmem böyle oldu. Baştan beri güzel buldum onu. Şimdi de, her zaman o vasfı buluyorum. Ben 30’u bitirmemiştim ama Kezban 18’i bitirmiş o sırada. Üçüncü sınıfın yaz tatilinde işin rengi belli oldu. 1972’de Kezban’ın mezun olmasını bekledik ve o yaz 26 Ağustos 1972’de evlendik. Ben hep kendimi akademik hayatta gördüm, Kezban’ın da öyle olmasını istiyordum. Benim tesirimle asistanlığı istedi fakat Kezban’ı asistan almak isteyenleri önleme telkinleri yapıldı okulda; sevgi evliliği kıskanılıyordu! Kezban da bunun üzerine avukatlık yapayım dedi. Bende o sıralarda sevdiğim bir kızın avukatlık yapmasına tahammül edemeyeceğim gibi bir mantık vardı. Sen avukat olursan ’Sana bugün hangi yemeği pişireyim?’ diye sormazsın, romantik duygular kalmaz, dedim. O da stajını bitirdikten sonra iki, üç sene tahammül etti bu konuda. Nihayet, en fazla evden dava alırsan al dedim. Ama sürekli ’Peki ben boşuna mı okudum?’ diyordu. Ben de ’Peki başka bir meslek yap,’ derken şakalı ama kızdırıcı bir nükte yaptım. ’Bir tanıdık bulalım, eve çok yakın olan Erenköy Kız Lisesi’nde düdüklü tencere öğretmeni ol,’ dedim. O da ’Alay ediyorsun!’ diye kırılmıştı. Avukatlık benim korktuğum gibi onu biraz sertleştirdi. Ama avukat olup da romantiklik de korunabiliyormuş. Oğlumuz 1973’te ben askerdeyken doğdu. Mali şartlarımız bozuktu. Kezban asistan maaşıyla idare etmeye çalıştı. Evden dava alıyordu ama olmuyordu. Sonra ikna oldum, bir bürosu oldu Sıraserviler’de. Ama benim 1983 yılında 1402’lik olmam (12 Eylül döneminde YÖK tarafından görevime son verilmesi), okuldan uzaklaştırılmam Kezban’ı para kazanmaya teşvik etti. Birdenbire ortada tamamen parasız kaldık. Kezban avukatlığını meslek olarak görmede mecbur kaldı. Yedi sene sürdü 1402’lik durumum. Kezban birkaç sene sonra devamlı olarak benden iyi kazanmaya başladı. Benim çok fazla katkım olduğunu zannetmiyorum; kitap masrafımı karşılamak dışında. Ben para tutmasını da beceremem. O sebeple de zengin olduğum zannedilir.

BENİM İÇİN İMKÂNSIZ OLANI O YAPAR
Avukatlıkta elbette nazari hukuk bakımından ona yardımım oldu ve oluyor ama bu başarının arkasında ben varım diye övünemem; pratik başarıda benim hiç rolüm yoktur. Zaten ahlaka aykırı bir dava kabul etmez. Mesela bir düzenbazı savunmaz, derhal reddeder. Boşanma davası açanlarda ’Mümkün olduğu kadar fazla bir şeyler koparalım,’ duygusu sezerse onu da reddeder. Ayrıca hukuki bazı tehlikelerde soğukkanlılık ve beceriklilik gösterir. Kezban kafasına koymuşsa bir şey yapmayı, adadaki yetimhane teşebbüsü gibi, derhal gayet rahat başbakanı, belediye başkanını arayabilir. Benim için imkânsız şeylerdir. ’Aman şimdi ben bu saatte nasıl arayabilirim?’ derim. Her saat de benim için aranmaz saat olur; ’Ya kızarsa, bir şey söylerse?’ diye. Televizyondaki tartışmalarda son derece aktif ama bazen çok sinirli olabiliyor. Son bir senedir pek sinirlenmiyor. Benim ondan daha fazla sinirleneceğim haller oluyor. Ama biz iki hukukçu olarak çok tartışmayız. Ben umumiyetle lodos estiririm; biriktirip birdenbire patlama yaparım. Bende poyraz nadir olur. Hatta beni başkalarına, biraz da mübalağa ederek ’Ben kin tutmam, bu kindardır,’ diye takdim eder. Ben kindar olduğumu zannetmiyorum.”

Hastalarından kalan vakitte çocuklarıma bakıyor

“3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra siyaseti bıraktım, 52 yaşımdaydım. 20 yılım parlamentoda geçti. Ancak cumartesi ve pazar günleri eve gelebiliyordum. İstanbul’a döndüğümde bütün yük Neşe’nin üstündeydi. Bir yandan çocuklara bakıyordu, bir yandan doçentlik tezini hazırlıyordu. Hiç şikâyet etmedi ama döndükten sonra Neşe daha rahatladı. O sırada profesör ve başhekim oldu. Tabii daha çok hastaneyle ilgilenmeye başladı. Marmara Üniversitesi Hastanesi o zaman parmakla gösteriliyordu. Uluslararası kongrelere katılma şansı buluyordu. Benim kariyer telaşımın olmaması tabii ki bir hafifleme yarattı evde. Bence birbirimize köstek olmadık, destek olduk. Biz 1991’de evlendikten sonra hemen ertesi gün balayına gittik Londra’ya. Bir de ev tuttuk, çünkü kadın doğum ihtisasının bir yılını orada yapacaktı Neşe. ’En iyi yere geldin,’ dedi Neşe’ye hocası, ’Çünkü burada ayda en fazla 60 doğum olur.’ Neşe ’Biz günde 60 doğum yapıyoruz,’ dedi. Günde 60 doğum yapan Zeynep Kamil Hastanesi’nden gelen bir öğrenci öyle deyince çok şaşırmışlardı. Ben hükümetteydim ama Neşe’yi Londra’da yalnız bırakmamak için her hafta perşembeden pazara kadar orada oluyordum.

BİLİM AKADEMİSİNDEKİ TEK TÜRK
’Neşe’nin başarısının ortağıyım,’ diyemem. Nasıl payım olabilir? En azından gece yarısından sonra gelen telefonlarına cevap veriyorum! Çünkü gece 02.00’de, 03.00’te sancısı tutar hastanın. Neşe gider. ’Merak etme, yarım saatte burada olurum,’ der. Hakikaten eli çabuktur. Neşe çok iyi kalplidir; hastalarından kalan vakitte çocuklarıma bakar! Biz hiçbir zaman kıskanmıyoruz tabii, çünkü Neşe’nin birinci önceliği hastalarıdır. Çocuklar da anlayış gösteriyor. Zaten ben üçüncü sıradayım, çocuklardan sonra. En son birlikte Amerika’ya gittik; Cornell Üniversitesi’nde, Dünya Bilim Akademisi’ne kabulü için bir seremoni vardı. Bir yabancı olarak söyleyeyim, orada, o sabah saat 07.00’de, 50 tane smokinli adamın içerisinde o seremonide olsaydım çok heyecanlanırdım. Orada tek bir Türkün, karımın olması beni çok gururlandırdı. Neşe’nin artık sadece hastaneye, İstanbul’a değil dünya tıbbına da katkısı çok büyük. Böyle bir çalışmayı durdurması ya da yavaşlatması, bırakın bizi, dünya için de iyi olmaz.”

Bu ilişkide pantolon giyen Vivienne, etek giyense benim

“Vivienne’ı ilk gördüğümde görünüşü beni hayli şaşırtmıştı. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki moda dersime gelmişti. En heyecan verici şey o konuşunca oldu: Sanki ruhum bedenimi terk etmişti. Çünkü biri benim yalnızken kendi kendime düşündüğüm her şeyi kelimelere döküyordu. Ben 25, Vivienne 50 yaşındaydı. Ama asla öğretmenimi baştan çıkarmadım; belki o beni baştan çıkarmıştır. Uzunca bir süre beraber vakit geçirdik; akşam yemeklerine giderdik, müzeleri gezerdik; sonra bir yerde bana bir koleksiyon için Londra’da onunla çalışıp çalışamayacağımı sordu. Ben de ’Evet, tabii ki geleceğim,’ dedim ve bir daha geri dönmedim. Bunlar 17 yıl önceydi. Şimdi evliyiz, beraber yaşıyoruz ve beraber çalışıyoruz. Her yıl dört koleksiyon hazırlamak çok stresli ve zor bir iş olabiliyor. Gerçekten gergin olabiliyorum bununla ilgili ama Vivienne çok sakin. Hiçbir şey umurunda değil. Ben düzen severim, o ise kaos; Vivienne, hâlâ anarşi kraliçesi’dir. Herhangi bir anlaşmazlık yaşasak da bu hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü bizim ilişkimiz güzel. Onunla yaşamayı seviyorum. Sanırım ilişkide pantolon giyen o, etek giyense benim. Vivienne’la ilgili en fenomen şey bence onun hem zekâsındaki hem de fiziğindeki enerji. Ben güçlüyümdür, zindeyimdir ama Vivienne her şeyde daima bana ayak uydurur; her gün stüdyoya bisiklet sürerek gideriz. Vivienne dünyayı gerçekten değiştirmek isteyen insanlardan biri; bazen yaşamı oldukça zorlaştırıyor. Ara sıra onun için de üzücü olabiliyor bu. İklim değişikliği ve dünyanın nereye gittiği konusunda çok içten kaygılanıyor. Tabii, Vivienne modada çok etkili ve giyinmenin, hayata bakışın başka bir yolu olduğundan insanlara bir seçenek veriyor. Vivienne’la nereye gidersek gidelim, kiminle olursak olalım, onu herkesten çok beğenirim. Her zaman. Geçenlerde New York’ta bir partideydik; bütün New York kadınları oradaydı ve Vivienne sadece gülümsedi, ben de ’Kimse onun gibi değil. Hiçbiri yanına bile yaklaşamaz,’ diye düşündüm.”

Edebiyatçı kimliğini yaşaması için çok şey feda etmeye hazırım

Gazeteci Ruşen Çakır (47), yazar eşi Müge İplikçi’yi (43) anlatıyor:
“1987 yılında Tempo dergisinde haber müdürüydüm, Müge de orada muhabirlik yapıyordu. O zaman tanışmıştık ama arkadaştık. Yıllar sonra birlikte olduk, 1996’da evlendik. Tempo’dayken öyküler yazdığını biliyordum ama ilk kitabı Parende biz birlikte olduktan sonra 1998 yılında çıktı. Müge de gazetecilik yaptı, haklı olarak sevmeyip bıraktı. Gazeteciliğin birtakım kuralları, sınırları var. Bu sınırlar Müge’ye dar geliyordu. Çok kişi kendini yazar, edebiyatçı olarak görebilir ama Müge gibi edebiyatı gerçekten kimlik olarak, meslek olarak (para kazanmasa bile), doğrudan doğruya yaşam tarzı olarak seçmiş insanların sayısı çok değil. Böyle bir edebiyatçıyla birlikte olmak hem zor hem de güzel. Şöyle bir sorun var: Yaptığım siyasi gazetecilikten ötürü ve Türkiye’de politika ve medya çok önde olduğu için ben daha fazla öne çıkabiliyorum. Buradan genellikle edebiyatçıyı küçümseyip gazetecilere önem atfedebiliyorlar ama yanlış yapıyorlar. Benim yaptığım ve onun yaptığı kıyaslanamaz bile. Bazı durumlarda yaptığım işlerin gazeteciliğin de ötesinde bir şeylere hayırlı olduğunu düşünebilirim ama hiçbir zaman bir edebiyat eserinin insanlara verdiği şeyi verme imkânımız yok. Normalde yerlerin toplumsal prestij anlamında da değişik olması lazım. Bir adaletsizlik var. Bu eve şöyle yansıyor: Ben daha yoğunum. İstanbul dışına, yurt dışına çıkmam gerekiyor. Bu birtakım yüklerin Müge’nin üzerine kalmasına yol açıyor. Bu da tabii edebiyata yönelik çalışmalarını olumsuz etkiliyor. Müge’nin edebiyatçı kimliğini daha rahat, güzel yaşayabileceği ortamlar için kendimden birçok şeyi feda etmeye hazırım.

YAZDIKLARINI İLK BEN OKURUM
Müge’nin yazdıklarının hepsini ilk okuyan benim. Üzerine yorum yapmak haddime düşmüyor. Özellikle hazırlık aşamasındayken tartıştığımız şeyler oluyor. Mesela Kafdağı romanı, biz Amerika’dayken yazıldı. El Kaide olayları vardı orada. Benim alanım olduğu için o konuda kendisine bir şeyler anlattım. O anlamda katkım oluyor ama onları başka yerlerden de bulabilir. Müge’nin feminist olması, esas olarak kadınları yazıyor olması çok önemli bir duruş. Bundan dolayı bazı insanların onu eleştirdiğini, yadırgadığını biliyorum. Ama pes etmedi. Çünkü ’Yazarın, edebiyatın kadını erkeği olmaz,’ diyenler, kadınlara yönelik negatif ayrımcılık yapıyorlar. Üstelik meşhur kadın yazarlar yapıyor bunu. Kadınlık kimliğine sahip çıkmayarak prim yapmaya çalışıyorlar. Türkiye’de edebiyatı birileri piyasa üzerinden yapıyor. Kendi imajlarını yazdıklarından önce pazarlayanlar var. Bereket Müge onlardan değil. PEN’de Kadın Yazarlar Komitesi’nin başkanlığını yapıyor Müge. Kadın yazarı kimliğine sahip çıkması, öne çıkartması da çok önemli. Edebiyatta kadın meselesine kafayı takmış biri. Artı olarak görmeli bunu.”

Onun gibi ayakları üstünde durabilen az insan var

Fotoğrafçı Scott Douglas (41), sanatçı eşi Tracey Emin’i (46) anlatıyor:
“Dört yıl önce Tracey ile ilk çıktığımda insanlar ’Korkmuyor musun?’ diyorlardı. Ben de ’Tam tersi,’ diyordum. Çoğu insanın Tracey Emin’i algılayışıyla benim tanıdığım Tracey aynı değil. O aşk dolu, sadık ve dürüst biri. Her zaman çok tatlıdır; eski bir arkadaşımın izini bulmak için üç ay harcamıştı mesela. Gergin olduğunda bunu içinde tutamaz. Fakat artık o kadar tepesi atmıyor. Özür dileyecek kadar yüce gönüllülük de gösteriyor. Onun gibi sert eleştirilere maruz kalıp kendi ayakları üzerinde duran çok az insan var. Onun bir halkla ilişkiler uzmanı olması gerektiği gibi bir algı var ama Tracey kesinlikle yönetilemeyen biri bence. Bir sanatçı olarak kendine karşı çok dürüst. Sanat onun için bir kurtarıcı olmuş hep. O benim en iyi arkadaşım. Her yönüyle harika bir kadın. İnsanlar onunla tanıştıktan sonra ’Şirin biri,’ derler, ben de ’Evet, öyledir!’ derim. ”

Benimle bir daha sevişmeyecek misin?

Yönetmen Taylor Hackford (64), oyuncu eşi Helen Mirren’i (64) anlatıyor:

“Bir erkek ve bir sanatçı olarak beni tahrik eden şey yetenektir. Benim Helen’a olan ilgimde onun mükemmel bir oyuncu olmasının önemli bir payı vardı. Çok seksi bir kadın olmasının etkisi yoktu diyemem. Onu önce Kaliforniya’da bir gösteride seyrettim. Üç dört yıl sonra White Nights (Beyaz Geceler) filminde Mikhail Baryshnikov’la bir rolde oynaması için çağırdım onu. Gelmiş ama geldiğinde biz geç kalmıştık, dışarıda sandviç yiyorduk. Geri döndüğümüzde sinirden köpürüyordu. ’Senaryoyu okuyacak mıyız, okumayacak mıyız?’ dedi. Tabii ki çok güzel okudu ve hiç nazik olmadığı halde rolü kaptı. Geçen yıl Love Ranch’de birlikte çalıştık. Sete ilk geldiğinde grip oldu. Her gece öksüren biriyle uyumak, ertesi gün ondan kalkmasını ve dondurucu soğukta çalışmasını istemek zordu. Ama gerçekten inanılmazdı. Karım sette lider; onun gibi starın filmlerimde olması hediye gibi bir şey. Mirren’ın güçlü yanı korkusuzluğu. Nevrotik bir oyuncu değil. Beni hep şaşırtabilir. Stephen Frears’ın filmi The Queen’de (Kraliçe) rol alması inanılmaz zor bir karardı onun için. Onu sette ziyaret etmemiştim, Venedik Film Festivali’ne dek de nasıl oynadığını izlememiştim. Perdedeki ilk görüntüde portresinin yapılması için poz veriyordu, üzerinde görkemli, uzun elbisesi vardı. Şaşkına döndüm. Gülmeye başladım, Helen ise ’Şşşt! Kes şunu!’ diyordu. Nihayet kendimi filme kaptırmışken, kulağıma eğilip, ’Sevgilim, benimle bir daha hiç sevişmeyecek misin?’ dedi.”

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND