Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Başarılı kadınları eşleri anlattı

Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır, denir. Ya başarılı kadınlar… Onların arkasında kimse yok mudur? Kendi ayakları üzerinde duran başarılı kadınların hikayelerini eşleri anlattı. İşte eşlerinin gözünden başarılı kadınlar…

Kezban Hatemi, Müge İplikçi, Tracey Emin… Onları kendi ayakları üzerinde duran, başarılı kadınlar olarak tanıyoruz. Türkiye ve dünyadaki ünlü isimlerin eşleri, bu başarılı kadınların hikâyelerini anlatıyor…

HER BAŞARILI KADININ ARKASINDA BİR HİKâYE VAR
Erkeklerin başarı hikâyelerine alışkın bir toplumuz. Her başarılı erkeğin arkasında ona destek olan, gün boyunca çalışarak erkeğinin rahatını sağlayan bir kadın varmış gibi düşünüyoruz… Oysa modern hayat, ilişkinin iki tarafındaki isimlerin de toplumsal hayatta kendini var ettiği, çalıştığı örneklerle dolu. Kadınların karar verici konumlardaki varlığı da hızla artıyor. Bu yeni koşullarda da, alışkın olduğumuz çerçeve tersine dönüyor ve başarılı kadınları destekleyen erkeklerle karşılaşıyoruz. Yalnızca İngiltere, ABD, Fransa gibi gelişmiş ülkelerde değil, toplumsal rollerin ve eşitliğin hâlâ oldukça sorunlu olduğu Türkiye’de de başarılı kadınların hayatlarını kolaylaştırmaya çalışan, onların daha başarılı olmaları için çabalayan erkekler çıkıyor karşımıza. Biz de Türkiye’nin toplumsal hayatında öne çıkan başarılı kadınlardan bazılarının kapısını çaldık ve onların başarı öykülerini bir de eşlerinin anlatımıyla dinledik. Eşlerinin başarılı kariyerleri yüzünden hırslı kadınlar olarak resmedilmesine karşı çıkıyor, onların da erkeklerden farksız biçimde, sadece işini iyi yapmaya çalışan kişiler olarak değerlendirilmelerini istiyorlar.

KEZBAN KAFASINA KOYMUŞSA YAPAR
“Öğrencimdi Kezban. 1968 yılının sonlarıydı tanıdığımda. Ben doktor asistan olarak kürsüdeydim. İlk derste, kendine güveniyle en ön sırada, kırmızı paltosuyla oturuyordu. İlk görmem böyle oldu. Baştan beri güzel buldum onu. Şimdi de, her zaman o vasfı buluyorum. Ben 30’u bitirmemiştim ama Kezban 18’i bitirmiş o sırada. Üçüncü sınıfın yaz tatilinde işin rengi belli oldu. 1972’de Kezban’ın mezun olmasını bekledik ve o yaz 26 Ağustos 1972’de evlendik. Ben hep kendimi akademik hayatta gördüm, Kezban’ın da öyle olmasını istiyordum. Benim tesirimle asistanlığı istedi fakat Kezban’ı asistan almak isteyenleri önleme telkinleri yapıldı okulda; sevgi evliliği kıskanılıyordu! Kezban da bunun üzerine avukatlık yapayım dedi. Bende o sıralarda sevdiğim bir kızın avukatlık yapmasına tahammül edemeyeceğim gibi bir mantık vardı. Sen avukat olursan ’Sana bugün hangi yemeği pişireyim?’ diye sormazsın, romantik duygular kalmaz, dedim. O da stajını bitirdikten sonra iki, üç sene tahammül etti bu konuda. Nihayet, en fazla evden dava alırsan al dedim. Ama sürekli ’Peki ben boşuna mı okudum?’ diyordu. Ben de ’Peki başka bir meslek yap,’ derken şakalı ama kızdırıcı bir nükte yaptım. ’Bir tanıdık bulalım, eve çok yakın olan Erenköy Kız Lisesi’nde düdüklü tencere öğretmeni ol,’ dedim. O da ’Alay ediyorsun!’ diye kırılmıştı. Avukatlık benim korktuğum gibi onu biraz sertleştirdi. Ama avukat olup da romantiklik de korunabiliyormuş. Oğlumuz 1973’te ben askerdeyken doğdu. Mali şartlarımız bozuktu. Kezban asistan maaşıyla idare etmeye çalıştı. Evden dava alıyordu ama olmuyordu. Sonra ikna oldum, bir bürosu oldu Sıraserviler’de. Ama benim 1983 yılında 1402’lik olmam (12 Eylül döneminde YÖK tarafından görevime son verilmesi), okuldan uzaklaştırılmam Kezban’ı para kazanmaya teşvik etti. Birdenbire ortada tamamen parasız kaldık. Kezban avukatlığını meslek olarak görmede mecbur kaldı. Yedi sene sürdü 1402’lik durumum. Kezban birkaç sene sonra devamlı olarak benden iyi kazanmaya başladı. Benim çok fazla katkım olduğunu zannetmiyorum; kitap masrafımı karşılamak dışında. Ben para tutmasını da beceremem. O sebeple de zengin olduğum zannedilir.

BENİM İÇİN İMKÂNSIZ OLANI O YAPAR
Avukatlıkta elbette nazari hukuk bakımından ona yardımım oldu ve oluyor ama bu başarının arkasında ben varım diye övünemem; pratik başarıda benim hiç rolüm yoktur. Zaten ahlaka aykırı bir dava kabul etmez. Mesela bir düzenbazı savunmaz, derhal reddeder. Boşanma davası açanlarda ’Mümkün olduğu kadar fazla bir şeyler koparalım,’ duygusu sezerse onu da reddeder. Ayrıca hukuki bazı tehlikelerde soğukkanlılık ve beceriklilik gösterir. Kezban kafasına koymuşsa bir şey yapmayı, adadaki yetimhane teşebbüsü gibi, derhal gayet rahat başbakanı, belediye başkanını arayabilir. Benim için imkânsız şeylerdir. ’Aman şimdi ben bu saatte nasıl arayabilirim?’ derim. Her saat de benim için aranmaz saat olur; ’Ya kızarsa, bir şey söylerse?’ diye. Televizyondaki tartışmalarda son derece aktif ama bazen çok sinirli olabiliyor. Son bir senedir pek sinirlenmiyor. Benim ondan daha fazla sinirleneceğim haller oluyor. Ama biz iki hukukçu olarak çok tartışmayız. Ben umumiyetle lodos estiririm; biriktirip birdenbire patlama yaparım. Bende poyraz nadir olur. Hatta beni başkalarına, biraz da mübalağa ederek ’Ben kin tutmam, bu kindardır,’ diye takdim eder. Ben kindar olduğumu zannetmiyorum.”

Hastalarından kalan vakitte çocuklarıma bakıyor

“3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra siyaseti bıraktım, 52 yaşımdaydım. 20 yılım parlamentoda geçti. Ancak cumartesi ve pazar günleri eve gelebiliyordum. İstanbul’a döndüğümde bütün yük Neşe’nin üstündeydi. Bir yandan çocuklara bakıyordu, bir yandan doçentlik tezini hazırlıyordu. Hiç şikâyet etmedi ama döndükten sonra Neşe daha rahatladı. O sırada profesör ve başhekim oldu. Tabii daha çok hastaneyle ilgilenmeye başladı. Marmara Üniversitesi Hastanesi o zaman parmakla gösteriliyordu. Uluslararası kongrelere katılma şansı buluyordu. Benim kariyer telaşımın olmaması tabii ki bir hafifleme yarattı evde. Bence birbirimize köstek olmadık, destek olduk. Biz 1991’de evlendikten sonra hemen ertesi gün balayına gittik Londra’ya. Bir de ev tuttuk, çünkü kadın doğum ihtisasının bir yılını orada yapacaktı Neşe. ’En iyi yere geldin,’ dedi Neşe’ye hocası, ’Çünkü burada ayda en fazla 60 doğum olur.’ Neşe ’Biz günde 60 doğum yapıyoruz,’ dedi. Günde 60 doğum yapan Zeynep Kamil Hastanesi’nden gelen bir öğrenci öyle deyince çok şaşırmışlardı. Ben hükümetteydim ama Neşe’yi Londra’da yalnız bırakmamak için her hafta perşembeden pazara kadar orada oluyordum.

BİLİM AKADEMİSİNDEKİ TEK TÜRK
’Neşe’nin başarısının ortağıyım,’ diyemem. Nasıl payım olabilir? En azından gece yarısından sonra gelen telefonlarına cevap veriyorum! Çünkü gece 02.00’de, 03.00’te sancısı tutar hastanın. Neşe gider. ’Merak etme, yarım saatte burada olurum,’ der. Hakikaten eli çabuktur. Neşe çok iyi kalplidir; hastalarından kalan vakitte çocuklarıma bakar! Biz hiçbir zaman kıskanmıyoruz tabii, çünkü Neşe’nin birinci önceliği hastalarıdır. Çocuklar da anlayış gösteriyor. Zaten ben üçüncü sıradayım, çocuklardan sonra. En son birlikte Amerika’ya gittik; Cornell Üniversitesi’nde, Dünya Bilim Akademisi’ne kabulü için bir seremoni vardı. Bir yabancı olarak söyleyeyim, orada, o sabah saat 07.00’de, 50 tane smokinli adamın içerisinde o seremonide olsaydım çok heyecanlanırdım. Orada tek bir Türkün, karımın olması beni çok gururlandırdı. Neşe’nin artık sadece hastaneye, İstanbul’a değil dünya tıbbına da katkısı çok büyük. Böyle bir çalışmayı durdurması ya da yavaşlatması, bırakın bizi, dünya için de iyi olmaz.”

Bu ilişkide pantolon giyen Vivienne, etek giyense benim

“Vivienne’ı ilk gördüğümde görünüşü beni hayli şaşırtmıştı. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki moda dersime gelmişti. En heyecan verici şey o konuşunca oldu: Sanki ruhum bedenimi terk etmişti. Çünkü biri benim yalnızken kendi kendime düşündüğüm her şeyi kelimelere döküyordu. Ben 25, Vivienne 50 yaşındaydı. Ama asla öğretmenimi baştan çıkarmadım; belki o beni baştan çıkarmıştır. Uzunca bir süre beraber vakit geçirdik; akşam yemeklerine giderdik, müzeleri gezerdik; sonra bir yerde bana bir koleksiyon için Londra’da onunla çalışıp çalışamayacağımı sordu. Ben de ’Evet, tabii ki geleceğim,’ dedim ve bir daha geri dönmedim. Bunlar 17 yıl önceydi. Şimdi evliyiz, beraber yaşıyoruz ve beraber çalışıyoruz. Her yıl dört koleksiyon hazırlamak çok stresli ve zor bir iş olabiliyor. Gerçekten gergin olabiliyorum bununla ilgili ama Vivienne çok sakin. Hiçbir şey umurunda değil. Ben düzen severim, o ise kaos; Vivienne, hâlâ anarşi kraliçesi’dir. Herhangi bir anlaşmazlık yaşasak da bu hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü bizim ilişkimiz güzel. Onunla yaşamayı seviyorum. Sanırım ilişkide pantolon giyen o, etek giyense benim. Vivienne’la ilgili en fenomen şey bence onun hem zekâsındaki hem de fiziğindeki enerji. Ben güçlüyümdür, zindeyimdir ama Vivienne her şeyde daima bana ayak uydurur; her gün stüdyoya bisiklet sürerek gideriz. Vivienne dünyayı gerçekten değiştirmek isteyen insanlardan biri; bazen yaşamı oldukça zorlaştırıyor. Ara sıra onun için de üzücü olabiliyor bu. İklim değişikliği ve dünyanın nereye gittiği konusunda çok içten kaygılanıyor. Tabii, Vivienne modada çok etkili ve giyinmenin, hayata bakışın başka bir yolu olduğundan insanlara bir seçenek veriyor. Vivienne’la nereye gidersek gidelim, kiminle olursak olalım, onu herkesten çok beğenirim. Her zaman. Geçenlerde New York’ta bir partideydik; bütün New York kadınları oradaydı ve Vivienne sadece gülümsedi, ben de ’Kimse onun gibi değil. Hiçbiri yanına bile yaklaşamaz,’ diye düşündüm.”

Edebiyatçı kimliğini yaşaması için çok şey feda etmeye hazırım

Gazeteci Ruşen Çakır (47), yazar eşi Müge İplikçi’yi (43) anlatıyor:
“1987 yılında Tempo dergisinde haber müdürüydüm, Müge de orada muhabirlik yapıyordu. O zaman tanışmıştık ama arkadaştık. Yıllar sonra birlikte olduk, 1996’da evlendik. Tempo’dayken öyküler yazdığını biliyordum ama ilk kitabı Parende biz birlikte olduktan sonra 1998 yılında çıktı. Müge de gazetecilik yaptı, haklı olarak sevmeyip bıraktı. Gazeteciliğin birtakım kuralları, sınırları var. Bu sınırlar Müge’ye dar geliyordu. Çok kişi kendini yazar, edebiyatçı olarak görebilir ama Müge gibi edebiyatı gerçekten kimlik olarak, meslek olarak (para kazanmasa bile), doğrudan doğruya yaşam tarzı olarak seçmiş insanların sayısı çok değil. Böyle bir edebiyatçıyla birlikte olmak hem zor hem de güzel. Şöyle bir sorun var: Yaptığım siyasi gazetecilikten ötürü ve Türkiye’de politika ve medya çok önde olduğu için ben daha fazla öne çıkabiliyorum. Buradan genellikle edebiyatçıyı küçümseyip gazetecilere önem atfedebiliyorlar ama yanlış yapıyorlar. Benim yaptığım ve onun yaptığı kıyaslanamaz bile. Bazı durumlarda yaptığım işlerin gazeteciliğin de ötesinde bir şeylere hayırlı olduğunu düşünebilirim ama hiçbir zaman bir edebiyat eserinin insanlara verdiği şeyi verme imkânımız yok. Normalde yerlerin toplumsal prestij anlamında da değişik olması lazım. Bir adaletsizlik var. Bu eve şöyle yansıyor: Ben daha yoğunum. İstanbul dışına, yurt dışına çıkmam gerekiyor. Bu birtakım yüklerin Müge’nin üzerine kalmasına yol açıyor. Bu da tabii edebiyata yönelik çalışmalarını olumsuz etkiliyor. Müge’nin edebiyatçı kimliğini daha rahat, güzel yaşayabileceği ortamlar için kendimden birçok şeyi feda etmeye hazırım.

YAZDIKLARINI İLK BEN OKURUM
Müge’nin yazdıklarının hepsini ilk okuyan benim. Üzerine yorum yapmak haddime düşmüyor. Özellikle hazırlık aşamasındayken tartıştığımız şeyler oluyor. Mesela Kafdağı romanı, biz Amerika’dayken yazıldı. El Kaide olayları vardı orada. Benim alanım olduğu için o konuda kendisine bir şeyler anlattım. O anlamda katkım oluyor ama onları başka yerlerden de bulabilir. Müge’nin feminist olması, esas olarak kadınları yazıyor olması çok önemli bir duruş. Bundan dolayı bazı insanların onu eleştirdiğini, yadırgadığını biliyorum. Ama pes etmedi. Çünkü ’Yazarın, edebiyatın kadını erkeği olmaz,’ diyenler, kadınlara yönelik negatif ayrımcılık yapıyorlar. Üstelik meşhur kadın yazarlar yapıyor bunu. Kadınlık kimliğine sahip çıkmayarak prim yapmaya çalışıyorlar. Türkiye’de edebiyatı birileri piyasa üzerinden yapıyor. Kendi imajlarını yazdıklarından önce pazarlayanlar var. Bereket Müge onlardan değil. PEN’de Kadın Yazarlar Komitesi’nin başkanlığını yapıyor Müge. Kadın yazarı kimliğine sahip çıkması, öne çıkartması da çok önemli. Edebiyatta kadın meselesine kafayı takmış biri. Artı olarak görmeli bunu.”

Onun gibi ayakları üstünde durabilen az insan var

Fotoğrafçı Scott Douglas (41), sanatçı eşi Tracey Emin’i (46) anlatıyor:
“Dört yıl önce Tracey ile ilk çıktığımda insanlar ’Korkmuyor musun?’ diyorlardı. Ben de ’Tam tersi,’ diyordum. Çoğu insanın Tracey Emin’i algılayışıyla benim tanıdığım Tracey aynı değil. O aşk dolu, sadık ve dürüst biri. Her zaman çok tatlıdır; eski bir arkadaşımın izini bulmak için üç ay harcamıştı mesela. Gergin olduğunda bunu içinde tutamaz. Fakat artık o kadar tepesi atmıyor. Özür dileyecek kadar yüce gönüllülük de gösteriyor. Onun gibi sert eleştirilere maruz kalıp kendi ayakları üzerinde duran çok az insan var. Onun bir halkla ilişkiler uzmanı olması gerektiği gibi bir algı var ama Tracey kesinlikle yönetilemeyen biri bence. Bir sanatçı olarak kendine karşı çok dürüst. Sanat onun için bir kurtarıcı olmuş hep. O benim en iyi arkadaşım. Her yönüyle harika bir kadın. İnsanlar onunla tanıştıktan sonra ’Şirin biri,’ derler, ben de ’Evet, öyledir!’ derim. ”

Benimle bir daha sevişmeyecek misin?

Yönetmen Taylor Hackford (64), oyuncu eşi Helen Mirren’i (64) anlatıyor:

“Bir erkek ve bir sanatçı olarak beni tahrik eden şey yetenektir. Benim Helen’a olan ilgimde onun mükemmel bir oyuncu olmasının önemli bir payı vardı. Çok seksi bir kadın olmasının etkisi yoktu diyemem. Onu önce Kaliforniya’da bir gösteride seyrettim. Üç dört yıl sonra White Nights (Beyaz Geceler) filminde Mikhail Baryshnikov’la bir rolde oynaması için çağırdım onu. Gelmiş ama geldiğinde biz geç kalmıştık, dışarıda sandviç yiyorduk. Geri döndüğümüzde sinirden köpürüyordu. ’Senaryoyu okuyacak mıyız, okumayacak mıyız?’ dedi. Tabii ki çok güzel okudu ve hiç nazik olmadığı halde rolü kaptı. Geçen yıl Love Ranch’de birlikte çalıştık. Sete ilk geldiğinde grip oldu. Her gece öksüren biriyle uyumak, ertesi gün ondan kalkmasını ve dondurucu soğukta çalışmasını istemek zordu. Ama gerçekten inanılmazdı. Karım sette lider; onun gibi starın filmlerimde olması hediye gibi bir şey. Mirren’ın güçlü yanı korkusuzluğu. Nevrotik bir oyuncu değil. Beni hep şaşırtabilir. Stephen Frears’ın filmi The Queen’de (Kraliçe) rol alması inanılmaz zor bir karardı onun için. Onu sette ziyaret etmemiştim, Venedik Film Festivali’ne dek de nasıl oynadığını izlememiştim. Perdedeki ilk görüntüde portresinin yapılması için poz veriyordu, üzerinde görkemli, uzun elbisesi vardı. Şaşkına döndüm. Gülmeye başladım, Helen ise ’Şşşt! Kes şunu!’ diyordu. Nihayet kendimi filme kaptırmışken, kulağıma eğilip, ’Sevgilim, benimle bir daha hiç sevişmeyecek misin?’ dedi.”

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND